Britpop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Britpop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2023 Salı

Oasis - (What's The Story) Morning Glory?

 
Huzurlarınızda gelmiş geçmiş en iyi Britpop, gelmiş geçmiş en iyi 90'lar, gelmiş geçmiş en iyi Tüm Zamanlar albümlerinden biri olan 1995 tarihli (What's The Story) Morning Glory?... Sahibi Oasis de çeşitli otoritelerce gelmiş geçmiş en iyi İngiliz gruplarından biri olarak gösterilmekte. Öyle ki Oasis'in Blur gibi kıytırık bir gruptan, The Beatles gibi bir efsaneye kadar çeşitli gruplarla mukayese edilmeye başlanmasının müsebbibi de bu albümdür. Tabii 90'ların ortasındaki internetsiz, sosyal medyasız ortamda tabloid gazetelerin gazlamaları kamuoyunun üzerinde çok etkiliydi. Noel ve Liam Gallagher kardeşlerin çılgınlıkları ve kavgaları da ilgiyle izleniyordu. 1991'de Manchester'da kurulan, 1994'teki ilk albümleri Definitely Maybe ile patlama yapmak denen şeyi yaşayan Oasis, ikinci albüm (What's The Story) Morning Glory? ile dünya çapında ticari başarıya ve şöhrete kavuştu. Hatta ticari başarıyı temel almayan bazı eleştirmenler tarafından bile beğenildi. Definitely Maybe'nin hakkını teslim etmekle birlikte, en iyi albümlerinin Morning Glory olduğunu söyleyenlerin (biri de benim) sayısı da hiç az değil. Morning Glory hariç, Oasis benim için tek tük şarkılardan ibaret bir grup oldu her zaman. Onu bir albüm olarak bağrıma basmakla kalmadım, pek çoklarının yaptığı gibi kendi kendime 90'ların en iyilerinden biri ilan ettim. Kaseti yıllar boyunca elimden düşmedi. Eskittiğimi düşündüm, bir daha aldım. CD çıkınca onu da aldım. Şimdi ise dijital ortamlarda birkaç tıkla erişebileceğim yakınlıkta. Hiç eskimedi, hiç yaşlanmadı.

Morning Glory, Gallagher biraderlerin taptığı The Beatles'ın basit ve catchy şarkı yazma formüllerinin izinden giden şarkılarla dolu bir albüm. Aslında Oasis müziğinin genel formülü böyle. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Noel sık sık bazı araklama suçlamalarıyla karşılaşıyordu. Tabii The Beatles ve Oasis müziğini yan yana koyanlar ilk bakışta ne denmek istendiğini anlamayabilirler. Grubun şarkılarını yazan büyük kardeş Noel, özellikle İngiliz retro, punk, mod, merseybeat (beat müziğin daha melodik versiyonu) kalıplarını modern alternatif rock ajandasına uyarladığında bu eski usül soundun hem belli kalıplarda kalmasını, hem de modernleşmesini sağladı. Britpop denilen şeyin varlığı da böyle özetlenebilir. Ama Oasis, muadillerine nazaran daha sert, bluesy, garage, bazen noise rock, hard rock bölgelerinde fink atan bir grup oldu. Britpop'un sert ve cool yüzüydü. Var olan türlerden derleme bir kendine özgülük sağlayabildi. En azından Morning Glory döneminde. Orta tempoda, cayır cayır gitarlar hakimiyetinde, akılda kalıcı nakaratlarla rotalarını oluşturdular. Lirikler çok da önemli sayılmazdı. Önemli olan Liam'ın onları nasıl söylediğiydi. O da sanatsal kaygılardan uzak, detone kalmaktan korkmadan bıçkın delikanlı edalarıyla söylüyordu. 2016 tarihli Oasis: Supersonic belgeselinde Gallagher kardeşlerin Oasis serüvenine daha yakından bakmak isteyebilirsiniz. Belki de istemeyebilirsiniz. Zira ilk dönemlerde çok iticiler. Noel nispeten daha olgun ama yetenek özürlü Liam hala itici bana kalırsa.


Albümün ilk teklisi Some Might Say olmasına rağmen Oasis adını ilk kez Roll With It ile duydum ve hastası oldum. Uzun süre onu grubun ilk şarkısı, Morning Glory'yi de ilk albümü sandım. Definitely Maybe bende yoktu. Aslında hala yok. Dinledim ama hatırlamıyorum, sıfır! Çok da dert etmiyorum çünkü Oasis, başka albümlerdeki birkaç şarkıyı da kulübe dahil edersek benim için (What's The Story) Morning Glory? demek. Roll With It gibi harikulade bir hitin tek seferlik olduğunu sanırken Wonderwall çıkageldi ve Oasis'e daha bir dikkat eder olduk. Wonderwall öyle zamansız bir hit, öyle kendiliğinden bir duruş, öyle güzel bir müzik parçası ki, britpop marşları arasında gösteriliyor olmasından çok daha fazlasına sahip. Kaseti için verilecek parayı sonuna kadar hak etmesini sağlayan bu iki şarkı sonrasında kaseti aldığınızda albüme adını veren, inanılmaz bir Morning Glory'ye rastlıyordunuz. 90'larda sizi duvardan duvara vuran çok fazla iyi şarkı vardı. Bunlardan biri olan Morning Glory de duyar duymaz "işte albümün lideri bu şarkı" diyebileceğiniz türde hırçın, enerjik, karizmatik, kafalardaki "rock yapan iki gerzek kardeş" imajını yerle yeksan eden kocaman bir şarkıydı. Üzerinden geçen 28 yıla rağmen hala öyle. Kasetin A yüzünü bitiren Hey Now! ve B yüzünü açan Some Might Say tıpkı diğer favorilerim gibi ilk dinlediğimde kaç yaşındaysalar o yaştalar. Ya da çok iyi yaşlanıyorlar. Fazla İngiliz bulduğum Don't Look Back In Anger ve her seferinde daha kısa olmalıydı dediğim Paul Weller katkılı Champagne Supernova bile yıllar içinde sözlerini mırıldandığım, tempo tuttuğum olgun şarkılara dönüştüler.

