* İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2026 Cumartesi

L'Avenue - En Vogue

 
Kendine L'Avenue süsü vermiş retro insan Jesse Reuben Wilson'ın müziklerini yaptığı, yapımcılığını, miksajını, master işlerini üstlendiği En Vogue, Wilson'ın 6. albümüymüş. Kendisi dreamwave, newretrowave, retrowave, chillwave, synthwave türleriyle dalga dalga nostalji estiren bir müzik yapıyor. Hatta albüm kapağını muhtemelen albümün 80'ler moda dergisi estetiği için hazırlanmış fotoğraf/model görselleri arasından kendisi bulmuş veya tasarlamış. L'Avenue, 1980'lerin Fransız popu, city pop, italo disco ve sofistike lounge estetiğini bir araya getirirken bunları günümüzün synthpop ve elektronik prodüksiyon anlayışıyla harmanlıyor. Parlak synthesizer katmanları, yumuşak bas yürüyüşleri ve mekanik ama sıcak davul programlamaları, gece otomobil yolculuklarını ya da neon ışıkları altındaki şehir manzaralarını çağrıştırıyor. Ancak bu yalnızca "retro" görünmek için yapılmış olmadığını düşünmek istiyorum. Zira parçalar kendi içlerinde melodik gelişim gösteriyor ve prodüksiyon ayrıntıları tekrar dinlemelerde daha fazla ortaya çıkıyor.

En Vogue'un prodüksiyonu da tertemiz. Analog hissi veren synthesizer tonları dijital berraklıkla birleşiyor. Reverb kullanımı geniş mekan hissi yaratırken hiçbir zaman bulanıklaşmıyor. Bas frekansları dolgun, tizler ise parlak ama yorucu değil. Bu nedenle iyi bir kulaklık veya kaliteli hoparlör sistemiyle dinlendiğinde albümün katmanları daha belirgin hissediliyor. Kusurdan sayılır mı bilmem ama şarkılar çoğunlukla benzer tempo ve armonik yapı nedeniyle birbirine fazla yaklaşabiliyor. Bu durum albümün akışını bozmasa da, birkaç şarkının akılda kalıcılığını azaltıyor. Daha cesur ritmik kırılmalar veya beklenmedik armonik dönüşler albümü daha da güçlü kılabilirdi. Her sene bunun gibi yüzlerce albüm çıkıyor. Artık bu ritmik kırılmalar, armonik dönüşler o kadar aranmaz oldu ki, sadece ufak nüanslar sizi bir albüme çekiyor. En Vogue'da da o 80'ler burukluğu, Moonlighting, Miami Vice, Careless Whisper, VHS, serin yaz akşamları gibi binlerce detay bir anda kelebekler misali başınıza üşüşünce yakınlık duyuyorsunuz.

En Vogue, büyük sürprizler peşinde koşan bir albüm değil, Bunun yerine belirli bir estetiği son derece tutarlı biçimde inşa ediyor. Atmosfer odaklı elektronik müzik sevenler için oldukça tatmin edici, gece dinlemelerine çok uygun ve zamanla ya da dinleyicinin ihtiyaçlarına binaen değer kazanabilecek bir çalışma. Eğer synthwave'in yalnızca nostaljik klişelerden ibaret olmadığını gösteren albümler arıyorsanız, L'Avenue'ın En Vogue albümü doğru adres midir onu da bilemem. Bu tip albümlerin baştan sona tek oturuşta dinlenmek üzere tasarlanmış olduklarını düşünüyorum. Zaten ben de bir işle uğraşırken arkada aksın diye rastgele açmıştım. O akış beni gafil avladı. "80'leri yaşamayan bilmez" şeklinde basmakalıp bir cümle kuracağım ama bu hisleri başka bir kuşağa bizim hissettiğimiz şekliyle anlatabilmemizin imkanı yok. Favori şarkılarımın isimlerini vermek isterdim ama favori şarkım var mı onu bile tam bilemiyorum. Hangi şarkıda nasıl bir melodi vardı, ritmi nasıldı bunlara oturup tekrar çalışmam lazım. Enstrümantal olmalarının da etkisi yok değil. Hiç mühim değil, En Vogue benim için olmuş bir albüm. Aldım ve yıl sonu Top 100'ümün arasına koydum.

1. Cover Girl
2. Exotique
3. Electric Eyes
4. Magazine
5. Photo Shoot
6. Monaco
7. Flamingo
8. Jenna
9. Phoneline
10. As the Light Fades

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Siiga - Nostalgia Burns

 
Siiga, İskoçya'nın Isle of Skye adasında doğan söz yazarı ve müzisyen Richard Macintyre'ın öncülüğünde müzik yapan bir grup. Başlangıçta büyük ölçüde Macintyre'ın solo çalışması olarak ortaya çıkan bu proje, zamanla çok üyeli bir gruba dönüşmüş ve özellikle üçüncü albümü Nostalgia Burns döneminde tam kadrolu canlı performanslar vermeye başlamış. Pop rock, dream pop, shoegaze, synthpop, new wave karışımı olarak özetlenebilecek müzikleri, analog synthesizerlar, vintage gitar tonları, geniş yankılı prodüksiyon ve sinematik atmosferlerden mürekkep. Richard Macintyre müziğini "uyku ile uyanıklık arasındaki anlarda var olan sesler" olarak tanımlıyor. İlk dinleyişten itibaren Nostalgia Burns, adının vaat ettiği nostaljiyi yalnızca 1980'lerin haletiruhiyesine öykünerek değil, geçmiş ile geleceği aynı anda hayal eden bir "retro-fütürist" evren kurarak sunuyor. Albümün yaratım süreci dört yıla yayılmış ve Macintyre tarafından "insan ruhu ile yapay zekanın kesiştiği çağın eşiğinde" şekillenen bir eser olarak tanımlanıyor. Siiga bu referansları gizlemeye çalışmıyor ama onları taklit de etmiyor. Albümde yer yer 80'lerin atmosferik synth-pop'u, yer yer shoegaze'in bulanık dokuları ve modern indie prodüksiyon anlayışı iç içe geçmiş vaziyette. Katmanlı düzenlemeler ilk dinleyişte tüm ayrıntılarını vermiyor. Her tekrar yeni bir melodi, yeni bir armoni ya da arka planda saklanmış yeni bir ses keşfetmenizi sağlıyor.

İlk albüm The Sea and The Mirror (2013) fevkalade sıkıcı bir folk çalışmasıyken, ikinci albüm Gemini Rising (2020) bu işin böyle gitmeyeceğinin farkına varıp daha elektronik ve sinematik bir yola girmeyi tercih ettikleri bir albüm. Nostalgia Burns'ü beğenmemiş olsam bu iki albümün de yanından geçmezdim. İşte o üçüncü ayak Nostalgia Burns, grubun asıl varmak istediği noktayı en güzel şekilde betimlemiş ismiyle müsemma yakıcı bir nostalji albümü. Albümün temposu genelde kontrollü yürüyor. Neredeyse her parça orta tempoda ilerlediği için ikinci yarıda hafif bir tekrar hissi oluşabiliyor. Hatta 11 şarkılık albümün 2-3 şarkısı olmasa da olurmuş bence. Bir de şarkıların sürelerinin uzunluğu bu tekrar hissinin körükleyicisi. Bazı şarkılar yoğun duygu selini o uzunluğa entegre edebilirken, bazıları da olayı anladığımız halde işi uzatmalarına anlam veremediğimiz türden. Bunlara rağmen prodüksiyon kalitesi ve atmosfer yaratma becerisi bu sorun gibi görünen şeyleri büyük ölçüde telafi ediyor. Bir de albümün ilk yarısını ikinci yarısından daha güçlü buldum. Açılıştaki The LCD, Recovery, Starlight Lovers, isim parçası Nostalgia Burns ve Destroyer sevmem için zahmet gerektirmeyen şarkılar oldu. Hepsinin, hatta adını saymadıklarımın dahi ortak özelliği, ilk paragrafta sıraladığımız türlerin hakkını tek bir şarkı bünyesinde bile verebilmeleri. Bu katmanlı yapısından bir bütünlük sağladığı için de konsept albüm ruhu taşıyor.

Nostalgia Burns kolay tüketilecek bir albüm değil. Bahsi geçen türlerin birine veya birkaçına mesafeli dinleyicinin ağzında kekremsi bir tat bırakma ihtimali var. Büyük nakaratlardan veya anında akılda kalan hitlerden çok, Richard Macintyre'ın kadife sesinin de katkılarıyla yazın gece yürüyüşlerinde ya da uzun yolculuklarda yavaş yavaş içine girilen bir dünya sunuyor. Sabırlı dinleyicisini ödüllendiren, atmosferiyle büyüyen ve her dönüşte biraz daha derinleşen bir çalışma. Siiga, olgunluğunu ilan ettiği bu üçüncü albümünde yalnızca geçmişe övgü düzen bir nostalji kaydı yapmıyor, dijital çağın ortasında insan kalabilmenin ne anlama geldiğini, yalnızlığı, zamanı, hafızayı, özlemi, umudu sorgulayan şiirsel ve sinematik bir tema ortaya koyuyor. Dinlerken aklıma ilk önce The War On Drugs geldi. Bir yerde gördüğüm M83 benzetmesi de belli yönlerden fena sayılmaz. Ama Cigarettes After Sex'in sessiz ve derinden yoğunluğuyla Siiga'nın shoegaze/new wave yoğunluğu arasında da görünmez bir bağ kurduğumu belirteyim. "Ne alakası var" diyen olursa da uzun uzadıya meramımı anlatabilirim. Kisaca gece ve nostalji kelimeleri bile yeterli olabilir. Kabul, Nostalgia Burns yılın en gösterişli albümlerinden biri olmayabilir. Yıl sonu en iyiler listelerine girmeyebilir (benimkine kesin girer.) Ancak kendi hüzünlü melodiler dünyasını kuran ve o dünyaya girmeye istekli dinleyicileri uzun süre bırakmayan albümlerden biri.

1. The LCD
2. Recovery
3. It's Only Love
4. Hourglass
5. Starlight Lovers
6. Nostalgia Burns
7. Destroyer
8. Losing You
9. Amélie
10. Human
11. Stormy Hill 

15 Mayıs 2026 Cuma

TOMORA - Come Closer

 
1996 Norveç doğumlu Aurora Aksnes ve The Chemical Brothers'dan Tom Rowlands'ın ortak projesi olan TOMORA, Come Closer adlı ilk albümleriyle elektronik müzik sahnesine adım attı. Rowlands'ın tecrübesi malum. Ama AURORA adıyla birkaç albümü ve soundtrack çalışması olan Aurora Aksness fazla bilinmiyor. Come Closer için, elektronik müziğin iki farklı kutbunu aynı eksende buluşturan sıra dışı bir çalışma diyebiliriz. Bir yanda AURORA’nın mistik, kırılgan ve doğaüstü vokal dili, diğer tarafta Tom Rowlands’ın rave kültüründen beslenen sert elektronik prodüksiyon anlayışı var. Sonuç ise yalnızca bir “işbirliği albümü"nden öte atmosferik trip-hop, techno, big beat, electro-industrial ve art-pop arasında dolaşan bütünlüklü bir ses evreni. Albümün en büyük başarısı, iki sanatçının birbirinin alanına müdahale etmek yerine birbirlerini genişletmesi. Rowlands’ın prodüksiyonları agresif olduğu kadar aynı zamanda hipnotik de. Devasa ritimler yerine boşluk hissi yaratmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, AURORA’nın vokallerini klasik pop formunun dışına çıkararak adeta bir enstrümana dönüştürüyor. Özellikle açılıştaki PLEASE introsundan sonra gelen başlık parçası COME CLOSER,  herhangi bir Björk albümüne konsa sırıtmaz gibi geldi. Şarkılardaki duygu yoğunluğu ve atmosfere çok önem verilmiş. Modern elektronik müziğin endüstriyel yanıyla hareket edip, art-pop tuzaklarına düşmeden o yoğunluğu katabilmek de tecrübe istiyor. O tecrübe de TOMORA'da mevcut.

