Power Metal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Power Metal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2025 Cuma

Myrath - Karma

 
Ha geldi, ha geliyor derken oryantal progressive metalin gülü Tunuslu Myrath'ın 6. albümü Karma'ya kavuştuk. Uzun süre çıkış tarihi 2023 sonları gözüküyordu. Sanırım bazı ertelemeler sonrası 8 Mart 2024 tarihinden itibaren nihayet aramızda. Karma, benim için hala bir efsane olan Legacy albümünün üzerine çıkmış mı? Myrath nasıl biliyorsanız öyle. O zaman niye bu yazı yazılıyor? Cevap çok basit: Öylesine! Myrath benim için bütün albümleri iyi olan gruplardan ve bir şekilde bu müziğin bende uyandırdığı hisleri anlatmayı seviyorum. Ama bir yandan da Myrath için söyleyeceğim ne varsa zaten Legacy albümünden bahsederken söylemiştim, yeni olarak ne ekleyebilirim diye düşünüyorum. Hatta üşenmeyip 2019'da çıkan bir önceki albüm Shehili'den bile bahsetmiştim. İşte insan sevdiği sanatçıdan sevdiği bir albüm duyunca, bir de nasıl olursa olsun duygularını yazarak ifade etmeyi seviyorsa "yeni olarak ne ekleyebilirim" diye düşünmeyebiliyor bazen. Aynı şeyleri belki biraz daha süsleyerek, sıfatlayarak, etrafından dolaşarak da olsa tekrar yazmak isteyebiliyor. Dinleyerek aldığı keyfi, bir başka keyif olarak gördüğü yazma eylemiyle birleştirip o farklı ruh hallerini aklında, gönlünde tekrar yaşama arzusu duyabiliyor. Albümü yeterince sindirmiş olarak belki özetle şunu diyebilirim: Karma bence ya Legacy'den sonraki en iyi Myrath albümü ya da onunla eşit.

To The Stars ile açılan albüm, Iron Maiden'ı andıran çoklu vokalleri, araya kurnazca sızan yaylıları, klavye solosuyla enfes power metal dakikalarının bizi beklediğinin habercisi adeta. Nitekim öyle oluyor. Peşi sıra Into The Light ile coşku düzeyimiz artıyor. Myrath'ın nakarat ustalığı bu şarkıda kendini ikiye katlıyor. Zaten çok iyi olan nakaratın hemen öncesinde sanki yedek nakaratmış gibi duran şahane bir bölüm daha mevcut demek istiyorum. Demek istiyor ama diyemiyorum işte. Yaşamak lazım. Legacy'de Believer, Shehili'de Dance neyse, yani single kumaşlı bayrak taşıyıcı şarkı olarak Karma'nın ön saflarda yer alan bestesi ise Candles Cry. Yine yaylı partisyonlarının alıp götürdüğü bir power metal / hard rock paslaşması. 80'ler AOR ruhundan izler taşıyan Let It Go ve Heroes, "Myrath 80'lerde çıkmış olsa nasıl bir müzik yapardı"nın cevaplarından iki örnek gibi durmakta. Gubun power / alternative / progressive metal ve hard rock birikimlerine eklediği, belki de zaten hamurunda olup da benim bu kadar net göremediğim başka türlerle oynaşmasına da bayılıyorum. Bu da Myrath'ın şarkı yazımı konusunda bırak yerinde saymayı, geçmişten de beslenen inceliklerle, ustalıklarla sürekli yenilendiğini gösteriyor bana.

Albümün ortalarında Words Are Falling ve Wheel Of Time'ın omuz omuza oluşturduğu olağanüstü bir blok var ki, biri hakkında ne söylersem bu öbürünü de ilgilendiriyor. Fakat buradan bu iki muhteşem şarkının birbirine benzediğini söylemeye çalıştığım sanılmasın. Her ikisi de modern power metal tasarımları olarak hatasız bir aklın ürünü. Tutkulu, coşkulu, ölçülü, dinamik, sinematik, epik birer dinleme tecrübesi. Hatta bu iki şarkıdan sonra Temple Walls değil de Child Of Prophecy gelseymiş muhteşem bir üçleme dinlemiş gibi olacakmışız. (Temple Walls da çok iyi şarkı bu arada ama başka bir şey söylemeye çalışıyorum). Belki de bu üçlünün ve elbette öncesindeki Into The Light ve Candles Cry'ın muhteşemliğiyle yaşadığımız o doygunluk hissi, The Empire ve kapanıştaki Carry On gibi yine çok iyi besteleri gölgede bırakıyor gibi oluyor. Bu çok boyutlu şarkılardan biri, mesela Into The Light kapanışa çok yakışabilirdi. Vokalist Zaher Zorgati yine inanılmaz. Bruce Dickinson'dan Steve Perry'ye uzanan, arada ismini hatırlayamadığım başka duraklara da uğradığını düşündüğüm sesindeki güç, onu çağdaşları arasında saygın ve kaliteli bir yere koyuyor. Myrath, Karma ile işte böyle iştahlandıran, doyuran, tekrar acıktıran, yıllara kalacak, eskidiğinde bile eskimeyecek bir imza daha atıyor.

1. To the Stars
2. Into the Light
3. Candles Cry
4. Let It Go
5. Words Are Failing
6. The Wheel of Time
7. Temple Walls
8. Child of Prophecy
9. The Empire
10. Heroes
11. Carry On

16 Aralık 2022 Cuma

Devin Townsend - Lightwork

 
Tam 10 yıl önce bu sayfalarda öve öve bitiremediğim Devin Townsend Project albümü Epicloud'u hala erişebileceğim bir mesafede tutuyorum. Bu süre zarfında "Project" olarak iki albüm daha yaptıktan sonra "Project"i bırakıp Devin Townsend adı/soyadıyla üç albüm daha yayınladı. Bunlardan kimi Epicloud kadar olmasa da yine çok iyi, kimi de deneysel ambient, new age türünde derinlikli albümlerdi. Tahminen 20. stüdyo albümü olan Lightwork'ü Kasım başlarında çıkaran Townsend, yine Epicloud ayarında epik, senfonik, progressive, hatta art pop coğrafyalarında cirit atan şahane bir albüme daha adını yazdırıyor. 1972 Kanada doğumlu söz yazarı, besteci, vokalist, gitarist yapımcı Townsend, yine ilmek ilmek örülmüş, oya gibi işlenmiş, dantel gibi özenilmiş tarasımlarıyla duygudan duyguya, maceradan maceraya sürüklüyor sevenlerini. Her şarkının kendi hacmi, kendi hikayesi, kendi karakteri var. Tür sıçramaları hiç batmıyor, sakil durmuyor. Çünkü Townsend, konsept albüm anlayışı içinde sertliği ve yumuşaklığı kendine özgü bir dengede buluşturmanın kitabını yazmamış olsa da, albümlerini yapmış bir profesyonel.

Önce 10 şarkı olarak piyasaya çıkan, çok geçmeden Deluxe Edition ile buna 10 şarkı daha eklenmiş halde tekrar yenilenen Lightwork, katmerli bir progressive, power, psychedelic rock/metal ziyafeti şeklinde duble bir albüme dönüşüyor. Albümdeki konuklar arasında geçmişinden arkadaşları Anneke Van Giersbergen, Ché Aimee Dorval, Morgan Agren, Mike Keneally, Steve Vai, Elektra Kadınlar Korosu gibi isimler yer alıyor. Adeta başrolünde Devin Townsend'in olduğu 1 saat 43 dakikalık post-apokaliptik, post-pandemik ve her yönüyle epik bir film izliyor duygusu yaşıyoruz. Deluxe Edition yayınlanmadan önce dinlediğimiz 10 şarkı bile yeterince doyururken, üstüne eklenen diğer 10 şarkı kesinlikle bir bıkkınlık, bir şişkinlik, bir kendini tekrar hissi yaratmıyor. Hatta o 10 şarkıyı da dinledikten sonra, onlar olmasa sanki eksik bir şeyler kalacakmış gibi düşünebiliyor insan. Gerçi burada sözünü ettiğim insan benim. Hele ilk CD'nin finalindeki efsane Children Of God bittikten sonra "keşke hiç bitmese" diyeceğimi bildiğim için deluxe versiyonuna minnettarım.

İlk CD'den başlarsak, açılışı yapan Moonpeople ve Equinox gibi iki kadife besteyi duyunca, hangi albümde nasıl takılacağı pek kestirilemeyen Townsend'in albümü bu rotada götüreceği, bununda beni hiç rahatsız etmeyeceği fikrine kapıldım bir an. Gerçi bu iki şarkının arasına konan Lightworker, olayın gayet power metal'e de oynadığını güçlü bir şekilde deklare ediyor. Keza, Heartbreaker, Heavy Burden, Celestial Signals gibi kendi içinde devleşen besteler de o Lightworker'ın yoğun power/progressive metal atmosferine destek çıkıyorlar. Tabii tipik bir Townsend'ın aralara mutlaka Dimensions gibi şık bir industrial metal veya Vacation gibi orta tempo bir dream pop yerleştirmesi kimseyi şaşırtmaz. Bu CD'nin single kıvamındaki forveti sayabileceğimiz Call Of The Void'ın tutkulu dokusu en güçlü anlardan biri. Fakat en ama en güçlü anı finaldeki Children Of God olsa gerek. 10 dakikalık (son iki dakikasındaki dalga seslerine karışan martı sesleri ve vapur düdüğü sekansını saymazsak 8 dakikalık) bu destan, bir "şarkı" olduğu kadar, sanki yemyeşil vadilerde dörtnala koşan yüzlerce atlının coşkusunu fragmanlaştıran kısa bir "film" aynı zamanda. Tek kelimeyle inanılmaz!


