Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2026 Cuma

Johnny Diesel & The Injectors - Johnny Diesel & The Injectors


Asıl adı Mark Lizotte olan Amerika doğumlu Johnny Diesel, Avustralya’da kurduğu beş kişilik The Injectors ile birlikte 80’ler sonunda Avustralya’nın en iyi pub rock gruplarından biriydi. 1989’da çıkan Johnny Diesel & The Injectors albümü, nedendir grubun ilk ve son albümü oldu. Albüm, Avustralya’nın Grammy’si sayılan ARIA’lardan “En İyi Yeni Sanatçı” ve "Yılın En Çok Satan Albümü” ödüllerini aldı. Babası saksafon çalan Diesel, onun devasa müzik arşivinde yer alan R&B klâsikleri ile büyümüş olmanın, kendi gönlünün de rock ve blues köklerine kaymasının getirdiği aşkla 1986’da grubunu kurdu. Bir yıl sonrasında ise olağanüstü bir vokal olan ve Avustralya’nın blues markası olarak kabul edilen Jimmy Barnes’ın konser açılışlarını yaptı. Onca konser ve hayrana, üstelik kendi adlarını taşıyan bir rock’roll harikası albüme rağmen bir süre sonra dağıldı. Mark Lizotte’nin 1999’da çıkan solosu Soul Lost Companion’dan beri de ona ait bir notaya rastlanmadı.

Bütün bu bilgileri, albümü dinlediğim 90’lar başında edinmem mümkün değildi. Elimde sadece adını sanını duymadığım James Dean çakması bir adam ve grubuna ait bir kaset vardı. Onu da ta o zamanlar alışkanlık edindiğim yeni şeyler duyma hevesiyle almıştım. Aldığım günden beri adeta walkmenimin bir uzvu haline gelmişti. Yaz kış demeden dinliyor, dinledikçe azıyor, yoruldukça duruyor, hüzünleniyordum. Elimde olmayan gitar ve mikrofonla Johnny Diesel’cilik oynuyordum. Springsteen ve Mellencamp’tan beri böyle tutkulu bir rock duymamıştım. Bunun en mühim sebebi Johnny’nin olağanüstü sesiydi. Her yola gelebilen, anlattığı her duyguyu müziği ile özdeşleştirebilen, söylediklerine gözü kapalı ikna edebilen, dengeli, seksi ve harbi bu ses, içimde müthiş bir şarkı söyleme hissi doğuruyordu. Meseleyi Johnny gibi şarkı söyleyebilmek olarak algılamıştım ilk başlarda. Oysa mesele, onun yaydığı enerjinin sınırsızlığındaki “şarkı söyleme” isteğinin keşfiyle, aslında sevdiğiniz herhangi bir şarkı için de aynı cüreti hissedebilir oluşunuzdu. Yani kabaca, onun sesinin gaza getirişi sadece Johnny Diesel & The Injectors sınırlarına hapsolmuş değildi benim için.


Genelde son paragraflarda şarkı isimleri telaffuz ederim. Ama burada telaffuz edeceğim 12 şarkı var ki, isimleri de zaten aşağıda. Yaklaşık 20 yıldır kopamadığım bir albümden oturup da şarkı ayıklayacak değilim. Hepsini ilk günkü gibi seviyorum. Öyle zamansız bir albüm ki, yer yer verdiğim uzun aralara rağmen yıllar sonra dinlediğimde bile hepsine ayak uydurur biçimde mırıldanabiliyorum. Mırıldanırken işi abartarak sahne triplerine girip tükürükler saçabiliyorum. Artık ne kadar çok dinlediysem gitar ve saksafon sololarına, davul ataklarına bile yetişebiliyorum. Sözünü ettiğim dönemde hayatımın soundtracklerinden biri olan bu albümü, içindeki Don’t Need Love’ı, Cry In Shame’i, Burn’ü, Never Last’ı, Since I Fell For You’yu, Comin’ Home’u dinleyebilmek için okuldan eve nasıl gittiğimi hatırladıkça, o günlerden bu yana Johnny Diesel & The Injectors sevgimin hiç değişmediğini fark ettim. Şimdi işten eve, okuldan eve, sokaktan eve giderken de eve varmamıza gerek kalmadan şarkılara ulaşabiliyoruz. Ama onları özlemenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu unutmamak lâzım.

1. Lookin' for Love
2. Parisienne Hotel
3. Cry in Shame
4. Since I Fell for You
5. Don't Need Love
6. Comin' Home
7. Soul Revival
8. Fire Without a Flame
9. Burn
10. Get Ya Love
11. Never Last
12. Thang II

26 Nisan 2026 Pazar

Project Hail Mary (OST)

 
Fen bilgisi öğretmeni olan Ryland Grace, Dünya’dan ışık yılları uzaklıktaki bir uzay gemisinde gözlerini açar. Gemide görevli iki astronotun cesediyle karşılaşır. Hafızasını kaybeden Grace, bu ekibin görevinin, Güneş’i yok edecek gizemli bir maddeyi durdurmak olduğunu hatırlar. İnsanlığı kurtarmak için özel bilgilerine ve sıra dışı zekasına güvenmek zorundadır. Ancak hiç beklenmedik bir sürprizle karşılaşınca imkansız gibi görünen bu görevle ilgili umutlanmaya başlar. Andy Weir'ın "Kurtuluş Projesi" adıyla ülkemizde de yayınlanan bilim kurgu romanı Project Hail Mary, Drew Goddard tarafından senaryolaştırılıp, Phil Lord ve Christopher Miller ikilisi tarafından yönetilmiş bir film olarak karşımıza geldi. Goddard, Andy Weir'in benzer temalı bir diğer bilim kurgu romanı The Martian'ın da senaryosunu yazmıştı. Lord ve Miller ise komedi ağırlıklı bir kariyere sahip yönetmenler. Zaten film de bilim kurgu çatısı altında konuşlanmış bir komedi dram. İyi yönleri çok fazla, aksayan yönleri de mevcut. Ryan Gosling ve Sandra Hüller gibi oyuncularla cazibesi iyice artıyor. Tabii sulu bir komediden bahsetmediğimiz gibi, dram yönüyle çok iyi kaynaştırılmış, hatta hüzünlü bir tonu var. Bir Pixar animasyonu kadar da sevimli. Bu sevimli/hüzünlü ton filmde kullanılan şarkılara da yansımış. Daniel Pemberton'ın ustalığını yine konuşturduğu score çalışması yanında, çok iyi de bir soundtrack albümü çıktı. Eskiden bunun gibi iyi derlemeler daha çok çıkardı. Artık biraz azaldığı için bu soundtrack kıymetli sayılır.

Albümün iliklerine rafine bir nostalji işlemiş. Çoğunluğu bilmediğim ya da uzaklardan bir yerlerden hayal meyal hatırladığım çok güzel şarkılardan oluşmakta. Tek bildiğim şarkı, Scorpions'ın 1990 tarihli Crazy World albümünde yer alan Wind Of Change'di ki, onu da bilmeyen Scorpions adını da duymamış demektir zaten. Filmde orijinali çaldı mı hatırlamıyorum ama karaoke sahnesinde birkaç saniye duyuldu. (End Credits'te Glory, Glory'yi duyduktan sonra kapattım, orada tekrar çaldı mı bilmiyorum.) Daha filmin başında Grace, gemide ilk uyandığı anda çalan 1970 yılına ait Sunday Mornin' Comin' Down'ı duyar duymaz, film boyunca başka şarkılar da duyabileceğimizin sinyalleri geldi. Nitekim albümün en sevdiğim parçalarından olan, Grace ve NASA ajanı Carl'ın markette deney malzemeleri aldığı eğlenceli sahnede çalan Pata pata ile bu sinyaller "keşke bu filmin bir soundtrack albümü olsa" seviyesine yükseldi. Zira bazı filmlerde buna benzer güzel şarkılar çalmasına rağmen "official" bir albümleri olmuyor. Bu arada Pata pata, 2008'de kaybettiğimiz Güney Afrikalı şarkıcı Miriam Makeba'nın aynı adlı 1967 tarihli albümünde yer alıyormuş. Kendisinin bir sürü albümü var ve Pata pata onun 6. albümü. Çok da merak ediyorum. İşte böyle albümler hoş keşiflere de vesile oldukları için değerli.

Stargazer ve Rainbows gibi 70'lerden iki sevimli şarkı, kullanıldıkları yerin sevimliliğini de akıllara getirerek yüzlerde gülümseme yaratabilirler. El amanecer adında bir tango bile var. Var olanlar böyle ama bir de filmde olup da albüme konmayan şarkılardan bahsedebiliriz. Fragmanda Harry Styles'ın Sign Of The Times şarkısını duymuştuk. Filmde ise Sandra Hüller'in bu şarkıyı söylediği çok güzel bir karaoke sahnesi var. Hadi orijinali koymadınız (iyi de yapmışsınız) ama Hüller'in söylediği haliyle şu albümde neden yer vermediniz? Ne kadar hoş olurdu. Sign Of The Times'dan başka Let's Call The Whole Thing Off (Ella Fitzgerald), Two Of Us (The Beatles) ve Theme From Close Encounters Of The Third Kind (Steven Spielberg'in aynı adlı 1977 yılı filmindeki orijinal John Williams bestesi) şarkıları da filmde duyulan ama albüme konmamış şarkılar. İyi de neden? Biri size "albüm yarım saati geçmesin" mi dedi? Bence en kısa zamanda bir "deluxe edition" yapılıp bu şarkıların ve Sandra Hüller yorumunun da albüme dahil edilmesi gerek. Albüm şu haliyle bile gayet iyiyken, olası bir deluxe ile uçar sanırım. Project Hail Mary gibi derlemeleri seviyorum. Onları plak olarak biriktirmeyi, soundtrack rafında sıraya dizmeyi, rastgele birini seçip pikaba koymayı, bir kadeh şarap eşliğinde gece manzarası izlemeyi hayal ediyorum. Bana kaliteli zaman geçirmeyi hatırlatıyorlar.