Başlık şarkısı COME CLOSER, tekrarlayan söz yapısı ve yavaş yükselen düzenlemesiyle ilk dinleyişte minimal görünse de, zamanla trans benzeri bir etki yaratıyor. AURORA’nın çığlığa yaklaşan vokal patlamaları ile Rowlands’ın buz gibi synth katmanları birleşince parça, hem kırılgan hem de devasa bir karakter kazanıyor. Albümün daha enerjik tarafında ise RING THE ALARM, MY BABY ve albümün en iyilerinden biri olduğunu düşündüğüm ve bayıldığım I DRINK THE LIGHT yer alıyor. Adeta 90'lar big beat kapılarını sonuna kadar açmış denebilir. Burada The Chemical Brothers etkisi çok daha belirgin: Hızlı ritimler, mekanik bas yürüyüşleri ve coşma anlarına uygun bir enerji hissediliyor. Ancak bu parçalar sadece “kulüp müziği” olarak kendini tanımlamıyor. AURORA’nın dramatik vokal yaklaşımı sayesinde insani bir panik ve çağrı hissi taşıyorlar. En "club" işi olarak gördüğüm SOMEWHERE ELSE bile oturup dinlemeye müsait olgunluk emareleri taşıyor. WAVELENGTHS gibi parçalar daha deneysel, daha sisli bir yapıya sahip. Bu bölümlerde albüm bazı dinleyiciler için dağınık hissedilebilir. Özellikle eleştirilerde, albümün kimi anlarda iki farklı vizyon arasında kararsız kaldığı yorumları dikkat çekiyor. Mesela HAVE YOU SEEN ME DANCE ALONE parçasının iki vizyon arasında kalmış bir görüntüsü yok bence. Keske kalsaymış. Albüme konmasa yokluğu dahi hissedilmezmiş sanki. Buna rağmen vizyon potansiyelli parçalar, albümün tekrar dinlendikçe açılan tarafını oluşturuyor. Benim favori albümlerimde olduğu gibi ilk dinleyişte değil, zaman içinde etkilerini artırıyorlar.

Teknik açıdan Come Closer’ın prodüksiyon kalitesi son derece yüksek. Bas frekanslarının gücü ile vokal katmanlarının berraklığı arasında iyi bir denge kurulmuş. Albüm özellikle kulaklıkla dinlendiğinde detaylarını daha fazla ortaya çıkarıyor. Ambient dokular, yankılı vokaller ve ani ritim geçişleri sayesinde şarkılar fiziksel bir alan hissi yaratıyor. Bu yüzden albüm yalnızca “şarkı koleksiyonu” değil, baştan sona deneyimlenmesi gereken bir elektronik yolculuk gibi çalışıyor. Bunun yanında Come Closer kusursuz değil. Bazı parçalar gereğinden uzun hissedilebiliyor ve albüm yer yer bütünlüğünü kaybediyor. Ancak tam da bu düzensizlik, albümün canlı ve organik görünmesini sağlıyor. Bu durum çeşitli The Chemical Brothers şarkılarında da hissedilebilir. Lakin SIDE BY SIDE ve THE THING şarkıları herhangi bir dağınıklık, düzensizlik duygusu yaşatmayan 1. sınıf trip-hop besteleri olarak kaliteyi yükseltiyorlar. Ez cümle Come Closer, 2026’nın en ilginç elektronik pop projelerinden biri. Dans müziğini sadece eğlence için değil, duygusal bir yoğunluk yaratmak için kullanan, rave kültürü ile melankolik art-pop’u aynı noktada buluşturan cesur bir çalışma. Özellikle AURORA hayranları için farklı bir yüzünü gösterirken, elektronik müzik dinleyicilerine de modern big beat’in hala ne kadar etkileyici olabileceğini hatırlatıyor. Albümün en güçlü anlarında ortaya çıkan his ise oldukça net: İnsanı hem dans ettiren hem de içine çeken karanlık bir yakınlık duygusu.

1. PLEASE
2. COME CLOSER
3. A BOY LIKE YOU
4. RING THE ALARM
5. MY BABY
6. HAVE YOU SEEN ME DANCE ALONE
7. SOMEWHERE ELSE
8. I DRINK THE LIGHT 
9. WAVELENGTHS
10. SIDE BY SIDE
11. THE THING
12. IN A MINUTE

7 Mart 2026 Cumartesi

Helicon & Al Lover - Arise

 
Helicon, 2008'de Güney Lanakshire/İngiltere'de kurulmuş beş kişilik (bazen bu sayı artabiliyormuş) psychedelic rock, neo-psychedelia grubu. Dört albümleri var. San Francisco/ABD'li Al Lover ise yine psychedelic rock, neo-psychedelia, electronic, hip-hop takılan bir başka müzisyen. Onun da 20'den fazla albümü var. Her iki ismi de hayatımda ilk kez duydum. Birbirlerini nasıl buldukları bilgisi bende yok ama bir şekilde Helicon ve Lover arasında transatlantik çevrimiçi demo alışverişi başlamış. 20'den fazla demo internet üzerinden gönderildikten ve bazıları elendikten sonra Helicon grubu stüdyoya girip temel kayıtları yapmış. Lover da onlara katılarak davul makinesi, synthesizer ve sampler'larla sihrini göstermiş. Her iki taraf da bu ortaklıktan çok memnun kalıp birbirlerini ve ortaya çıkan müziği öven demeçler vermişler. Övülecek kadar da varlar. Helicon & Al Lover, Helicon'un kendine özgü saykodelik tarzını Al Lover'ın türler arası elektronik müziğiyle birleştirerek, hipnotik, yaratıcı, canlandırıcı, biraz da gizemli bir sound elde ediyorlar. Böyle ilginç ortaklikları seviyoruz. Pandemi zamanı da şartlar gereği böyle birkaç albüm çıkmıştı. Glasgow'daki Castle Of Doom Stüdyolarında Tony Doogan (Mogwai, The Jesus & Mary Chain) tarafından prodüksiyonu yapılan Arise, trip-hop break'lerini, derin bas seslerini ve dub dokularını katmanlayarak rock ile buluşturan nefis bir albüm. Daha şimdiden 2026'nın en iyi albümlerinden biri olarak aldım, kabul ettim.

Helicon ve Al Lover'ı kendi albümleriyle hiç dinlemedim. Ama sanki bir DJ olarak Lover bir tık baskın gelmiş gibi göründü. Özellikle Arise'ın ritim altyapısı trip hop, hip-hop çeşnileriyle güçlendirilmiş. Ama buradan başka anlamlar çıkmasın. Helicon'un bilmediğim rock stiliyle birleştiğinde ortaya kimi zaman post-rock, kimi zaman shoegaze numuneler çıkmış. Arise ve Backbreaker gibi çok iyi iki şarkıyla müthiş bir açılış yapan grup, ne saykodelik, ne elektronik, hem saykodelik, hem elektronik tarzıyla beni hemen etki alanına aldı. Tabula Rasa gelince daha üç şarkıda albüme bağlandım ve yolculuğun keyfini çıkarmaya baktım. Not A Thought işin shoegaze'e kayan kısmını çok yerinde betimliyor. Ama öyle bir Adjust The Dosage var ki, hem saykodelik, hem elektronik, hem epik, hem sinematik bir sekilde albümün tam orta yerinde anıt gibi duruyor. Goodbye Cool World'ü de kapanış olarak beğendim. Bu birlikteliği benzetecek o kadar çok şey varken aklıma ilk elden The Besnard Lakes'in gelmesini hiç beklemiyordum. Bazı anlarıyla The American Dollar titreşimleri de almak mümkün. Tabii bu iki grubun genel tarzlarından değil, bazı parçalarından izler bulunabilir. Sonuç olarak Helicon ve Al Lover ortaklığı bir çok yönden verimli, tutkulu, ağırbaşlı, özenli, kaliteli ve güçlü sıfatlarını sonuna kadar hak ediyor. İki kez dinledim, üçüncüyü de iple çekiyorum. Ayrıca bu ortaklıktan önce neler yaptıklarını da merak ediyorum.

1. Arise
2. Backbreaker
3. Tabula Rasa
4. Not a Thought
5. It Won't Stop
6. Adjust the Dosage
7. We Don't Belong
8. Midnight Mass
9. Goodbye Cool World

22 Aralık 2025 Pazartesi

The Bongolian - Indian Summer Of Love

 
Nasser Bouzida yani The Bongolian, 9. albümü Indian Summer Of Love ile yine sessiz sakin ortaya çıktı. Benim için bırak kötüyü, vasat tek bir albümü bile olmayan The Bongolian'ı ilk defa 5. albüm Bingos For Beatniks (2011) ile tanımış, bayılmış, geçmişine dönüp önceki albümlerine dalmış, onlara da bayılmış, sonra da ilgiyle takip eder olmuştum. Moog Maximus'a da (2016) çok yükselmiş ve bu adı ve tarihleri yazılı iki albümle ilgili duygularımı dile getirmeye çalışmıştım. Araya 2020 tarihli Harlem Hipshake girdi, o da çok iyiydi. Zaten ne yapsa seviyoruz. Indian Summer Of Love ile aralarında 5 sene olduğunu anlayamamış olmamı, ara sıra The Bongolian albümlerine dönüş yapıp o bongo funk tadını içimde taze tutmama bağlıyorum. Bu son albümde yine eğlenceli, enerjik, saykodelik bir groove atmosferi bizi bekliyor. Tamamı enstrümantal bir albümden beklentilerim, söz konusu tamamı enstrümantal bir funk albümüyse o groove olmazsa olmaz. Bir de bazı The Bongolian albümlerinde belli temalar belirlenip o temalar üzerinden şarkılar kuruluyor. Mesela 100% Heavy Bongo Vibes'da (2004) adı üstünde bongo ağırlığı, Moog Maximus'da modüler bir synthesizer olarak moog yoğunluğu vardı. Indian Summer Of Love'da ise isminden de çıkarabileceğimiz üzere hint enstrüman ve ezgilerinin funk müzikle kaynaşma hallerini duyuyoruz. Zaten her ikisi de kaynaşmaya müsait, bir çok defa da kaynaşmış türler.

Yine bongoya doyduğumuz albüm, Bouzida'nın her zaman yaptığı gibi kararında bongo tasarımlarıyla sınırlarını bilen tecrübede seyrediyor. Hint müziği deyince perküsyon, sitar, flüt zenginliği de The Bongolian tarzı içinde eritilince çok eğlenceli anlar ortaya çıkıyor. Açılıştaki ısınmadan sonra ikinci şarkı Master Blaster Tendulkar ile albümün ortamına akıyoruz. Başlangıçta hatta uzun süre ismen ve cismen aklımızda tutmakta zorlanacağımız bir dolu The Bongolian şarkısı üzerimize yağmaya başlıyor. Birbirinden lezzetli 11 şarkı bu groove iklimini sürdürürken arada Acid Test Angel gibi psychedelic tonu bir gıdım fazla olan güzelliklere de rastlıyoruz. "Calcutta", "Tendulkar", "Kathakali", "Baadshar", "Varanasi" gibi kelimelerin İngilizce kelimelerle karışımı, müzikal karışımla da uyum içinde. En sevdiğim şey ise The Bongolian müziğindeki o funky yoğunluğunun hipnotize edici etkisinin hiç bitmemesi. Belki bazılarına sitar gıygıylığı bir müddet iç bayıcı gelebilir. Ama Bouzida'nın belli fazlalıkları sağaltıp denge sağlamak için müdahaleleri her zaman olmuştur. Tempoyu biraz düşürdüğü kapanış şarkısı Farewell to Varanasi'ye gelene kadar bu groovy meditasyon hiç hız kesmiyor. Netice olarak The Bongolian hakkında yeni bir şeyler söylemek pek mümkün olmuyor. Fakat her yeni albümünü dinlemek benim için büyük keyif. Bu yeniler için 5 yıl beklemek de pek hoş değil açıkçası.