(What's The Story) Morning Glory? dünya çapında 22 milyon kopya satmış. Satmaya da devam ediyor. Ben plağını alacağım mesela. Bir sürü "best-selling albums of all time" listesinin olduğu kadar "best albums of all time" listesinin de gediklisi. Hatta şaşırdığım güncel bir istatistiğe göre sırasıyla Greatest Hits (Queen), Gold: Greatest Hits (ABBA), Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band (The Beatles), 21 (Adele) albümlerinin ardından İngiltere’nin en çok satan 5. albümü Morning Glory olmuş. Beşten sonra Thriller, Dark Side Of The Moon, Brothers In Arms falan geliyor. Hani çok satmak marifetlerin en büyüğü müdür, değil. Ama üzerinden on yıllar geçtikten sonra bile çok satmak büyük marifettir. She's Electric'te With A Little Help From My Friends (The Beatles), Don't Look Back In Anger'da Imagine (John Lennon) Morning Glory'de The One I Love (R.E.M.) şarkılarından alınan ilhamın birer Oasis şarkısına dönüştürülme becerisinde Noel Gallagher'ın ustalığı su götürmez. Gerçi benzer ilhamları başka şarkılar için de almışlığı var. Ama Morning Glory 1995 yılına göre çok yeniydi ve haliyle sonradan gelenlerle iş giderek monotonlaşmaya başladı. Liam'ın sorumsuzlukları, Noel'in alttan almayışı, mahkemelik olmalar, konser iptalleri derken 2009 yılında Oasis nihayet dağıldı. Liam, Oasis'ten sağ kalanlarla Bready Eye diye dandik bir grup kurup iki albüm sonra sıkıcı solo kariyerine başladı. Noel ise Noel Gallagher's High Flying Birds adlı grubuyla daha kaliteli işler yapıyor. Hayat kardeşler için devam ediyor. 28. yılına merdiven dayamış (What's The Story) Morning Glory?'nin şanı da öyle.

1. Hello
2. Roll With It
3. Wonderwall
4. Don't Look Back in Anger
5. Hey Now!
6. [untitled] (Swamp Song Excerpt #1)
7. Some Might Say
8. Cast No Shadow
9. She's Electric
10. Morning Glory
11. [untitled] (Swamp Song Excerpt #2)
12. Champagne Supernova (with Paul Weller)

5 Şubat 2014 Çarşamba

Luther - Idris Elba Presents: Songs and Score From Series 1, 2 & 3


BBC polisiyesi Luther, 3 sezon, 14 bölüm boyunca polisiye alanında ezber bozmasa da, her bölümü iple çekilen zeki, duygusal, gerilimli ve hüzünlü tuğlalar örmüştü zihnimize. BBC'nin hem tadımlık, hem de doyumluk hissi veren dizi politikasının bir ürünü olarak az zamanda çok işler başarmıştı. Belki bir miktar ezber bozabilecek bir unsur olarak karizmatik dedektif John Luther'ı çok nadir şiddet kullanırken (ki o da çözmeye çalıştığı davaların gerektirdiği bazı kurnazlıklar ve zorunluluklar yüzündendir) gördük. Hatta 14 bölüm boyunca onu elinde silahla gördüğüm sadece bir sahne hatırlıyorum. Ama onu da ateşlememiştir muhtemelen. Genelde meseleleri zekasıyla çözer, şiddet gerektiren yerleri yardımcısı Justin veya başka etmenler hallederdi. Ama tabii bu durum onu pasif bir hanım evladı yapmıyor. Sherlock kadar detay manyağı olmasa da, zekasıyla kötü adamlara olduğu kadar seyircilere de sürprizleri olan bir adam Luther.

Dizinin geneline hakim duygulardan biri olan hüzün Luther'ın yakasından hiç düşmüyor. Yaşadığı acı olaylar, onu bir parça "BBC'nin Behzat Ç'si" yapmıyor değil. Bu manada dedektiften karizmatik dizi kahramanı yaratma klişelerini bünyesinde barındıran bir kanun koruyucu denebilir. Arada senaryo yönünden bazı gedikler de sırıtabiliyor. Ama etrafında sorunlu ve komik karakter olmayışı Luther'ın yalnızlığını daha da sivriltiyor. Güzel insan Justin'in tamamlayıcı varlığını bir kenara koyarsak, Luther'ı hepten yalnız bırakmanın dizinin selameti açısından pek iyi olmayacağını düşünen dizinin yaratıcısı Neil Cross, onun yanına öyle bir karakter daha koymuş ki, dizinin hayranlarını ikiye katladığı gibi, kendisi için düşünülen bir spin-off fikri bile tüyleri diken diken etmeye yetti: Alice Morgan! Kısa zamanda kendine has hayran kitlesini oluşturan Alice, Luther'ın çözmeye çalıştığı vahşi bir cinayetin şüphelisi olarak girdiği dizide önce nefret edilen, sonra deli gibi sevilen süper gizemli bir karakter.