İkinci CD, Townsend'in en çok tuttuğu kadın vokal olan arkadaşı Anneke Van Giersbergen'in yan vokallerini yaptığı Starchasm, Pt. 2 ile sert bir giriş yapıyor. Sadece 37 saniyelik Stampys Blaster ile vitesi daha da arttıran, üstelik sonraki Factions ile trash/speed metalin kızgın sularında dans etmeyi sürdüren Townsend, ter içinde bıraktıktan sonra nihayet yine kadife bir boogie, hatta doo-wop aşinalığının Townsendcasını Yogi adıyla önümüze koyarak ortalığı sakinleştiriyor. Precious Sardine ise kesinlikle Townsend'in bugüne dek yaptığı en ilginç şarkılar arasında üst sıralara oynar. İlk kelimesi "quarantine" olan bu 10 dakikalık acayip şey, sakin bir alternatif pop gibi başlayıp, yavaş yavaş tropik ve ritmik bir neo-psychedelia'ya dönüşen, altıncı dakikasından itibaren çaktırmadan gitarını çıkarıp enstrümantal progressive metal'ine geri dönen, son 1 dakikasını ise teknomsu deneysel elektronik müzikle bağlayan tam bir hilkat garibesi. Ama tecrübe edilişi çok keyifli. Hope Is In The World, şu ana dek pek bahsetmediğimiz ama Townsend'in her şarkıdaki entrüman şovlarını renklendiren, daha da anlamlandıran vokal tasarımlarının en belirgin olduğu şarkılardan biri. Hele de Elektra Kadınlar Korosu'nun duyulduğu bölümler, her ne kadar bu bölümlerin yer aldığı şarkılar belirtilmese de yoğun bir şekilde anlaşılıyor, hissediliyor.

Albümden Children Of God gibi bir başyapıt yakalamışken ve onu zırt pırt dinleyerek tüketmek istemezken karşıma çıkan, üzerinde bazı deneysel oynamalar, eklemeler yapılmış olsa da Children Of God'ın omurgasını almış olan Children Of Dog'a gerek var nıydı bilemedim. Yine de o oynamaların, eklemelerin yaratıcılığı hatırına başımızın üstünde yeri var. Bu şarkıyla birlikte albümün progressive rock/metal şovu bitiyor. Townsend, son üç şarkısıyla bir yerlerde duysam kesinlikle ona ait olduğunu bilemeyeceğim numaralara giriyor yine. Bunlardan ilki olan Sober, adının tersine çakırkeyif bir dream pop, ikincisi olan Boogus, bluesy bir dark kabare ile psychobilly arasında salınan bir country, üçüncüsü olan Carry Me Home ise düpedüz bir akustik country olarak perdeyi çok güzel kapatıyorlar. Rock dünyasının en üretken müzisyenlerinden biri olan Devin Townsend, istese bu ikinci CD'yi 1-2 sene sonra yeni albüm diye çıkarabilecekken, deluxe edition olarak Lightwork'e eklemekle ve bu eklemenin eklektik yansımalarıyla klasını bir kez daha gösteriyor. Bu filmin o harika anlarını tekrar yaşamak için sabırsızlanma duygusunu seviyorum. Bu yüzden Lightwork, benim için 2022'nin en özel albümlerinden biri.

CD 1

1. Moonpeople
2. Lightworker
3. Equinox
4. Call of the Void
5. Heartbreaker
6. Dimensions
7. Celestial Signals
8. Heavy Burden
9. Vacation
10. Children of God

CD 2

1. Starchasm, Pt. 2
2. Stampys Blaster
3. Factions
4. Yogi
5. Precious Sardine
6. Hope is in the World
7. Children of Dog
8. Sober
9. Boogus
10. Carry Me Home

6 Mayıs 2022 Cuma

Rotting Christ - The Heretics

 
Sakis Tolis'in solo albümünü gazıyla girmeye karar verdiğim Rotting Christ evreninden geliyorum: İnanılmaz! Yıllarca bu ismi bir yerlerde görüp de hiç bir albümünü dinlememiş olmam da öyle. 1987'de kurulmuş, 1993'ten itibaren 13 albüm yapmış, konserler vermiş, konser programlarına bilerek alınmamış veya çıkarılmış şahane bir grup. Metalin black, death, gothic, symphonic hallerini bünyesinde toplayıp o bünyeye en iyi yakıştıran isimlerden biri olan Rotting Christ,  stüdyoda iki, konserlerde dört kişiden oluşuyor. Vokal, ritim gitar, bas, keyboard Sakis Tolis'ten soruluyor. Kardeşi Themis Tolis ise davul çalıyor. Zaman içinde pek çok müzisyen girip çıkmış ama Tolis biraderler dükkanı hiç boş bırakmamış. Uzmanı olmadığım için grubun ilk beş albümünü genel anlamda beğenmekle beraber, asıl keyfini 2007 tarihli Theogonia ile çıkarmaya başladığımı itiraf edeyim. Bu albümün ivmesi 2010 yılına ait Aealo ile bir seviye iner gibi görünse de, Κατά Τον Δαίμονα Εαυτού (2013), tanışma albümüm olan Rituals (2016) ve The Heretics (2019) üçlüsü beni bu müziğin duruma göre bir ihtiyaç olabileceği fikrine ikna etti. Benim için zirveleri de The Heretics oldu. Rituals ile 2016'da farkına vardığım grubu The Heretics ile neden takip etmediğimi de sorgular oldum. Zira 2019'un en iyi albümlerinden birini fena halde ıskalamışım. Sakis Tolis'in tam zamanında yakaladığım solo albümü Among The Fires Of Hell, Rotting Christ'ın geleceğini de merak ettirmedi değil. Grubun diskografisine girmemiş olsam umursamazdım ama şimdi işler değişti.

"Konser programlarına bilerek alınmamış veya çıkarılmış" olmalarının tek nedeni isimleri ve bu ismin hakkını veren Hristiyanlık karşıtı duruşları. Tabii genel olarak din kavramına karşılar ama en yakınlarında Hristiyanlık olduğu için öfkelerini ona yönlendiriyorlar. Üstelik bunu şarkılarındaki ironik veya doğrudan liriklerle, müziklerindeki  ilahi korolarıyla, senfonik düzenlemelerle, dini sembollerle, sert, karanlık ve gotik bir anti-maneviyat hissiyle gerçekleştiriyorlar. Rotting Christ, bu ismi nedeniyle 2000 ABD Başkanlık Ön Seçimleri sırasında Hıristiyan muhafazakar aday Gary Bauer'ın grubu "Katolik karşıtı" olmakla suçlamasıyla uluslararası medyanın dikkatini çekti. Buna cevaben Sakis Tolis ise "Madem demokratik bir toplumda yaşıyoruz, herkesin dinlere istediği gibi hitap etme hakkına sahip olması gerekir. Aslında basitçe onların "çürüdüğüne" inanıyoruz" dedi. Malta'da verecekleri bir konser öncesinde işgüzar bir hayranın kilise kapısına Rotting Christ broşürü yapıştırması da kilise ve Katolik gruplarla sıkıntılar yaşamalarına sebep oldu. 2018'de yine konser amaçlı Gürcistan'a gelen Tolis kardeşler, Tiflis'te "terör zanlıları" ve "satanistler" suçlamasıyla 12 saat boyunca gözaltına alındı. Ama kısa sürede hukukçuların, gazetecilerin ve aktivistlerin oluşturduğu kamuoyu sayesinde serbest kaldılar, hatta planlanan konserlerini de verdiler. Politikacı ikiyüzlülüğü, din adamı yobazlığı, yetkili merci muhfazakarlığı neyse de, gruba en şaşırtıcı tepkinin metal camiasındaki önemli (!) bir isimden gelmesini pek fazla kimse beklemiyordu.

2005 yılında metal dünyasının en abartılmış, en üfürme gruplarından biri olan Megadeth'in lideri Dave Mustaine, Yunanistan'da vereceği konserlerde Rotting Christ'ı kadroda istemediğini, aksi halde konserlere çıkmayacağını söyleyerek organizatörleri tehdit etti. Tabii Rotting Christ'a destek çıkanlar da oldu, tartışmanın dışında kalmayı seçen "metal" zihniyetini yanlış anlamış ikiyüzlüler de... Sakis Tolis bu konuda ise "Dave Mustaine'den böyle bir şey beklemiyordum. Onun "metal" olması gerekiyordu. Sadece onun için ve her yeni Hıristiyan için üzülüyorum. Çünkü Hristiyanlığın insanlık tarihinin başına gelen en kötü şey olduğunu düşünüyoruz. Bu, toplumu kontrol etmek için iyi organize edilmiş bir hile ve bu yüzden Hıristiyan olmaya kendini kaptırmış, bu sisteme teslim olmuş birini gördüğümde, özgür olmadıkları için çok üzülüyorum." demiş. Görülüyor ki Tolis'in üzüldüğüne bile değmeyecek bu kişi ve konular Rotting Christ müziğini her albümde daha güçlü hale getiriyor. Bu gücün son halkası, 13. ve şimdilik son Rotting Christ albümü olan The Heretics, yukarıda saydığımız metal türevlerini büyük bir ustalıkla birleştirmiş, dinleyicisinin üstüne üstüne giden, onu alıp gotik, uhrevi, kasvetli, puslu bir coğrafyaya, aynı zamanda sert, enerjik, epik bir atmosfere bırakan devasa bir araç. 10 şarkının hepsi tarif edilmesi de edilmemesi de zor metal cevherleri. Yolu bir şekilde metal müzik formlarıyla kesişmiş insanlar için bu tarifler farklı olacaktır. İki şarkı dışında bütün sözleri yazan, bütün müzikleri tek başına tasarlayan Sakis Tolis kesinlikle metal müziğin başına gelmiş en güzel şeylerden biri. Bu camiada bir şehir olarak Atina'nın saygınlık kazanmasında da etkisi büyük.