1. Burning Man of Calcutta
2. Master Blaster Tendulkar
3. Nehru Jacket Required
4. Indian Summer of Love
5. Kathakali Eye Dancer
6. Acid Test Angel
7. Baadshar of Bollywood
8. Mucha Mushroom Man
9. Beyond the Perfumed Garden
10. Human Be In
11. Farewell to Varanasi

4 Ekim 2025 Cumartesi

SG Lewis - Anemoia

 
1994 doğumlu Samuel George Lewis ya da camianın onu tanıdığı adıyla SG Lewis, Londra'dan bir dance-pop, nu-disco, alternative R&B, synthpop, deep house, progressive house insanı. Üç albüm ve birkaç EP sahibi. Kendisini Eylül başında çıkan son albümü Anemoia ile tanıdım. Adı geçen türlere çok hakim değilim ama deep house'un hipnotize edici, rahatlatıcı etkilerini seviyorum. Hatta en son Oliver Laxe filmi Sirât'ta duyduğumuz Kangding Ray müziklerinin filme olan katkısı çok önemliydi. Tabii Lewis'in müzikleri biraz daha farklı. Bitmek bilmeyen house ritim ve melodileri yerine daha makul sürelere bölünmüş, vokalli, konuk vokalli, zaman zaman radyo dostu synthpop şarkıları duyuyoruz. Anemoia'yı çok beğenince önceki iki albüme de göz atayım dedim ama ikisini de Anemoia kadar iyi bulmadım. Albümdeki 10 şarkı melodik, atmosferik, hipnotik, dansa davet eden ama aynı zamanda oturup dinlenecek kalitede bir çeşitlilik gösteriyor. Lewis, dümdüz house ritimleriyle oyalanmak yerine duygusu ve ruhu olan synth tasarımlarını şık vokallerle karakterize ediyor. Yaz ve özellikle yaz sonu hissiyatı baştan sona dinleyeni hiç terk etmiyor. Zaten bu müziğin mayasında o his her zaman vardır. Lewis'in bu albümü yaz yerine Eylül başında çıkarmasının sebebini bilmiyorum. Ama salt bir dans albümü olmasındansa, yorumlanabilir bir dance-pop albümü yapmak istediği tahmininde bulunmak güzel olurdu.

Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir müzisyenin albümünü dinlerken sizi neyin beklediğinin önemi, biraz da sevdiğiniz türle alakalı. Deep house olarak ün yapmış SG Lewis'den bu yüzden hiçbir şey beklemiyordum açıkçası. Böyle beklentisiz başlayıp da arka arkaya Memory, Feelings Gone, Sugar gibi üç nefis şarkıya rastlamak -başka bazı albümlerde de başıma geldiği üzere- bayıldığım bir durum. Memory çok etkileyici, buram buram deniz, güneş kokan, açılış gibi açılış yapan bir synthpop lezzeti. İngiliz alternative pop grubu London Grammar'ın, daha doğrusu hissedilen şekilde grubun solisti Hannah Reid'in konuk olduğu Feelings Gone da Memory gibi ilk dinleyişte 1. sınıf bir albümün içinde olduğumu anlamamı sağladı. 2022'de çıkardığı ilk albümü Nymph ile kaliteli pop müziğin temsilcilerinden biri olacağı yönündeki potansiyeline şahit olduğumuz Shygirl'ün misafir olduğu Sugar ile üçte üç yapınca yılın en iyi dans albümlerinden biriyle buluştuğum yönünde hisler kelebekler gibi etrafımı sardı. Sonrasında onlara Transition, Back on My Mind, Baby Blue eklendi. Hem keyfimiz az da olsa yerine geldi, hem de yaz bitti diye hüzünlendik. Sirât'ta geçen bir replikte çöl festivalleri müdavimleri "bu müzik dinlemek için değil dans etmek için" diyorlardı. Bence SG Lewis müziği her iki ihtiyacı da karşılıyor.

1. Memory
2. Feelings Gone (feat. London Grammar)
3. Sugar (feat. Shygirl)
4. Transition (feat. RAHH)
5. Devotion (feat. TEED)
6. Past Life
7. Back on My Mind
8. Another Place (feat. Frances)
9. Fallen Apart
10. Baby Blue (Oliver Sim)

16 Temmuz 2025 Çarşamba

Lowswimmer - Godspeed, Fantasy

 
2017'nin en iyi albümlerinden biri İngiliz ikili Novo Amor ve Ed Tullett'a ait Heiress albümüydü. Yer yer post-rock'a kayan sakin, dingin, yürek yakan, kalp kıran olağanüstü şarkılarla bezeli bir folk, pop, indietronica çeşnisiydi. Heiress'i yine bu sayfalarda anlata anlata bitirememiş olsam da, anlatarak değil yaşayarak tadı çıkarılacak bir güzellikti. Sadece Heiress için bir araya gelen Amor ve Tullett için de unutulmaz bir anı olsa gerek. Heiress sonrası ayrılan ikiliden Novo Amor solo olarak 4 albüm yaptı, yapmaya da devam ediyor. Ed Tullett'in ise öncesinde 2 solo albümü vardı. Heiress'in ardından adını Lowswimmer olarak değiştirerek Heiress soundunu sürdürdüğü an itibariyle 6 albüm daha yaptı. Bu isim değişikliği nedeniyle 2024'e kadar yaptığı tüm albümleri pas geçtiğimi, ancak 2024'te yaptığı Interpretations'ı duyunca fark ettim. Ben bu sesi, bu dokunaklılığı, bu ipeksiliği bir yerden hatırlıyorum dedim. Interpretations'ı duymak istememin sebebi de bir cover albüm olmasıydı.

İsmini değiştirmiş olsa da müzikal kimliği yerinde duran Tullett bir albüm yapacak, üstelik bu bir cover albüm olacak. Havada kapmış olsam, When You're Gone, I'm with You, Find the River gibi çok iyi yeniden yorumlamalar duymuş olsam da albüm geneli pek tatminkar olmadı benim için. Yine de Interpretations'ın üzerinden daha bir yıl bile geçmemişken yeni bir albümle gelmek, söz konusu Tullett ise hiç rahatsız edici değil. Altı ayda bir albüm yapsın razıyız. Kendisinden sadece Heiress ve Interpretations'ı dinlediğim ve onların melankolik, hüzünlü, ambient/folk/slowcore/dream pop atmosferine aşina olduğum için Godspeed, Fantasy az da olsa ilginç geldi. Gerçi Easydoes, Pleasures, kapanışta yer alan, kapanış görevini de çok iyi yapan Sojourn gibi şarkılar o atmosferi koruyorlar. İlginç gelen kısım Sleeper (Hit), Off-Centre, IRL, Oh Completely gibi bu atmosferi ritmik indie pop, hatta art pop ile gayet kıvamında pişirip servis eden çok iyi şarkılar olması. Özellikle Oh, Completely ile bu aralar biraz fazla flörtleşiyor gibiyiz. Godspeed, Fantasy sayesinde Ed Tullett'ın Heiress sonrası albümlerine dönme ihtiyacı hissettim. Onunla ilgili kaçırdığım bir şeyler olmasını istemiyorum çünkü.

1. Off-Centre
2. Pleasures
3. Sleeper (Hit)
4. IRL
5. Godspeed
6. Easydoes
7. Open Season
8. Oh, Completely
9. I'm Spirals
10. Nosebleeds
11. Sojourn

19 Haziran 2025 Perşembe

The Cult - Ceremony

 
1989'daki başyapıt Sonic Temple'dan sonra beşinci The Cult albümünün nasıl olacağı 90'lara girerken rock dünyasının en merak ettiği konulardan biriydi. Çıta o kadar yükselmişti ki, yeni albümde ticari ve eleştirel başarının düşeceğine yönelik inanç oluşmaya başlamıştı. Bu pozisyonda kalan albüm, film, kitap vb. eserlerin genel kaderi budur zaten. "Yani daha ne kadar iyi olabilir?" Ceremony donemi çok çalkantılıydı. Bas gitarist Jamie Stewart gruptan ayrılmıştı. Vokalist Ian Astbury ve gitarist Billy Duffy'nin arası limoniydi. Öyle ki, ikili çok nadir stüdyoda bir araya geliyor, kendi bölümlerini farklı zamanlarda ayrı ayrı kaydediyorlardı. Bunlar yetmezmiş gibi albüm kapağında fotoğrafı bulunan kızılderili çocuğun ebeveynleri tarafından Werner Bros Records'a 61 milyon dolarlık tazminat davası açıldı. Dava iki defa sonuçsuz kaldı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen bence en iyi ikinci The Cult albümü kesinlikle Ceremony'dir. Onunla da çok anım var. Kızılderililere hayran olmamın, albümün de Amerikan yerlileri konseptine sahip olmasının etkisi pek yok aslında. Bunlar olmasaydı da Ceremony alev alev yanan şahane bir albüm. Söz konusu sıkıntılı dönemi kazasız ve kaliteli biçimde atlatmalarının sonucu 11 adet güçlü hard rock şarkısı daha kazandırdılar. Astbury - Duffy ortak bestesi bu şarkılar, zaman zaman blues kökenli hard rock olmanın ötesine geçip, sert tavrı nedeniyle grunge arefesinde grunge ayak seslerini bile duyabildiğimiz tutkuya sahipler.

Sonic Temple'da yapımcı koltuğunda tartışmalı da olsa özellikle 80'lerde bir sürü rock klasiğine emek vermiş Bob Rock oturuyordu. Ceremony'de ise yine bir sürü tanınmış isimle çalışan Richie Zito oturuyor. Bu değişimin tam olarak nasıl bir fark yarattığını ancak profesyoneller analiz edebilir. Biz şarkılar iyi mi kötü mü ona bakarız. Yalnız dikkat çeken unsurlardan biri şarkıların normalden biraz daha uzun olması. Ama o uzunluk da klasik The Cult bileşenleri yerinde durduğu için sıkıntı yaratmıyor. Astbury, Duffy ve davulcu Mickey Curry yine çok formdalar. Öncelikli olarak davulcu olmak üzere multi-enstrümantalist, stüdyo müzisyeni, yapımcı Charles Drayton ise Jamie Stewart'tan boşalan bas gitar mevkisini tecrübesiyle doldurup devleşiyor. Drayton'ın stüdyoda veya konserlerde düşüp kalktığı isimler arasında The Rolling Stones, Paul Simon, Neil Young, Miles Davis, Herbie Hancock, Johnny Cash, Chaka Khan, Mariah Carey, Seal, Bob Dylan, Iggy Pop, Courtney Love gibi çok acayip isimler olduğunu söylersek kendisinin önemi daha da anlaşılır. Artık kayıtları ayrı ayrı mı, beraber mi, nasıl yapmış olurlarsa olsunlar ortada kanlı canlı, arzulu, tutkulu, disiplinli rock şarkıları mevcut. Albümden Wild Hearted Son ve Heart Of Soul single olarak çıkmış ve Sonic Temple ruhunun devam ettiğini ilan etmişlerdi. Ama albümü bitirince de neredeyse her şarkının birer single olabileceği bu ruha tekrar aşık olduğumu fark etmiştim.