Zekası ve dürüstlükten şaşmayan kendine özgü tarzıyla davaları çözmeye çalışan Luther'ın ihtiyacı olan şiddet, yalan, tehdit, cinayet, yasadışı ve etik dışı kritik hamleler, kısacası her türlü pis işi dizinin jokeri olmasından hareketle sanki dişi Joker gibi ya da soyadından hareketle Dexter Morgan'ın kayıp kızkardeşi gibi halletmesi Alice'i müthiş bir yan karakter yapıyor. Luther ile Alice'in o kadar güçlü bir kimyası var ki, aralarındaki muğlak ilişkinin karşı konulmaz cazibesine kapılmamak, diyaloglarında geniş bir yelpaze keşfetmemek, birbirini tamamlayan hamlelerine hayran kalmamak çok zor. Neil Cross imzalı bir Alice Morgan serisine kesinlikle ihtiyaç var. Özellikle diziye girmesine vesile olan vahşi cinayetlerin motivasyonları üzerindeki gizem perdesi hala ardına kadar kapalıyken bu ihtiyaç sanki kaşımaktan zevk aldığınız bir kaşıntı gibi.


Luther ile ilgili söylenecekleri toplasak buradan Londra'ya gidiş dönüş yolu olur. Asıl konumuz ise Luther şarkıları. Diziye ustalıkla yerleştirilmiş tanıdık veya tanımadık şarkıları bir albümde toplamak da ayrı bir ihtiyaçtı. Belki bazı hayranlar kendilerine ait Luther Unofficial Soundtrack hazırlamışlardır. Ama "Idris Elba Presents" başlıklı, BBC onaylı böyle bir soundtrack hem yenecek, hem de yanında yatılacak cinsten. Jenerikte 14 bölüm boyunca bizi karşılama nezaketini gösteren Massive Attack'in Paradise Circus şarkısı, aynı zamanda grubun bana göre en kötü albümü olan Heligoland'in (2010) ortalama şarkılarından biri iken, Luther sayesinde adeta cazibesini buldu. Albüm açılışını onun yapması da kaçınılmazdı. Hangi sahnelerde çaldıklarını hatırladıklarım kadar hatırlamadıklarım da bende diziye tekrar dönme isteği yarattı. Kestirmeden gidersek en azından benim için Gun (Emilíana Torrini), Sweet Dreams (Marilyn Manson), Don't Let Me Be Misunderstood (Nina Simone), Me and The Devil (Gil Scott-Heron) ve Robert Plant'in 2010 tarihli Band Of Joy albümünde yer alan Satan Your Kingdom Must Come Down beşlisi için bile arşivlere katılması icap eden bir derleme bu.

Suede, Kasabian, The Heavy, Joan As Police Woman ile, Nick Cave ve Warren Ellis'in kurduğu Grinderman gibi bonuslarla iyice şenlenen albüm, dizinin tema müziklerini hazırlayan Paul Englishby'ın 10 adet score çalışmasıyla Luther'ı işitsel olarak ayaklarınıza getiriyor. Ama albümde çok önemli de bir eksik bulunmakta. Birinci sezon beşinci bölümün sonundaki trajik sahneye şahane bir fon oluşturan Mia'nın Breathe Me'si ne yazık ki albümde yok. Hani telif melif problemi çıkmıştır diyeceğim ama dizide çıkmadıysa soundtrack konusunda hiç çıkmaması gerekir. Idris Elba'nın Breathe Me'yi albüme koymamasının geçerli bir nedeni olmalı. Onun dışında Beck'ten Everybody's Got To Learn Sometime ve Black Keys'ten Never Gonna Give You Up da dizide duyulmalarına rağmen albüme alınmamış şarkılar. Şu haliyle bile çok güçlü olan albüm, bu şarkıların katılımıyla kurşun geçirmez hale gelebilirdi.

Pasific Rim, Mandela gibi kötü projelerle meşgul edilen Idris Elba'yı, dizi olarak tadında bırakılan Luther'ın duyurusu yapılan uzun metrajında izlemek için sabırsızlanıyoruz. Şahsen diğer sabırsızlandığım bir nokta da, bu filmin yine Elba tarafından derleneceğini düşündüğüm soundtrack albümü. Tabii öyle bir albüm çıkarılırsa! Madem "eğer"lere başladık, eğer Alice Morgan için de bir spin-off çekilecekse onun şarkılarını da bizim İdris seçsin. Ruth Wison "yok ben seçeceğim" derse onların da yabana atılmayacak cinsten olacağına yönelik inancım var. Doğmamış diziye soundtrack biçmeyi burada kesip, kendimizi gece sessizliğindeki Luther şarkılarına teslim etmek en iyisi.

