1986 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1986 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2025 Salı

Bruce Hornsby & The Range - The Way It Is


80'lere ait güzelliklerden biri de Bruce Hornsby & The Range'in 1986 yapımı The Way It Is albümüdür. Önce radyodan The Way It Is 45'liği duyulur, ardından aynı adlı kaset çıkar. Bon Jovi'lerin, Aerosmith'lerin, Metallica'ların tozu dumana kattığı dönemde daha soft bir rock müziğe duyulan ihtiyacı o kadar ustalıkla karşılayan bir albümdü ki, içindeki 9 şarkının her biri, yıllar sonra hatırlandıkça inanılmaz bir yaşama sevinci ve hüznü aynı bedene dolduracak güce sahipti. 1954 doğumlu Bruce Randall Hornsby, çaldığı piyano, keyboard ve akordeon ile, country, pop rock, blues türlerine son derece oturan kişilikli vokaliyle, en önemlisi de dünyaya armağan mahiyetinde yazdığı pırlanta gibi 9 şarkıyla benim için tüm zamanların en iyi albümlerinden birini yapmıştı. Sonrasında kendisini ve albümlerini fazla takip edemedim. Belki The Way It Is hücrelerimi doldurmuş, beni bu müziğe doyurmuştu. Belki bu şarkıların üstüne başka Bruce Hornsby gülleri koklamak istemedim. Belki onların gül olmamasından korktum. The Way It Is'in ardından gelecek albüm asla onun gibi olmayacaktı, hatta kötü bile olabilirdi. Bunu kaldıramazdım.

Bruce Hornsby aslında tam bir canlı performans ve doğaçlama ustası. 1990-92 yılları arasında Grateful Dead efsanesinde keyboardlardan sorumlu olması da çok mühim bir bilgi. Caz, klasik, bluegrass, country, folk, soul, rock, blues alanlarına tuşlu çalgılar yönünden son derece hakim bir müzisyen. Zaten The Way It Is'in başrolünde de piyano var. Bunu en iyi albümün isim şarkısı The Way It Is ve Every Little Kiss'te görmek mümkün. Bu ikisi, albümde Bruce Hornsby'nin kardeşi John Hornsby ile yazdığı 7 şarkı dışında Bruce'un tek başına yazdığı şarkılar. The Way It Is, ritmik gidişatını kıvrak piyano nağmeleriyle dantel gibi işleyen gerçek bir hit. Tıpkı radyoda ilk duyduğum anda kalbimi çalan The Way It Is gibi zeka ve duyguyu aynı sınırlar içinde buluşturan Every Little Kiss de aynı övgüleri hak ediyor. Bu albüme uzun bir süre ara verdiğim bir dönemde Amerikalı country (yan profilde arka fonu full dolu martı kuşunun nüans farkı gibi!) sanatçısı Sara Evans'ın 2000 tarihli Born To Fly albümünün kapanışında Every Little Kiss coverına rastlamak, o çok klişe bulunan "eski bir dosta rastlamak" ile aynı şeydi.


Hele Mandolin Rain için ne söylense az. Yıllar sonra onun başarılı bir coverına rastlasam bu defa eski bir güzelliğe (sevgili olmaz, zira her eski sevgili iyi hatırlanmayabilir ne de olsa) rastlamış gibi olur, burkulurdum muhtemelen. Mandolin yağmuru banjo rüzgarına karıştıkça aklımıza geldiği vakit efkarlanacağımız birçok şeyi önümüze koyan, bir yandan da huzur dolu bir yaz akşamı hissini ister tek başına, ister bir dost ortamında yudumlatan Mandolin Rain'i asla unutmayacağım şeyler arasında sayabilirim. Şarkı isimlerinden de anlaşılabileceği üzere nehirlerin, göllerin, günbatımının, ormanın, yağmurun ilham verdiği pastoral liriklerin insana aşk olarak geri dönen ruh bütünlüğü, bu püfür püfür esen yaz akşamı duygusu aşılayan piyano yarenliğiyle mükemmel bir uyum sergiliyor.