The Cult'ın blues kökenli hard rock reçetesine eser miktarda dahil ettiği funk dengesine hep hayran olmuşumdur. Bu albümde de açılış ve isim şarkısı olan, daha ilk elden çıtayı tepeye diken şahane Ceremony, yılan gibi kıvrım kıvrım Earth Mofo, kapanışı yapan ve Billy Duffy'nin gitarıyla Ian Astbury vokalinin adeta düet yaptığı Wonderland bu dengeye üç örnek. Destansı bir White, grubun hüzün ve coşkuyu tek bedende buluşturma ustalığının örneklerinden olan bir Sweet Salvation, Tom Petty and The Heartbreakers'ın klavyecisi Benmont Tench'in piyano çaldığı bir If, albümün diğer kaliteli anlarını oluşturmakta. Tench Usta aynı zamanda Ceremony, Heart Of Soul ve Sweet Salvation'da org çalmakta. Ayrıca Indian adında davulsuz, akustik, içli bir beste var ki, Amerikan yerlileri konseptini güçlendiren, albümün geniş yelpazesinin altını bir kez daha çizen çok iyi bir şarkı. Yetmediyse şarkıdaki Suzie Katayama'nın çaldığı çelloyu, Perulu caz davulu ve perküsyon ustası Alex Acuña'nın dokunuşunu da ekleyelim. Yani karşımızda öyle alelade bir hard rock albümü durmuyor bunu bilelim.

Bu da mı yetmedi? O zaman Ian Astbury'nin liriklerindeki bir iki ufak referanstan da söz edelim. White'ın sözlerinde Polonya doğumlu Amerikalı yazar, şair, gazeteci Lawrence Lipton'ın 1959 yılında yazdığı The Holy Barbarians romanından bir alıntı bulunuyor. Holy Barbarians aynı zamanda Astbury'nin 96'da kurup 97'de dağıttığı, Cream isminde tek bir albümü bulunan yan grubunun adı. Heart Of Soul'un girişinde yer alan "Down and out in London, Los Angeles, and Paris too" sözleri, George Orwell'in 1933 tarihli romanı Down and Out in Paris and London'a gönderme yapıyor. Los Angeles eklentisi ise İngiliz grubun o sırada bulunduğu ve muhtemelen vatan hasretinden kaynaklı bir referans. En önemlisi, Ceremony genel yapı itibariyle Amerikan yerlileri temasından hareketle küresel ısınmaya, çevre bilincine, doğanın kudretine, en büyük çevreciler olarak kabul edilen yerli kültürüne yazılmış katmanlı bir mektup. Ceremony, bütün bir albüm olarak sevdiğim son The Cult albümü olması nedeniyle bana bir veda albümü gibi gelmiştir. Çünkü sonrasında gelen 6 albümü hiçbir zaman Sonic Temple ve Ceremony gibi sevemedim.Ceremony bence bir Sonic Temple değil. Ama bir Ceremony!

1. Ceremony
2. Wild Hearted Son
3. Earth Mofo
4. White
5. If
6. Full Tilt
7. Heart of Soul
8. Bangkok Rain
9. Indian
10. Sweet Salvation
11. Wonderland

22 Kasım 2024 Cuma

Tindersticks - Curtains

 
1991'de Nottingham/İngiltere'de kurulan Tindersticks, 2024 itibariyle 14. stüdyo albümü Soft Tissues'ü sevenleriyle buluşturdu. Genel olarak sevenlerinden olmasam da saygı duyanlarından biri olarak elbette her Tindersticks albümüne yaptığım gibi filtre kahve eşliğinde 43 dakika geçirdim. Ve yine her Tindersticks albümünde olduğu gibi geri dönmek üzere birkaç şarkıyı kenara koyup yoluma devam ettim. Hemen hemen her Tindersticks albümü böyle geçti. Bir tanesi hariç. 1997 tarihli 3. albümleri Curtains... Tindersticks adını ilk defa 90'ların efsane dergisi Roll'dan duymuştum. Dergi yazarları grubun ilk iki albümü olan Tindersticks (1993) ve Tindersticks [II]'ye (1995) o kadar tutkuyla bağlıydılar ki, şahane cümlelerle onları yere göğe sığdıramıyorlardı. Ben de bir Roll tutkunu olarak ne derlerse ayet gibi kabul ediyordum. Sadece kasetlerin konuştuğu bir müzikal atmosferde bu albümlere ulaşmak kolay değildi. Gecikmeli de olsa ulaştığımda ise sanki estetik ifadelerle övüldükleri kadar olmadıkları şeklinde ukalaca düşüncelere kapıldım. Bunun sebebi de o yıllarda ortalığın grunge ateşiyle cayır cayır yanıyor olmasıydı. 90'lar ilerledikçe ve Roll dergisine iyice bağlanınca müzikal olarak genişlemeye, Massive Attack, Jeff Buckley, Radiohead, Ben Harper, Manu Chao gibi gözdelerimle takılmaya başladım. Yine de chamber pop kültürüm henüz oluşmamıştı. Ta ki Haziran 97'de çıkıp birkaç ay sonra bizim oralara düşen Curtains ile karşılaşacak kadar.

Chamber pop, art pop, caz, soul, indie folk, ambient gibi elit bir karışımdan mülhem Tindersticks müziğinin beni peyderpey içine alış sürecini unutamıyorum. Yavaş yavaş, hiç acelesi olmayan, özlenen, çağıran, hiç ummadığım bir teslim oluş yaşadım. Curtains öyle bir albüm ki, ilk dinlediğinizde bir şeyler olacağını sezdiğiniz, ona geri döndükçe hala sırrına vakıf olamamanın cazibesiyle baş döndüren, bir süre sonra o sırra hiç vakıf olamayacağınızı anlamanızla birlikte tuhaf bir aşk yaşamaya başladığınız çok yoğun bir hüzün yumağı. "Hüzün", "tutku", "melankoli", "gizem" gibi kelimeleri kaç kez kullanacağımı ve bu kelimelerin yerine başka ne koyacağımı bilemiyorum. Hepsinin karşılığı bu şarkılarda var. Belki sadece yaklaşık 2 dakika süren deneysel, kaotik, detone The Fast One'da ve kokteyller, davetler fonunda çalması kaçınılmaz uzun mu uzun Ballad of Tindersticks'te bu sıfatlara rastlanmıyor. Yaylıların sarıp sarmaladığı güçlü bir sophisti-pop ambiyansı, elit bir orkestrasyon, Stuart A. Staples'ın pop, caz, folk her yola gelen şahane sesi Tindersticks müziğinin 30 yıllık özeti. Bu yıllara sığdırılmış 15 albümden en sevdiğim Curtains olsa da, belki içlerinde yeterince nüfuz edebilseydim başka albümlerini de onun yanına koyabilirdim bilemiyorum. Curtains'in 90'lar haletiruhiyemle çok güzel örtüşen albümlerden biri oluşu kesinlikle.


Albümü çok sevmemde başrol oynayan aktörlere gelirsek, Don't Look Down ve Dancing'i ilk sıralara koyarım. Sessiz sakin başlayan, kendini bu sakinlik içinde oya gibi işleyerek yavaş yavaş yükselen, tutkusunu açığa çıkaran, onu köpürten, sonra da bizi gri gökyüzünün altında azgın dalgalara karşı bir kayalığın üstünde bırakan Don't Look Down... Yine sessiz sakin başlayan, öyle ilerleyen ve öyle biten ama bu sessizliğe ve sakinliğe dahil edilmiş teslimiyetsiz bir melankoli işlemiş olan Dancing... İlk sıralara bu iki şarkıyı koymak, diğerlerini onların arkasına değil, yanlarına koymak anlamına geliyor. Tıpkı Don't Look Down gibi yavaşlayan ve giderek genişleyen, tutku dolu yaylıların harikulade sinematik estetiğiyle coşan açılış parçası Another Night In, yaylıların nefeslilerle dans ettiği Let's Pretend, Amerikalı oyuncu ve gece kulübü performans sanatçısı Ann Magnuson'ın Staples ile düet yaptığı nostaljik bir rüya gibi akan Buried Bones, Staples'ın sadece bir müzik kutusu melodisi üzerine söylediği Bearsuit, ne zaman Curtains'i açsam beni sonuna kadar dinleten güzellikler. O güzellikler bu kadarla kalmıyor. Cümleyi virgüllerle uzatmamak için paragraf değiştirelim diye araya "perde" çektim sadece.

Albümün çok yönlülüğüne ikişer şarkıyla örnek verelim. (Tonight) Are You Trying to Fall in Love Again ve Bathtime ile şık bir dans kıyafeti ve takım elbiseyle abartısız salon dansı yapabileceğiniz gibi, I Was Your Man ve kapanışta yer alan Walking ile neo-psychedelia rüyalara dalmanız mümkün. Turistik tanıtım broşürü cümlelerine benzeyen bu tarifler, şarkılar arasındaki farklılıkları vurguluyor, her biri kendi başlangıç ve bitişlerine kendi perdelerini çekiyor görünse de aslında o perdelerin hepsi aynı haneye ait. O hanedeki müzikal çeşitlilik her yönüyle sinematik bir kolektif bilinç çatısı altında nefes alıp veriyor. Sinematik demişken, Tindersticks'in film müzikleri yaptığını da bilenler vardır mutlaka. Çalışmayı en çok sevdiği isim ise 2024 itibariyle 78 yaşında olan Fransız yönetmen Claire Denis. Grup Denis'nin Nénette et Boni (1996), Trouble Every Day (2001), 35 rhums (2008), High Life (2018), Avec amour et acharnement (2022) ve Stars at Noon (2022) filmlerinin müziklerini yaptı. Şahsen Denis filmleriyle bir dargın bir barışık olduğum için hepsini dinleyemedim. Zaten 15 Tindersticks albümünün hepsini de dinlemiş değilim. 2024 tarihli son albüm Soft Tissue da fena sayılmaz. Bir ara tam bir konsantrasyonla tekrar geri döneceğim ona. Onun da diğerleri gibi Curtains gücünde olmadığını bile bile.

1. Another Night In
2. Rented Rooms
3. Don't Look Down
4. Dick's Slow Song
5. Fast One
6. Ballad of Tindersticks
7. Dancing
8. Let's Pretend
9. Desperate Man
10. Buried Bones (with Ann Magnuson)
11. Bearsuit
12. (Tonight) Are You Trying to Fall in Love Again
13. I Was Your Man
14. Bathtime
15. Walking

11 Temmuz 2024 Perşembe

Bad Nerves - Still Nervous

 
Punk müzikle uzun süredir limoni bir ilişki içerisindeyim. Belki seçimlerim yanlıştı ama dinlediğim albümler çok tekdüze, ruhsuz, amaçsızca hız yapan işlerdi. Çok sevdiğim bu türün son yıllarda bu kadar sıradanlaşmasına gerçekten üzülüyorum. Pop punk, post-punk, garage punk gibi yan sanayi ürünlerinden şu aralar benim için en heyecan vericisi post-punk. Ümidimi kesmemenin ödülünü nihayet Londralı beşli Bad Nerves'ü tanımakla almış sayıyorum. Nedense debut sandığım Still Nervous adındaki albümlerine girip, kan ter içinde bir yarım saat geçirdikten sonra 2020'de kendi adlarını taşıyan bir ilk albümleri olduğunu öğrenmek güzeldi. Sıcağı sıcağına ona da daldım. Çok iyi iki albümle türe taptaze kan getirmiş son yılların en iyi punk gruplarından biri oldukları tartışılmamalı. Zaten kendilerini tarif etmek için "Ramones ve Strokes'un evlilik dışı çocukları" deniyor. Bu sık sık başvurulan "bastard" tarifini pek enteresan bulmasam da, bu defa doğruluğunun hakkını vermeliyim. Gerek Ramones'daki, gerekse Strokes'taki power pop/garage punk karışımının mükemmel bir örneği Bad Nerves... 