1. Kris Kristofferson - Sunday Mornin' Comin' Down
2. Miriam Makeba - Pata pata
3. Carlos Di Sarli y Su Orquesta Típica - El amanecer
4. Dennis Wilson - Rainbows
5. Scorpions - Wind of Change
6. Turakina Maori Girls' Choir - Pō atarau
7. Mercedes Sosa - Gracias a la vida
8. Neil Diamond - Stargazer
9. Ike & Tina Turner - Glory, Glory

19 Ekim 2024 Cumartesi

The Ragged Jubilee - American Moan


Dinlemeye başladığım albüm The Ragged Jubilee adlı bir grubun American Moan ismi lâyık görülmüş müzik dünyasına ilk adımı. İlk şarkı Blood On The Highway başlıyor ve akustik bir kısa girişin ardından dağdan bayırdan kopmuş blues rock bir şarkıya dalıyoruz. Derken daha ilk cümleden "Blood On The Highway" diye söze başlayan öyle bir vokal giriyor ki, oturduğum yere çivilendiğimi hissediyorum. Sanki Joe Cocker veya ona benzeyen herhangi bir tecrübeli blues rock vokalinin çatallı, miskin ama ölesiye tutkulu sesi kulaklarımı silkeliyor. Şarkının kendisi de artık o saatten sonra kötü bile olsa kulak kesilmeyi hak ediyor. Kaldı ki o harika sesin kalıbına cuk oturan bir beste Blood On The Highway. Albümün devamında sizi atının terkisine atıp parçalı bulutlu uzak diyarlara dörtnala sürecek şarkılar silsilesi bekliyorsunuz. Ne var ki atın ayağı öyle olmuyor. Evet, o diyarlara götürüyor ama bu kez pek de alışık olunmadık bazı farklılıklarla.

The Ragged Jubilee, altı aslan parçasından oluşan Californialı genç bir grup. Grubun eşi benzerini bulabilmek için müzik tarihinin olağanüstü seslerinden örneklendirmeler yapmanızı gerektirecek vokalinin adı ise Ethan Burns... Joe Cocker, Tom Waits, Johnny Winter gibi adamlar çatır çatır şarkı söylemeye başladığında muhtemelen bir portakalda mikroskobik nokta olan bu çocuk, sanki 40 yıllık bourbon içicisi, Lucky Strike tiryakisi gibi kışkırtıcı bir deformasyona sahip olağanüstü sesiyle söylüyor şarkıları. Böyle bir sese sahip olunca şarkılar da bir anda ikinci plâna düşüveriyor. Taklit olamayacak kadar doğal, yağmurda ıslanmış, sonra da üşütmüş kadar hüzünlü, güzel şeyler söylermiş kadar öfkeli tondan titreşimler yayan bir sesten söz ediyorum. Gerisi teferruat gibi kalıyor. Fakat hiç de öyle değil.


İlk paragrafın sonundaki "alışık olunmadık bazı farklılıklar"a baktığımızda, The Ragged Jubilee'nin tanıdık blues rock tınılarının ait olduğu köklü geleneklerden beslendiği kadar, kendi tarzlarını oluşturma çabalarını da görüyoruz. Büyüdükleri coğrafyaya ait blues ve country temellerine, örneğin The Allman Brothers Band ve Lynryrd Skynyrd'a bağlı oldukları kadar okyanusun öte yakasından Led Zeppelin ve Deep Purple'a da hayran şekilde büyümüşler. Bu tadına doyulmaz karışımı daha ilk albümden ne derece ölçülü yansıttıkları tartışılsa da, hiç popülist bir tavır izlemeden, tribünlere oynamadan içlerinden geldiği gibi tasarlamışlar şarkılarını. Ritimler, köprüler, nakaratlar, sololar sürekli kafalarına göre takılıyor. Adının Aaron Wick olduğunu öğrendiğim ve bu bilginin hiç de gereksiz olmadığını düşündüğüm davulcuları da grup için ayrı bir nimet. Ethan Burns grup için ne kadar büyük bir şans ise, Aaron Wick de bir blues rock grubu için o kadar sıradışı bir davulcu. Bu ikisinin sürekli tetikte, canlı ve tutkulu arayışları şarkılara %100 yansıyor.

The Ragged Jubilee şarkılarının her biri grubun ortak ruhunu inşa eden sağlam tuğlalar. Blood On The Highway'in açtığı kapıdan birer birer süzülen bestelerden hüzün dozu yüksek Miss Me While I'm Gone, kıvrak ritmiyle aklımı başımdan alan Treason, ilk yarısı çok sıkı bir blues rock, ikinci yarısı psychedelic bir tripten oluşan Mississippi Water, biraz da High Horse, Another Woman vs. Yitip gitmesini hiç istemediğim, her sene bir albüm yapsa yeridir diyeceğim, bana göre içinde bulunduğumuz yılın en flaş gruplarından birisi The Ragged Jubilee. Gelecekte ufka doğru emin adımlarla ilerleyecektir. Grup olarak ilerlemese bile aklı başında olan kimsenin rock ve soul ses tellerini bir gırtlakta toplamış Ethan Burns'ün peşini kolay kolay bırakacağını hiç sanmıyorum artık.

1. Blood On The Highway
2. High Horse
3. Miss Me While I'm Gone
4. Just A Little Blood
5. Another Woman
6. Treason
7. Country Girl
8. Shelter In The Mainline
9. Going Down To Texas
10. Mississippi Water
11. Rhythm

28 Ağustos 2024 Çarşamba

Jonathan Tyler & The Northern Lights - Pardon Me


Geçmişte Antifreeze ve The Starrs diye iki leşi bulunan Jon Tyler, The Northern Lights adlı ekibinin ikinci albümü Pardon Me ile huzurlara çıktı. Dinleyen herkesin buluştuğu ortak nokta, özellikle şu günlerde Fender veya Gibson Les Paul gibi saf gitar seslerine hasret kalmış rockseverlere damardan enjekte edilmesi gereken albümlerden biri olduğu yönünde. Bonus olarak benzerlerini defalarca duyduğumuz tekdüze şarkılardan daha oturaklı bestelerin bu beklentiye cevap verdiklerini de eklemek gerek diye düşünmekteyim. Tyler gerçekten de çok sıkı bir adam. Sesi desen etrafa tükürükler saçan, gırtlağını da tıpkı o her yola getirdiği gitarı gibi çalan, gitarı desen kafası hafif güzelleşmiş ve aşka gelmiş rock coşkusuyla dolup taşan bir ademoğlu. Savruluyor gibi görünse de en ufak bir tavizi yok. Yan bakılamaz gibi görünse de kimi zaman kırılgan. Nostaljik gibi görünse de alayına rest çekecek kadar modern.

İsim şarkısı Pardon Me ile, durumu anlatmak için hayvanlar âleminden bazı mâlum örnekleri argo amaçlı kullanabileceğimiz bir açılış yapan albüm, Gypsy Woman, Hot Sake, Young & Free gibi lokomatifler aracılığıyla şakası olmadığını gösteriyor. Bunun yanında Paint Me A Picture, She Wears A Smile, Ladybird gibi parçalarla da sevgi seline sürükleyebiliyor. Öte yandan Devil's Basement ve albümün finalini yapan Where The Wind Blows gibi müthiş bestelerle rock'n roll, blues veya country müziğin popülist tavırlarından öte bir derinliğe sahip olduğunu da dosta düşmana gösteriyor bana göre. Gaza bastığı, vites düşürdüğü anlar da tadına doyulmaz bir enerji taşıyor. Temel rock'n roll elementlerini armonikayla, tuşlularla, el çırpmalarla, enstrüman duygusu yaratan geri vokallerle desteklemeyi çok iyi biliyorlar. Cage The Elephant, John Hiatt, Patty Griffin, Crowded House isimleriyle çalışmış yapımcı Jay Joyce'un payını da es geçmemek gerek. Tamamı Nashville'de canlı olarak kaydedilen Pardon Me, işte rock böyle adamlara emanet edilsin dedirtecek kadar donanımlı, tutkulu, kanlı, canlı bir albüm.

1. Pardon Me
2. Young & Free
3. Young Love
4. Gypsy Woman
5. Devil's Basement
6. Paint Me A Picture
7. Bright Energy
8. She Wears A Smile
9. Ladybird
10. Hot Sake
11. Where The Wind Blows

25 Temmuz 2024 Perşembe

Juliette & The Licks - Four On The Floor


Nirvana’yı saymazsak Dave Grohl denince akla ilk gelen ismin Foo Fighters olması ne kötü! Umarım ki bundan sonra Them Crooked Vultures adı da akıllara gelecek. Hatta artık sadece o gelse bile olur. Ama Dave Grohl denince aklıma başka bir şey daha geliyor. O da zorda kalan müzisyenlerin imdadına yetişen bir davul emekçisi oluşu. Oraya birazdan geleceğiz. Asıl konumuz Juliette & The Licks... Hâlâ duymamış olan varsa tabiî o Juliette de Juliette Lewis oluyor. Yani Kalifornia, What's Eating Gilbert Grape, Natural Born Killers, Strange Days, From Dusk Till Dawn ve daha birçoklarında rol almış fena halde seksi insan... Lewis’in müzikle ilk flörtü 1994 yılında Melisa Etheridge’in Come To My Window videosunda görünmekle başladı. Bir yıl sonra da senaryosunu James Cameron’un yazdığı, o zamanki karısı Kathryn Bigelow’un yönettiği harika bilim kurgu macera Strange Days filminde canlandırdığı Faith rolüyle sahnede PJ Harvey coverı Hardly Wait’i seslendirdi. 2000 yılında da The Crow: Salvation filminin soundtrack albümünde The Infadels ile düet yaptı. Sinema yüzünden uzun süre kopuk kaldığı rock aşkına sıkı bir dönüş ihtiyacı hissederek dört müzisyenle birlikte Juliette & The Licks’i kurdu.

Müzikte adını duyurmadan evvel Juliette Lewis, Johnny Depp’in gece kulübüne, HIM’in videosuna, Prodigy’nin albümüne konuk olayım derken nihayet grubuyla önce bir EP, bir yıl sonra yani 2005’te de ilk albüm You're Speaking My Language’i yayınlıyor. Bu süreçte şarkı yazarı ve prodüktör Linda Perry (4 Non Blondes) de onu yalnız bırakmıyor. Albümün tanıtımı için düzenlenen tur, grup için gayet iyi geçerken ve yeni şarkılar yazılmaya başlanırken tur sonunda davulcu Jason Morris nedense grubu bırakıyor. Neyse ki bunu duyan adamımız Dave Grohl hızır gibi yetişerek yakın dostu Lewis’i ve grubunu mağduriyetten kurtarıyor. Başlangıçta sadece birkaç demo için gruba yardım eden Grohl, baktı şarkılar tam sevdiği kıvamda, ikinci albüm Four On The Floor’un tamamı için grupla birlikte stüdyo mesaisine kalıyor. Sonuç bence You're Speaking My Language’den bile iyi. Hatta geçenlerde 2009 tarihli Terra Incognita’yı dinledim. Four On The Floor’daki dinamizmin, kaliteli ve özenli şarkıların çeyreği bile yok.