1. Massive Attack - Paradise Circus
2. Paul Englishby - The First Case
3. The Heavy - Big Bad Wolf
4. Paul Englishby - Carnage
5. Gil Scott-Heron - Me and the Devil
6. Paul Englishby - Luther Does Things His Way
7. Robert Plant - Satan Your Kingdom Must Come Down
8. Paul Englishby - John Luther
9. Nina Simone - Don't Let Me Be Misunderstood
10. Paul Englishby - Unlucky Young Couple
11. Emilíana Torrini - Gun
12. Paul Englishby - Attack in the Attic
13. Suede - She
14. Paul Englishby - The Children
15. Joan as Police Woman - Flash
16. Paul Englishby - Double Crossed
17. Marilyn Manson - Sweet Dreams (Are Made of This)
18. Paul Englishby - He's Behind You
19. Hanni El Khatib - I Got a Thing
20. Paul Englishby - Alice
21. Grinderman - Palaces of Montezuma
22. Kasabian - Black Whistler

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Travis - Singles


Farklı isimlerle, türlü değişimlerle, iniş çıkışlarla resmi olarak 1993 yılında kurulan Glasgowlu Travis, 1997'den itibaren Travis adıyla albüm yapmaya başlayalı şimdilik 15 yıl oluyor. Bu 15 yıla 6 albüm ve bir sürü güzel single sığdırmış olan grup, britpop, indie, alternative ve pop rock sularının naif sakinlerinden biri oldu yıllardır. 90'ların sonu, 2000'lerin başı altın dönemlerini yaşadıkları için şimdilerde pek kimsenin dönüp bakmaması, onları güçlü bir nostalji halkası haline getirmiş olabilir. Bunda bir sakınca yok. Hatta Travis şu saatten sonra sadece bir nostalji olarak kalsa da olur. Sözünü ettiğim dönemin radyo dostu öğrencilerini, hayata yeni atılmışlarını, sevgili edinmişlerini, sevgiliden ayrılmışlarını aynı anda bağrına basabilmiş çok (ya da az) sayıdaki gruplarından biridir. "Radyo Dostu" tamlaması burada önemli. Çünkü benim gibi onları ilk radyolarla ya da çektikleri ilginç kliplerle tanıyanların, piyasa şartlarıyla barışık ılıman şarkılarını buralara sığmayacak pekçok anının fonuna yerleştirdiklerini biliyorum.

Gecesi, gündüzü, öğleden sonrası, akşamüstüsü olmayan Travis müziğini her ne kadar yanında çok eğlendiğim bir dost gibi görsem de, tüm albümlerini dinlediğim halde "en iyi Travis albümü şudur" diyebildiğim biri olmadığı görüşündeyim. Hemen hemen aynı duyguları Coldplay için de hissettiğimi belirtmiştim. Travis ile Coldplay farklı gruplar. Onların bana ortak gelen noktaları ise, her ikisini de single single ya da single olmasa bile aralara sıkışmış birkaç şarkıyla seviyor olmam. Bu yüzden benim için "en iyi Coldplay albümü" veya "en iyi Travis albümü" diye bir albüm henüz yok. Olması için uğraştım. Lakin Travis'in de büyüsü buradaymış. Genel ratinglerden bir ortalama çıkarılırsa 1999 tarihli ikinci albüm The Man Who, hem ticari, hem de kritik başarı konusunda en iyi Travis albümü olarak kabul ediliyor. UK Top 100 listesinde 1 numaraya kadar çıkmış, aynı listede 104 hafta kalabilmiş The Man Who bile bana "en iyi" gibi gelmemiştir.


Travis, single, radyo ve kliplerle şekillendiği düşünülen ticari duruşunu, duygu dünyası ve hüzün dağarcığı geniş bir kimlikle dengeleyince ortaya sıcak, samimi, doğal, doğrudan bir müzik çıkıyor. Puslu Britanya'nın kronik hüznünden küçük ışık hüzmeleri misali sızan yaşama sevinci mutlaka hissedilecek bu müzik, bugüne dek Why Does It Always Rain On Me?, Sing, Re-Offender, Flowers In The Window, Side, Love Will Come Through, Turn gibi nefis meyveler verdi. Tabii bunlar benim en net hatırlayabildiğim ve hala irtibatı koparmadığım Travis güzellikleri. Hele o Why Does It Always Rain On Me? yok mu? Dünyaya düşmüş dünya tatlısı bir kaybeden şarkısı, dünyanın en güzel şarkılarından biri. Sözleriyle, müziğiyle dokunamayacağı insan yok gibi. Hatta bırakın insanı, bir ağacın, terkedilmiş bir kulübenin, bir paratonerin duygularına bile tercüman olabilir. "Niye şu yağmur hep benim üzerime yağıyor? / 17 yaşımdayken yalan söylemiştim acaba ondan mı?"