Tabii iş, bu karışımı mükemmel bir şekilde uygulamakla bitmyor. İyi şarkılar yazmak zaruri. İyi ve kötü göreceliğini bir kenara bırakıp keyfimin kahyası modunda 12 adet Bad Nerves şarkısına bakınca bırak bir tane kötü şarkıyı, eh veya meh diyeceğim bir tane bile yok. Adeta bir hit deposu. Burada "hit" kelimesi, popüler olmak için kasıntı şarkılar anlamına gelmesin. Bazen bir aşağılama ifadesi olarak kullanılabilen hit kelimesinin bu şarkıları gölgelemesine izin vermem. Kaldı ki hitlere karşı önyargılı da olmamalı insan. Grubun punk enerjisine, hız ve uyumun güzelliğine, coşkun gitar rifflerine, şarkıların "catchy" bir kaliteyle tasarlanışlarına hayran kaldım. Yine punk gibi, son yıllarda yavan bir döngüye girdiğini düşündüğüm power pop ile de dirsek teması bulunan, hiç sevmediğim pop punk tuzaklarına da düşmeyen Still Nervous, beni duvardan duvara vurduktan sonra bile kafamdaki şapkayı düşüremediyse, o şapkayı seve seve çıkarıyorum.

Albümün 6. şarkısı Sorry'ye gelene kadar dinlediğimiz beş şarkının yıkıp geçtiği yaklaşık 10 dakika çok acayip. Antidote'undan USA'sine, Plastic Rebel'ından Don't Stop'ına durmak bilmeyen, ama birbirinin aynısı olmaktan belli çizgilerle ayrılan bu şarkılar benim gibi punk müziğe hafif küskünlük içinde olanlara kafa açıcı birer barış çubuğu adeta. Bu barış hardcore şeklinde değil de pop havasında seyrediyor. Sorry'ye geldiğimizde ise tempoyu biraz düşürüp, yine yoğun, yine enerjik, bana bir nebze hüzünlü de gelen etli kemikli bir pub rock yaptıklarını görüyoruz. Bu da bizi albümün yarısına ulaştırıyor. İkinci yarıda da bu kez Alright'ından Too Lazy To Love'ına, Jimmy The Punk'ından You Should Know By Now'ına yine tempoyu düşürmüyor, disiplini bozmuyor, karavana atmıyorlar. The Kids Will Never Have Their Say ile de güzel bir kapanış yapıp 2024'ün en iyi punk albümlerinden, hatta 2024'ün en iyi albümlerinden birinin altına Bad Nerves kaşesini vuruyorlar. Onlardan aldığım gazla, punk albümlerine biraz daha fazla şans vermek gerektiğini düşündüm. Bad Nerves gibi birilerini ıskalamak istemem doğrusu.

1. Don' Stop
2. Antidote
3. USA
4. You've Got the Nerve
5. Plastic Rebel
6. Sorry
7. Television
8. Jimmy the Punk
9. Alright
10. You Should Know By Now
11. Too Lazy to Love
12. The Kids Will Never Have Their Say

14 Kasım 2023 Salı

Jim Jones All Stars - Ain't No Peril

 
İngiliz garaj, blues, punk, rock'n roll müzisyeni Jim Jones, her daim üretken bir insan. Black Moses ve Thee Hypnotics adlı geçmişte kalmış iki grup yanında, özellikle Jim Jones Revue ve Jim Jones and The Righteous Mind gruplarıyla dirty blues'un en heyecan verici isimlerinden biri olan, "garajın vaftiz babası" Jones, yine kurtlanıp yeni bir projeyle karşımıza çıkıyor. Bu defa The Jim Jones Revue üyeleri Gavin Jay ve Elliot Mortimer (Gavin Jay, The Righteous Mind'da da bas çalıyordu bu arada), The Heavy davulcusu Chris Ellul, The Swamps'dan deneyimli punk blues gitaristi Carlton Mounsher ve 1-2 nefesli çalan müzisyenden kurduğu çeteyle Jim Jones All Stars olarak ensemizde boza pişiriyor. Ain't No Peril adını verdiği ilk albüm, zaten bu önceki tecrübelerin de birikimi olduğundan hiç de ilk albüm gibi sayılmayacak denli güçlü ve tavizsiz. The Jim Jones Revue'nün Burning Your House Down (2010) ve Jim Jones and The Righteous Mind'ın Super Natural (2017) albümleriyle aramda sağlam bağlar olduğundan, adamın adını gördüğümde doğal olarak yine ne işler peşinde olduğunu merak edip daldığım Ain't No Peril beni yanıltmadı. Pandemiyi bile fırsata çevirip o dönem kurduğu, Mayıs 2022'de Clarksdale, Mississippi'deki bir etkinlikte kafa kafaya gelen grup, Memphis, Tennessee'ye doğru hac yolculuğuna çıkarak Ain' No Peril'i çıkarmış. Hacılar, yukarıda adı geçen türleri hem kafa göz dalarak, hem de incelikli üsluplarla oya gibi işlemişler.

Açılışı yapan Devil's Kiss'in kabare, blues, rock & roll karışımı karizma duruşu, Jim Jones'un bir miktar Tom Waits'i andıran çatallı sesiyle gelmekte olanın çığırtkanlığını yapıyor adeta. Ne var ki gelmekte olan, ne zaman ve nasıl geleceğini önceden haber vermeyip her seferinde başka kılıklarda geliyor. En sevdiğimiz hareketlerden biridir. Albümün dinamoları, lokomotifleri, katilleri Gimme The Grease, You Got The Best Stink (I Ever Stunk), I Want You (Any Way I Can) ve enfes bir kapanış yapan Evil Eye, her seansta daha da güzelleşen işler. Enstrümantal lezzetler Hot Sauce, Chingón ve enstrümantal olduğu yetmezmiş gibi stilize ve sinematik bir funk/fuzz rock olarak göz dolduran Drink Me de bu güzelleşmelere dahil. Devil's Kiss ile birlikte It's Your Voodoo Working ve albüme adını veren Ain't No Peril, eski usül R&B ve caz bileşenlerini garaja sokup çıkarmış gibi karakterize etmiş. Yine de öze fazla müdahale etmeden. Albüme hiçbir katkıları olmadığı gibi sürenin gereksiz yere uzamasına sebep olan Your Arms Will Be The Heavens ve Troglodyte için ne desem bilemedim. Belki coğrafyaya uyduramadım onları. "Mississippi nehrinin çok yakınında kayıt yaptığınızda, o ağır Memphis havasında, ritmi ve eziyeti duyma şeklinizi değiştiren bir şeyler vardır" diyor Jim Jones. Ain't No Peril'in coğrafyasında her an her şey olabilir, duygular olumlu yönde değişebilir.

1. Devil's Kiss
2. Gimme the Grease
3. It's Your Voodoo Working
4. Your Arms Will Be The Heavens
5. I Want You (Any Way I Can)
6. Hot Sauce
7. Troglodyte
8. Chingón
9. You Got The Best Stink (I Ever Stunk)
10. Ain't No Peril
11. Drink Me
12. Evil Eye

6 Kasım 2023 Pazartesi

Simple Minds - Once Upon A Time

 
1977'de Glasgow'da kurulan Simple Minds, günümüze gelene kadar 19 stüdyo albümüne imza atmış tecrübe abidelerinden biri. Benim tanışıklığım 7. albümleri Once Upon A Time'a denk geliyor ki bu da yıllardan 1985 demek. Radyolu kasetçalarla TRT'nin programlarından direkt kasete çekim yapmaya başladığımız dönemler yani. Listelerde fırtına gibi esen şarkıları keşfettiğimiz, kendi karışık kasetlerimizi oluşturduğumuz, o kasetlere koyduğumuz isimlerin birden fazla sevdiğimiz şarkıları olduğunda kasetlerini satın aldığımız dönemler. İşte Alive and Kicking, Sanctify Yourself, All The Things She Said üçlüsünü bu programlar sayesinde duydum, bayıldım, defalarca kasetlere çektim. İnanılmaz bir atmosferleri vardı. Daha önce duyduğum hiçbir şarkıya benzemiyorlardı. Gerçi daha önce çok fazla şey de duymuş sayılmazdım. Tür olarak rock, pop, metalden başka bir şey bilmiyorduk. Simple Minds, pop rock'ın görünen yüzünün altında new wave diye şahane bir türle de tanışıklığımı geliştirdi. Ama bu, The Cure veya Siouxsie and The Banshees tarzı bir new wave'den biraz farklı olarak Springsteen, Mellencamp, Petty ve U2'nun ilk zamanları gibi örneklendireceğimiz "heartland rock" duygusuyla yazılıp çalınmış şarkılardan oluşan bir karmaydı. Jim Kerr'in karizmatik, duruma göre hırçın, aynı zamanda şefkatli olabilen vokali, doğrudan kalbi hedef alan gitar, tok davul tonları işi bambaşka yerlere taşıyor gibiydi. Alive and Kicking, Sanctify Yourself ve All The Things She Said'in bende hiç eskimeyeceğini daha o zamanlar anlamıştım.

Simple Minds denince çoğunluğun aklına yine 1985 yılında single olarak çıkan ve John Hughes filmi The Breakfast Club'da kullanılan Don't You (Forget About Me) gelir. Filmle özdeşleşmiş bu şarkı ne hikmetse Once Upon A Time'da yer almıyor. Gerçi bazı deluxe edition'lara eklenmiş. Amerika ve Kanada listelerinde 1 numara olmuş. Gerçek bir new wave klasiği olması itibariyle neredeyse her 80'ler derlemesinde kendine yer bulmuş. The Breakfast Club'da Pazar günü cezaya kalan, ertesi gün yine okulun o keşmekeşine karışacak olan beş lise öğrencisinin yaşadığı o tuhaf Pazar günü burukluğunu daha iyi ifade eden başka bir şarkı duymadım. Don't You'nun olmadığı, orijinal hali 8 şarkıdan oluşan Once Upon A Time ise 80'lerin ortalarında ortaya çıkan güçlü bir vizyonun eseridir. Aradan geçen 38 yıla bakarak bu vizyonun kendini nostaljik bir ölümsüzlüğe endekslemiş olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda iki kez adı geçen üç harika şarkının önüne 19 albümlük Simple Minds külliyatı bile geçememiştir benim nazarımda. Albümdeki bütün şarkıları Jim Kerr (vokal), Charlie Burchill (gitar) ve Mick MacNeill'in (piyano, synthesizer) yazdığı Once Upon A Time'ın içinde yer alan diğer şarkılar dolgu malzemesi değil elbette. Oh Jungleland, I Wish You Were Here, kapanıştaki Come A Long Way new wave ne manaya geliyor diyenlere cevap niteliğinde parçalar. Single kumaşına sahip olmayabilirler belki ama 80'ler new wave döneminin en iyi terzilerinden birinin elinden çıkmışlar.