Smash and Grab, Hot Kiss, Sticky Honey üçlüsüyle başlayan albüm, iki küsür dakikalık fişek gibi rock’n roll kayalarını üzerimize salıp sallıyor, yuvarlıyor. Ardından biraz da şarkı sürelerini uzatıp ağır takılarak (tempo olarak değil!) çerezlik olarak yaftalanmaktan imtina ediyor. Death Of A Whore, Purgatory Blues, Bullshit King ise bu tavrın üç numunesi olsun. Juliette Lewis, Iggy Pop’un kendisiyle aynı yaşlardaki dişi versiyonu gibi söylüyor. The Licks, teorilerini başarıyla pratiğe döküyor. Dave Grohl, gittiği yere “…was here” yazan tipler gibi teorisini değil, emeğini ölümsüzleştiriyor. Bana göre en iyi Juliette & The Licks albümünün bu olması Grohl’a mı bağlanır, hayır! Davulda kendine bir stil edinip duyulduğu an “işte o!” denilecek kadar belirgin gelmese de, Grohl gibi bir adam girdiği stüdyoda mutlaka fikir beyan etmiştir yine de. Etmediyse bile en iyi Juliette & The Licks albümü Four On The Floor’dur kanımca.

1. Smash and Grab
2. Hot Kiss
3. Sticky Honey
4. Killer
5. Death of a Whore
6. Purgatory Blues
7. Get Up
8. Mind Full of Daggers
9. Bullshit King
10. Inside the Cage

26 Kasım 2023 Pazar

The Cadillac Three - The Years Go Fast

 
The Years Go Fast, yani yıllar çabucak geçiyor. Daha 2013'te kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini övgülerle karşıladığımız Nashville üçlüsü The Cadillac Three 7. albümlerini devirdi. Albüme de bu ismi uygun gördü. İlk albümden beri kendilerinin sıkı bir takipçisi olarak inişlerine ve çıkışlarına tanıklık ettim. Bu iniş ve çıkışlar fikrimi değiştirmedi. En iyi albümleri hep The Cadillac Three olarak kaldı. Şu an o albümü bütünüyle hatırlamıyorum ancak The Years Go Fast onu tahtından edebilir. Country ve blues köklerinden yola çıkıp modern yöntemlerle ve açık vizyonlarla hareket eden Jaren, Neil ve Kelby üçlüsü gerçek bir olgunluk dönemine ulaşmışlar. Gerçi bu "olgunluk" dönemi yoruma açık bir ifade. Kimileri bir grubun hit deposu albümünden sonra gelen gıygıy bir uyuşukluğu olgunluk olarak da görebiliyor. Başka bir ifadeyle olgunluk = dinginlik olarak kodlanıyor. Oysa The Cadillac Three 2013'teki ilk albümünde neyse belli açılardan yine o. Hatta tutkusu, coşkusu, şarkı tasarımı olarak daha da fazlası. Olgunlaşmanın dinginlikten ziyade yaklaşık 10 sene önceki bu özelliklerini muhafaza etmek olduğunun bilincinde bir çağdaşlık.

İlk albümü incelerken de söylemiştik. The Cadillac Three Nashville'in hillbilly, redneck ve hoboları için müzik yapmıyor. Onların modernlikleri pop rock, alternatif rock, hatta funk rock ile sürekli temas halinde olmalarından kaynaklanmakta. Blues ve country hep pusuda ve beslenme kaynakları olarak heybelerinde duruyor. Birbirinin kopyası southern rock bestelerini arka arkaya sıralayarak kalıcı albümler yapacaklarını düşünmüyorlar. Bu da onlara kaliteyi getiriyor. 10 yıla rağmen en ufak bir yaşlanma (olgunlaşma değil) belirtisi göstermiyorlar. Zaten açılıştaki Young & Hungry'den bunu ismen ve cismen anlamak zor değil. Peş peşe gelen Double Wide Grave, Comin’ Down From You ve The Worst duman altı olmuş, bira kokusundan çakırkeyif olmuş Nashville barlarında dinlenecek türde şarkılardan ziyade, "yeni country" diye bir şey varsa oraya ait tatlar. Albümün bana göre kutup yıldızı da Double Wide Grave. Bu modernlik durumu şarkıların kendi içlerinde sürekli arayış içinde olmaları ya da sabit bir rutine hapsolmak istememeleri diyelim. Double Wide Grave'i duyduğum anda beni sevindiren. 7. albümde bile kurşunlarının bitmemiş olduğunu görmekti.

Elbette bu çağdaşlıktan country anlamında Dressed Up To Die ve Hillbilly şarkıları da nasibini almış. O Hillbilly ki, iki konuk country vokalisti ve When The Levee Breaks'in efsane davul ritmin anımsatan gümbür gümbürlüğüyle albümün "coşkun" sıfatını almasına katkıda bulunan şarkılardan biri. This Town Is A Ghost ve Go To Bed Lonely şayet 90'larda ortaya çıkmış olsaydı listeleri tarumar eder, ne kadar 90'lar derlemesi varsa sızarlardı. 90'lar demişken Love Like War'ı da klübe dahil edelim. 90'ların "killer" rock baladlarından hiç eksiği olmadığı gibi, çoğundan fazlası bile var. The Cadillac Three ile ilk albümlerinde tanıştığım zaman yazdıklarımın sonunda "böyle gençleri duydukça gelenekselden moderne kurulan köprüler üzerinden güvenle geçebileceğini hissediyor insan. Hem de siyah bir Cadillac içinde!" demiştim. Gitarist ve vokalist Jaren Johnston üzerinden gidelim. İlk albüm çıktığında 32 yaşındaydı, şimdi 43 yaşında. Neil ve Kelby de hemen hemen o yaşlardadır. Demem o ki, yıllar hızlı geçiyor ama onlar da çok iyi yaşlanıyorlar. Hem de siyah bir Cadillac içinde!

1. Young & Hungry
2. Double Wide Grave
3. Comin’ Down From You
4. The Worst
5. Love Like War
6. The Torch
7. Dressed Up to Die
8. Hillbilly (feat. Elvie Shane & Ketch Secor)
9. This Town Is a Ghost
10. Go to Bed Lonely
11. 4 Chords & the Proof
12. Pistols on the Levee

27 Ekim 2023 Cuma

Guardians Of The Galaxy Vol. 3: Awesome Mix Vol. 3 (OST)

 
Üçüncü filme ulaşan Guardians Of The Galaxy serisi MCU bünyesinde kendi evrenini yaratmayı başarmış belki de tek Marvel ürünü. Mizahla bezeli, romantik komediyle ve dramla da yakın temas halinde bir tarzı var. Hem kendine has bir karizmaya, hem de sürekli bu karizmayı çizmeye oynayan hınzır bir mekanizmaya sahip. Bu tarzın belirlenmesi ve oturtulmasının altında yönetmen/senarist/yapımcı James Gunn'ın imzası var. Gunn, 60'lar, 70'ler ve 80'lere müzikal yönden tutkuyla bağlı bir yönetmen. Peter Quill'in walkmenini ve müzik zevkini bir aracı olarak kullanıp Guardians serisini kendi seçtiği şahane şarkılarla kuşattı. Vol.1, 2 ve şimdi de Vol. 3 ile filmiyle olduğu kadar müzikleriyle de nefis bir üçleme sahibi oldu. Bu filmin hemen öncesinde Marvel'in güçsüz rakibi DC için Peacemaker dizisini omuzlayan Gunn, burada da yapacağını yaptı ve bu bol kanlı, esprili, küfürlü ve absürt diziyi 70 ve 80'lere ait kimsenin bilmediği ya da az kişinin bildiği (Mötley Crüe hariç) hard rock şarkılarıyla doldurdu. Tabii o dönemlerin hard rock ve "hair" metal şarkıları aynı tornadan çıkmış gibi olduklarından retro hard rock melodilerinin coşkun nostaljisi dizinin duruşuyla iyi bir kimya yakalamıştı. (Bu arada bir Peacemaker OST çıkmamış olması da tuhaf.) Gunn'ın üzerinde çalıştığı Superman: Legacy'nin müziklerinde de aynı tarzda takılmasını ne kadar isterdim. Mizahtan yoksun Superman ciddiyetine ve ezberlenmişliğine biraz olsun renk ve tat gelirdi böylelikle.

17 şarkılık dolu dolu Awesome Mix Vol. 3 bu kez diğer iki derlemeden farklı olarak 90'lardan ve 2000'lerden seçilen şarkılar da barındırıyor. Mesela Florence + The Machine'nin Dog Days Are Over'ı 2018 yılına ait. İlk iki albümün biraz altında kalması bende bir parça hayal kırıklığı yaratmadı değil. Soul ve rock bandında seçilen eskilerin aurası bu albümlerde ve filme yansımalarında başka bir görünürlükteydi. Yine de Vol. 3 geneli o nostaljik havaya sahip çıkıyor. Filmin başlarında kahramanlarımızın memleketi Knowhere'deki rutinlerinin, bunalmışlıklarının fonuna yerleştirilmiş akustik Creep, bu depresifliğin kurulmasına yardımcı olan bir seçim. Rocket'in flashbacklerinin büyük önem kazandığı filmde, The High Evolutionary tarafından denekler olarak kullanılan Rocket ve hücre arkadaşlarının kapatıldıkları yerde dans ederlerken çalan Since You Been Gone, 1979'un önemli rock hitlerinden biriydi. Aynı zamanda Rock tarihine adeta bir hard rock ve heavy metal okulu gibi hizmet vermiş Rainbow'un kendi tarihinin de en iyi şarkılarından biriydi. Belki başka bir sahnede daha iyi giderdi ama yine de yıllar sonra tekrar duymak hoştu. Ekibin Teletubbies'i andıran renkli uzay kıyafetleriyle OrgosCorp karargahına doğru uzay boşluğuna çıktıkları matrak sahnede çalan In The Meantime, Amerikalı alternative rock grubu Spacehog'un 1995 tarihli ilk albümünün açılışında yer alıyor. Filmin en hoş sahnelerinden birinin fonuna nokta atışı bir şarkı kendisi. 