Özellikle Heaven and Hell and Fire, Hallowed Be Thy Name, The New Messiah, The Voice Of Universe, In The Name Of God kelimelerimin yetmeyeceği kadar harikulade besteler. Aklımı başımdan aldıkları gibi, yerine hiç tatmadığım başka bir epik metal aklı koydular sanırım. Hepsinde sanki bir stadyum ambiyansında yaylıların yerini gitarların aldığı devasa bir klasik müzik coşkusu hakim. İsmen bu şarkıları neden seçtim bilmiyorum. Albümde bu tarifin uymadığı tek bir parça yok zaten. The Heretics bana bir konsept albüm gibi görünüyor her seferinde. Şarkıların birbirine olan organik ama daha çok ruhani bağları inanılmaz. Her biri albüm içinde kendi cumhuriyetlerini ilan etmiş ama bir yandan da birbirlerine sadakat yemini etmişler. Endüstriyel metal parçalarını anımsatan Fire, God and Fear, Sakis Tolis'in solo albümündeki We The Fallen Angels'a benzeyen The Sons Of Hell, Edgar Allan Poe'nun aynı adlı şiirinin üzerine okunduğu bir başka Tolis tasarımı The Raven, albümün hiç düşmeyen, enerjisini, spiritüelliğini, zenginliğini koruyan diğer Rotting Christ çılgınlıkları.

Şiir demişken, The Raven ile birlikte In The Name Of God ve Hallowed Be Thy Name'de de yer alan dizeler Stelios Steele adlı bir dostumuz tarafından okuyormuş. Steele yanında albüm boyunca dört kişilik olağanüstü bir koro var ki, onlara The Heretics'in gizli kahramanları desek yeridir. Davudi, gotik, hatta bazen ürkütücü boyutlara varan bu muhteşem koro özellikle Hallowed Be Thy Name, The New Messiah, In The Name Of God, The Voice Of The Universe parçalarını hiç yere indirmemecesine uçuruyorlar. 2022'nin Nisan sonlarına doğru sessiz sedasız Holy Mountain adında bir tekli çıkaran grubun yeni albümü çıkacak mı, ne zaman çıkacak herhangi bir bilgi yok henüz. Hatta resmi sitelerinde Holy Mountain bile yok. Norveçli melodik black metal grubu Borknagar'ın vokalisiti olan "Lazare" lakaplı Lars Nedland'in konuk olduğu Holy Mountain pek heyecan yapılacak bir şarkı olmamış ama en azından Rotting Christ cephesinde bir şeyler olduğuna dair ümit veriyor. Bu kadar Hristiyan unsuru barındırmasına, hiç dinlememiş birine yobaz bir Katolik grup imajı verme ihtimaline rağmen anti-Hristiyan varoluşuna her yönden sahip çıkan Rotting Christ, Tolis'in yukarıda belirttiği üzere Hristiyanlık özelinde genel olarak dinlerin kontrol ve manipüle edici gücüne karşı özgürlüğü savunan istikrarlı, mantıklı, zamansız, şahane bir duruş.

1. In the Name of God
2. Ветры злые
3. Heaven and Hell and Fire
4. Hallowed Be Thy Name
5. Dies Irae
6. Fire, God and Fear
7. The Voice of the Universe
8. The New Messiah
9. The Raven
10. The Sons of Hell

12 Nisan 2022 Salı

Sakis Tolis - Among The Fires Of Hell

 
Sonunda "metal" olmak üzere gothic, symphonic, black, death ne buldularsa onun metalini yapan Atinalı grup Rotting Christ, 1987'den beri camianın en saygın isimlerinden biri. Hatta sık sık "efsanevi" kelimesi de kullanılır. En son 2019'da The Heretics adlı 13. albümleriyle görüldüler. Takipçileri olmamakla beraber 2016 yılına ait Rituals albümlerini pek severim. Başka da bildiğim yok zaten. Grubun kurucusu, vokalisti, gitar ve keyboard çaları Σάκης Τόλης, yani Sakis Tolis ise metal tutkusunu sadece Rotting Christ ile sınırlı tutmayıp ara ara Black Church, Desolation, NEKPΩN IAXEΣ, Thou Art Lord gibi başka projelerle beslemiş bir çınar adeta. 50 yaşındaki Tolis, pandemi dönemindeki kapanmalar esnasında yazdığı ve düzenlediği bestelerini 2021'den beri bir albüm haline getirme çalışmalarında sona gelmiş, böylelikle Among The Fires Of Hell adını verdiği ilk solo albümünü Mart sonlarında beğenilere sunmuş. Biri cover, diğerleri Sakis Tolis bestesi 9 şarkıdan oluşan albüm, gotik metal ağırlıklı olup daha ilk dinleyişte çarpan, savuran, tekrar güçlü biçimde ayağa kaldıran olağanüstü bir yapım. "Yapım" deyince kulağa film gibi gelmesi de boşuna değil. Among The Fires Of Hell, 1.5-2 saatlik çok iyi bir epik gerilim izleme duygusunu 40 dakikada tattıran müthiş bir tecrübe.

Her ne kadar solo da olsa insan alışkanlıklarından, zevklerinden, rifflerinden kurtulamıyor tabii. Sakis Tolis de görkemli Rotting Christ geçmişinden kopup başka yollara sapmamış. Davul hariç duyduğumuz her şeyi kendisi çalmış, black ve death arasında gidip gelen vokallerle şarkıların gizemine gizem, karizmasına karizma katmış. Davulu ise başta Nightrage, Septicflesh gibi nispeten daha tanınmış isimler olmak üzere bir sürü grupta baget sallamış Selanikli Fotis Benardo çalıyor. Bazı şarkı girişlerinde ve aralarda anlatıcı edasıyla replikler söyleyen Andrew Liles ve Stratis Steele'in davudi sesleri, zaten atmosferi çok kuvvetli olan albüme sinematik bir hava estiriyor. Rotting Christ'e nazaran biraz daha melodik, bazı gitar melodilerinde daha oryantal biçimler tercih eden Tolis, özellikle arka arkaya gelen The Dawn Of The New Age, We The Fallen Angels ve Ad Astra şarkılarındaki muhteşem ritim ve lead gitar rifflerinde yabancılık çekmeyeceğimiz köprüler inşa ediyor. Keyboardların kattığı power metal duygusunun fenalıklar getirmesine izin vermeden (ki power metal bünyesinde o fenalıklara çok maruz kalmışımdır), o duyguyu black metal vokallerle, kıvrak gitar müdahaleleriyle, bazen de power abartısını sağaltan gotik güçlendirmelerle dengeliyor. Bir çok şarkıda bunu duymak mümkün. Benim için bu dengeden emin olmamı sağlayan son nokta da Live with Passion (Die with Honour) diyebilirim.


Sondan bir önceki şarkı The Silence, gotik ve karanlık bir koro ambiyansıyla büyülü bir sabit nakaratı yücelterek Sakis Tolis'in yarattığı bu evrenin önemli parçalarından biri haline geliyor. Ama koro ve büyü demişken kapanışta yer bulan ve albümün tek cover parçası olan Nocturnal Hecate'den de bahsetmek gerek. Şarkının orijinali 1994'te Atina'da kurulan, müzik hayatını Londra'da sürdüren, antik Yunan ve Neo-Pagan folk müzik türünde biri remiks olmak üzere 8 albüm yapmış, aynı zamanda Sakis Tolis'in arkadaşları olan Daemonia Nymphe grubuna ait. Grup şarkıyı Tolis'e vermekle kalmamış, kadınlı erkekli altı üyesiyle de tam kadro koroya geçmiş. Daemonia Nymphe'nin 2007 tarihli Krataia Asterope albümünde bulunan şarkı Tolis'in ellerinde albümün karakterine bire bir uyan şahane bir gotik gerilim kısa metrajına dönüşmüş adeta. Nocturnal Hecate ile albüm bitiyor ama döngüye aldıysanız My Salvation ile o enfes yolculuk tekrar başlıyor. Hazır havaya girmişken devam edersiniz veya durdurup kendinizi yeniden ona hazırladığınız başka bir anda tekrar dinlersiniz. Among The Fires Of Hell öyle çerez niyetine tüketilecek albümlerden değil. Başka işlerle uğraşırken fonda çaldığında bile ziyan olacak diye korktuğum albümlerden.

Pandemi dönemi pek çok sanat dalını farklı şekillerde etkilediği gibi müzisyenler üzerinde de yoğun baskı ve buna bağlı olarak ilham yarattı. Zaten öncesinde de şarkıların liriklerine nüfuz eden ölüm, kurtuluş, melekler, cehennem gibi imalı mistik ve uhrevi temalar üzerinden oluşturulan karanlık ve nihilist okumalar Rotting Christ tarzından çok farklı değil. Bunların karantina döneminde iyice birikip Tolis'e ilham olarak dönmesi sonucu Among The Fires Of Hell gibi bir albümün çıkması son derece anlaşılır. Aslında albüm koyuluğu yanında tanımlanması tuhaf bir coşkuyu da beraberinde getiriyor. Hakkında bu kadar çok isim ve bilgi verebilmiş olmamda, Tolis'i veya Rotting Christ'ı çok iyi bildiğim sanılmasın. Albümden o kadar etkilendim ki, hakkında bulabildiğim her şeye baktım. Tolis'i o köklü geçmişiyle değil de ilk solosuyla tanıdığıma da çok memnun oldum. Hatta fırsat bulunca Rotting Christ külliyatına da girmeyi ciddi ciddi düşünüyorum. Grubunun dağıldığına dair bir bilgi yok ama böyle olacaksa bundan sonraki her Sakis Tolis solosuna kapılarım ardına kadar açık.