On The Western Skyline, The Long Race, The Wild Frontier üçlüsünün gitarları sivrilten ama soft bir coşkuyu abartmayan country rock karizmaları, piyanonun albüme sağladığı naifliği ahşap bir sertlikle mükemmel dengeliyor. Dört kişiden oluşan The Range'in de hakkını yemeyelim. Özellikle Hornsby'nin piyanosuyla yarattığı haleyle içine kapandığı anların dışında kalan rock keskinliğinde kendilerini daha iyi gösteriyorlar. The Way It Is 80'lere çok fazla süper bir albüm. Bu bir aşağılama olarak değil, zamansızlığına övgü olarak anlaşılsın lütfen. Sahibini aşan albümlerden birisi. Öyle ki (şimdi kuracağım cümleyi daha önce başkaları için de kullanmışımdır ve ilerde başkaları için yine kullanacağımdır) Bruce Hornsby'nin kendisi bile The Way It Is'i aşan bir albüm yapamamıştır. Elbette onlarda da kendine özgü bir güzellik, ustalık, canlılık vardır. Fakat The Way It Is olağanüstü bir doğa manzarasına bakmak gibi birşey. Üstelik resmine, filmine, belgeseline değil, o doğanın bizzat içinde yaşarken ona bakmak gibi birşey.

1. On the Western Skyline
2. Every Little Kiss
3. Mandolin Rain
4. The Long Race
5. The Way It Is
6. Down the Road Tonight
7. The Wild Frontier
8. The River Runs Low
9. The Red Plains

28 Temmuz 2024 Pazar

Paul Simon - Graceland

 
1970'lerde yayınladığı bir dizi hit kaydın ardından, Paul Simon zor zamanlar geçirmeye başladı. Simon & Garfunkel olarak birçok önemli albüme ve şarkıya imza attığı eski ortağı Art Garfunkel ile ilişkisi yeniden kötüleşmişti. Altıncı solo albümü Hearts and Bones (1983) kariyerinin en düşük satışını elde etti. Aktris Carrie Fisher ile olan evliliği bitti. Tipik bir romantik komedi erkeğinin başına gelebilecek birçok olumsuz şey onu bu dönem yakaladı. 1984'te Simon, genç bir şarkıcı/söz yazarı olan Heidi Berg tarafından bir kayıt yapmayı kabul etti. Paul Simon ile televizyon yapımcısı Lorne Michaels tarafından tanıştırılan Berg, kaydının nasıl olmasını istediğine örnek olarak, Simon'a Johannesburg'un Soweto ilçesinden siyah sokak müziği mbaqanga'nın kaçak bir kasetini ödünç verdi. Simon'a 1950'lerin rhythm and blues'unu hatırlatan bu müzik, içinde bulunduğu ruh hali de düşünülünce onu derinden etkiledi. Arabasında kaseti dinlerken şarkıların üzerine doğaçlama melodiler yapmaya başladı. İşi iyice ciddiye alan Simon, plak şirketi Warner'daki bağlantılarından kasetteki sanatçıları kim olduklarını öğrenmek istedi. Adres Güney Afrika'ydı ve kayıtlar vokal grubu Ladysmith Black Mambazo ya da Boyoyo Boys'a aitti. Simon, kasetteki en sevdiği şarkı olan Gumboots'un haklarını satın almayı düşündü ve 1970'lerde El Condor Pasa şarkısında olduğu gibi kendi serbest uyarlamasını yapmak istedi. Ama Güney Afrikalı yapımcı Rosenthal büyük resmi görüp bunun yerine Simon'a Güney Afrika müziğinden oluşan bir albüm kaydetmesini teklif etti ve ona Güney Afrikalı sanatçılardan düzinelerce kayıt gönderdi.