Bir başka sıkı sahne, belki de filmin en iyi aksiyon sahnesi de Guardians'ın The High Evolutionary'nin adamlarını ve yaratıklarını hacamat ettikleri, James Gunn'ın plan sekansmış gibi çektiği bölüm. Bu bölümün fonuna da Beastie Boys'dan No Sleep Till Brooklyn konmuş. İyi de durmuş. Sahnenin coşkusuna binaen bana kalsa bir Sabotage patlatılabilirdi. Konu Beastie Boys olunca bir sürü alternatif var. Ama o sahnenin sesini kısıp grubun Futterman's Rule şarkısını açtığımda zaten iyi çekilmiş olan bu sekans başka bir seviyeye geldi sanki. Yine de Gunn'ın zevkine saygılıyız. Knowhere ahalisinin yeni gelen çocuk ve hayvanlarla kaynaştığı toplanma sahnesinin ustalıkla yavaş yavaş dans sekansına dönüşmesini sağlayan Dog Days Are Over da şarkı/sahne uyumu nedeniyle çok bilinçli bir seçim gibi duruyor. Hatta öyle bir bilgiye sahip değilim ama belki bu sahne sırf şarkıya uyum sağlasın diye bile bu şekilde tasarlanmış olabilir. Tüyleri diken diken eden harika bir birliktelik. Öte yandan girişinden birkaç saniye koklatılan Crazy On You'yu, post credits'e konan Badlands'i, nerede çaldığını tam duyamadığım Meksika doğumlu Japon (!) EHAMIC'in eklektik pop parçası Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")'ı albüme koymuşsunuz ama filmde de iyi kullansaydınız dedim kendi kendime. Yine kendi kendime Earth, Wind & Fire'ın ilk kez duyduğum Reasons şarkısı yerine başka bir eserini koysaydınız, paranız mı yetmedi dedim. Bu keşkeleri hemen her soundtrack sonrası yaşıyoruz. Bu toplamaları da kendi orijinallikleriyle değerlendirmeye alışacağız.

Albümle ilgili son rötuşları yaparsak, Faith No More, The Flaming Lips ve The The parçaları da yer aldıkları sahnelere uyum ve katkı sağlayan seçimler diyebiliriz. Daha tek bir iyi şarkısına rastlamadığım Alice Cooper şarkısı I'm Always Chasing Rainbows da bu geleneği bozmuyor benim açımdan. Gamora'nın gemide tek başınayken iPod'dan açtığı şarkı, devamında Karşıt Dünya'nın bizim şu an yaşadığımız dünyanın sefil hallerine benzer yanlarının gösterildiği sekansın fonuna milyonlarca şarkıdan daha az yakışıyor. Neticede dolgu malzemesi 1-2 şarkıyı da eklersek elimizde yine nefis bir soundtrack kalıyor. Credits arasındaki ek sahnelerden birinde galaksinin koruyucu ekibinin son hali, bir kurtarma aksiyonu öncesi, 1 saat sürse bile izlemekten bıkmayacağım bir müzik muhabbetine giriyor. En sevdikleri müzisyenleri sayarken adları geçen Britney Spears, Korn, Garth Brooks, Carpenters, Adrian Belew (hem solo hem King Crimson ile çalışmaları) acaba Vol. 4'te bu isimlerin şarkılarını mı göreceğiz diye de düşündürmedi değil. Rocket'in favori şarkısı ilk filmde ve albümde de yer alan Redbone şarkısı Come and Get Your Love yine karşımıza -iyi ki- çıkıyor. Şarkı hem filmin, hem de albümün son şarkısı olarak ilk filme de selam gönderiyor. Muadillerinden farklı yanlara sahip bir Marvel üçlemesi olan Guardians Of The Galaxy, film ve soundtrack olarak özel, yıllar geçtikçe daha da değerlenecek birer üçleme. 

1. Radiohead - Creep (Acoustic)
2. Heart - Crazy on You
3. Rainbow - Since You Been Gone
4. Spacehog - In the Meantime
5. Earth, Wind & Fire - Reasons
6. The Flaming Lips - Do You Realize??
7. Faith No More - We Care a Lot
8. EHAMIC - Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")
9. Alice Cooper - I'm Always Chasing Rainbows
10. The Mowgli's - San Francisco
11. X - Poor Girl
12. The The - This Is the Day
13. Beastie Boys - No Sleep Till Brooklyn
14. Florence + The Machine - Dog Days Are Over
15. Bruce Springsteen - Badlands
16. The Replacements - I Will Dare
17. Redbone - Come and Get Your Love

13 Mayıs 2023 Cumartesi

FM - Metropolis


1984’te Londra’da kurulan hard rock grubu FM, ikinci gitar ve keyboard mevkilerinde türlü eleman değişimleri geçirmiş olarak o günlerden günümüze kadar gelmiş bulunuyor. 2010 Mart sonunda çıkan Metropolis ise, grubun 10. albümü olmakta. Hard rock olarak kayıtlara geçmesine karşın, Journey, Toto, Boston, Kansas gibi destansı müzik icra eden AOR (Adult Oriented Rock) türüne mensup güzel insanlar topluluğuna da –satır aralarında olsa da- dahil edilen FM, bu albümle o güzel insanlar topluluğunun icralarına çok da uzak olmayan şarkılar yaratmış. Önceki 9 albüm hakkında en ufak bir fikrim olmamasına rağmen, Metropolis’in enerjisinin, duygusallığının ve AOR görünümlü hard rock ruhunun hiç de yaban ellere atılır cinsten olmadığını söyleyebilirim. Hatta kahve falımda geniş bir zamanda FM geçmişine bir seyahat görünüyor. Bu arada dinleyen kontenjanından müzik hayatıma farklı bir anlam katan Journey, Toto, Boston, Kansas isimlerini anınca gece gece fena halde canım çekti bu vicdansız insanların damardan dalan müziklerini. Vokal ve gitardaki Steve Overland’in, adı geçen grupların benim için çoktan birer yaşayan efsaneye dönüşmüş vokal cazibelerinin yanında çömez olarak kaldığı bir gerçek. Ama onların çömezi olmak bile bir şeydir.

Steve Overland’in güzel sesi yanında, diğer grup üyelerinin yalayıp yutmuş tecrübelerine ve türün gerektirdiği ustalıkta yazmış oldukları şarkılara evsahipliği yapan Metropolis albümü, içinde Bring Back Yesterday, Unbreakable, Hollow, Days Gone By, I Ain't The One gibi dinler dinlemez beni gelecekte nerelere götüreceğini tahmin ettiğim, dinledikçe hastası olduğum, uğruna hasta hasta birkaç gün sırf bunları dinleyerek yorgan döşek yatmayı bile göze alacağım şarkılar bulunduruyor. Halbuki açılış şarkısı Wildside’ı duyduğumda, 10. albümünü yapmış ve hakkında AOR rütbesi zikredilmiş bir gruptan beklemediğim bir sıradanlıkla karşılaştığımı düşündüm. Bunun gibi başka sıradanlıkların albüm içine serpiştirilmiş olması da grup hakkında tam karar vermenizi engelleyebilecek hareketler aslında. Yine de özellikle Bring Back Yesterday, Unbreakable, Hollow üçlüsünü yazmış ve hakkıyla çalmış bir gruba “sıradan” demek ayıptır, günahtır. O yüzden grubun gitar, bas, davul ve keyboardlarıyla, Overland’in hep ustalarından bir şeyler çağrıştıran kaliteli vokaliyle, sık sık atağa kalkan gitar sololarıyla yaratılmış AOR (Arıtılmış Olgun Rahatlama) duyarlılığı, özellikle tür heveslilerinin kısa da olsa bir bakışını mutlaka hak ediyor.

1. Wildside
2. Hollow
3. Unbreakable
4. Flamingo Road
5. Metropolis
6. Over You
7. Days Gone By
8. Bring Back Yesterday
9. I Ain't the One
10. Don't Need Nothing
11. The Extra Mile
12. Who'll Stop the Rain
13. Still the Flight Goes On

8 Aralık 2022 Perşembe

Billy Idol - The Very Best of Billy Idol: Idolize Yourself


Billy Idol'ı tanımak bir ayrıcalık. Yeni nesil onu çoğunlukla 80'ler partilerinde çalan demirbaş parçalarından tanıyor. Tanımayıp sadece tipini görenler de o parçalarla bu adamı yan yana koyamazlar gibi geliyor. Punk rock bir fiziğe sahip olan, lakin günümüz normlarında anlaşılan punk rock formatına ters düşen bir yığın şarkıya kalıbını basmış cool bir insan. Tabi bir de yeraltında nam salan indie-punk kavramı var ki, o kulübün daimi üyesidir kendisi. Sert şarkıları sözkonusu olduğunda orada kullanılan gitarların hiçbiri onun punk sesini bastıramamıştır zaten. Konumuz olan en son best of albümü 1982 tarihli kendi adını taşıyan albümünde yer alan üç parçayla açılıyor. Ardından da 1983'de çıkan albümündeki dört parça ile devam ediyor. Yani kronolojik bir best of ki, bir best of böyle olmaz ise kafa karıştırır. Buraya kadar olan kısımda lafını ettiğimiz partilerde boy göstermiş olanlar için kulağınızın biryerlerden ısıracağı ezgilere rastlamak mümkün olacaktır ve Hot In The City'yi tek geçerim.

Sekizinci parçadan itibaren 1986'ya, Whiplash Smile albümüne geçiliyor ki, benim Billy Idol ile ilk karşılaşmam bu döneme rastlıyor. To Be A Lover'ın çok şık bir pop olduğunu hatırlıyorum. Aradan geçen yıllar ondan hiçbir şey götürmemiş. Ama esasen Sweet Sixteen bu dönemin en klas Idol parçasıdır bana göre. Terkedilmenin hüznü, yaz sıcağı ile karışmıştır sanki. Kendisini hiç tanımayan, görmeyen biri üzerinde takım elbiseli bir Chris Isaac efkarı ve imajı yaratabilir bu parça. Devam ettiğimizde Cradle Of Love, L.A. Woman (nefis bir The Doors coverı)'ın yer aldığı 90 yılı Charmed Life'a geçiliyor ki, dinlediklerim arasında en beğendiğim Idol albümü budur. Charmed Life'da olup da burada olmayan Prodigal Son, The Right Way, Love Unchained'i da sevgiyle kucaklıyorum. Niye bu best of albüme koyulduğuna anlam veremediğim ve hiçbir parçasını dinlemediğim Cyberpunk albümündeki Shock To The System, aynı adlı Keanu Reeves filminin müziği olan Speed ile süren albüm, yine tek bir notasını bile işitmediğim 2005 Devil's Playground albümünden seçilen sıkı bir punk World Coming Down ile işin best of kısmı bitiyor. Adetten olduğu üzere sıra iki gıcır gıcır Billy Idol şarkısına geliyor. Sözlerinden John Wayne ile ne alakası olduğunu kestiremediğim vasat John Wayne (zaten kendisini de hiç sevmem) ve aynı sıradanlıktaki Future Weapon ile albüm bitiyor. Geriye sanırım elde var Sweet Sixteen, To Be A Lover ve L.A. Woman!