1. My Salvation
2. Among the Fires of Hell
3. The Dawn of a New Age
4. We the Fallen Angels
5. Ad Astra
6. Live with Passion (Die with Honour)
7. I Name You Under Our Cult
8. The Silence
9. Nocturnal Hecate (feat. Daemonia Nymphe)

7 Kasım 2021 Pazar

Kamelot - Poetry For The Poisoned


Floridalı progressive metal canavarı Kamelot, 1991 yılında atıldığı müzik hayatına Poetry For The Poisoned adlı 11. albümüyle devam ediyor. Aralarında The Black Halo, Karma, Epica gibi türün başyapıtları arasında gösterilen albümlerin de bulunduğu görkemli tarihi, Poetry For The Poisoned ile daha da pekişiyor. Kendilerinin sıkı bir takipçisi olmamakla birlikte, bir progressive metal canavarı da sayılmam. Ama adı geçen albümlerin görkemine tanıklık etmiş biri olarak Kamelot'un progressive ruhunu power metal ile bir potada yoğuran yorumlarını son albümleriyle tekrar görmek sevindirici oldu kendi adıma. Zira çok beğendiğiniz bir grup veya şarkıcının en son albümlerini beklediğiniz çizgide bulamamak kalp kırıcı olabiliyor. Neyse ki Kamelot, bu tembellik ve onun yol açtığı kirlilikten uzakta dimdik ayakta duruyor.

Grubun geçmişten bugüne yaşadığı eleman değişikliklerine baktığımızda çok çalkantılı dönemler yaşadıklarını anlamak mümkün. Eternity ve Poetry For The Poisoned arasındaki değişimler, adeta 10 yıl aradan sonra Yalan Rüzgârı'na tekrar başlamış seyircinin yaşaması muhtemel kafa karışıklığı vaad ediyor sanki. Tabiî bu üstünkörü benzetme, işin sadece personel değişimi açısından ele alınışı. Yoksa benim dinlediğim 7-8 Kamelot albümü arasında kötü olanına rastlamadım. Belki hepsini iki güne sığdırdığım, adeta bir "Kamelot Özel Gösterimi" düzenlediğim içindir bilemiyorum. Fakat buna rağmen bazı dijital ortamlarda okuduğum çeşitli yorumlarda Poetry For The Poisoned, önceki albümlerine nazaran vasat bulunmuş. Hatta "yılın en büyük hayalkırıklıklarından biri" bile diyen çıkmış. Bunu diyen ya sayı saymayı, ya da ıslak odunun tadını bilmiyor. Tamam, Kamelot'un sadık bir hayranı değilim, ama şu albüme kötü demek Kamelot hayranlığı sayılıyorsa, böyle hayranları olduğu için vay Kamelot'un haline!

İsveçli Soilwork grubunun vokalisti Björn "Speed" Strid'in böğürtüleriyle konuk olduğu The Great Pandemonium isimli zımba gibi şarkıyla başlayan albüm, senfonik öğelerin zenginleştirdiği, ama sertliğin elden bırakılmayarak bu epik havayı çok ustaca dengelediği daha bir sürü tat içeriyor. Önemli konuklar bu kadarla kalmıyor. Savatage vokalisti ve keyboardcusu Jon Oliva'nın her iki biçimde de duyulduğu The Zodiac ve Epica'nın büyüleyici sesi, aynı zamanda 2005'te Kamelot'a katılan klavyeci Oliver Palotai'nin sevgilisi Simone Simons'ın eşlik ettiği House On A Hill albümün en iyilerinden. Ayrıca Seal Of Woven Years, Hunter's Season, Once Upon A Time ve yine Simons'ın meleksi esintilerinin duyulabileceği dört bölümden oluşan epik Poetry For The Poisoned, albümü yücelten anlar. Gitar soloları, davul atakları, klavye serinliği ve 97'den beri grubun sesi nefesi olmuş Roy Khan'ın üstün vokaliyle almış yürümüş bir albüm Poetry For The Poisoned...

1. The Great Pandemonium
2. If Tomorrow Came
3. Dear Editor
4. The Zodiac
5. Hunter's Season
6. House On A Hill
7. Necropolis
8. My Train Of Thoughts
9. Seal Of Woven Years
"Poetry For The Poisoned"
10. PT. I Incubus
11. PT. II So Long
12. PT. III All Is Over
13. PT. IV Dissection
14. Once Upon A Time
15. Thespian Drama

8 Haziran 2019 Cumartesi

Myrath - Shehili


2016 yılının bana göre en iyi albümü olan Legacy, Tunus'tan gelen progressive metal grubu Myrath'ın zirvesiydi. Hala Legacy'yi keyifle dinleyebiliyorum ve dinleyeceğim. Artık onu aşabilen bir albüm yapabileceklerini pek sanmıyordum. Ama bu durum, aylar öncesinden haberini aldığım Shehili için heyecanlanmamı engellemiyordu. Hatta ilk single Dance, tıpkı Legacy'nin ilk single çalışması Believer'a çok benziyor. (Her ikisinin de çok kötü videoları var ne yazık ki). Tahmin ettiğim gibi Shehili, bir önceki Legacy'yi aşamıyor. Böyle bir beklentim de yoktu. Dance ile birlikte, şahane bir Born To Survive, Legacy ruhunu devam ettiren Lili Twil, No Holding Back, You've Lost Yourself, Monster In My Closet gibi progressive metal şarkıları bulmak sevindiriciydi. Zaten bu saatten sonra çoktan kalitesini ortaya koyan Myrath'ın vasat bir albüm yapması çok zor. Yine de Shehili'nin eleştirilecek yönleri yok değil. Keşke 12 yerine 10 şarkı olsaymış veya bazı şarkılar kulağıma bu kadar sıradan gelmeseymiş dedim. Onları zamana bıraktım sayılır. Pek fazla ümidim de yok açıkçası.

Albümün ikinci yarısı, (kapanışı yapan Shehili'yi saymazsak) özellikle de son 3 şarkısı şu ana dek beni hiç tatmin etmedi. Legacy gibi her saniyesi dolu dolu bir albüm hala kendini yıkıp yeniden yapıyor, her seferinde kendini yukarı taşıyorken, Shehili'nin bu yarıda aynı performansı gösterememesi bir parça üzdü doğrusu. Ama şu da unutulmamalı ki, sabahtan beri Shehili'yi karşılaştırdığım albümün adı Legacy. Bu karşılaştırma Shehili'nin 2019'un en iyi rock albümlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Doğu yaylılarından, klavyelerden, özellikle Bruce Dickinson'dan çok şey öğrendiğini düşündüğüm Zaher Zorgati'nin doğu - batı arasında gidip gelen katmanlı vokalinden güç alan Myrath soundu yerli yerinde duruyor. En vasat dediğimiz şarkının bile bir yerlerinde güçlü numaralar dönebiliyor. Malek Ben Arbia yine gitarına kanat takıp müthiş sololar uçuruyor. (Dance'teki kısa solosu inanılmaz mesela). Keşkelerin bir parça daha fazla olduğu bir albüm olması rahatsız etmiyor beni. Ama yürek burkan I Want To Die benzeri şarkı neden bu albümde yok gibi serzenişlere girersek Shehili'ye hak ettiği değeri vermemiş oluruz ki, bir Myrathçı camia bunu hiç istemeyiz.

1. Asl
2. Born to Survive
3. You've Lost Yourself
4. Dance
5. Wicked Dice
6. Monster in My Closet
7. Lili Twil
8. No Holding Back
9. Stardust
10. Mersal
11. Darkness Arise
12. Shehili

16 Mart 2017 Perşembe

Myrath - Legacy


2005 yılında X-Tazy adıyla Double Face adında bir EP yapan, 2006'da ise önemli değişikliklerle Myrath adı altında daha derli toplu şekilde şaha kalkan Tunuslu beşli, adım adım hep yükselen bir kariyerin örnek gruplarından biri. Tunus - Fransa ortak yapımı diyebileceğimiz Myrath, ilk yıllarında death metal coverları, "düşük profilli" konserler falan derken 2006'nın ilk yıllarında yakaladığı çok hayati bir fırsatla kariyerinde sıçrama şansı elde etti. Robert Plant ve saygın Fransız progressive rock grubu Adagio'nun katıldığı bir konserin açılışını yapmaları onlar için itici güç halini aldı. Adagio’nun keyboard sorumlusu Kevin Codfert'in onları çok beğenip yapımcıları olmasına kadar giden yolun ucu, 2007 tarihli debut Hope'a çıktı. Çok iyi eleştiriler alsa da bence gerçek Myrath'ı yansıtmayan, standart ölçülerde bir progressive ve power metal albümü olan Hope, gruba debut prestiji sağlayarak arka sıralardan biraz daha ortalara doğru gelmesini sağladı. Ama önce Desert Call (2010), sonra da Tales Of The Sands (2011) albümleriyle standart ölçülerden sıyrılan, hatta kendi standartlarını kurma yolunda önemli adımlar atan grup, sürekli yükseliş halinde bir grafik çizdi.