2004'te çıkan Singles albümü Travis'in bana göre en iyisi. Çünkü değişik zamanlarda single olarak çıkmış bu şarkılar gereksiz yere lafı uzatmadan Travis sadedine geliyorlar. Onları dinlerken biriktirdiğimiz bazı anılarımız beyin şeklindeki kumbaramızdan çıkıp geliveriyorlar. Dört mevsimin, dört duvarın, dört duygunun hepsine birden sığıyorlar. Dostlarla geçirilen güzel bir güne de, Müşfik Kenter'in öldüğü güne de dokunmasını biliyorlar. Yangında kurtarılacak bu yedi Travis şarkısını aynı albümde bulmak kendi adıma büyük keyifken, bunların yanına unuttuğum ya da ıskaladığım Driftwood, Walking In The Sun, Coming Around gibi başkalarını da eklemek, best of'lara olan sevgimi biraz daha arttırdı. Tabii aralarda Travis albümlerini hantallaştıran ve zamanında neden single olarak çıkarıldığını sorgulatan şarkılar mevcut. Ve tabii yine unuttuğum ya da ıskaladığım, single olarak çıkmamış ve bu sebepten bu albüme girememiş başka Travis şarkılarının başka Travis albümlerinde bir yerlerde duruyor olması fikri de çekici. Hele de Singles'tan sonra iki albüm ve birkaç single daha çıkarttıkları, melek sesli Fran Healy'nin bir demecinde "Travis toplam 12 albüm çıkaracak ve hiç dağılmayacak" dediği düşünülürse.

1. Sing
2. Driftwood
3. Writing to Reach You
4. Why Does It Always Rain on Me?
5. Re-Offender
6. Walking in the Sun
7. Tied to the '90s
8. Coming Around
9. Flowers in the Window
10. Love Will Come Through
11. More Than Us
12. Side
13. U16 Girls
14. Happy
15. All I Want to Do Is Rock
16. The Beautiful Occupation
17. Turn
18. The Distance

18 Kasım 2011 Cuma

Coldplay - Mylo Xyloto


Coldplay'i takip eden bir dinleyenim. Bildiğin Yellow'dan beri hem de. Don't Panic, Yellow, Trouble güzelliklerini içeren tanışma albümü Parachutes, iki sene sonra In My Place, The Scientist ve kanımca gelmiş geçmiş en iyi Coldplay şarkısı olması bir yana, şöyle kalabalık bir "gelmiş geçmiş en iyiler" listesi yapmaya yeltensem asla ıskalamayacağım Clocks'un yer aldığı A Rush Of Blood To The Head, üç sene sonra bu kez Fix You, Talk, Speed Of Sound gibi kozlarını ortaya seren X&Y, grubun ününü gitgide pekiştirmiş, ama üzerine çok da fazla birşeyler koyamamış kariyerinin nadide üç albümünü oluşturuyordu. Coldplay'i hoş anılarla geride bırakma vaktinin geldiğini anladığım Viva la Vida vasatlığına hiç girmeyeyim. Dikkat edilirse ilk üç albümden örnek verdiğim şarkılar aynı zamanda single olmuş, enteresan kliplerle ekranda sık sık boy ve bos göstermişti. Zaten Coldplay de bir albüm grubundan ziyade, iyi single üretebilen (ki onun da albüm başına oranı üçü geçmez), klip çekmeyi acayip seven, tipikten biraz daha hallice bir pop rock grubu gibi gelmiştir bana hep.

Yeni albüm Mylo Xyloto, çeşitli mecralarda dönen muhabbetlerin yalancısı olduğum üzere grubun son albümüymüş. Teoman'ın müziği, Clint Eastwood'un oyunculuğu, Ferzan Özpetek'in sigarayı bırakması gibi bir muhabbetse hiç umurumda değil açıkçası. Coldplay'siz de yaşayabilirim. Yine konuşulduğu üzere Mylo Xyloto'nun bir kamyon dolusu referans içeren tuhaf adı da aynı umursamazlığa sahip tarafımdan. İçeriğe bakmak lâzım. Oraya bakarsak, Viva la Vida dışındaki ilk üç Coldplay albümünün altında ezilmeyecek bir albüm yapmışlar. Pop rock ve Britpop'un dream pop ile yakın temasına tanık olduğumuz Coldplay müziği kaldığı yerden (Viva la Vida'dan değil!) devam etmekte. Hoş şarkılar yazmışlar ve aynı hoşlukta çalıp söylemişler. Ama dedim ya, Coldplay hiçbir zaman albüm grubu olmadı gözümde. Dinledikçe ve özellikle de bitirince kekremsi tatların hangisini aldığımı bile tam bilemedim. Bu yüzden 2-3 dinleyişin sonunda tekrar dinlemek isteyeceğim 2-3 şarkılarını alıp olay mahallinden uzaklaştım. Bu yüzden en iyi Coldplay albümü hangisidir diye sorsalar, 2007'de çıkardıkları The Singles 1999-2006 diye cevap verme ihtimalim hayli yüksek olurdu.


Mylo Xyloto'nun referanslarına veya Mylo ile Xyloto'nun şirin aşkını içeren konsept duruşuna hiç takılmadan, muhtemel hitlerini alıp çekilmek niyetindeydim. Ne var ki, albüm hiç beklemediğim biçimde sardı, şarkılar kulağımdan içeri yağ gibi akmaya başladı. Single olarak çıkan Every Teardrop Is A Waterfall ve Paradise'ın radyoları ele geçirmesini haklı buldum. Özellikle Paradise öyle bir şarkı olmuş ki, onu hem bir Coldplay şarkısı gibi, hem de değil şeklinde özetlemenin onu en iyi tanımlama yöntemlerinden biri olduğunu düşünüyorum. "Dream" yönlerini rock ile daha bir şevkli ve zevkli hâle getirmişler sanki. Bu hassasiyet çerçevesinde pop coşkusunu eksiksiz yansıtan Hurts Like Heaven, aynı hassasiyetlerle tipik Coldplay yazımınının tepelerinde gezinen Charlie Brown, U2'nun sinsi folk aktivitesinden izler taşıyan Major Minus ve Coldplay usülü fırında az pişmiş trip hop Up In Flames gerçekten iyi tasarımlar. Bir de Princess Of China olayı var tabiî.