Ne var ki 1980'lerde Güney Afrika'da kayıt yapmak tehlikeliydi. Çünkü Birleşmiş Milletler ırkçılık politikaları nedeniyle kültürel bir boykot uygulamıştı. Bu boykot, diğer devletleri Güney Afrika ile "tüm kültürel, akademik, sportif ve diğer alışverişleri engellemeye" zorladı. Yazarlara, sanatçılara, müzisyenlere ve "diğer kişiliklere" ülkeyi boykot etmeyi dayattı. Simon yine de Güney Afrika'ya gitmeye kararlıydı. "Müziğine büyük hayranlık duyduğum insanlarla çalışmak için müzikal içgüdülerimi takip edeceğim" şeklinde demeçler verdi. Güney Afrikalı siyah müzisyenler birliği de, bu müziğin uluslararası arenalarda tanıtılacak, geniş kitlelere ulaştırılacak, sorunları daha görünür kılacak olması sebebiyle Simon'ın gelmesine izin verdi. Bu arada Simon, Heidi Berg'in ödünç verdiği kasetten esinlenerek bir albüm kaydetme planlarından ona bahsettiğinde, projesinin sahiplenilişini tam sindiremediği için ilişkileri kötüleşti. Belki de Simon'ın kendi fikrini çaldığını düşünerek bu boyutlara getirmesini hazmedemedi bilemiyoruz. Şubat 1985'te Simon ve uzun yıllardır onun ses mühendisliğini yapan Roy Halee, gizlice Johannesburg'a uçtular. Rosenthal da Simon'ın etkilendiği Lulu Masilela, Tao Ea Matsekha, General M. D. Shirinda and The Gaza Sisters ve The Boyoyo Boys Band gibi müzisyenleri çoktan ayarlamıştı bile. Johannesburg'daki müzisyenlere genellikle saatte 15 dolar ödenmesine rağmen, Simon onlara saatte 200 dolar ödeme ayarlattı ki bu o dönem New Yorklu müzisyenlerin bile aldıkları ücretin yaklaşık üç katıydı.

Halee'nin kayıtların yapılacağı stüdyodan pek ümidi yoktu ama şaşırtıcı biçimde iyi buldu. Biraz garajı andırması, müzisyenlerin kulaklık takmamaları vs. kayıtları aksatmadı. 10 ila 30 dakika süren jam sessionları ve bilumum kayıtları toplayan Simon ve Halee, New York'a dönünce albüm projesinin peşini bir an olsun bırakmadılar. Johannesburg kayıtlarından üç ay sonra kayıtları tamamlamak için birkaç Güney Afrikalı müzisyeni New York'a taşıyan Simon, 25 Haziran 1986'da resmen Graceland'i piyasaya sürdü. Benim de albümle, aynı zamanda Paul Simon ile tanışmam sanırım bir sene sonrayı buldu. MTV ve radyolar sayesinde ilk single You Can Call Me Al'a rastlamamak mümkün değildi. O kadar canlı, sevimli, zeki bir pop şarkısıydı ki, dinledikçe dinleyesi geliyordu insanın. Hala da öyle. Perküsyonların, nefeslilerin, Ladysmith Black Mambazo geri vokallerinin, şahane bir penny whistle (teneke flüt) solosunun arasından şirin şirin şarkı söyleyen bu küçük adam da nereden çıktı demiştik. Sonra da o zaman 45 yaşında (şu an 83) olmasına, 1965'ten beri albüm yaptığına şaşırmıştık. Belki Simon & Garfunkel döneminden 1-2 şarkısını bildiğimiz bir müzisyeni yakından tanıma fırsatı bulmuştuk.


Açıkçası Paul Simon'ı birkaç şarkısı dışında pek dinlemem. Ama Graceland'in yeri çok başka. 80'lerin ortasında hard rock veya pop müziğin dışında "world music" diye bir evrenle tanışmamıza vesile oluşu, Afrika ezgilerinin pop ve pop rock unsurlarıyla kaynaştığında gidebileceği yerleri göstermesi, ergenlik çağlarımızın belirli anlarına fon müziği olup o anları çıkmamak üzere zihnimize kazıması ona olan borcumuzun boyutlarını gösteriyor olmalı. Zaten o world music geçidinin açılmasıyla bu albümde tanıştığım Ladysmith Black Mambazo, Youssou N'Dour, Boyoyo Boys gibi isimlerle ilerde yollarımın kesişmesi de çok anlamlıydı. Özellikle 1964'te kurulan bayıldığım Ladysmith Black Mambazo'nun yer aldığı üç parça Diamonds On The Soles Of Her Shoes, You Can Call Me Al ve Homeless, albümü yıllar boyunca sevmeme katkısı olan şarkılardır. Hele de mükemmel bir a capella olan Homeless'in büyüsü beni hiç terk etmedi. Sevimli bir çocuk şarkısıyla, kederli bir Afrika türküsü arasında gidip gelen bu Shabalala karrdeşler- Simon ortak bestesi albümün en özel anlarından birini oluşturmakta.