Bu yükselişin en önemli nedenini, progressive ve power metal öğelerini geleneksel Tunus müziğiyle, daha geniş bir ifadeyle Kuzey Afrika unsurlarıyla giderek artan bir ustalıkla şarkılara ekleyen, zamanla o şarkıların vazgeçilmez özelliği haline getiren güçlü bir kaynaştırma becerisi olarak görebiliriz. 90'larda Avrupa'da ortaya çıkan ve hızla yükselen folk metal türünden farklı olarak daha çok doğu kültüründen beslenen oryantal ve arabesk öğelere ev sahipliği yapan bir geleneksellik durumu söz konusu. Metal ve oryantal müzik, biraraya geldiği zaman çok eğreti duran, turistik bir kombinasyon olarak karşımıza çıkar çoğu zaman. Eskilerden Orphaned Land, yenilerden de yine Tunuslu Nawather bu türün benim bildiğim en iyi örneklerinden ikisi. Şimdi Myrath sayesinde bu zümreye çok güçlü bir halka daha eklemiş olduk. İlk üç albümüyle sürekli yükselen bir yol tutan grup, Dream Theater, HIM, W.A.S.P., Tarja Turunen gibi isimlerin artık daha "yüksek profilli" açılış organizasyonlarında boy gösteriyor. (W.A.S.P.'a saygısızlık etmek istemem ama Myrath diğerlerine Tunus çöllerinin tozunu yutturur o ayrı.)


Myrath (Arapça "miras") dördüncü albümü olan Legacy (İngilizce "miras") ile bana göre yükselişteki kariyerinin zirvesine ulaşmış bulunuyor. Zaten dolaylı yoldan da olsa kendi adını taşıyan albüm tam da böyle olmalı. Artık bundan sonra grubun yapacağı albümleri derecelendirmek için Legacy ile kıyaslayacağız. Çıta orası. Jasmin adındaki kısa intronun ardından, bu türden süper bir hit çıkar mı diyenlere Believer ile tokat gibi bir cevap veren Myrath, bu şarkının yüksek coşkusuyla hem albümde bizi nelerin beklediğinin önemli detaylarını veriyor, hem de bir konser gibi geçecek yaklaşık bir saatin muhteşem açılışını yapıyor. Sonrasında Nobody's Lives, The Needle, The Unburnt, Storm Of Lies, Other Side vs. diye albüm öyle bir akıyor ki, anlatılması yerine yaşanması gereken tarihi bir tecrübe yaşadığımı hissediyorum. Neden tarihi? Çünkü Legacy'yi birkaç kez dinledikten sonra kenarlarını, köşelerini, kıvrımlarını, mağaralarını, gizli patikalarını, saklı bahçelerini birer birer keşfetmeye başladım. Hala da keşfediyorum. Bu hissi en son hangi albümde yaşadığımı değil de, eskilerden hangi albümde yaşadığımı buldum. Oraya birazdan geleceğiz.

Progressive / power metal altyapısına eklenen olağanüstü doğu yaylılarıyla, ayrıca solist Zaher Zorgati'nin çok yönlü vokaliyle yakalanan mükemmel uyum, Arapça - İngilizce karışık sözler, Myrath ve müziğini otantik bir zeminde tutuyor. Ama bir süre sonra bunun geçici bir turistik özellik değil, grubun oturmuş tarzı olarak kabul ediyoruz. Yaylıların mı gitarları, gitarların mı yaylıları yönlendirdiği belli olmayan, bu haliyle ayrı bir çekicilik taşıyan her bir Legacy şarkısı, kendi süreleri boyunca kendi dünyalarını itinayla inşa ediyorlar. Mesela Nobody's Lives, yaylı destekli harikulade bir giriş yaptıktan sonra İngilizce sözlerle ilerliyor. Ama olağanüstü nakaratının Arapça olması şarkının karakterini etkilemediği gibi daha da yükseltiyor. (Hatta Zorgati'nin "aman aman" diye uzun hava çektiği, sıkı bir groove metal bölüme bağlanacak kısa bölümü de atlamayalım.) Senfonik metalden yine groove metale evrilen müthiş bir girişle başlayan The Needle, yine muhteşem bir nakaratla (bu defa İngilizce) kendine bağlıyor. Bu kadarla yetinmeyip kemanların gitarlarla raks ettiği oryantal bölümle tadına tat katıyor. Zorgati'nin istisnasız senfonik, groove, heavy, progressive her şarkıya uyumlu mükemmel sesinin düzeni hiç bozmadan nağmeli oryantal geçişler yapması hayranlık verici. Adam şu şarkıda devleşiyor demek mümkün değil. Çünkü adam her şarkıda öyle.

Grubun Zaher Zorgati, süper nakaratlar, yaylı - gitar uyumu ekseninde birbirinden güçlü şarkıları artık sonlara doğru gittikçe özellikle Duat ve kapanışı yapan Other Side ile efsanevi boyutlara ulaşıyor. Hele bir I Want To Die var ki, her dinleyişimde gözümde birkaç metalcinin günbatımına karşı bir kıyı meyhanesinde rakı balık eşliğinde içerlerken dinledikleri bir şarkı manzarası canlandırıyor. İçinde taşıdığı tutku, acı ve aynı zamanda güç, bizim genlerimizde de saklı olan nağmeli söyleyişe, yaylı çalgılar efkarına, metal ve arabesk alakasızlığından ortaya çıkan cazibeye hiç yabancı değil. Bu cümleyi sadece I Want To Die için değil, albüm geneli için de kumamız gerek. Dinledikçe açılan, açıldıkça içindeki detayları ortaya çıkaran, hatta bir sonrakinde ortaya çıkardığını da ustaca gizleyebilen, böylelikle her seferinde kendini özletebilen şarkılar bunlar. 15-20 defa dinlediğim Legacy'de örneğin The Needle, Duat veya Nobody's Lives'daki hepsi birbirinden özel nakaratlarından ya da gitar rifflerinden hangisinin hangisine ait olduğunu daha tam olarak ezberleyememiş olmayı seviyorum. Çünkü neyin ne zaman karşıma çıkacağının belirsizliği beni heyecanlandırıyor. Bu duyguyu hala hissettiğim albümlerden biri de Iron Maiden'ın Somewhere In Time'ıdır. İşte bu yüzden Legacy benim için tarihi bir albüm.

1. Jasmin
2. Believer
3. Get Your Freedom Back
4. Nobody's Lives
5. The Needle
6. Through Your Eyes
7. The Unburnt
8. I Want to Die
9. Duat
10. Endure the Silence
11. Storm of Lies
12. Other Side

18 Eylül 2016 Pazar

Sinnergod - Sinnergod


Gothic Metal öyle bayıldığım bir müzik sayılmaz. Yılda bir defa sevdiğim bir albüm ya çıkar, ya çıkmaz. Bu yıl ne hikmetse bir tane çıktı. O da beş kişilik İngiliz grup Sinnergod'ın kendi adını taşıyan ikinci albümü oldu. Bu türün en olmazsa olmazı, haliyle gotik bir atmosfer yaratmaktır ki, dinlediğim çoğu albümde çok suni yöntemler kullanılmıştır bu uğurda. Sinnergod'ın bana göre en önemli özelliği, sırf gotik takılacağım diye bu suniliğe prim vermektense, o gotik bileşenleri power ve alternative metal ile güçlendirir öyle çalar söylerim demiş olması. Bu üçü birarada formül, Sinnergod'ı onlarca muadilinden çok bariz biçimde ayırmıyor belki. Ama şarkılarda hissedilen epik ve gotik doku, iyi yazılmış olmalarının da verdiği güçle samimi ve sinematik duruyor. Evet ilk başta şarkıları birbirinden ayırt etmek zor olabiliyor. Zaten kısa süre sonra onlar kendilerini diğerlerinden ayıracak birşeyler buluyorlar. Bu farklılıkları bulabilmek açısından emek isteyen albümlerden biri diyebiliriz onun için.

Hani ben fark mark bulmak istemem, dinler geçerim, beğenirsem alır, beğenmezsem basar giderim diyenlerdenseniz, karşınızda ne şekilde bir albüm bulursunuz bilemem. Ancak açılıştaki yarısı enfes bir post-rock, diğer yarısı da yoğun bir hard / heavy / power metal olan Dead Of Night ile başlayıp, The Endless, The Watched, Supernatural, Joshua's Day, Johnny Sits Perfectly Still, Burn diye süregiden şahsi favorilerimin ortak özelliği, her birinin kendi kalıplarında birer kompozisyon gibi özenle yazılıp vücuda getirilmiş olması. Sertliği gotik sınırlar içinde tutup, profesyonel keyboard dokunuşlarıyla besleyen, bu sayede adeta o sertliği ehlileştiren bir müzik ortaya koyan Sinnergod, 2013 tarihli ilk albüm Seven Deadly Sinphonies'ten daha güçlü bir albümle geri dönmüş diyebiliyorsunuz böylece. Solist Mark Hampson'ın hep aynı tonda ilerleyen sesi kimi zaman kulağa fazla maço gelebilir, albüm uzun ve yorucu görünebilir, hatta bir süre sonra kekremsi tat bırakabilir (burada açılan parantezde bu tip durumlarda şarkıların peşpeşe değil de, dinlene dinlene dinlenmesi tavsiye olunur), single olarak seçilen The Endless ve Burn gibi iyi şarkılara berbat videolar çekilmiş olabilir. Fakat içinde gotik iddiası barındıran bir albüm şayet Sinnergod gibi o atmosferi yaratmayı becerebilmişse bunların fazla bir önemi kalmıyor.