1. Dancing With Myself
2. Hot In The City
3. White Wedding
4. Rebel Yell
5. Eyes Without A Face
6. Flesh For Fantasy
7. Catch My Fall
8. To Be A Lover
9. Don't Need A Gun
10. Sweet Sixteen
11. Mony Mony
12. Cradle Of Love
13. LA Woman
14. Shock To The System
15. Speed
16. World Comin' Down
17. John Wayne
18. Future Weapon

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Stranger Things: Soundtrack From The Netflix Series, Season 4

 
1980'li yıllarda Hawkins kasabasında geçen gizemli olayları D&D meraklısı dört geek arkadaş üzerinden işleyen Netflix dizisi Stranger Things, 2016'dan bu yana dört sezon devirdi. Beşinci sezon da yolda. Artık kendi hayranları arasından bile "bu kadar uzamalı mıydı" şeklinde çatlak sesler çıkmaya başladı. İki kısım halinde yayınlanan, uzun metraj süresine sahip bölümlerine rağmen kolayca tüketilebilen sezon 4, ikonik sahneler ve sevilen yeni karakterlerle çizgisini sürdürdü. Matt ve Ross Duffer kardeşlerin başımıza sardığı dizi her sezonunda yeni heyecanlar yaratmayı hep bildi. 80'ler detaylarına olan sevgi ve sadakatlerini çok iyi gösteren Dufferlar, konu 80'ler olunca işin soundtrack kısmına da aynı özeni göstermişler. Diziyi yazan, yöneten, yapımcılığını yapan Duffer kardeşler bu albümlerin yapımcılığına de el atmışlar. Müzik süpervizorü olarak Grammy ve Emmy adayı Nora Felder ile birlikte karışık kaset tadında seçkiler yapmışlar.

Sezon 2'nin soundtrack albümünde Every Breath You Take (The Police), Should I Stay Or Should I Go (The Clash), Africa (Toto), Time After Time (Cyndi Lauper), Rock You Like A Hurricane (Scorpions) gibi nefis hitler duyduk. Sezon 3 albümünde Baba O'Riley (The Who), Material Girl (Madonna), R.O.C.K. In the U.S.A. (John Mellencamp), Wake Me Up Before You Go-Go (Wham!) gibi canavarlar vardı. O yıllara dair bazı ıskaladığım şarkılar buldum. Hepsi gayet keyifliydi. Ama sezon 4 sanırım en iyileri. Yine 80'lerin bazı unutulmaz pop ve rock şarkıları, bunun yanında 50'lerden (Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Dream A Little Dream Of Me), 60'lardan (Ricky Nelson - Travelin' Man), 70'lerden (Rick Derringer - Rock and Roll, Hoochie Koo) eklemeler de albüme renk katmakta. Diğer Stranger Things derlemelerinden farklı olarak, bazı şarkılar o bahsettiğimiz ikonik sahnelerin ikonikleştirilmesinde önemli rol oynuyorlar. Evet, yukarıda önceki derlemelerden çok iyi örnekler saydık. Ama şahsen şimdi hangi şarkı hangi sahnede çalmıştı hiç hatırlamıyorum.


El, Will ve Mike'ın Rink-O-Mania adlı eğlence merkezine paten kaymaya gittiklerinde Rock Me Amadeus'tan Tarzan Boy'a, You Spin Me Round (Like a Record)'dan Wipe Out'a 80'lerin parlak şarkılarını ince ince duyuyoruz. Dizide Jonathan'ın kafası güzel pizzacı akadaşı Argyle ile özdeşleşen Pass The Dutchie, Siouxsie and The Banshees'in en sağlam şarkılarından Spellbound, Journey'nin hem açılışta, hem kapanışta yer alan, remikslenmiş Separate Ways (Worlds Apart) bana 80'lerimin kasetli günlerini anımsatıp nostaljik hüzünlere gark etti. Fakat albümde iki şarkı var ki, dizinin ilgili sahnelerinin sosyal medyada elden ele paylaşılmasını, fenomenleşmesini sağladı. Art pop'un kraliçesi Kate Bush'un 1985 tarihli Hounds Of Love albümünde yer alan Running Up That Hill (A Deal With God) şarkısı 37 yıl sonra Stranger Things neslinin gözdelerinden biri haline geldi. Max'in Vecna canavarından kurtulmasını sağlayan, hayatını kurtaran şarkı olarak diziye damgasını vurdu. Metallica'nın 1986 yılında çıkan trash metal harikası Master Of Puppets'in aynı adlı sekiz buçuk dakikalık şarkısı da dizinin yeni karakterlerinden Eddie'nin uçan upside down canavarlarını üzerine çekmek için gitar solo patlattığı sahneyi uçurdu. Böylelikle diziye en iyi entegre olmuş derlemenin sezon 4 olduğunu söyleyebilme hakkı doğmuş oluyor bir yerde.

Hangi bölümde duyduğumu şu an hatırlamadığım Creedence Clearwater Revival'ın Up Around The Bend şarkısının ve Rusya sahnelerinde çalan marşlardan birinin albüme alınması da hoş olurdu. Ayrıca her sezonda dizinin "score"larını hazırlayan Kyle Dixon & Michael Stein'ın çalışmalarına da göz atılmasını tavsiye ederim. İlk sezondan beri kalabalık kadrosundan oluşturduğu birkaç grupla ortak hedefe farklı yollardan ve maceralardan giden, bu farklı kanalların hepsinde sürekli enerjisini yüksek tutan, gerilimini, mizahını, fantastik öğelerini eksik etmeyen Stranger Things, bu dördüncü sezonuyla yüne sürükledi, bir çırpıda izletti kendini. Ama uzun bölümleri ve bir türlü nihayetlenmeyen meselesiyle çok da yordu. Beşinci sezon da gelecek ki artık daha ne kadar uzatabilirler, ne gerek var diye düşünmek hakkımız. Dufferlar anlatacak bir şeyler bulur yine. Fakat öte yandan iyice vasat film ve dizi çöplüğüne dönüşmüş Netflix'in elinde kalan ve kendisine dünya çapında büyük prim sağlayan popüler işlerden birini kolay kolay bitireceğini de düşünmüyoruz elbette. Beşinci sezonu da izleriz. Ama benim asıl merakım, artık olaylar nasıl gelişecek ve sonlanacak (mı) yönünde değil, soundtrack nasıl olacak yönünde.

1. Journey - Separate Ways (Worlds Apart) (Bryce Miller / Alloy Tracks Remix)
2. The Beach Boys - California Dreamin'
3. Talking Heads - Psycho Killer
4. Kate Bush - Running Up That Hill (A Deal with God)
5. Dead Or Alive - You Spin Me Round (Like a Record)
6. Mae Arnette - Chica Mejicanita
7. Extreme - Play With Me
8. Kiss - Detroit Rock City
9. The Cramps - I Was A Teenage Werewolf
10. Musical Youth - Pass the Dutchie
11. The Surfaris - Wipe Out
12. Starpoint - Object Of My Desire
13. Falco - Rock Me Amadeus
14. Ricky Nelson - Travelin' Man
15. Baltimora - Tarzan Boy
16. Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Dream a Little Dream of Me
17. Rick Derringer - Rock and Roll, Hoochie Koo
18. James Taylor - Fire and Rain
19. Siouxsie and The Banshees - Spellbound
20. Metallica - Master of Puppets
21. Journey - Separate Ways (Worlds Apart) (Steve Perry & Bryce Miller Extended Remix)

26 Nisan 2022 Salı

Stripper's Union - The Deuce


80'lerde kurulmuş Kanada'nın en saygın gruplarından The Tragically Hip üyesi Rob Baker'ın gitar çalıp şarkı söylediği, Odds grubunun eski üyeleri olan Craig Northey, Doug Elliott ve Pat Steward'ın gitar, bas, davul paylaşımında bulunduğu Stripper's Union, 2005'te çıkardıkları Stripper's Union Local 518 adlı ilk albümlerinden uzun bir ara sonra The Deuce ile adeta hortladı. Bu yazıya başlayıp kendileri hakkında söylenecek ne olabilir diye düşünürken fonda The Deuce'ün 10 şarkısı akıp gidiyordu. Klâsik rock, blues, country nağmelerinin sürekli paslaştığı, nefeslilerin ve piyanonun yalnız bırakmadığı mütevazi müzikleri aklımı başımdan almadı belki. Ama kendi disiplini içinde pek kimsenin üzerinde durmayacağı ufak farklar yaratabilmiş bir oluşum gibi göründü bana. Bu "ufak" görünüşün günden güne artan bir öneme sahip olduğu da unutulmamalı.

Şayet albümü son şarkıdan itibaren dinlemeye başlarsanız (niye böyle birşey yapayım diye sormakta haklısınız, zira benimki tamamen yanlışlıkla oldu), veda şarkısı The Circle Is Small'ın büyülü havasına kapılarak albümün tümünü o şekilde sanabilirsiniz. Tabiî "büyü" meselesi göreceli. Şekle gelirsek, Iggy Pop - Leonard Cohen çağrışımlarına yol açabilecek, orta tempolu, dişi geri vokalli, biraz da gerilimli enfes bir rock şarkısı olan The Circle Is Small, albümle ilgili heyecanları daha ilk dakikalardan arttırıyor. Onun kapanış şarkısı olduğunu farkettikten ve açılış şarkısı, aynı zamanda singlelardan biri olan Making Strange'i dinlemeye başladıktan sonra bu iki şarkı da aynı adamlara mı ait diye düşünmeden edemedim. Making Strange coşkulu, tutkulu, tanıdık, bildik, yine de sevdik bir blues rock bestesi. Only Lows, grubun "live" karakterini orta karar bir bar grubu hüviyetinde sunan, orta kararlılığına karşın kendini dinleten bir başkası. I Give You Away bu kez  o hüviyete kıyıdan köşeden progressive rock hanesi eklemeyi başaran bir şarkı. 3:30 dakikalık bir şarkının bu haneyi eklemeyi başarması da bana göre rock grupları arasında günaşırı gerçekleşen bir durum değil.

Nala isimli şarkıyla rock çeşnisine devam eden Stripper's Union, albümü kalite yönünden biraz daha bileyerek burada da eteğindeki bazı psychedelic taşları döküyor. Ama tekrar nefesli piyanolu rock'n roll müziğe dönmesi için arada bir şarkı bile yok. Poizitif enerjisiyle Burn The Bridge Down hemen devreye giriyor. Fakat bu durumu öyle çaktırmadan, ana gövdesinin birer uzvu gibi göstererek yapıyor ki, tecrübe kozu yine kendini gösteriyor. The Tragically Hip ve Odds gruplarının yakaladığı ortak dalga boyunun 90'lar başına, yani grunge'ın doğuşuna gelmesi, 20 yıl boyunca da bu ruh birliğinin yarattığı kimyanın korunması çok önemli. Zaten Rob Baker bu kimyayı tek kelimeyle özetliyor: Farklı annelerden doğma da olsa, kardeşlik!