Albümün ismini Graceland olarak seçmekle Elvis Presley'in Memphis'teki evine atıfta bulunan Paul Simon bunun manevi bir yönü temsil ettiğine inanıyordu: Afrika'da fikir toplamak için fiziksel bir yolculuğa çıktığı gibi, müziğe olan sevgisini yeniden canlandırmak için manevi olarak rock "atasının" evine de seyahat edecekti. Bu hac fikrinin kaynamakta olan bir kazan halindeki Güney Afrika'yı kapsıyor olması ayrıca manidar. Şarkı ise Afrika ezgileriyle Amerikan rockabilly buluşması nefis bir serinlik. Yılların rockabilly/country duosu The Everly Brothers'ın vokalleriyle katkı sağladığı Graceland her ne kadar Elvis'in rock'n roll ateşiyle yanmasa da, Simon'ın yolculuğundaki köklere dönüşün anlamlı bir ifadesi olduğunu hissettirmiş. Bir başka favorim ise, Linda Ronstadt'in geri vokal yaptığı Under African Skies... Adı gibi, Afrika gibi, gökyüzü gibi olağanüstü bir şarkı. (Bu arada kim bu Linda Ronstadt diyen olursa kendisi 90'larda Star televizyonunda gece yayına giren Parliament Sinema Kulübü'nde duyduğumuz All My Life şarkısını seslendiren country/pop rock şarkıcısıdır.)

Yine Ladysmith Black Mambazo'nun 1 dakikalık a capella girişinden sonra tatlı mı tatlı bir Afrika şarkısı olarak yüreklere akan Diamonds On The Soles Of Her Shoes, albüm bütünlüğüne pek uymuyor gözükse, Los Lobos ne alaka dedirtse de kalite bütünlüğünü kesinlikle bozmayan All Around The World or The Myth Of Fingerprints, The Boy In The Bubble, I Know What I Know diye sürüp giden, ayrı ayrı hayranlık duyduğum diğer Graceland şarkıları. A cappella, Zydeco, Isicathamiya, Mbaqanga, Mbube gibi duymadığımız Afrika müzik türlerini klasik Paul Simon folk, pop ve rock kimliğiyle buluşturan Graceland bu satırlar yazılırken 38 yaşında. Dönemin müzikal ikliminde büyük bir fark yaratmış, yine dönemin apartheid (beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan ideoloji) rüzgarının karşısına "anti" bir duvar örmüş bu albümden sonra Simon, 1990'da bu defa Brezilyalı müzisyenlerle The Rhythm Of The Saints'i çıkardı. O albümü, benim için bir başyapıt olan The Obvious Child haricinde Graceland kadar sevemedim. Zaten hiçbir Paul Simon albümünü Graceland kadar sevemedim. Hatta şimdi bakınca Graceland'in Paul Simon'ı bile aştığını düşünüyorum.

1. The Boy in the Bubble
2. Graceland
3. I Know What I Know (with General M.D. Shirinda and The Gaxa Sisters)
4. Gumboots (with The Boyoyo Boys)
5. Diamonds on the Soles of Her Shoes
6. You Can Call Me Al
7. Under African Skies (with Linda Ronstadt)
8. Homeless (with Ladysmith Black Mambazo)
9. Crazy Love, Vol. II (with Stimela)
10. That Was Your Mother (with Good Rockin' Dopsie And The Twisters)
11. All Around the World or the Myth of Fingerprints (with Los Lobos)