1. Dead of Night
2. Burn
3. The Endless
4. I Never Had a Gun
5. 1000 Sins
6. The Watched
7. Joshua's Day
8. Supernatural
9. We've Been Expecting You
10. Johnny Sits Perfectly Still
11. We Don't Have Anything
12. XII

3 Temmuz 2015 Cuma

Nightwish - Endless Forms Most Beautiful


Metalin senfonik kanadından söz açılacaksa Finlandiya'nın gururu Nightwish'e değinmemek ayıptır. Hele de 8. stüdyo albümleri Endless Forms Most Beautiful çıkmışken günahtır. Kurulduğu 1996'dan bu yana senfonik ve folk metal adına en kaliteli işlerden bazılarını sunan grup, bana göre bu son albümleriyle kendi zirvelerini yakalamışlar. Gerçi bu iddiada bulunabilmek için bir Nightwish eksperi sayılmam ve 8 albümlerinden 4 adedini dinlemişliğim vardır. Ama insan dinlerken birşeyler hissediyor ve dinlemediklerine geri döndüğünde çok fazla kayıp yaşamadığını anlıyor. O kalan 4 albümü de birgün dinlersem eminim ki Endless Forms Most Beautiful'dan iyi bulmayacağım. Çünkü öncekiler benim için başarılı birer senfonik metal albümü iken, bu albüm epik bir masal, bir macera, bir tecrübe. 78 dakikalık bir sanat eseri. Her biri kendi içinde başka parçalar saklayan 11 parçalık bir saga.

İtiraf edeyim, bu albüme kadar Nightwish hakkında hiç bu kadar yoğun duygular hissetmemiştim. Hatta Century Child (2002) ve Once (2004) albümlerini arka arkaya dinlediğimi hatırlarım. Başlarda iyi gelse de bir süre sonra uyuşma veya iç kıyılması yaşanabiliyor. Bu yüzden Nightwish benim üzerimde hep saygı duyulan, ama fazla derinine inildiği taktirde sizi tekrar yukarı çıkarmadan orada bırakıp giden karakterde bir grup imajı bırakırdı. Bazen orada bırakmak da marifettendir. Çünkü ne yapacağınızı bilemeden tekrar başa dönerek çıkış yolu aramanızı söyler size. Belki de giriş, gelişme, sonuç düzeni bulamadığımız için bu terk edilmişlik duygusuna kapılırız. Oysa Nightwish şimdi tüm ihtişamıyla bu imajı yeniden dizayn ediyor. Sound aynı da olsa 2015 Nightwish'inde farklı birşeyler olduğu seziliyor.

Grubun şarkılarının çoğuna imza atan, keyboard ve piyano çalan, yapımcılığı üstlenen Tuomas Holopainen'in 7 şarkıyı tek başına, kalanları da bas gitarist Marco Hietala ile yazdığı Endless Forms Most Beautiful, Nightwish cephesinde bazı ilklerin yaşandığı bir albüm. Bu farklılığı o ilklere bağlamak ne derece doğrudur, onu Nightwish uzmanları daha iyi analiz edecektir. Grup 2005 yılında olaylı biçimde ayrıldığı vokalist Tarja Turunen'den sonra çalıştığı Anette Olzon ile de 2012'de yollarını ayırmıştı. Merakla beklenen yeni ses, After Forever, ReVamp, Star One gibi gruplarda bulunmuş Hollandalı Floor Jansen olmuş. (Bu değişimin detayları grubun 2013 tarihli tur belgeseli Showtime, Storytime'da görülebilir.) Ayrıca 2013'ten bu yana grupta folklorik enstrümanlar çalıp geri vokal yapan Troy Donockley de resmi Nightwish üyesi ilan edilmiş. Böylece grup, kendi tarihinde ilk kez altılı olarak sevenlerinin karşısına çıkıyor. Zaten tecrübeli olan Jansen ve Donockley takviyesi ile daha da güçlenen Nightwish, bu taze kanların moraliyle adeta tüm birikimini ve coşkusunu bu albüme boşaltmış.


Konsept olarak Charles Darwin'in 1859 tarihli On "The Origin Of Species" kitabından esinlenen, albümün adını da kitapta geçen bir cümleden alıntılayan Toumas Holopainen, şahane açılış parçası Shudder Before The Beautiful'un başlarında da İngiliz biyolog Richard Dawkins'ten bir alıntı yapmış. Üstelik Profesör Dawkins, Holopainen'in daveti üzerine kendi sesiyle bu açılışı yapma nezaketini göstermiş. Oxford'da bir stüdyoda yapılan kayıt gruba gönderilmiş. Albüm kapanışında yer alan The Greatest Show On Earth ismi ise, yine Dawkins'in 2009 tarihli "The Greatest Show On Earth: The Evidence For Evolution" kitabından alınmış. Toplamda doğal hayatın ve evrimin güzellik boyutundaki anlamını şiirsel olduğu kadar bilimsel dengelerle yorumlamaya soyunmuş liriklerle dolu bir albüm bu. Bu kadar ağır meselelere eğildiği için iç kıyıcı boğuk bir atmosfer içinde yüzdüğü sanılmasın. Zira bu referansları müzik içinde sindirmeye eğilimli belli bir metal kitlesini avucunun içine alabileceği kadar, konsepte fazla kafa yormayıp sadece kafa sallamaya hevesli heavy metal çakallarını da tavlamaya muktedir.

Anlatılmaz yaşanır bir albümü anlatmaya çalışırken fonda bu şarkıların çalıyor olması gerek. Çünkü havaya girmek önemli. Grubun progressive / symphonic / power metal dengelerinin vazgeçilmez bir parçası olan orta çağ folk ruhu, senfonik metalin hizmetine sunulmuş şekilde yine dozunda. İlk iki şarkı Shudder Before The Beautiful ve Weak Fantasy, coşkulu heavy progressive yapılarıyla bu folk ruhunu kaynaştırarak daha ilk dakikalardan albüm çıtasını yüksek tutuyorlar. Bu nitelikli karışıma özellikle orkestrasyonu çok kuvvetli Yours Is An Empty Hope ve Endless Forms Most Beautiful'u da eklemek bir zorunluluk. Karşımızda o kadar harika bir metal formu duruyor ki, farklı bir başka metal formu olarak Iron Maiden'ın progressive lezzetine elit bir Orta Çağ ambiyansı katılmış zenginlikler duyuyoruz adeta. (Tabii burada itici değil, çekici bir elitlikten söz ediyoruz.)

Élan, albümden çıkan ilk single ve ne yazık ki kötü bir klibe sahip (ki bu ilk defa başıma gelmediği için özellikle başarılı İskandinav grupların kötü klip çekmezse ölecek hastalığı var diye düşünmeye başladım.) Élan'ın, Edema Ruh'un ve Our Decades In The Sun'ın naif atmosferleri, harika fiziği ve sesiyle Floor Jansen'in içinde sadece bir Zeyna olmadığını, tutkulu ve kırılgan bir kadının da yaşadığını gösteriyor. Enstrümantal The Eyes Of Sharbat Gula, adından da anlaşılacağı üzere, Holopainen'in birkaç yıl önce National Geographic sayısında rastladığı o meşhur Afgan kızı Sharbat Gula'nın röprodüksyonundan çok etkilenmesi üzerine yazılmış. Böylesine anlamlı bir fotoğrafın bir de şarkısı olması gerektiğini düşünen Holopainen, Sharbat Gula'nın gözlerindeki korku ve korkusuzluğu, vahşilik ve gizemi şarkılaştırmak istemiş. Liriklerin içinden çıkamayınca da, enstrümantal olmasına karar vermiş. Şarkıyı dinlerken o fotoğrafa bakmak çok etkileyici olsa da, şarkısı henüz yazılmamış, belki de hiç yazılamayacak, zaten kendi kendinin şarkısı olan bir fotoğrafı yorumlamak çok zor.


Nightwish için bir başka ilk ise, kapanıştaki o beş bölümlük The Greatest Show On Earth... Beş bölüm, 24 dakika süren bu epik, Nightwish tarihindeki en uzun şarkı olma özelliği taşıyor. Şarkı demek pek doğru değil. "Doğal seleksiyon yoluyla hayat ve evrim" temalı bu yapıt, klasik müzik, film teması, progressive metal, rock opera karışımı bir kısa film tadında. Holopainen bu uzun deneyimi "bugüne dek yaptığımız en iddialı şey" diye tanımlıyor. Albümü tanımlarken de "9 destek hareketi, bir fasıla (The Eyes Of Sharbat Gula) ve asıl hamle; final şarkısı" diyor. Hani Iron Maiden için Steve Harris ne ise, Nightwish için Tuomas Lauri Johannes Holopainen de o. Caz ve klasik müzik eğitimi de almış olan bu adamın, söz, müzik, düzenleme, yapımcılık yeteneklerini kendi egosuna hapsetmeyip, çeşitli grupların, 1996'dan beri de Nightwish'in hizmetine sunması onu metal camiasının en güçlü personalarından biri yapıyor. Onun için metal müzik sadece uhrevi sözlerden ve yüksek volümlü bestelerden ibaret değil. Orkestrasyon, alt metin, yüksek tansiyon, savunmasızlık, hepsi bu tasarımın içinde kendine uygun yerler buluyor. Sonsuzluğa uzanan formlardaki güzellikler her yeni Nightwish albümünde yeni arayışlara sebep oluyor.