Simple Minds'ın gizli kahramanlarından biri olan Mick MacNeil, tuşluların şekillendirdiği Simple Minds müziğine olduğu kadar new wave kültürüne de hatırı sayılır katkılar sağlamış bir müzisyen. Sahnede olup da nasıl gizli kahraman olunuyor denirse, 80'ler grup düzeninde yakışıklı, karizmatik bir "frontman"in diğer grup üyelerini gölgede bırakması daha fazla yaygındı. Jim Kerr de o karizmalardan biriydi ve vitrinde hep o vardı. Ama MacNeil gibi adamlar böyle şeyleri dert etmezler genelde. Onun keyboardlarla, synthesizerlarla kurduğu sound öncül işlerden biriydi. 80'lerde beyin kıvrımlarımıza işlenmiş bu sound başka isimlerle, başka suretlerle hep karşımıza çıktı. Simple Minds'ın da öncülleri vardı. Don't You benim de dahil olduğum birçokları için bir kırılma noktasıydı. The Breakfast Club kültüyle birleştiğinde ergenliğimizin içimizi ezen, yüreğimizi burkan nostaljisinin içinde hep o sound duyuluyor. O sound bize bugün Pazar olduğunu, yarın okula gideceğimizi, derslerle, öğretmenlerle, zorbalarla cebelleşeceğimizi, ergenliğin türlü zorluklarıyla yeni bir haftaya başlayacağımızı, ama bunun yanında hoşlandığımız insanı göreceğimizi, haftasonu görüşemeyip özlediğimiz arkadaşlarımızla kavuşacağımızı söylüyor. Pazar günlerinin böyle bir hüznü var. Sabah kahvaltısından gece yatağa girene kadar bu burukluk hiç yakamızı bırakmaz. Okullar, okul bahçeleri ıssız, kimsesizdir. Şarkılar, new wave, 80'ler bu ıssız burukluğumuzun sözcüsü olurlar. Pazartesiler, Cumalar, Cumartesiler bu hüzne haiz değildirler. İşte bunlar hep artık nostalji olarak konumlandırdığımız "yeni dalga".

1. Once Upon a Time
2. All the Thing She Said
3. Ghost Dancing
4. Alive and Kicking
5. Oh Jungleland
6. I Wish You Were Here
7. Sanctify Yourself
8. Come a Long Way

8 Temmuz 2023 Cumartesi

The Full Monty (OST)

 
İngiltere’nin orta kesiminde yer alan Sheffield, çeliği, bıçak çeşitleri, tarihin ilk futbol kulübü olan Sheffield FC’si ve Pulp grubu ile ünlüdür. Aynı zamanda 1997 tarihli Peter Cattaneo filmi The Full Monty’nin geçtiği yer olan Sheffield, 1979-1990 arası hüküm sürmüş Margaret Thatcher hükümetinin liberal özelleştirmeleri sonucu allak bullak olmuş ekonomisinin yaraladığı yerlerden sadece biri. Diğer şehirlerde olduğu gibi bu ekonomik kriz ortamında Sheffield halkı günlerini boş çelik fabrikalarında, sokaklarda, işçi bulma kurumlarında, işsizlik maaşı kuyruklarında veya striptiz kulüplerinde geçirmekteydi. O işsizlerden biri olan Gaz (Robert Carlyle), oğlu Nathan ve kankası Dave (Mark Addy), şehirde bir kulüpteki erkek striptiz grubunun geldiğini duyan kadınların kulübe akın ettiklerini görünce merak edip gizlice içeri girerler. Gördükleri manzara karşısında, işsiz güçsüz hayatından bunalan Gaz kendi striptiz grubunu kurma fikrine kapılır. Kuracağı grubun da yine işsizlerden oluşması kaçınılmazdır. 90'ların en iyi İngiliz komedilerinden biri olan The Full Monty, gerek konusu, gerekse mizahıyla yıllara meydan okuyan şahane bir film. Konu da bir miktar striptizle ilgili olunca bir soundtrack şart olmuş. O soundtrack da filmin şanına yakışır bazı striptiz marşlarıyla dolu.

Bir grup işsiz erkek ve onların iş, aile ve varoluşsal sorunları günümüzde olsa burun kıvırma meselesi olabilirdi. Ama hem filmin piyasaya çıktığı dönemin, hem de filmin zamanının geçtiği önceki dönemin ruhunda çok önemli bir yeri vardı. Hatta günümüz aklıyla baktığımızda bile, eril duruş biçimine yakıştırılmayan striptiz gibi bir eğlence kavramınından başka çıkış yolu bulamayan bu bir grup erkeğin yaşadığı komiklikler, altyapısı güçlü bir dramla sunulurken, müziğin rolü de aynı güçle filmin bir parçası haline geliyor. You Sexy Thing, Land Of A 1,000 Dances, Rock and Roll Part 2 gibi canavarların haricinde, işsizlik maaşı kuyruğunda Donna Summer’ın Hot Stuff şarkısını duyunca verdikleri tepki, TV’de Flashdance filmini izledikleri, prova yaptıkları ve karakola düştükleri sahneler, albümü dinledikçe gözlerimde tekrar canlanıyor, mutlu oluyor, filmi tekrar izlemek istiyorum. Sanırım şimdiye dek üç veya dört defa izledim. Üstat Tom Jones’un You Can Leave Your Hat On eşliğindeki o harika finali ayrıca daha fazla izlemişimdir. 

1996 yılına ait Demi Moore başrolündeki Striptease filmine ait şarkıların arkasına The Full Monty albümüne eklerseniz ortaya varsa striptiz fantezilerinizi, yoksa striptiz seyirliği keyfinizi hoş tutacak güzel anlar çıkar. Striptease film olarak pek matah değildi. Ama The Full Monty, ekonomik kriz ve beraberindeki işsizlik fonunda bir grup erkeğin hayata tutunma ve dağılmış aile yaşantılarını toparlama uğruna göze alabileceklerinden mülhem şahane bir film. 1997'de ilk senaryosu The Full Monty'yi yazan Simon Beaufoy, tam 26 yıl sonra büyük oranda aynı kadroyla 8 bölümlük bir mini seri olarak ekibi geri döndürdü. Bu defa meselesi nedir henüz göremedik ama bölümlerde çalan şarkıların The Pretenders, Creedence Clearwater Revival, CeeLo Green (hem de Fuck You), Edith Piaf, Primal Scream, Chumbawamba ve hayatında ilk kez duyduğum bir dolu grup ve şarkıcıya ait olduğunu görmek heyecan yarattı. Üstelik You Can Leave Your Hat On yine var. Bu dizi hiç beklenmiyordu. Öte yandan filmden 26 yıl sonra kahramanlarımız ne haldeler diye merak edenler, muhtemelen sadece benim gibi The Full Monty hayranlarıdır. Evet, The Full Monty hayranları diye bir kitle var.

1. David Lindup - The Zodiac
2. Hot Chocolate - You Sexy Thing
3. Tom Jones - You Can Leave Your Hat On
4. M People - Moving on Up
5. Steve Harley & Cockney Rebel - Make Me Smile (Come Up and See Me)
6. Anne Dudley - The Full Monty
7. Anne Dudley - The Lunchbox Has Landed
8. Wilson Pickett - Land of a 1,000 Dances
9. Gary Glitter - Rock and Roll, Part 2
10. Donna Summer - Hot Stuff
11. Sister Sledge - We Are Family
12. Irene Cara - Flashdance...What a Feeling
13. Joe Loss & His Orchestra - The Stripper

12 Haziran 2023 Pazartesi

Iron Maiden - Seventh Son Of A Seventh Son

 
Arada tıfıl rockçıların berbat albümlerinden sıkılınca sığındığım limanlarda biri de Iron Maiden'dır. Ama öyle her albümü de değil. Hatta coğunlukla 2-3 albümü. Mesela zamanında yere göğe sığdıramadığım Somewhere In Time (1986) ve ondan sonra gelen Seventh Son Of A Seventh Son (1988) albümleri baştacıdır. Grubun altın çağı dinleyiciden dinleyiciye değişiklikler gösterebiliyor. Benim için o çağ 80'lerin ikinci yarısı. Yine bir sığınma anımda açtığım Seventh Son Of A Seventh Son o kadar iyi geldi ki, Somewhere In Time'ı o kadar övüp de bu albüme dokunmamış olmayı adil bulmadım. Grup lideri Steve Harris'in Amerikalı yazar Orson Scott Card'ın 1987'de yazdığı Seventh Son romanından esinlenmesi sonucu bir konsept albüm olarak tasarlanan albüm, her dönüşümde bana yıllanmış şarap gibi taze ve lezzetli gelmesiyle ünlüdür. Konsept albümleri genelde sıkıcı bulmuşumdur. Zaten Sevent Son da bana hiç konsept gibi gelmemiştir. Tipik Iron Maiden yönünde seyreden liriklere çok takılmadığım için konsepti edebi yönden anlamaya hiç çalışmadım. Öyle ki merak edip romanı bile okumadım. Gerçi albümün belli bir hikayesi olmadığı, iyi ve kötü, cennet ve cehennem hakkında olduğu düz bilgisi mevcut. Bunlar da Iron Maiden'ın hali hazırdaki alameti farikaları. Seventh Son çeşitli yönlerden Iron Maiden için bir şeylerin başlangıcı olduğu kadar bir şeylerin de bittiği bir albüm. Benim açımdan bu seviye bir albümden sonra şu ana dek böylesi gelmedi. Mesela en son çıkan 17. Iron Maiden ürünü Senjutsu da iyi bir albüm. Ama asla 80'lerde çıkanlarla aşık atamaz. Oraya gelene kadar o kadar vasat şarkılar, albümler yaptılar ki bugün verdikleri demeçlerde kendileri bile buna şaşırıyorlar.

Seventh Son Of A Seventh Son, Iron Maiden kariyerinin keyboard katkılı ilk albümü olma özelliği taşıyor. Steve Harris ile birlikte gitarist Adrian Smith'in üstlendiği bu misyon, ilk duyulduğunda hayranlar tarafından temkinli yaklaşımlara yol açtı. Öyle ya, grup yıllardır sahip olduğu armoniyi, aurayı, enerjiyi Murray ve Smith'in gitarlarıyla zaten yansıtıyordu. Keyboardların ne katkısı olacaktı ya da olacak mıydı? Aslına ve albüme bakarsak pek de fark etmemiş. Ne kadar başlarda temkinli de olsalar, camia albümü çok sevdi. Hatta benim de imza attığım şekilde tüm zamanların en iyi Maiden albümlerinden biri kabul edilir. Steve Harris'e göre Seventh Son, Piece Of Mind'dan sonraki en iyi albümleridir. Üstelik keyboard varmış yokmuş tartışması masada olmadan böyledir. Grup müziğinden hiçbir şey götürmediği gibi, belki de progresif metal yanında progresif rock kimliği de kazandırmıştır onlara. Ne fark var demeyin. Sadece "heavy" olmakla yetinmeyip incelikle çok boyutlu şarkılar tasarlamak, aynı zamanda bunları sertlik, hız, şov gözetmeden doğal akışlarına bırakmak Maiden karakteristiklerinden biridir. Sertlik, hız, şov zaten bu doğal akışla birlikte gelir. Önemli olan, her bir şarkının kendi ayakları üstünde durmasını sağlayan ayırt edici müzikal kimlikleriyle yazdıkları hikayeler. Bu albüme gelene kadar The Trooper, Flight Of Icarus, Aces High, 2 Minutes To Midnight, Wasted Years veya Stranger In A Strange Land gibi şarkılar yıllar içinde bir kimlik oturtmayı çoktan başarmıştı. Şarkının sadece adını söylediğinizde bile sanki karşınızda somut bir varlık beliriyor gibiydi.