Artık piyasaya çıkan her üç pop albümün birinde konuk olarak gördüğümüz Rihanna'nın Coldplay'e vokal yapması özellikle ergen camiada büyük olay muhakkak. Ama "Çin Prensesi" diye bir şarkı yapan şayet ben olsam, bu şarkı için "featuring" yapmaktan başı dönmüş Rihanna yerine ne yapar eder, (gerekirse kapısında yatar) çok yönlü Çinli şarkıcı Sa Dingding'i kafalamaya çalışırdım. Hem böylece pek de fena olmayan şarkının cibilliyetini değiştirip bambaşka birşeye dönüştürme fırsatı da yakalayabilirdim. Tüylerim diken diken bile olabilirdi. Albüm için kaçan en büyük fırsatlardan biri bu olmuş. Diğeri ise iyi bir (hatta iki!) final yapma şansını kullanamamaları denebilir. Zira son iki şarkı gereksiz olmuş. Albüm müzikal yönden pekâlâ Up In Flames ile de sonlanabilirmiş, ufak çaplı bir hantallığa çalım atılabilirmiş. Tabiî konsept albüm oluşu sebebiyle hikâyenin bir sonuca bağlanması da kendileri açısından önemli.


Coldplay için bugüne dek olumlu olumsuz çok şey söylendi. Dalga geçildi, taklitle ve melodi çalmakla (hem de Joe Satriani'den!) suçlandı, Gay müziği yapıyorlar dendi, Noel vakti Christmas albümü yapmalarına gerek yok, zaten her albümleri Christmas banalliğinde dendi, Chris Martin bazen sahnede çok yapmacık, çok abartı davranıyor dendi. Onlar da The Hardest Part gibi kliplerle, naifliği fazla kaçmış birtakım şarkılarla, Viva la Vida gibi ruhsuz bir albümle bu denenlere çanak tuttular. Yine de efsanevi Ok Computer ve Kid A döneminde haksız biçimde Radiohead ile karşılaştırılan Coldplay'in, artık Radiohead'in müzik yapmak yerine stüdyoya her oturanın çıkarabileceği türden ses üretme tembelliğini seçmesi (buna da "deneysel müzik yapıyorum" demesi) karşısında hâlâ şarkı yapmaya olan tutkusunu koruyor olması sevindirici. Şarkı yazamamanın beceriksizliğini köylü kurnazlığıyla "deneysel" olmaya evriltmeye çalışan zihinlerin aksine Chris Martin ve ekibi Mylo Xyloto'da önceki albümlerinden biraz daha dream pop ve pop tavırlarını sivriltmeye, bunu yaparken de kendilerini fazla kaptırmamaya gayret etmişler. (Bunu yaparken kendini kaptırmış bir Coldplay hiç çekilmiyor doğrusu.) Pek sanmıyorum ama şayet Mylo Xyloto bir veda ise hiç de fena sayılmaz.

1. Mylo Xyloto
2. Hurts Like Heaven
3. Paradise
4. Charlie Brown
5. Us Against the World
6. M.M.I.X.
7. Every Teardrop Is a Waterfall
8. Major Minus
9. U.F.O.
10. Princess of China (feat. Rihanna)
11. Up in Flames
12. A Hopeful Transmission
13. Don't Let It Break Your Heart
14. Up With the Birds

20 Ekim 2010 Çarşamba

The Last Shadow Puppets - The Age Of The Understatement (2008)


The Last Shadow Puppets, Arctic Monkeys'den Alex Turner ve The Rascals'dan Miles Kane'in 2007'de kurduğu bir indie rock grubu. Aslında indie rock tanımı, son zamanlarda sığ bir hâl almaya başlamadı da değil. The Last Shadow Puppets, bu tanım içerisinde 50'leri 60'lara bağlayan zaman diliminde pop ve rock'ın almış olduğu estetik şekilleri günümüze çok pozitif biçimde taşıyabilmiş bir ikili. İmajlar, isimler, lirikler, klipler, kapaklar, vokaller, yaylılar, sound, herşey estetik. Herşey cool. Ama notalara dahil birşeyler hariç! Bu albümü beğenmeyenleri bir temiz dövüyorlarmış diye duydum. Dayak yemeyi göze alacak kadar kaşındığımdan mıdır, yolda sorduğunuz her 7 kişiden 7'sinin de yere göğe sığdıramadığı bir albümü beğenmemek yönünde ters dolduruştan mıdır, kendine karşı dürüst olma gibi modası geçmekte olan bir gerçekçiliği benimseme bahanesini bula bula şu albümün gölgesinde dile getirme saçmalığımdan mıdır tam olarak bilmiyorum fakat The Age Of The Understatement beğendiğim bir albüm değil. 2008'den beri belli aralıklarla beğenmeye uğraştığım halde...