1. Making Strange
2. When Your Beauty Fades (You'll Be Lonely)
3. Only Lows
4. High
5. I Give You Away
6. Nala
7. Burn The Bridge Down
8. Fade To Black
9. Whiteout
10. The Circle Is Small

27 Aralık 2020 Pazar

Bafang - Elektrik Makossa


Fransız anne ile Kamerunlu babanın iki oğlu olan Lancelot ve Enguerran Harre'dan oluşan Bafang, çok kötü geçen 2020'nin son günlerinde tanıştığım harikulade bir rock duosu. Kamerun şehri Bafang kökenli olup Évreux/Fransa da büyüyen kardeşler, buradaki Afrika ve batı kültürüyle iç içe bir hayat yaşamaya başladılar. Bu hayatın içinde Manu Dibango, Francis Bebey, Toto Guillaume, Charlotte Dipanda gibi isimlerin plakları, ayrıca aileyi bir arada tutan "bikutsi" ve "makossa" adlı yerel Kamerun müzikleri de önemli yere sahipti. İki kardeşin şu aralar Londra'daki Voice Of Africa programının yapımcılığını yapan büyük ağabeyleri zamanında onları Fela Kuti'nin isyankar müziğiyle tanıştırdı. 13 Ekim 1966'da Jimi Hendrix'in konser için Évreux'ya gelmesi, bu şehrin tarihinde unutulmaz bir yer tuttuğu için Harre kardeşlere kadar ulaşan bu efsanevi olay onları rock müziğe daha da yaklaştırdı. Hayatlarında tek tutku olan basketbol, Voodoo Child CD'sini dinlemelerinden sonra yerini müziğe bıraktı. Kafa dengi iki kardeş için Jimi Hendrix tam bir dönüm noktasıydı.

Ergenlik çağlarında Enguerran'ın davul, Lancelot'un gitar çaldığı, bir arkadaşlarının da bas gitarla eşlik ettiği bir gup kurup mini konserler vermeye başladılar. Kendi kendilerine Led Zeppelin ve Deep Purple'ı referans belirleyerek hard rock yapıyorlardı. Evlerine 500 metre mesafedeki prova odalarında 10 yıl boyunca her gün buluşup çaldılar. Etrafları çok kalabalık değildi ama o masum özgüvenleri yerindeydi ve aileleri hep destek oldu onlara. Ailecek ara sıra memleketleri Kamerun'a giderlerdi. Lezzetli yerel yemekleri kadar müzikleriyle de yakından ilgiliydiler. Bikutsi ve makossa kültürünü, içlerinde yanıp tutuşan rock ateşiyle buluşturma fikri de bu Évreux - Bafang hattında gidip geldikçe oluştu. Kökleriyle daha sağlam bağlar oluşturdular. Kamerun diyasporası dünyanın her yerine, Kanada, İngiltere hatta Rusya'ya kadar yayılmıştı. Onlara da bu geniş ailenin nimetlerinden faydalanmaya çalıştılar. Enguerran, Sahra, Fas, İstanbul diye sürekli gezerken, Lancelot Norveçli bir kıza aşık oldu. İki kardeş, gezmeyi bırakıp bir araya geldiklerinde kendilerini saatlerce bir odaya kilitleyip müzikal fikirlerini paylaşıyor, bunları müzik yaparak pratiğe döküyorlardı. Jam seansları sırasında ortaya çıkan parçaları bütün hale getirmek, lirikleri Fransızca yazıp sonra çevirmek, ortaya çıkacak farklılıkları dengelemek iki kardeş için tutkulu bir yaşam biçimi haline gelmeye başladı.


2017'de Fransa'nın Caen şehrinde düzenlenen bir organizasyonda ilk ödüllerini aldıktan ve sahnede gerçekleştirdikleri performanstan sonra daha terleri bile kurumadan önlerini bir adam kesti. Bu adam, 1979'da kurulan, her yıl Aralık ayında Rennes kentinde 3-4 gün süren müzik festivali Rencontres Trans Musicales'in kurucu ortağı Jean-Louis Brossard'dı... Brossard onları tebrik etmekle kalmadı, tam bir organizasyon desteği sağlayarak daha geniş kitlelere ulaşmaları için gerekli çalışmaları başlattı. Ben de olsam aynısını yapardım. Zira 2020 Kasım sonlarında çıkardıkları ilk albümleri Elektrik Makossa'yı kaynak alırsak ortada o kadar güçlü bir müzik var ki, bu müziği Edirne'den Kars'a, Jüpiter'den Mars'a cümle alem duysun diye yapımcı musluklarını açmak çok doğru bir hareket olurdu. Albümde yer alan 10 şarkının 10'u da müthiş bir enerjinin, zeka ve duygu dolu bir doğu-batı sentezi rock ruhunun eseri olarak göz kamaştırıyor. Yamela ile başlayan albüm, bu şarkının vereceği fikir üzerine batı yönü bir miktar daha ağır basmış rock algısı yaratabilir. Bu algının orijinal dil kullanımı ile dengelenmeye çalışıldığı da söylenebilir. Lakin o harika Yamela'nın da açıkça ifade ettiği gibi önümüzde ne doğuyu, ne de batıyı amaç edinmiş, bunları sadece araç olarak kullanıp Bafang olmuş kendine has bir müzikten söz etmek hiç de yanlış olmaz.

Afrobeat kültürünün rock ile buluşmasından, bikutsi ve makossa türlerinin öncelikle bir dans müziği oluşlarından en iyi versiyonlarla faydalanmaları Bafang'ın en belirgin özelliği. Hemen her şarkıda dans edilebilen bir rock ritmine kaptırabildiğimiz gibi, hemen her şarkıda oturup dinlenebilecek kalitede etnik rock lezzetleri de duyuluyor. Özellikle International Makossa, Bamileke Nation, Njounjou Dance şarkılarında bir gıdım daha hissedilen bu dans tadı aslında her şarkıda türlü şekillerde önümüze çıkıyor, hatta önümüzden hiç çekilmiyor. Yine bir gıdım olmak suretiyle Mbasso ve Ngo Mee'de Brezilya rock (latin rock'tan bazı ayrıksı yönleri olduğu için Brezilya rock) baharatlığı genzime bayram ettirdi. Sabaha karşı 3-4 arasında yazdıkları muhteşem Ibabemba, eğer Red Hot Chili Peppers Kamerun'da doğsaydı nasıl olurdu sorusunun cevaplarından biri sanki. Bitmiyor! Vokal tasarımlarının da en az müzikleri kadar özenli ve catchy olduğunu hatırlatan Mounaye, içinde western ve blues sosları barındıran, içten içe şahane bir gerilim taşıyan, sinematik yoğunluğuyla olağanüstü bir progressive afrorock olan Sifa, albümün diğer yıldızları. Elbet diğerlerinden bir adım öne çıkan şarkılar var. Ama günün sonunda Elektrik Makossa içinde 10 adet yıldızın olduğu bir albüm. Bittikten sonra bile kafada dönüp duruyor. Harikulade bir yaratıcılık, emek, enerji, coşku ürünü ve belki de bu yüzden hiç bir yıl sonu en iyiler listesinde yer almayacak.

1. Yamela
2. International Makossa
3. Mbasso
4. Ngo Mee
5. Bamileke Nation
6. Ibabemba
7. Njounjou Dance
8. Sifa
9. Mounaye
10. Zanga

25 Mart 2020 Çarşamba

Manu Chao - Clandestino


1961 Paris doğumlu José-Manuel Thomas Arthur Chao, ya da bilinen adıyla Manu Chao, İspanya kökenli bir Fransız müzisyen olarak 90'ların sonunda çıkardığı ilk solo albümü Clandestino ile bağımsızlığını güçlü biçimde ilan etmiş harikulade bir müzisyen ve aktivist. Bu ilan öncesinde yapmış olduklarına şöyle bir bakalım. Ailesi o doğmadan kısa bir süre önce Franco diktatörlüğündeki İspanya'dan kaçıp Paris'e yerleşmiş. Yazar ve gazeteci olan babası Ramón Chao'nun sanatçılar ve entelektüellerden oluşan eş dost çevresi, Manu'nun büyüme çağlarında hep etrafındaymış. Müziğin bu etkileşimlerin önemli bir parçası olduğunu söylemeye gerek yok. Yaşıtları dönemin popüler şarkıcı ve gruplarını dinlerken, Manu'nun favori müzisyeni Kübalı piyanist şarkıcı Bola de Nieve'ymiş mesela. Müzik kariyerine Paris sokaklarında müzisyenlik yaparak başlayan Manu Chao, 1984-86 arasında Hot Pants isimli grubuyla iki albüm, 1985-90 arasında da Los Crayos adlı grupla da dört albüm yapmış. Bu gruplarda çeşitli dilleri ve müzik türlerini tecrübe etmiş. Bir yandan da kardeşi Antoine Chao ve arkadaşlarıyla birlikte 1986-95 arasında aktif olan, dört stüdyo, bir de konser albümü çıkaran Mano Negra serüveni başlamış. Özellikle Avrupa'da çok sükse yapan, latin alternative, alternative rock, folk punk, pop rap türünde çok iyi şarkılar çıkaran Mano Negra, türlü başarılara imza attıktan sonra 1995'te Antoine'in de içlerinde olduğu grup üyelerinin çoğunun ayrılmasıyla dağılmıştı. Ama Manu Chao için bazı şeyler yeni başlıyordu.

Madrid'e dönen Chao, burada Mano Negra'dan bazı grup arkadaşlarıyla birlikte Radio Bemba Sound System adındaki grubunu kurdu. Bu isim, Küba Devrimi sırasında Fidel Castro ve Che Guevara tarafından Sierra Maestra'da kullanılan iletişim sisteminden geliyordu. Bunun yanında Meksika'dan Tijuana No!, Brezilya'dan Skunk, Arjantin'den Todos Tus Muertos gibi yerel ska, punk, rock, reggae gruplarıyla da temas halindeydi. Chao'nun amacı, farklı kültürlere ait müziklerden, sokak ve bar şarkıları formatında şarkılar yazıp söylemekti. Bu ortak kimyadan ve prensipten olağanüstü şarkılar çıktı. O şarkılar da grup ismi kullanılmadan, Manu Chao'nun kendi adıyla Clandestino (Yeraltı) ismi verilerek Ekim 1998'de piyasaya sürüldü. 16 şarkılık albümde İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve İngilizce dilleri, "soundbite" denen minik konuşma ve müzik alıntıları ve tabii birbirinden rol çalan, birbirine destek çıkan, birbirinden güzel ezgileri duymak süper bir deneyimdi. Clandestino, Fransa'nın her yıl düzenlediği müzik ödülleri olan Victoires de la Musique 1999'da En İyi Dünya Müziği Albümü ödülü aldı. 2005'te yayınlanan "Ölmeden Önce Dinlemeniz Gereken 1001 Albüm" adlı kitapta yer aldı. Dünya çapında 5 milyon kopya sattı. Hepsinden önemlisi, Manu Chao gibi harika bir müzisyeni, duyarlı bir aktivisti Mano Negra dışında kendi adıyla tüm dünyaya tanıttı.