26 Ekim 2020 Pazartesi

Van Halen - 5150

 
Alex Van Halen (1953) ve Eddie Van Halen (1955) kardeşler, Hollandalı müzisyen baba Jan Van Halen ve Endonezya kökenli anne Eugenia Van Beers ile 1962 yılında Amsterdam'dan Pasadena/California'ya taşındılar. Eddie klasik piyano eğitimi almasına rağmen kafasında başka şeyler olan bir çocuktu. 1960'larda Eddie davul, Alex de gitar çalarak kendi çaplarında müzik yapmaya başladılar. Eddie aldığı davul setinin parasını çıkarmak için gazete dağıtırken Alex gizli gizli onun davulunda pratik yapıyordu. Bu durumdan bıkan Eddie, abisine "tamam, sen davulu al ama bana da gitarını ver" dedi. Böylece bir efsanenin temelleri atılmış oldu. Ergen partilerinde, ufak etkinliklerde The Broken Combs adıyla müzik yapmaya başlayan Van Halen kardeşler, daha sonra gruplarının adını The Trojan Rubber Co olarak değiştirdiler. 1972 senesinde bu kez bas gitara Mark Stone isminde bir eleman alarak ve isimlerini tekrar değiştirip Genesis yaparak müzik yolculuklarını sürdürdüler. David Lee Roth adında birinden ses sistemleri kiralayan kardeşler, çakallık edip para vermemek için vokalist olma hevesindeki bu arkadaşı (hiçbir seçmede başarılı olamadığını öğrenmelerine rağmen) gruba solist diye almayı teklif ederler. Teklife atlayan Roth ve daha sonra Snake isimli bir yerel grupta bas çalan Michael Anthony'nin de alınmasıyla çekirdeği oluşan grup, Genesis isminin başka bir grupta da olduğunu öğrenince nihayet Van Halen adıyla 1974 yılında kariyerlerine giriş yaptılar.

Yıl 1986... Milletlerarası Müzik Yayınları (MMY) etiketiyle dünyayla hemen hemen aynı anda yayınlanan kasetlerin marketlere düşmeye başladığı yıllardan. Hakkında hiç fikrimin olmadığı, alıp walkmene taktıktan sonra sürprizini yaşamak istediğim kasetlere merak saldığım dönemler. Van Halen'ın 7. stüdyo albümü 5150 de onlardan biriydi. İlk paragrafta anlattığım kuruluştan 12 yıl sonra grup 6 albüm devirmiş, "hard rock'ı restore eden grup" ünvanını almıştı bile. Zamanında seçmelerde başarısız olan David Lee Roth, rock dünyasının en iyi vokallerinden biri, Michael Jackson'ın 1982'deki Thriller albümünde yer alan Beat It için attığı "milyon dolarlık solo" ile daha geniş kitlelerce tanınan Eddie Van Halen da dünyanın en iyi (ve en hızlı) gitaristlerinden biri olmuştu bile. Çıktığı yıl ile aynı adı taşıyan 6. Van Halen albümü 1984 sonrasında solo projelerini hayata geçirmek isteyen David Lee Roth gruptan ayrıldı ve yerine Montrose adlı grubun solisti Sammy Hagar geldi. İşte 5150, Van Halen'ın Hagar ile çalıştığı ilk albümdü ve ben Van Halen'ı bu muhteşem sesle tanıdım. İlginç bir şekilde yine aynı yıl çıkan ilk David Lee Roth solosu Eat'Em and Smile'ı da aynı dönemlerde aldım ve ona da vuruldum. İlginç olan, Van Halen ve Roth arasındaki ilişkiden hiç haberim olmamasıydı.


5150Eddie Van Halen'ın ev stüdyosuna verdiği isim. Aynı zamanda California'da zihinsel olarak rahatsız olan kişiler için kullanılan kolluk kuvvetleri kodlarından biri. Ayrıca Eddie Van Halen, "EVH Striped Series 5150" ismini verdiği kırmızı üzerine beyaz çizgili meşhur gitarını da bu albüme özel tasarlamış. Kurulduğu günden beri David Lee Roth ile çalışmış grup için Sammy Hagar'ın nasıl uyum sağlayacağı, eski hayranların Hagar'ı nasıl karşılayacakları merak konusuydu. Hatta yapımcı firma Werner Bros. Roth gittikten sonra ticari kaygılara kapılıp Van Halen kardeşlere isim değişikliği bile önerdi. 5150 de beklentilere öyle bir cevap verdi ki, kalitesi, ticari başarısı, Sammy Hagar'ın ilerde "Van Hagar" şeklinde kelime oyunu yapılacak derecede adaptasyonu grubun hayranlarına hayran kattı. Hagar az da olsa Roth'u anımsatsa bile, enerjik, karizmatik, en önemlisi de Roth'da pek görülmediği üzere romantik ses yelpazesiyle Van Halen'ı adeta uçurdu. Coşkulu bir aşk şarkısı olan Why Can't This Be Love o kadar güzeldi ki, ne zaman duysam bana yepyeni bir şarkıymış gibi gelir. Hatta Van Halen deyince çoğunun aklına ilk Ain't Talkin' 'Bout Love veya Jump gelirken benim aklıma direkt Why Can't This Be Love gelir.