Albümü övmek için seçilmiş kelimeler, yapılan benzetmeler arasında kendime yakın birşeyler bulamamış da değildim oysa. "Herhangi birini alıp bir James Bond filmine koysanız yeridir" tipi ifadeler biraz ürküttü tabiî. Dinleyince hak veriyorsunuz bu teşbihe o ayrı. Ama benim gibi James Bond sevmeyen birine albümü övmek adına böyle teşbihlerde bulunursanız ters tepebilir. James Bond sevmek ayrı, müziğini sevmek ayrı elbette. Kaldı ki The Last Shadow Puppets müziğini tanıyor, biliyor olmak da mesele değil. Günümüzün "oldies but goldies" beslenmelerine hiç karşı bir insan değilim. Bilakis, o beslenmenin sofranın tuzu biberi değil, ekmeği olduğunu düşünmüşümdür. Ama bu ekmek biraz bayat geldi bana sanki. Daha önceleri, hatta yıllar önceleri ben bunun çok tazelerini yemiştim. Bu da mesele olmamalı. Lâkin tam olarak yersiz bir "ben bu filmi görmüştüm" ukalalığı da denemez bu hislerime. Sadece bestelenen şarkılarda tutturulan o leziz dönem ruhuna sahip sounduna rağmen, tasarlanış ve işleniş biçimlerindeki memnuniyetsizliği anlatmaya çalışıyorum. Bunu anlatmaya çalışmasam, sevmedim diyerek dönüp gitsem de olurdu. Bu hazımsızlığı açıklamaya çalışmak da, varsa kişinin kendiyle yaşadığı bir soruna teşhis koyma merakı ve çabasından ileri geliyor sanırım.

Bu albümden ne anlayıp anlamadığımı da örneklendirmeye çekiniyorum. En sevdiğim şarkıları Standing Next To Me ve The Time Has Come Again ki, ikisi de intro gibi hemen bitip gidiyor. Zaten albümün en kısa iki şarkısı da bunlar. Açıkça görülüyor ki, bu albümün kalitesi yanında fazlaca pop kaçan bir zevkim var. Hadi birazcık da Only The Truth... Mesela Black Plant ya da My Mistakes Were Made For You'nun atmosferi, isimleri, sözleri, enstrümanların akor ayarları bile aynı kalsa, ama başka türlü tasarlanmış olsalardı diye albüm boyunca kafamdan trenler geçip duruyor her dinlediğimde. Üşenmesem (ve tabiî müzisyen olsam!) oturup albümü yeniden besteleyeceğim. Herşeye rağmen neden beğenildiğini çok iyi anladığım, hatta beğenenlere o kadar popülist kirlilik arasında tercihlerini böyle retro bir sounddan yana kullandıklarından ötürü de ayrıca saygı duyduğum bir albüm bu.

1. The Age of the Understatement
2. Standing Next to Me
3. Calm Like You
4. Separate and Ever Deadly
5. The Chamber
6. Only the Truth
7. My Mistakes Were Made for You
8. Black Plant
9. I Don't Like You Any More
10. In My Room
11. Meeting Place
12. The Time Has Come Again

14 Ağustos 2009 Cuma

Red Light Company - Fine Fascination


İngiliz Richard Frenneaux (vokal/gitar) ve Amerikalı Shawn Day (bas) internette tanışıyorlar. Shawn, Richard’ın bir ilanı üzerine onunla temasa geçiyor. Salı günü öğleden sonra gerçekleşen bu tanışma, Cuma günü Richard ve grubunun vereceği konserle ilgili. İleride grubun single olarak çıkaracağı Scheme Eugene’de bas çalmak isteyen Shawn, Richard’a gerekli ayarlamaları yapması için mail atıyor. Richard’da bu fikre atlayınca Shawn bir çılgınlık yapıyor, “arkadaş madem böyle grupsal bir durum var, bu iş netten olmaz” deyip uçağa atladığı gibi soluğu Londra’da alıyor. Yalnız aldığı o soluk kursağında kalıyor. Çünkü yaptığı çılgınlık gereği yolunmuş kaz gibi cascavlak havaalanına inen Shawn, göçmen bürosu tarafından 6 saat alıkonuyor. Neyseki yetkilileri ertesi sabah ilk uçakla ülkesine döneceğine inandırınca Shawn ve Richard’ın grubunun kavuşması gerçekleşiyor.

Grup bir van içine doluşup unplugged provalar yapıyorlar. Sonra bara gidip kafaları çekiyorlar. Ertesi gün Shawn söz verdiği gibi Amerika’ya dönüyor. Ama oralar artık çocuğa dar gelmeye başlıyor ve tasını tarağını satıp bu kez daha tedarikli bir şekilde ikinci round için Londra’ya tekrar dönüyor. Red Light Company’nin mütevazi bir film senaryosunu andıran bu kısa öyküsü 2007’de geçiyor. İngiliz Richard ve Amerikalı Shawn (aslen Osaka / Japonya doğumlu imiş!) ile birlikte İngiliz ve İskoç elemanlardan kurulu bir beşli olan Red Light Company, Mart ayında çıkardığı ilk albümleri Fine Fascination ile, sonlarında “rock” olmak üzere indie, alternative, pop parçalarını dünyayla paylaşmaya başlıyorlar. Britanya sınırları içinde bulundukları için bu karmanın bir diğer adı da Britpop oluyor haliyle.