Açılış şarkısı Clandestino, aynı zamanda albümde Manu Chao ile birlikte Chico César'ın ortaklaşa yazdıkları tek şarkı. Diğer tüm besteler Chao'ya ait. Genel bir değerlendirmeyle, sıcacık akustik latin nağmelerine kimi zaman ska, kimi zaman reggae ritimlerinin eşlik ettiği ama şarkıların asıl ritmini liriklerinden ve onları yazıp seslendiren Manu Chao'nun şahane vokalinden alan şarkılarla dolu 45 dakikalık bir yolculuğa çıkıyoruz. Şarkılar birbiriyle o kadar içli dışlı, o kadar bütünlüklü ve uyumlu ki, konsept albüm bile denebilir. İki İngilizce, iki Fransızca, iki Portekizce, geri kalanı İspanyolca şarkılardan oluşan bu konsept içinde şarkılar hiçbir şekilde ayrıksı, eğreti durmuyor. Mesela albümün en sevimli şarkılarından İngilizce olarak söylediği Bongo Bong'un alt yapısı kendini hiç bozmadan Fransızca Je ne t'aime plus'ye dönüşüyor. Benzer ritimlerde ilerleyen 7-8 şarkı var ama hepsi kendini bir şekilde diğerlerinden ayırmayı başarıyor. Mentira… ve Welcome To Tijuana'nın western soslu tropik atmosferleri her dinleyişimde sıcak bir çöle, sıcak bir plaja, sıcak bir tropik bara ışınlıyor beni. Bazen gündüzü, bazen geceyi yaşıyorum. Desaparecido ve La Vie à birer enstrümantal olsalar hoş birer fon müziği olurlardı. Oysa Manu Chao vokaliyle karakterize olup bambaşka bir şeye dönüşüyorlar. Por el Suelo veya La Despedida'yı da birbirinden ayıran yine ufak nüanslar oluyor. Aslında bu yorumları ikili, üçlü eşleştirmelerle diğer şarkılara uyarlayabiliriz. Bu rengarenk sound bunu gerektiriyor.

Albümün iki lokomotif şarkısı olan Luna y Sol ve Malegria'yı ne kadar da dinlesem doyamam. Hele de Luna y Sol'un dile yapışan "arriba la luna ohea" nakaratını konserlerde kimbilir seyircilerle birlikte nasıl bir coşkuyla söylüyordur. Malegria'ya ise böyle "catchy" bir nakarat düşünmemiş. Día luna... día pena'da da aynı nakarat var. Ama şarkı pamuk gibi olunca etkisi de farklı oluyor. İşte Día luna... día pena'yı da Luna y Sol gibi bir stadyum canavarına dönüştürmek varken hoş bir latin günbatımı lezzetine dönüştürme özgürlüğünü ilk solosunda doya doya yaşıyor, yaşatıyor Manu Chao. Lagrimas de Oro'da çift sesle kendiyle düet yapıyor. Minha Galera duyduğum en zahmetsiz ve en güzel reggae şarkılarından biri. Clandestino'dan sonra dört albüm daha yapan Chao, bunlardan sadece 2001 tarihli ikinci albümü ...próxima estación... Esperanza ile Clandestino'ya yaklaşabildi bana göre. Zaten onun dışında kalmış şarkıların toplandığı bir albüm gibiydi. Me gustas tu, La primavera, Denia üçlüsü harikadır. Diğer Chao albümleri de güzeller. Ama asla Clandestino gibi bir başyapıt olamadılar benim için. Başında "latin" kelimesi bulunan hiçbir müzik türüyle (Brownout'a şerh düşerek) aram sıkı fıkı olmadı. Belki biraz da bu yüzden Manu Chao'ya ve Clandestino'ya verdiğim önem çok başkadır. Manu Chao'ya benzeyen beş kişi bile sayamam. Gittiği her ülkede hala sokaklarda müzik yapabilen, şöhretli bir rock star yerine mahallenin gitarlı abisi gibi takılan, yerli halk, kadın, seks işçileri, hayvan, çevre hakları konusunda hem sosyal medyadan, hem de müzikal kimliğiyle duyarlılığını gösteren, marihuananın yasallaşmasını savunan şeker gibi bir adam. Clandestino da bu adamın birebir yansıması.

1. Clandestino
2. Desaparecido
3. Bongo Bong
4. Je ne t'aime plus
5. Mentira…
6. Lágrimas de oro
7. Mama Call
8. Luna y sol
9. Por el suelo
10. Welcome to Tijuana
11. Día luna... día pena
12. Malegría
13. La vie à
14. Minha galera
15. La despedida
16. El viento

10 Ocak 2020 Cuma

Ben Harper - The Will To Live


Ben Harper'ı ilk görüşümü unutmuyorum. 90'lı yılların birinde TRT'deki bir müzik programında Whipping Boy adlı şarkısının videosuna denk gelmiştim. Sound çok acayip gelmişti. Akustik ve slide gitarıyla country, ritmiyle rock, vokaliyle soul sesler veren bir şarkıydı. Daha önce duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Sonra ümitsizce kasetçileri dolaşmaya başladım. Ümitsizce çünkü o dönemde çıkan kasetler bu tür bir müziğe pek prim vermiyordu. Neyse ki birkaç ay sonra bir gün raflarda üzerinde Ben Harper yazan Welcome To The Cruel World albümünü gördüm. 1994 tarihli bu albüm, Whipping Boy ile birlikte Like A King, Pleasure and Pain, Forever, Breakin' Down gibi başka güzellikler de içeriyordu. Geç sahip olduğum bu albümü daha tam sindirmemişken bu kez Fight For Your Mind raflarda yerini aldı. Oppression, Excuse Me Mr., Fight For Your Mind, Another Lonely Day ve dahası, keşfedilecek ve unutulmayacak yeni Ben Harper şarkıları demekti. Takvimler 1997'yi gösterdiğinde ise bu iki albümden süzülen farklı türlerin büyüyüp serpildiği o efsane albüm geldi: The Will To Live.

Ortalardaki akustik kısım dışında ritim gitarın hiç susmadığı, adeta şarkının üzerine kara bir bulut gibi çöktüğü açılış parçası Faded, Harper'ın mimiksiz vokaliyle tuhaf bir kimya oluşturuyor. Belki çok az monotonluk seziliyor ama bu kimyanın çekiciliği onu bastırıyor. Ardından Faded'ın yapısıyla hiç alakası olmayan, folk & roll sevimliliğini evsiz bir çocuğa uyarlayan Homeless Child geliyor. Enstrümantal akustik intromsu #3 sonrasında bizi karşılayan Roses From My Friends, Ben Harper'ın Türkiye'yi ziyaret edip konserler verdiği dönemde temelleri atılmış şarkılardan biri. Özellikle Pir Sultan Abdal'dan etkilenen Harper, bu şarkıda "The stones from my enemies / These wounds will mend / But I cannot survive the roses from my friends" diyor ki, bu sözlerin "Şu ellerin taşı bana hiç değmez / İlle de dostun bir tek gülü yaralar beni" dizelerinden esinlendiğini söylemişti. Şarkı sözlerindeki bilgeliği ayrıca bir yazı konusu olabilecek bu güzel insan için dünyanın neresinden olursa olsun, o kültüre ait böylesi dizeleri kendi dilinde şarkılarına yedirmesindeki incelik olağanüstü. Folk rock ise kendi coğrafyası için bu inceliğin en verimli aktarılabileceği tür. Çünkü dağın, taşın, doğanın, halkın içinden çıkan bir müzik bu.


Bağlama ile açılan enfes bir reggae olarak Jah Work ve bitkin, sıradan, ağır görünümüne rağmen özellikle nakaratıyla her seferinde zihnimi meşgul etmeyi bilen I Want To Be Ready albümün as oyuncuları olmasalar da askerleriydi her zaman. Kaset formatında A yüzü bu şarkılardan oluşmaktaydı. Kaset zamanlarında albüm bütünlüğünden ziyade sıkça A yüzü - B yüzü karşılaştırmasına girerdik. Bana uzun süre The Will To Live'in B yüzü daha iyi gibi görünmüştü. Albümle aynı adı taşıyan şarkı B yüzünün açılışıydı. Elektrikli slide gitarın coştuğu, Harper'ın bu kez mimikli vokalinin bu coşkuya eşlik ettiği şarkı, A yüzünün yorgun ama gururlu havasını enerjisiyle dengelemeyi başarıyordu. Gerçi o hava şahsen dağılmasını arzuladığım bir hava sayılmazdı. Pamuk gibi akustik bir beste olan Ashes'dan sonra Harper'ın bir kadın ağzıyla yazdığı, hatta hüzünlü bir kadın sesiyle söylediği Widow Of A Living Man geliyor ki, kadınların gördüğü şiddeti, ilgisizliği, hayal kırıklığını "yaşayan bir adamın dulu" olarak çok iyi resmediyor. Belki şarkıyı normal sesiyle söyleseydi bu kadar içe işler miydi bilemiyorum. Aslında biliyorum. Harper, şarkılarına bir karakter bahşeden, sonra da o karaktere göre vokal tonu belirleyen bir adam. Singer/songwriter olmak da bunu gerektirir.