Why Can't This Be Love'ın gölgesinde kalsa da hemen hemen aynı ayardaki Dreams, ışıl ışıl parlayan balad Love Walks In, orta tempo güzellikleri Summer Nights ve Best Of Both Worlds, haylaz çocuklar Good Enough, 5150 ve Get Up albümü her ziyaret edişimde tatlı bir hard rock nostaljisiyle kucaklarlar. Sonraki Van Halen albümleri OU812 (1988) ve For Unlawful Carnal Knowledge (1991) da fena değildir. Ama ondan sonrası azalarak bitmeleri üzücüdür. 1995'teki Balance albümünün ardından önce Sammy Hagar, 1998'de solist olarak Extreme grubundan Gary Cherone'un Hagar taklidi yaptığı Van Halen III albümünden sonra da Michael Anthony gruptan ayrılır. 2012'de çıkan A Different Kind Of Truth'da nasıl olduysa David Lee Roth gruba tekrar döner, bas gitara da Eddie oğlu Wolfgang Van Halen geçer. Buna rağmen albüm ticari olarak çakılıp eleştirel olarak da beğenilmeyince kendilerinden uzun süre haber alınamaz. Ta ki 6 Ekim 2020'de "one and only" Eddie Van Halen, gırtlak kanseri yüzünden 65 yaşında aramızdan ayrılana kadar. Patentli gitar tasarımları ve çalma teknikleriyle, olağanüstü sololarıyla gerçek bir ekol olan usta gitaristin ölümüyle de bir devir kapanmış oldu. O devir, içinde şahane hard rock, pop rock, glam metal şarkıları barındıran rock tutkusuyla doluydu. Gitarını gerçek anlamda ağlatan, güldüren, ona tekerlemeler söyleten, matkap taklidi bile yaptıran Eddie Van Halen, markalaşmış soyadının bundan böyle rock kalelerinden biri olarak kalacağını bilerek yerinde rahat ve huzur içinde uyuyacaktır muhtemelen.

1. Good Enough
2. Why Can't This Be Love
3. Get Up
4. Dreams
5. Summer Nights
6. Best of Both Worlds
7. Love Walks In
8. 5150
9. Inside

23 Haziran 2020 Salı

Run-D.M.C. - Raising Hell


Run-D.M.C. (Run DMC de olabilir), Joseph "DJ Run" Simmons, Darryl "D.M.C." McDaniels, ve Jason "Jam-Master Jay" Mizell tarafından 1982 yılında Queens/New York'ta kuruldu. Eğer hip hop bir müzik türü olarak kabul edildiyse bunun sebebi Run DMC'dir ve 80'lerde Public Enemy ve LL Cool J ile birlikte tüm zamanların en iyi rap starlarından biridir. Aynı mahallede komşu olan üçlü, dönemin ırkçı politikalarının gölgesinde yeşerttikleri bu sıra dışı müzikle milyonlara erişmiş, milyonlar satmış, listelerin zirvesinden inmemişlerdi. Rap müziğin öncülü genelde Kurtis Blow olarak kabul edilir ama özellikle Run DMC'nin başarısı çok daha geniş kitleleri kucaklayıcı, hem ana akımı, hem de protest kanadı büyüleyici olmuştu. Run-D.M.C. (1984) ve King Of Rock (1985) adlı iki albümlerinin ardından 1986'da çıkardıkları Raising Hell ile olağanüstü bir patlama yaparak Türkiye'de bile tanınmış, pop, pop rock, hard rock ve taverna hegemonyasına farklı bir soluk olmuşlardı. Benim de onlarla tanışma albümüm olan Raising Hell, daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzememesiyle, aynı zamanda rock öğelerini de bu tuhaflığa ustalıkla yedirmesiyle kalbimi kuşatıp fethetmişti.