Albümden şimdiye dek Scheme Eugene, With Lights Out, Meccano, Arts & Crafts olmak üzere 4 single çıkmış. Zaten bunların birini veya hepsini dinlemiş birisi, grubun genel karakterini çözebilir kanaatindeyim. Melodik biçimde hararetli ve ne yazık ki fazla bir artısı bulunmayan, ama kötülenemeyecek düzeyde rock şarkılarıyla dolu, nasıl başlıyorsa öyle biten albümlerden biri denebilir kısaca. Lakin şu 4 single bir araya gelip gözümde bir When Everyone Is Everybody Else kadar olamıyorsa durup düşünmek gerek. Sanki albüme fazlaymış gibi duran bir şarkı bence. Daha ilk albümden haklı olarak fena sayılmayacak eleştiriler alan bir grup olarak Red Light Company’nin geleceğinin ümit verici olduğunu söyleyenler oldukça fazla. Benim durup düşündüğüm nokta ise When Everyone Is Everybody Else diye bir şarkı yazabilen grubun bu albümün değil, bu şarkının baz alınarak ümit verici görünüyor olması.

1. Words of Spectacular
2. Scheme Eugene
3. Arts & Crafts
4. First We Land
5. With Lights Out
6. New Jersey Television
7. The Architect
8. Meccano
9. When Everyone Is Everybody Else
10. The Alamo

18 Ocak 2009 Pazar

Oasis - Dig Out Your Soul


1990’ların ilk yarısında patlayan Brit Pop akımının Blur ve Suede ile birlikte en mühim isimlerinden olan Oasis, Noel ve Liam Gallagher biraderlerin önderliğinde, biri konser olmak üzere 8. albümlerini çıkarmış bulunuyorlar. Kendi tabirleriyle dünyanın en iyi grubu olduklarından, fena halde şişmiş egolarına, başka müzisyenlere yönelik itici beyanatlarına, kavgacı kişiliklerine ve yıllar geçtikçe sönen parlaklıklarına rağmen bir şekilde ayakta duran, albümler yapıp konserler veren grup aslında 1994 yapımı ilk albümleri Definitely Maybe’den itibaren kendi çapında bir efsane. Aralarında Chemical Brothers, Lars Ulrich, Johnny Depp (ki kendisinin grubun Be Here Now albümünde bir şarkıda gitar çaldığı söylenir), Robert Carlyle, Paul Weller gibi ünlü isimlerin bulunduğu milyonlarca hayranı bulunan Oasis’in tüm yükü, neredeyse bütün şarkıları yazan büyük birader Noel’in omuzlarında. Noel ve Liam ikilisinin sataşmadığı grup çok az. Birçok ünlü isim, Oasis adını duyduğunda üzerime sıçramasın diyerek etraflarından dolaşmakta. Uyuşturucu partileri, ödül törenlerinde ve otel odalarında çıkarılan rezaletler, Beatles ile gerekli gereksiz mukayeseler gibi daha bir sürü vukuatın sahibi grup, bugüne kadar müzik dünyasına birçok güzellik katmayı da ihmal etmedi.

Benim favorim sadece Oasis’in değil, aynı zamanda tüm zamanların en sevdiğim albümlerinden bir olan (What’s The Story) Morning Glory’dir. İsim şarkısıyla, Wonderwall ile, Some Might Say ile, Roll With It ile, her şeyi ile muazzam bir albümdür. Sonrası ise bana göre tek tük favorilerim dışında o kadar parlak değildir. Muhtelif albümlerinde yer alan The Hindu Times, Lyla, Little By Little, The Importance Of Being Idle, Fuckin' In The Bushes ve savaş helikopterlerinin havada uçuştuğu enfes klibi ile kocaman bir şarkı olan D'You Know What I Mean? haricinde aklımda pek bir şey kalmadı. Tabi Noel’in çeşitli dergilere verdiği olağanüstü röportajları unutmamak gerek. Kendimi Bukowski okur gibi hissettiğim, içinde serseri bir bilgeliğin, bolca ukalalığın, engin bir hazırcevaplılığın yattığı bu söyleşiler keşke toplanıp bir kitap haline getirilse…

Yıl 2008 ve yine bir Oasis albümü. Adı Dig Out Your Soul. Değişen bir şey yok. Onlardan yeni bir Morning Glory beklemeyi bırakalı çok oldu. Bag It Up diye marşımsı ve sıkıcı bir açılıştan sonra gelen The Turning gibi parçalar, ne kadar yavan olursa olsun Oasis’in çıkardığı her albüme kulak verme isteğimi önleyememin sebebi oluyor. The Turning ile birlikte Falling Down, (Get Off Your) High Horse Lady ve sert blues Ain’t Got Nothin’ dışında cazip bir parça bulamadım. Kaset çağında (What’s The Story) Morning Glory gibi bir başyapıtla tanışmanın tatlı nostaljisi ile bir daha öylesini göremeyecek olmanın burukluğu birbirine giriyor. Şimdilerde MP3 ile kovalıyoruz her şeyi. Kaset de olsa, MP3 de olsa değişmeyen tek şey, şarkıların yıllar boyu içlerinde taşıdıkları ruh oluyor.

1. Bag It Up
2. The Turning
3. Waiting For The Rapture
4. Shock Of The Lightning
5. I'm Outta Time
6. (Get Off Your) High Horse Lady
7. Falling Down
8. To Be Where There's Life
9. Ain't Got Nothin'
10. Nature Of Reality
11. Soldier On