1. Shudder Before the Beautiful
2. Weak Fantasy
3. Élan
4. Yours Is an Empty Hope
5. Our Decades in the Sun
6. My Walden
7. Endless Forms Most Beautiful
8. Edema Ruh
9. Alpenglow
10. The Eyes of Sharbat Gula
11. The Greatest Show on Earth
      i. Four Point Six
      ii. Life
      iii. The Toolmaker
      iv. The Understanding
      v. Sear-Worn Driftwood

17 Mayıs 2015 Pazar

Ascendia - The Lion and The Jester


Ascendia, Toronto'dan çıkmış yepyeni bir metal grubu. Tabii metal denince artık önüne daha belirleyici bir kelime (veya kelimeler) koymak gerekiyor. Ascendia'nın kelimeleri ise progressive ve symphonic şeklinde etiketleniyor. Debut albüm The Lion and The Jester sayesinde tanıdığımız grup Nick Sakal (vokal), John Lov (gitar, vokal), Billy Lov (davul), John Abanador (bas) ve Maestro (keyboard) beşlisinden oluşmakta. Ergenliklerinden beri birlikte müzik yapan Lov kardeşlerin müzikal tercihleri, Ascendia'nın şimdiki halinin oluşumunda çok etkili. Önce Black Sabbath, Dio, Rainbow ile başlayıp daha sonra Nightwish, Kamelot, In Flames gibi daha senfonik sulara heves eden biraderler, birgün tesadüfen vokalini duydukları eski arkadaşları Nick Sakal'dan çok etkilenmeleriyle grup fikrini ciddi ciddi masaya koymuşlar. Ascendia'nın temelleri atılınca ve başka katılımlar da gerçekleşince o konser senin, bu etkinlik benim katılmaya, kendilerini geliştirmeye başlamışlar.

Metal coverları, hatta arada Careless Whisper'ın bulunduğu pop coverları bile çalarak, müziklerinin sığmadığı daracık mekanlara ve yetenek şovlarına çıkarak daha ne kadar gidecek böyle diye düşünürken kendi şarkılarını yazmayı kafaya koymuşlar. 2013 Rockstar Mayhem Festival organizasyonunun Toronto ayağında Mastodon, Amon Amarth, Children Of Bodom gibi grupların azgın hayranlarını kıvama getirmek için açılış yapmalarıyla hayran kitlelerini katlayan grup, onların albüm beklentilerini de ancak 2015'te karşılayabildi. The Lion and The Jester çıkar çıkmaz da şimdiden haklı olarak yılın en iyi metal albümleri arasında gösterilmekte. Metal ve senfoni öğelerini biraraya getirirken yaşanan "birine daha fazla yüklenme" ya da "ikisinin de hakkını verememe" gibi sıkıntılar yaşamadığını düşündüğüm grup, tam tersi albüm öncesi geçirdikleri kendini geliştirme evresinde çok iyi piştiklerini, bu albümle de meyveleri toplamaya hazır olduklarını kanıtlıyorlar.


At The End Of It All ile şahane bir açılış yapan grup, peşpeşe Remember Me, Moonchild ve Demon Eyes sayesinde bu türün fanatiklerinin ve sempatizanlarının kulaklarında kir pas bırakmıyor. Şarkılardaki kimi aleni, kimi gizli riffler, nefis keyboard melodileriyle bütünleştikçe köpüren bu ilk dört parça, sertliğin kanatları altında epik manzaralar canlandırma konusunda gerçekten iyi iş çıkaran tasarımlar. No More Tales To Tell ve Faded Away için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Müzik ne kadar usta işiyse, grubun tek sakallısı Nick Sakal'ın bu epik anlara Cinderella'nın kayıp pabucu gibi uyan senfonik vokali de aynı ustalıkta. Bu güçlü bloğun hemen ardından aynı karakterde bir başka şarkı daha mı gelecek derken (ve artık gelmesin derken) Last Forever baladı ile sular duruluyor, ortalığı huzur kaplıyor. Huzursuzluk durumu yok elbette ama uzun müddet aynı karakterde şarkıların sıralanmasıyla oluşabilecek monotonluğun önüne geçilmesi faydalı oluyor.

Ama balad demişken, Nick Sakal'ın ismini bulamadığım bir kadın vokalle düet yaptığı, gitarların ve davulun dinlendirilip, keyboard ve yaylıların kontrolü ele aldıkları The Song That You Deserved, o durgun suların fonuna bir günbatımı hüznü yerleştirerek sözünü ettiğim huzur şekline güçlü bir romans da ekliyor. Albüme adını veren The Lion and The Jester ise ilk iki dakikasında sağlam bir atmosfer kursa da süresinin de biraz uzun olmasının etkisiyle sanki devamını pek getiremiyor. Belki de yine aynı karakterde şarkılar kervanının monotonlaştırmasından nasibini alıyor. Özellikle Kamelot grubuna benzetmeyenin kalmadığı Ascendia, benzetmek istedikten sonra 30 saniye içinde onlarca gruba benzetilebilecek bir grup. (Hatta sırf tiplerine bakarak şu gereksiz apaçi post-hardcore gruplara bile benzetilebilirler.) Fakat Kamelot dahil, tüm o benzetilenler arasında birgün kendi yerini edinecektir.

1. At the End of It All
2. Remember Me
3. Moonchild
4. Demon Eyes
5. Last Forever
6. No More Tales to Tell
7. Why Angels Cry
8. Faded Away
9. My Last Song
10. The Song That You Deserved
11. The Lion and the Jester
12. Starlit Eyes    

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Kotiteollisuus - Maailmanloppu


1991'de Jouni Hynynen (vokal, gitar), Janne Hongisto (bas), Jari Sinkkonen (davul) tarafından Lappeenranta, Finlandiya'da kurulan Kotiteollisuus, 13. stüdyo albümü Maailmanloppu ile tanıma şerefine eriştiğim sağlam bir hard rock / heavy metal grubu. Bu ilk cümlede klavyeye umarsızca abandığım sanılmasın, yazdıklarımın hepsi gerçek. Kendilerini tanımak ancak 13. albüme kısmet oldu. Tanıştığımıza da memnun oldum. Albüm kapağındaki kaslı eşgallerinden de anlaşılacağı gibi sert yapan bu üçlü, belki enstrümanlara bu kadar yüklenmeyip şarkılarını biraz da yumuşatsa pekala pop rock sularına bile kayabilecek karaktere sahip. Fakat onlardaki bu yüklenme kesinlikle poz olsun diye değil. Hatta heavy yapılanmalarına içlerindeki pop rock çocuğunu da dahil edebilmeleri ayrıca güzel.

20 küsür yıllık geçmişiyle Finlandiya'nın en popüler rock gruplarından biri olmak Kotiteollisuus'u hiç şımartmamış dersem, grubun 13 albümünden sadece sonuncusunu dinlediğim hemen anlaşılır. Maailmanloppu sanki benim için yeni bir grubun ilk albümü gibiydi. Enerjiyi abartmayan ama onu hepten kapının önüne koymayan dengeli bir heavy metal ile karşılaşıyorsunuz. Hemşehrileri Nightwish üyesi Tuomas Holopainen'den sık sık aldıkları klavye desteğini bu albümde de almış görünüyorlar. Bu da onları yobaz metalcilerden sıyırmayı başarıyor. Ayrıca çok iyi bir vokal olan Jouni Hynynen'in yer yer Rammstein'in efsane vokali Till Lindemann'ı andıran girişleri, başkalarını andıran böğürtüleri yanında melodik nakaratlarla dengelediği geniş yelpazeli ses rengiyle fark yaratıyor. Şarkılara kıvamını veren en önemli unsurlardan biri bu her gruba lazım ses.

Albüme adını veren Maailmanloppu'nun heavy metal marşı kıvamındaki gaza getiren rifflerinden bol miktarda bulabileceğiniz albüm, Musta kuu, Yötä vasten, Hyvien puolella ve benzeri birkaç şarkı, grubun az önce sözünü ettiğimiz denge anlayışını sürdüren şarkılar olsa da, belli bir süre sonra HIM sıkıcılığı yaratabiliyorlar. Bunu, o dengenin daha hard rock bir altyapıyı benimseyip, o klas sertliğini havada bırakması olarak yorumlamak mümkün. Yani karakter olarak heavy metal iken, gizliden hard rock, hatta Doğan görünümlü pop rock kimliğini fazlaca açık etmeleri "ambalaj grup" olarak yaftalanma tehlikesi yaşıyor. Halbuki 4-5 şarkıda bu hard'n heavy gidişatını korumaları kadar Tuhat kuolemaa gibi şarkılarla ucundan anımsattıkları folk metal taşkınlıkları üzerine biraz daha oynasalar olurmuş. Ama bu ufak detaylara rağmen Maailmanloppu, metal yönünden çok bereketli bulduğum 2013'ün en sevilesi albümlerinden biri.

1. Maailmanloppu
2. Musta kuu
3. Silmä silmästä, hammas hampaasta
4. Yötä vasten
5. Hyvien puolella
6. Tuhat kuolemaa
7. Outoja aikoja
8. Mennyttä miestä
9. Kepeitä multia
10. Tuhon enteet

20 Mart 2013 Çarşamba

Devin Townsend Project - Epicloud


Kariyerinde IR8, Punky Brüster, Strapping Young Lad, The Wildhearts gibi gruplara girip çıkmışlığı olan, söz yazarı, besteci, vokalist, gitarist ve yapımcı Devin Garret Townsend, şimdiye kadar bir sürü albüm çıkarmış Kanadalı bir insan. Aslında insan olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Zira bu albümlerin önemli bir bölümünü dinlemiş biri olarak kendisinin Alien gibi dünyaya sızmış, birinin rahmini parçalayarak dünyaya geldikten sonra bir şekilde rock müzikle tanışması sonucu içindeki sevgi ve şiddet eğilimlerini insan suretinde bu müziğe dökmeye karar veren bir yaratık olduğunu sanıyorum. Lise yıllarında çeşitli heavy metal gruplarında çalarken 1993 yılında bir plak şirketinin kendisini keşfedip önermesi sonucu Steve Vai'nin Sex & Religion (ki kanımca beş para etmez!) albümüne vokalist olarak atanan Townsend, Vai ile yaptığı bu kayıttan ve çıktığı turdan sonra müzik piyasasından umduğunu bulamayıp 97'den itibaren hem Strapping Young Lad grubuyla, hem de 2002'de kurduğu The Devin Townsend Band ile beraber müzik çalışmalarını götürdü.