İşte Seventh Son, en azından benim için bu şarkılarla yüklü bir albüm. Can I Play With Madness, The Evil That Men Do, The Clairvoyant, Only The Good Die Young dörtlüsü yıllar yılı grubun konserlerinin lokomotif şarkıları oldular. Ama lokomotif olmanın yanında, bu benzetmenin yol açabileceği basit bir "gaza getirici" olmanın çok ötesinde niteliklere sahipler. Hem birer heavy metal hitleri, hem de birinci sınıf progressive metal yapı taşları. Bunda Bruce Dickinson'ın ne ölçüde katkısı var bilemiyoruz ancak Somewhere In Time'da şarkı yazımına katkıları Steve Harris tarafından geri çevrilen Dickinson bu albümde daha aktif. Harris, suçluluk mu hissetti yine bilemiyoruz ama Seventh Son kitabından etkilendikten sonra direkt Dickinson'ı bulup düşüncelerini öğrenmek istemiş. Zaten doğuştan hevesli ve tutkulu Dickinson da gerek lirik, gerekse müzik olarak üzerine düşeni yapmış. Vokali konusunda ise söylenecek hiçbir şey yok. Iron Maiden şarkıları onun sesiyle daha bir ikonik hale geldi. What Does This Button Do?: An Autobiography (Bu Düğme Ne İşe Yarıyor?: Bir Otobiyografi) adlı çok eğlenceli kitabında da irili ufaklı değinilerle Iron Maiden öncesi, katılımı ve sonrasına dair bir dolu anekdot aktaran 10 parmağında 10 marifetli Dickinson, Seventh Son'daki aktif rolünden memnun biçimde en iyi performanslarından birini veriyor. Her şarkıda çok iyi ama bana her duyduğumda dörtnala at sürüyormuş hissi veren Can I Play With Madness yorumu, onu hiç tanımayan bir dinleyici için "Bruce Dickinson 101" niteliğinde adeta. Lisanslı bir pilot olarak uçakları, tecrübeli bir vokal olarak da şarkıları uçuruyor diyerek kelime oyunumuzu da yapmış olalım.

Grubun progresif yönünü iyice sağlamlaştıran, aynı zamanda keyboard kullanımının ahengi bozmadığı görülen Moonchild ve Infinite Dreams, inişli, çıkışlı, katmanlı yapılarıyla peşpeşe kaliteli heavy/progressive metalin keyfini yaşatıyorlar. Ama Harris'in tek başına yazdığı yaklaşık 10 dakikalık öyle bir Seventh Son Of A Seventh Son var ki, sanki içinde 2-3 şarkı saklıyormuşçasına boyutlu, coşkulu, tutkulu, diğer şarkılara kol kanat geren bir çınar ağacı sanki. Gitaristler Adrian Smith ve Dave Murray'nin dinleyeni canlı stadyum ambiyansına soktukları son 3 dakikası nedir öyle? Steve Harris ve davulcu Nicko McBrain'in de ustalık dolu katılımlarıyla hem bir progressive rock epiği, hem de uzun süresine rağmen heavy metal radyolarına dost bir zirve. Albümün ticari başarısı da gayet iyi olmakla birlikte, pek çok müzik dergisi ve eleştirmen tarafından tüm zamanların en iyi progressive metal albümleri arasında gösterildi. Yani hem ticari, hem de eleştirel başarının haklı gururunu yaşadı. Bu albümden sonra Adrian Smith ayrıldı, yerine yine usta bir gitarist olan Janick Gers geldi. Daha sonra da solo çalışmaları ve diğer işleri yüzünden Dickinson ayrıldı. Neyse ki Smith ve Dickinson, Brave New World (2000) albümüyle yuvaya geri döndüler. Lakin hiçbir albüm 80'ler öncesi Iron Maiden klasına ulaşamadı. Özellikle Somewhere In Time ve Seventh Son Of A Seventh Son, 30 küsür yıl sonra bile Iron Maiden denince benim için fazlasıyla yeterli referanslar. Referans kelimesi bile sanki tam ifade edemiyor duygularımı. Sanat eserleri desem yeridir.

1. Moonchild
2. Infinite Dreams
3. Can I Play With Madness
4. The Evil That Men Do
5. Seventh Son of a Seventh Son
6. The Prophecy 
7. The Clairvoyant
8. Only the Good Die Young

13 Mayıs 2023 Cumartesi

FM - Metropolis


1984’te Londra’da kurulan hard rock grubu FM, ikinci gitar ve keyboard mevkilerinde türlü eleman değişimleri geçirmiş olarak o günlerden günümüze kadar gelmiş bulunuyor. 2010 Mart sonunda çıkan Metropolis ise, grubun 10. albümü olmakta. Hard rock olarak kayıtlara geçmesine karşın, Journey, Toto, Boston, Kansas gibi destansı müzik icra eden AOR (Adult Oriented Rock) türüne mensup güzel insanlar topluluğuna da –satır aralarında olsa da- dahil edilen FM, bu albümle o güzel insanlar topluluğunun icralarına çok da uzak olmayan şarkılar yaratmış. Önceki 9 albüm hakkında en ufak bir fikrim olmamasına rağmen, Metropolis’in enerjisinin, duygusallığının ve AOR görünümlü hard rock ruhunun hiç de yaban ellere atılır cinsten olmadığını söyleyebilirim. Hatta kahve falımda geniş bir zamanda FM geçmişine bir seyahat görünüyor. Bu arada dinleyen kontenjanından müzik hayatıma farklı bir anlam katan Journey, Toto, Boston, Kansas isimlerini anınca gece gece fena halde canım çekti bu vicdansız insanların damardan dalan müziklerini. Vokal ve gitardaki Steve Overland’in, adı geçen grupların benim için çoktan birer yaşayan efsaneye dönüşmüş vokal cazibelerinin yanında çömez olarak kaldığı bir gerçek. Ama onların çömezi olmak bile bir şeydir.

Steve Overland’in güzel sesi yanında, diğer grup üyelerinin yalayıp yutmuş tecrübelerine ve türün gerektirdiği ustalıkta yazmış oldukları şarkılara evsahipliği yapan Metropolis albümü, içinde Bring Back Yesterday, Unbreakable, Hollow, Days Gone By, I Ain't The One gibi dinler dinlemez beni gelecekte nerelere götüreceğini tahmin ettiğim, dinledikçe hastası olduğum, uğruna hasta hasta birkaç gün sırf bunları dinleyerek yorgan döşek yatmayı bile göze alacağım şarkılar bulunduruyor. Halbuki açılış şarkısı Wildside’ı duyduğumda, 10. albümünü yapmış ve hakkında AOR rütbesi zikredilmiş bir gruptan beklemediğim bir sıradanlıkla karşılaştığımı düşündüm. Bunun gibi başka sıradanlıkların albüm içine serpiştirilmiş olması da grup hakkında tam karar vermenizi engelleyebilecek hareketler aslında. Yine de özellikle Bring Back Yesterday, Unbreakable, Hollow üçlüsünü yazmış ve hakkıyla çalmış bir gruba “sıradan” demek ayıptır, günahtır. O yüzden grubun gitar, bas, davul ve keyboardlarıyla, Overland’in hep ustalarından bir şeyler çağrıştıran kaliteli vokaliyle, sık sık atağa kalkan gitar sololarıyla yaratılmış AOR (Arıtılmış Olgun Rahatlama) duyarlılığı, özellikle tür heveslilerinin kısa da olsa bir bakışını mutlaka hak ediyor.

1. Wildside
2. Hollow
3. Unbreakable
4. Flamingo Road
5. Metropolis
6. Over You
7. Days Gone By
8. Bring Back Yesterday
9. I Ain't the One
10. Don't Need Nothing
11. The Extra Mile
12. Who'll Stop the Rain
13. Still the Flight Goes On

9 Mayıs 2023 Salı

Page & Plant - No Quarter: Jimmy Page & Robert Plant Unledded

 
90'ların kendine has müzikal iklimi, yaptığı işi son derece ciddiye alan müzisyenleri, bir daha asla öylesini göremeyecegimiz albümleri hakkında defalarca konuştuk. Ne kadar konuşsak da bitmez. Pek listelere alınmaz ama 1994 tarihli No Quarter: Jimmy Page and Robert Plant Unledded albümü de belki bu altın değerindeki 10 yılın en kıymetli albümlerinden birisi. Zaten adından da anlaşılıyor. Dönemlere sığmayan Led Zeppelin'in yaşayan efsaneleri Jimmy Page ve Robert Plant'in yapımcılığını üstlenip 14 Ekim 1994'te piyasaya sürdükleri albüm, merakla beklenen bir geri dönüş albümüydü. MTV'deki 90 dakikalık UnLedded projesinin ilham verdiği, kayıtları Fas, Galler ve Londra'da gerçekleşen No Quarter, Plant'in solo albüm kadrosunun ağırlıklı olduğu rock müzisyenleri yanında, 4 kişilik Marakeşli, kalabalık olmak üzere Mısırlı müzisyenler, daha da kalabalık olmak üzere Londra Metropolitan Orkestrası yaylılarının katkılarıyla kaydedildi. Evet, bu bir geri dönüş albümüydü ama o dönem medyanın gazlamaya çalıştığı üzere Led Zeppelin'in geri dönüşü değildi. Eylül 1980'de hayata gözlerini yuman davulcular şahı John Bonham olmadan böyle bir şey olamayacağını Plant ve Page de söylediler. Öte yandan bir diğer yaşayan Led Zeppelin üyesi olan basçı John Paul Jones, bu projeye dahil olmadığı için gönül koymuş. Üstelik Plant ve Page'in bu projeye isim olarak verdikleri Houses Of The Holy (1973) albümündeki No Quarter parçasında en çok emeği geçen kişi olduğu halde.

14 parçalık albümün 10'u muhtelif Led Zeppelin albümlerinden seçilmiş, bazıları Fas ve Mısırlı müzisyenlerle birlikte yeniden tasarlanıp baharatlandırılarak egzotik diyarlara götürülmüş şarkılardan oluşuyor. Özellikle Robert Plant'in solo kariyerinde azar azar albümlerine serpiştirdiği doğu ezgilerinin burada başrole çıktığını görüyoruz. Önce 4 adet yeni şarkıdan söz etmek gerekirse, City Don't Cry ve Wah Wah gerçekten şahaneler. Onları ilk duyduğumda keşke albümün tamamı sıfır şarkılardan oluşsa diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Tabii eski Zeppelin şarkılarını yine kendi sahiplerinden farklı şekillerde duymaktan da hiç şikayetçi değildim. Ama bu dört şarkının "yeni" oluşundan ve 1994 itibariyle Page/Plant efsanesinin sıfır şarkılarına yetişmiş olmaktan mutluydum. Yallah, yine Plant'in sololarında kimi zaman rastladığımız endüstriyel tınıları garaj gitar tonuyla buluşturan karizma bestelerden biri. Son yeni parça Wonderful One ise diğer üçünün yanında biraz sönük kalsa da asla kötü denemez. Babaların doğu kültürüyle harmanlamaktansa doğal halleriyle tekrar yorumlamayı tercih ettikleri Since I've Been Loving You, tutku dolu blues ambiyansı ve Jimmy Page'in alıp götüren solosuyla albümde kendine itiş kakış bir yer bulmuş sanki. No Quarter'ın karanlık saykodelyasının içine bir türlü giremiyorum. Buradaki yeniden yorumu da hiç yardımcı olmuyor. O kadar ufuk açıcı, remake için türlü fikirler havalandıran Zeppelin şarkıları dururken No Quarter'ın, Thank You'nun, Gallows Pole'un seçilmesi ve onlara diğerleri gibi world music tarifesi uygulanmamsı albümü bir miktar ağırlaştırmış diye düşünmüştüm ve bu zamana kadar çarpılmadım.