"Her anafikrin bir hikayesi vardır / Her hikayenin de bir sonu. / Her savaşın bir zaferi vardır / Bir de sonucu." nakaratına sahip Glory & Consequence ile devam eden albüm, şarkının hafiften grunge ile olan ilişkisini kendi içinde hayranlık verici biçimde sertleştirip yumuşatmasıyla kuruyor. Bu sebepten onu Faded ve The Will To Live grubuna dahil edebiliriz. Albümün en sıkı anlarından biri de aksak ritmi, coşkulu nefeslileri, akıllarda 70'ler blaxploitation film sahneleri anımsatan soul ruhuyla fıkır fıkır bir funk rock olan Mama's Trippin' sayesinde yaşanıyor. Yine şahane bir nakarat tasarımı, yine profesyonel nüanslarla bezeli bir kafasına göre takılma hali. Harper albüm finalini ise hüzünlü akustik beste I Shall Not Walk Alone ile yapıyor. Her şarkısında mutlaka kendi tarzında evrensel temalara temas eden Harper, sevgiden, barıştan, kötülüğe karşı iyilikten, yardımdan, inançtan dem vuruyor. İçinde bir tanrı inancı olduğunu, fakat dinlere inanmadığını söyleyen bu büyük insan, müzik kanalıyla bilgeliğini tevazuyla yoğurmuş bir derviş gibi, omuzunda weisenburn gitarıyla dünyanın her yerine gidip insanlara bu şarkıları götürüyor. 99 tarihli Burn To Shine'dan sonraki albümlerini müzikal yönden pek sevmesem de, ona olan saygım, 90'larda yaptığı tüm albümlere olan sevgim hiç bitmeyecek.

1. Faded
2. Homeless Child
3. #3
4. Roses From My Friends
5. Jah Work
6. I Want to Be Ready
7. The Will to Live
8. Ashes
9. Widow of a Living Man
10. Glory & Consequence
11. Mama's Trippin'
12. I Shall Not Walk Alone

24 Ekim 2019 Perşembe

Yesterday (OST)


Jack Malik, küçük bir İngiliz kasabasında yaşayan, ünlü olma hayalleri yavaş yavaş suya düşen bir şarkıcı ve söz yazarıdır. Sokakta ve bazı küçük etkinliklerde çaldığı şarkıları kimse beğenmez. Ancak en zor anlarında bile çocukluğundan beri yanında olan en yakın arkadaşı Ellie onu desteklemeye devam eder. Tüm dünyada 12 saniyeliğine elektriklerin gittiği gizemli bir olay sırasında bisikletine otobüs çarpan Jack uyandığında çok tuhaf bir gerçekle karşılaşır: Dünyadaki kimse efsanevi The Beatles grubunun varlığından haberdar değildir. Önce şok olan, sonra bu durumdan faydalanmaya karar veren Jack, gelmiş geçmiş en iyi müzik grubunun şarkılarını kendisi yazmış gibi söylemeye başlar. Bu şarkılarla şöhret kaçınılmazdır. Ama biliyoruz ki şöhret, bu tip temiz yürekli insanların hayatını yerle bir etmek için biçilmiş kaftandır. İşte 90'ları 2000'lere bağlayan dönemin biricik İngiliz romantik komedilerinin senaristi Richard Curtis'in yazdığı, Danny "Trainspotting" Boyle'un yönettiği Yesterday, bu harikulade konuyu layığıyla olmasa da izlenebilir kabilinden bir film formatında sunabilmiş bir aktivite. Konu The Beatles olunca romantik komedi severler yanında müzik temelli romantik komedi (ki sayıları az değildir) severler için de eğlenceli dakikalar bizleri bekliyor.

Bu kadar klişe tabiri bir arada kullanmak için bana ilham veren Yesterday, kendi klişelerini gözümüze çok batırmasa da, benzerini daha önce gördüğümü pek sanmadığım bu şahane konuyu, geçmişten ödünç alınmış romantik kısmı bir yana, özellikle müzik tabanlı zekice esprilerle servis eden bir film. Tema müzikleri Daniel Pamberton'a, The Beatles yorumları filmin başrol oyuncusu Himesh Patel'e ait olan soundtrack, filmi izlemiş olanlar için mutlaka göz atılması gereken sevimlilikte. Hani The Beatles şarkılarının olmadığı bir dünya nasıldır, dünyada sadece bir kişi bu şarkıları biliyordur, bunun filmi nasıl olur diye soranlar için Yesterday var artık. Ama o bile yetmez. Çünkü böyle bir fantezinin ardından aklımıza o kadar çok tasarım, espri, skeç, kırılma noktası gelir ki Yesterday'de çok eksik buluruz. Nitekim benim için de öyle oldu ve çok önemli bir fırsatın tepildiğini düşündüm. Müzik tarihinin milatlarından biri olan, Bruce Springsteen'den Nirvana'ya, Black Sabbath'tan The Beach Boys'a ilham vermediği kalmayan The Beatles ve şarkılarının olmadığı bir dünya tasviri için en iyi film bu değil. Ama bu fikri ilk kapan ve uygulayan film bu. En meşhur şarkısı sadece yakın arkadaşlarının bildiği Summer Song olan (o da albümde var) Jack'in beklenmedik biçimde bir anda The Beatles külliyatını bilmeyen bir dünyaya uyanması ve bundan nemalanmaya karar vermesi, çeşitli müzikal sahnelere, esprilere, duygusal anlara yol açıyor.


Filme adını veren dünyanın en güzel şarkılarından Yesterday'in iki versiyonunun yer aldığı albümde, Jack'in (Himesh Patel'in) filmde yorumladığı Hey Jude, She Loves You, I Want To Hold Your Hand, I Saw Her Standing There ve finalde Ob-La-Di, Ob-La-Da gibi lokomatif The Beatles şarkılarını duyuyoruz. Filmde Jack'in anne babasına bir tülü dinletemediği Let It Be'yi de unutmayalım. Kendini oynayan Ed Sheeran (zaten sadece kendisini oynayabilir zannımca) tarzı bir tek adam olarak kimsenin tanımadığı The Beatles şarkılarıyla ortaya çıkarak Sheeran'ın ilgisini çeken Jack, onun turne açılışlarını yapması teklifini kabul ediyor. Rusya konserinde Back In The U.S.S.R. ile Rus dinleyicileri coşturuyor mesela. Konser sonrasında ise Ed Sheeran'ın "hadi doğaçlama şarkı yazalım, bakalım kiminki daha iyi olacak" teklifi üzerine yine albümde iki versiyonu bulunan The Long & Winding Road'u söyleyerek onu alt eden Jack şöhret merdivenlerini tırmanmaya başlıyor. Artık bu yolda onun yerine başkaları kararlar almaya başlıyor. Mesela Jack ilk albümünün adını Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band (The Beatles'ın 1967 tarihli albümü) koymak isterken bir bakıyor "One Man Only" gibi saçma sapan bir isim konuyor. Albüm tanıtımı için Pier Hotel'in çatısında Help!'i punk bir yorumla söylediği sahne de gayet güzeldi. Yalnız en sevdiğim The Beatles şarkılarından olan A Hard Day's Night'ın o kadar iyi kullanılmadığını düşünüyor, hatta kullanılıp kullanılmadığını dahi hatırlamıyorum. Neyse ki albümde yer bulmuş.

Albümde ve filmde yer bulamayan Love Me Do, Twist and Shout, We Can Work It Out, I'm Down, Penny Lane, Strawberry Fields Forever, Eleanor Rigby, Nowhere Man gibi şarkılar dururken Something, In My Life, All You Need Is Love gibi sıkıcı The Beatles şarkılarının kullanılması yazık olmuş. Oysa filmde bu şarkılardan bazılarının sözlerini hatırlamak için Jack'in ne kadar çaba sarfettiğini, bu şarkılara ilham veren mekanlara gittiğini izliyoruz. Öyle ya da böyle, bu muhteşem arşivden dünyada tek haberdar olan başarısız müzisyen Jack için artık şöhret kaçınılmaz. Zira bir sabah uyanıp Barış Manço veya Cem Karaca diye birinin hiç bilinmediği bir dünyada yaşadığımızı fark etseydik belki bunu kullanmak için biz de bazı girişimlerde bulunabilirdik. Hele müzik bilgimiz veya müzisyenliğimiz varsa kendimizi Jack gibi ortaya atabilirdik. Ama her alanda olduğu gibi müzikteki yozlaşmamız düşünülürse o efsane şarkılara 2010'lu yıllarda kaç kişi dönüp bakardı kimbilir. Yesterday'in bize anlatmak istediği en önemli şeylerden biri, iyi şarkının her dönem iyi kabul edilip insanlar tarafından kucaklanacağıydı. Film bu manada çok iyimser. Halbuki artık müzikten önce başka şeyler satıyor veya başka şekilde tasarlanabilecek iyi şarkılar gereksiz ses kalabalığına maruz kalarak saflığını yitiriyor. Ayrıca kendi döneminde daha bir güzel olan şarkılar bunlar. 2019 tarihli bir Yesterday şarkısının hip hop ritimli, bol featuringli halini duymak ister miydik? Öyle şeyler için artık Ed Sheeran var. İyi ki The Beatles, The Rolling Stones, Led Zeppelin, Pink Floyd, Jimi Hendrix o zamanlar doğmuşlar da, o muhteşem şarkılarını/albümlerini bu günlerin kuru kalabalığında heba etmemişler.

1. Himesh Patel - Yesterday
2. Daniel Pemberton - The World Is Universal (Universal Fanfare)
3. Himesh Patel - Summer Song
4. Daniel Pemberton - Interlude I: A Day In The Life
5. Himesh Patel - I Saw Her Standing There (Tracks On The Tracks Sessions)
6. Himesh Patel - Something (From The Album "One Man Only")
7. Himesh Patel - Let It Be (From The Album "One Man Only")
8. Daniel Pemberton - Interlude II: Strawberries
9. Himesh Patel - Carry That Weight
10. Himesh Patel - Here Comes The Sun (From The Album "One Man Only")
11. Himesh Patel - The Long & Winding Road (Recorded Backstage)
12. Daniel Pemberton - Interlude III: Gorleston Beach
13. Himesh Patel - Help! (Live At Pier Hotel)
14. Himesh Patel - Yesterday (From The Album "One Man Only")
15. Himesh Patel - She Loves You (Tracks On The Tracks Sessions)
16. Himesh Patel - A Hard Day's Night (From The Album "One Man Only")
17. Himesh Patel - Something
18. Himesh Patel - In My Life (From The Album "One Man Only")
19. Daniel Pemberton - Interlude IV: Train Tracks
20. Himesh Patel - I Want To Hold Your Hand (Tracks On The Tracks Sessions)
21. Himesh Patel - Back In The U.S.S.R (Live At Wembley)
22. Himesh Patel - All You Need Is Love (Live At Wembley)
23. Daniel Pemberton - Interlude V: Yesterday's Rain
24. Himesh Patel - The Long & Winding Road (From The Album "One Man Only")
25. Himesh Patel - Hey Jude (From The Album "One Man Only")
26. Himesh Patel - Ob-La-Di, Ob-La-Da (Live At Cleves School)
27. Daniel Pemberton - Interlude VI: Life Goes On