2007 yılında ise elinde grup namına ne varsa dağıtıp kendini ailesine adayan kahramanımız, iki yıllık bu uzun aradan sonra sağlam dönüp müthiş bir konsept üzerine çalışmaya başladı: Devin Townsend Project adı altında, her biri farklı türlerde yazılmış tam dört albümlük bir seri... Ki (2009), Addicted (2009), Deconstruction (2011) ve Ghost (2011) adındaki bu dört albüm avant-garde metal'den new age'e uzanan geniş bir yelpazenin halkalarıydılar. Bu dörtlüden en çok tuttuğum Ki'nin progressive rock ile ambient arası gidip gelen kafası, Townsend'in yaldır yaldır geçen geçmişi düşünüldüğünde müthiş bir deneyim olarak kabul edilebilir. Hele de son halka Ghost, tamamı bildiğin ambient ve new age denemelerle dolu bir albümdü. Olayı böylesine Kitaro'ya veya Yanni'ye bağlaması holigan metalcileri pek memnun etmese de benim gözümde her zaman milyonlarca hayranına ağız tadıyla headbang yapma fırsatını tepmiş bir idiot yerine yaptığı plana sadık kalmış bir dahi olmuştır Devin Townsend.


Bu misyonu gururla tamamladıktan sonra Townsend 2011'de bir unplugged, 2012 Temmuz'unda da By A Thread adlı dev bir toplama çıkardı. By A Thread, Kasım 2011'de Townsend'in sadece Ki, Addicted, Deconstruction, Ghost dörtlüsündeki parçaları ve bazı ekstraları içeren ve sadece Londra'daki konserlerden derlenmiş olağanüstü bir konser albümü / DVD'siydi. Bu destansı finalin ardından adam çıkıp "ben bu işi zirvede bırakıyorum" dese, muhtemelen birçok kişi ayağa kalkıp alkışlardı. Ama toplamda 20 stüdyo, üç de konser albümü yapmış birinin kolay vazgeçmesi beklenmemeli. Hele Townsend veya Bonamassa gibi bir soyadı varsa hiç vazgeçmemeli. O da öyle yaptı ve arayı fazla soğutmadan Eylül 2012'de Epicloud'u çıkardı. Herkes dört albüm sonrası başka bir konsepte mi girecek, yoksa bu sefer country müziğe mi soyunacak, sırada ne var falan derken Townsend bana göre gelmiş geçmiş en güzel albümünü yaparak (şimdilik!) kendi zirvesine ulaştı.

Epicloud detansı bir albüm. İçinde bulunduğumuz şu yıllarda 90'lardaki gibi iz bırakan albümler niye gelmiyor sorusuna "işte bazen geliyor" diye cevap verebildiği için inanılmaz. Kabaca rock der geçersiniz. Ancak kabalaşmaya gerek yok ve kazın ayağı öyle değil. Bugüne kadar metal adına progressive, avant-garde, death, heavy, power, alternative, industrial ne varsa müziğine bir şef edasıyla katık eden bu büyük usta, bu defa devasa bir opera sahnesinden ses veren epik bir "senfonik progressive power metal" konseptine mührünü vuruyor. Effervescent! adındaki 43 saniyelik koronun True North'a bağlanışı olağanüstü. O True North ki, Anneke van Giersbergen'in adeta kabustan kendini kurtarmış bir rüyadan "I love you, I need you, I've always been around you" seslenişleriyle açılıyor. Bu sinematik giriş, öyle kolay kolay her filmin belli bir sahnesine yakıştırabileceğiniz türden değil. Belki de ancak Fight Club'ın o meşhur son sahnesi gibi anlara diyeyim, anlayın. Şarkının ilk 1 dakika 20 saniyesine ait bu masalsı "I love you, I need you" sekansı, kalan dakikalarda naifliğini power metal'in güçlü kollarına bırakınca daha girişten ne tür bir albümle karşılaşacağımızın heyecanı kaplıyor içimizi.


Bizzat Townsend tarafından dansı da icat edilmiş Lucky Animals gibi cevval bir boogie metal bile bu rüya + kaos bitimine o kadar güzel monte ediliyor ki, sürmekte olan epik atmosferin Liberation ile önce power punk, Where We Belong ile de progressive rock buluşması daha albümün yarısında birilerini çoktan fethediyor. Save Our Now sanki Def Leppard'ın efsane Hysteria albümünün ruhuna günümüzden göz kırpan bir Devin Townsend bestesi gibi. Kingdom ise yine Townsend genleriyle oynamadan bu kez bir başka efsane olan Ministry albümü ΚΕΦΑΛΗΞΘ (Psalm 69) yörüngesine benzer bir göz kırpmada bulunuyor. Kaşı gözü fazla oynuyor demesinler diye de Divine adlı enfes akustik besteyle ortamı bir anda duru ve berrak bir suya çeviriyor.

Grace ile macera devam ediyor. 1994-2007 arasında saygın metal gruplarından The Gathering'in vokallerini üstlenmiş Hollandalı Anneke van Giersbergen'in meleksi sesi Townsend'in vazgeçemediği unsurlardan biri. Grace'in girişine, daha sonra da sonlarına doğru akustikleşen bölümüne tıpkı True North ve Save Our Now'daki gibi sihirli dokunuşlarla gerçeğe ulaşan bu ses, artık bu operanın "epic finale" yaptığı Angel'da son bir kez daha devreye giriyor. Böylece Epicloud kendi içinde büyüyen, genişleyen, yeri geldiğinde daralan, atına atlayıp savaşan, yatağına girip sevişen, hep bulutlu bir gökyüzü altında yaşayan bir canlıya dönüşüyor. Bazen benim karşılamam, bazen senin vedan, bazen benim korkum, bazen de senin coşkun oluyor. Ama her dinlediğim an eşsiz bir bütünlüğe sahip çıkıyor. Her ne anlatıyorsa insana iliklerine kadar hissettirerek...

1. Effervescent!
2. True North
3. Lucky Animals
4. Liberation
5. Where We Belong
6. Save Our Now
7. Kingdom
8. Divine
9. Grace
10. More!
11. Lessons
12. Hold On
13. Angel

4 Mart 2009 Çarşamba

Van Canto - Hero


Reklamlarda el kadar çocuğa “bu benzersiz lezzete asla hayır diyemiyorum” dedirtiyorlar ya, ben de şu A Capella olayına ekmek üzeri sarelle misali hayır diyemiyorum bir türlü. Bobby McFerrin, Cornell Hangovers, Voice Male, Rockapella, Vokaliz ne bulursam kulak veriyorum. Bu oburluğumdan çoğu zaman memnun kalıyorum. Bobby McFerrin’in Eric Clapton coverı Sunshine of Your Love’da ağzıyla attığı soloyu, Ladysmith Black Mambazo’nun altüst eden Afrika ilahilerini, Vokaliz’in eşsiz Vazgeçmem coverını unutamam. A Capella konusunda seçici değilim açıkçası. Fazla sebebi olamaz. Bu gruplar çoğu kez cover söylerler ve bir coversever olarak kayıtsız kalamam. Tabiî profesyonel derecede vokal uyumu gerektiren performanslara ve elde edilen dramatik, hayret verici, disiplinli, özgür, becerikli ve komik sonuçlara da aynı şekilde.

A Capella’nın her türlüsünü tattığımı düşünüyordum ki, tamamen alâkasız bir tesadüf sonucu dinleme şansı bulduğum Van Canto, olayın bambaşka bir yönünü daha sunarak “sen daha ne gördün ki” diye yüzüme çarptı adeta. Van Canto, biri kadın 5 vokalist ve bir davulcudan oluşan Alman A Capella cover metal grubu! E yok artık! Lakin öyle bir var ki, kusursuz bir uyum albümü olduğu kadar, meditatif bir sertliği olduğu bile söylenebilir. Hero adlı 2008 çalışması 10 müthiş parçadan ibaret. Daha ilk dinleyişte Kings Of Metal (Manowar) ve Fear Of The Dark (Iron Maiden) yorumları resmen dövdü beni. Pathfinder, Wishmaster, Take To The Sky gibi şarkılar insanı metal müziğin farklı bir gücüne ve çokyönlülüğüne inandıran iradeye sahip bana göre. Ritim gitar görevi üstlenen heriflerin “ram digi ram digi”leri kadar şarkıları seslendiren solo vokalistler de çok iyiler. Bir müzik markette görsem tereddütsüz pas geçeceğim şu euro-metal kapağın altında neler olduğunu asla tahmin edemezdim. Gerçekten çok ilginç bir deneyim. Tesadüfler hep öyledir zaten.

1. Speed of Light
2. Kings of Metal (Manowar)
3. Pathfinder
4. Wishmaster (Nightwish)
5. Bard's Song: In the Forest (Blind Guardian)
6. Quest for Roar
7. Stormbringer (Deep Purple)
8. Take to the Sky
9. Fear of the Dark (Iron Maiden)
10. Hero