Gelelim takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, otantik kıyafetler giymiş eski dostlara. Açılışa konan Nobody's Fault But Mine, 76 albümü Presence'deki gaza getiren orijinal halinden çok uzak ama aynı liriklerle bambaşka birer şarkıya dönüşebilecek güçlü vizyonun örneklerinden. İçli ney solosuyla başlayan Friends, ikinci yarısında yaylıların devreye girişiyle zımba gibi bir oryantal dönüşen Four Sticks ve tabii kapanışta yer bulan Kashmir... 1971 tarihli efsanevi Led Zeppelin IV albümünün efsanevi şarkılarından Kashmir, böyle bir etnik tasarım için olmazsa olmaz bir dev. Led Zeppelin'in ve sonrasında Robert Plant'in yarattığı çok yönlülük, hoşgörü, cesaret, duyarlılık, dünya müziğine bakış, grubun blues ve hard rock köklerinin yobazlıktan arınmasını sağladı. Bazı grupların hiç kalkışmadıkları ve nedense kendilerine yakıştırmadıkları değişimleri korkusuzca uygulayabildiler. Böylece içinden dansözler geçen bir Kashmir'e kimsenin itirazı olmadığı gibi, tüyleri diken diken eden bu orijinalliğin zemininin de çok önceden atıldığı bir kez daha anlaşıldı. Doğu - Batı buluşmasına dair bir referans, bir ders niteliğindeki Kashmir gibi sentezler o kadar ufuk açıcı ki, olaya Fas veya Mısır coğrafyasında geziniyormuşçasına turistik gözle bakmanın ötesinde, ister yeni, ister yeniden yorum olsun, belli bir duygusal zekanın, kıvrak bir matematiğin, tutkulu bir karışımın varoluşu iliklere kadar hissediliyor. Bir başka Zeppelin IV efsanesi The Battle Of Evermore'un sentezlenmeyip yeniden yorumlanması bile sentezlenenlerin arasında bu tutkuyu koruyabiliyor. Kashmir'in dokunulabilirliği ile, The Battle Of Evermore'un dokunulmazlığı aynı potada eriyebiliyor.

Page ve Plant, No Quarter'dan dört yıl sonra Nisan 1998'de tamamı stüdyoda yapılmış Walking Into Clarksdale adında bir albüm daha çıkardı. Üstelik albüm The Beatles ile anılan meşhur Abbey Road stüdyolarında kaydedildi. (Söz açılmışken, Paul McCartney'in kızı Mary McCartney'in çektiği, Abbey Road stüdyolarının tarihini, hissiyatını yolu oradan geçmiş ünlü müzisyenlerden dinlediğimiz If These Walls Could Sing belgeselini tavsiye edelim. Jimmy Page'in de kısa bir bölümle katkıda bulunduğunu ekleyelim.) Adını blues müziğin doğduğu Mississippi Deltasında bulunan Clarksdale adlı yerleşim yerinden alan albüm, coğrafyasına uygun biçimde old school folk rock bestelerinden oluşuyordu. Aradan yıllar geçti. En son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum. Zaten bu albüme dair aklımda sadece Most High duruyor. No Quarter'ın devamının, yani Walking Into Clarksdale'in geleceğini duyduğumda acaba bu kez hangi Zeppelin şarkılarını Fas, Tunus, Mısır baharatlarıyla sunacaklar diye heyecan yapmıştım. Oysa sıfır şarkılar görünce, bu şarkıların da City Don't Cry veya Wah Wah gibi kalıcı olmayacaklarını anlayıcınca biraz kalbim burkulmuştu. Yoksa kötü sayılmaz. Zaten bu adamların yaptığı herhangi bir şarkıya kötü demek, çarpılmak suretiyle ağzın gözün yamulma sebebidir. Müzikal olarak Page'den daha aktif durumdaki Plant'in çok iyi solo albümlerle şahane bir yan yol açabilmiş olması, doğu müziğiyle olan temasları, genç müzisyenlerle takılmayı sevmesini seviyoruz. Keşke Page de müziğe bu kadar yakın kalabilseydi, onun eşsiz gitar ustalığından daha yeni şeyler duyabilseydik. Yine de arkalarında bıraktıkları muhteşem geçmişte o keşkelere yer yok.

1. Nobody's Fault but Mine
2. Thank You
3. No Quarter
4. Friends
5. Yallah
6. City Don't Cry
7. Since I've Been Loving You
8. The Battle of Evermore
9. Wonderful One
10. That's the Way
11. Gallows Pole
12. Four Sticks
13. Kashmir

11 Nisan 2023 Salı

Oasis - (What's The Story) Morning Glory?

 
Huzurlarınızda gelmiş geçmiş en iyi Britpop, gelmiş geçmiş en iyi 90'lar, gelmiş geçmiş en iyi Tüm Zamanlar albümlerinden biri olan 1995 tarihli (What's The Story) Morning Glory?... Sahibi Oasis de çeşitli otoritelerce gelmiş geçmiş en iyi İngiliz gruplarından biri olarak gösterilmekte. Öyle ki Oasis'in Blur gibi kıytırık bir gruptan, The Beatles gibi bir efsaneye kadar çeşitli gruplarla mukayese edilmeye başlanmasının müsebbibi de bu albümdür. Tabii 90'ların ortasındaki internetsiz, sosyal medyasız ortamda tabloid gazetelerin gazlamaları kamuoyunun üzerinde çok etkiliydi. Noel ve Liam Gallagher kardeşlerin çılgınlıkları ve kavgaları da ilgiyle izleniyordu. 1991'de Manchester'da kurulan, 1994'teki ilk albümleri Definitely Maybe ile patlama yapmak denen şeyi yaşayan Oasis, ikinci albüm (What's The Story) Morning Glory? ile dünya çapında ticari başarıya ve şöhrete kavuştu. Hatta ticari başarıyı temel almayan bazı eleştirmenler tarafından bile beğenildi. Definitely Maybe'nin hakkını teslim etmekle birlikte, en iyi albümlerinin Morning Glory olduğunu söyleyenlerin (biri de benim) sayısı da hiç az değil. Morning Glory hariç, Oasis benim için tek tük şarkılardan ibaret bir grup oldu her zaman. Onu bir albüm olarak bağrıma basmakla kalmadım, pek çoklarının yaptığı gibi kendi kendime 90'ların en iyilerinden biri ilan ettim. Kaseti yıllar boyunca elimden düşmedi. Eskittiğimi düşündüm, bir daha aldım. CD çıkınca onu da aldım. Şimdi ise dijital ortamlarda birkaç tıkla erişebileceğim yakınlıkta. Hiç eskimedi, hiç yaşlanmadı.

Morning Glory, Gallagher biraderlerin taptığı The Beatles'ın basit ve catchy şarkı yazma formüllerinin izinden giden şarkılarla dolu bir albüm. Aslında Oasis müziğinin genel formülü böyle. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Noel sık sık bazı araklama suçlamalarıyla karşılaşıyordu. Tabii The Beatles ve Oasis müziğini yan yana koyanlar ilk bakışta ne denmek istendiğini anlamayabilirler. Grubun şarkılarını yazan büyük kardeş Noel, özellikle İngiliz retro, punk, mod, merseybeat (beat müziğin daha melodik versiyonu) kalıplarını modern alternatif rock ajandasına uyarladığında bu eski usül soundun hem belli kalıplarda kalmasını, hem de modernleşmesini sağladı. Britpop denilen şeyin varlığı da böyle özetlenebilir. Ama Oasis, muadillerine nazaran daha sert, bluesy, garage, bazen noise rock, hard rock bölgelerinde fink atan bir grup oldu. Britpop'un sert ve cool yüzüydü. Var olan türlerden derleme bir kendine özgülük sağlayabildi. En azından Morning Glory döneminde. Orta tempoda, cayır cayır gitarlar hakimiyetinde, akılda kalıcı nakaratlarla rotalarını oluşturdular. Lirikler çok da önemli sayılmazdı. Önemli olan Liam'ın onları nasıl söylediğiydi. O da sanatsal kaygılardan uzak, detone kalmaktan korkmadan bıçkın delikanlı edalarıyla söylüyordu. 2016 tarihli Oasis: Supersonic belgeselinde Gallagher kardeşlerin Oasis serüvenine daha yakından bakmak isteyebilirsiniz. Belki de istemeyebilirsiniz. Zira ilk dönemlerde çok iticiler. Noel nispeten daha olgun ama yetenek özürlü Liam hala itici bana kalırsa.


Albümün ilk teklisi Some Might Say olmasına rağmen Oasis adını ilk kez Roll With It ile duydum ve hastası oldum. Uzun süre onu grubun ilk şarkısı, Morning Glory'yi de ilk albümü sandım. Definitely Maybe bende yoktu. Aslında hala yok. Dinledim ama hatırlamıyorum, sıfır! Çok da dert etmiyorum çünkü Oasis, başka albümlerdeki birkaç şarkıyı da kulübe dahil edersek benim için (What's The Story) Morning Glory? demek. Roll With It gibi harikulade bir hitin tek seferlik olduğunu sanırken Wonderwall çıkageldi ve Oasis'e daha bir dikkat eder olduk. Wonderwall öyle zamansız bir hit, öyle kendiliğinden bir duruş, öyle güzel bir müzik parçası ki, britpop marşları arasında gösteriliyor olmasından çok daha fazlasına sahip. Kaseti için verilecek parayı sonuna kadar hak etmesini sağlayan bu iki şarkı sonrasında kaseti aldığınızda albüme adını veren, inanılmaz bir Morning Glory'ye rastlıyordunuz. 90'larda sizi duvardan duvara vuran çok fazla iyi şarkı vardı. Bunlardan biri olan Morning Glory de duyar duymaz "işte albümün lideri bu şarkı" diyebileceğiniz türde hırçın, enerjik, karizmatik, kafalardaki "rock yapan iki gerzek kardeş" imajını yerle yeksan eden kocaman bir şarkıydı. Üzerinden geçen 28 yıla rağmen hala öyle. Kasetin A yüzünü bitiren Hey Now! ve B yüzünü açan Some Might Say tıpkı diğer favorilerim gibi ilk dinlediğimde kaç yaşındaysalar o yaştalar. Ya da çok iyi yaşlanıyorlar. Fazla İngiliz bulduğum Don't Look Back In Anger ve her seferinde daha kısa olmalıydı dediğim Paul Weller katkılı Champagne Supernova bile yıllar içinde sözlerini mırıldandığım, tempo tuttuğum olgun şarkılara dönüştüler.

(What's The Story) Morning Glory? dünya çapında 22 milyon kopya satmış. Satmaya da devam ediyor. Ben plağını alacağım mesela. Bir sürü "best-selling albums of all time" listesinin olduğu kadar "best albums of all time" listesinin de gediklisi. Hatta şaşırdığım güncel bir istatistiğe göre sırasıyla Greatest Hits (Queen), Gold: Greatest Hits (ABBA), Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band (The Beatles), 21 (Adele) albümlerinin ardından İngiltere’nin en çok satan 5. albümü Morning Glory olmuş. Beşten sonra Thriller, Dark Side Of The Moon, Brothers In Arms falan geliyor. Hani çok satmak marifetlerin en büyüğü müdür, değil. Ama üzerinden on yıllar geçtikten sonra bile çok satmak büyük marifettir. She's Electric'te With A Little Help From My Friends (The Beatles), Don't Look Back In Anger'da Imagine (John Lennon) Morning Glory'de The One I Love (R.E.M.) şarkılarından alınan ilhamın birer Oasis şarkısına dönüştürülme becerisinde Noel Gallagher'ın ustalığı su götürmez. Gerçi benzer ilhamları başka şarkılar için de almışlığı var. Ama Morning Glory 1995 yılına göre çok yeniydi ve haliyle sonradan gelenlerle iş giderek monotonlaşmaya başladı. Liam'ın sorumsuzlukları, Noel'in alttan almayışı, mahkemelik olmalar, konser iptalleri derken 2009 yılında Oasis nihayet dağıldı. Liam, Oasis'ten sağ kalanlarla Bready Eye diye dandik bir grup kurup iki albüm sonra sıkıcı solo kariyerine başladı. Noel ise Noel Gallagher's High Flying Birds adlı grubuyla daha kaliteli işler yapıyor. Hayat kardeşler için devam ediyor. 28. yılına merdiven dayamış (What's The Story) Morning Glory?'nin şanı da öyle.

1. Hello
2. Roll With It
3. Wonderwall
4. Don't Look Back in Anger
5. Hey Now!
6. [untitled] (Swamp Song Excerpt #1)
7. Some Might Say
8. Cast No Shadow
9. She's Electric
10. Morning Glory
11. [untitled] (Swamp Song Excerpt #2)
12. Champagne Supernova (with Paul Weller)