Grubun içincü albümü Raising Hell, benim için ilk albüm gibiydi. Bunun gibi iki albüm daha çıkmış ama ben üçüncüde bu müzikle tanışmıştım. Hatta uzun süre Raising Hell'i grubun debut albümü sandım. Hip hop ve rap öncüllerinden biri olmasının bir sürü sebebi var. Simmons ve McDaniels'in birbirlerinin ciğerini bilen uyumları, beraber ve solo performansları, atışmaları, "rhyme"ları, beatboxları daha o zamanlar zamansızlığını ilan etmişti bile. Bütün bunlara Mizell gibi ufku geniş bir DJ'in kendinden sonraki kuşaklara ilham verecek, hatta onların doğrudan kullanacakları samplelar, scratchler de eklenince, rap denilen şeyin sadece birilerinin konuşur gibi kelimlerle oynayıp kafiye kastıkları basitlikte bir müzik olmadığı anlaşılıyordu. Tüm bunlar Run DMC müziğinde birer enstrüman gibi organize edilmişlerdi. My Adidas, Walk This Way, You Be Illin' ve It's Tricky albümden single olarak çıkan sapına kadar hit besteler olsa da, açılıştaki Peter Piper, kapanıştaki Proud To Be Black, albüme adını veren Raising Hell, Hit It Run, Dumb Girl, Perfection hepsi ayrı güzelliklere sahip hip hop/rap tasarımları.


Run DMC'yi, Raising Hell'i fark etmemi sağlayan tek unsur Walk This Way şarkılarıydı. 80'lerde ne zaman, hangi TV kanalında gördüğümü hatırlamadığım bu hilkat garibesi adeta aklımı başımdan almıştı. Hard rock efsanelerinden Aerosmith'in 1975 tarihli Toys In The Attic albümlerinde yer alan Steven Tyler/Joe Perry ortak bestesi olan şarkının Raising Hell için coverlanma hikayesi de oldukça ilginç. Raising Hell'in yapımcılarından biri Joseph Simmons'ın kardeşi Russell Simmons, diğeri de ayrı bir yazı konusu olabilecek bilge ve yogi insan Rick Rubin'di. Raising Hell kayıtları döneminde Rubin sık sık Toys In The Attic ile vakit geçiriyordu. Bazı konserlerde grup Walk This Way'in ilk birkaç saniyesindeki loop gidişatını freestyle takılırlarken çıkarıvermiş. Üstelik daha şarkının tamamının nasıl olduğunu bilmeden, sözlerini bile duymadan, Aerosmith'in kim olduğu hakkında bir fikirleri olmadan bunu yapmışlar. Rubin'in kafasında çakan şimşek onu acayip düşüncelere sevk etmiş. Albümün dördüncü şarkısı olan Walk This Way'i (Raising Hell'de de dördüncü sırada) önlerine attığında hepsi şaşırmış. Şarkının orijinal sahipleriyle bir düet fikrine Simmons ve McDaniels sıcak bakmasa da Mizell kapısını kapatmamış. Neticede herkes onay verince stüdyoya girilmiş ve olağanüstü bir remake ortaya çıkmış. Fakat hiç kimse, hatta Rubin bile şarkının single olarak çıkmasını beklemiyormuş. Hem yerel, hem de rock radyo istasyonlarından umulmadık büyüklükte bir talep görünce Walk This Way tekli olarak orijinal halini bile geride bırakan satış rakamlarına ulaşmış. O dönemde böyle bir birlikteliğin radikalliğinden geriye tüm zamanların en orijinal coverlarından biri çıkmış.

Yeni Walk This Way, Aerosmith'e de iyi geldi. Zira grubun o zamana kadarki zirvelerinden sayılan Toys In The Attic ve Rocks'tan sonra uyuşturucu sorunları, ticari başarısızlıklar, ayrılıklar Aerosmith'i epey yıpratmıştı. 1985'e kadar yaptıkları her albüm onları biraz daha dibe sürüklemişti. Run DMC ile yapılan bu geri dönüş sayesinde Aerosmith adını duyması mümkün olmayanlar bile (ki bunlardan biri de bendim) duymuş oldu. Tyler ve Perry'nin de itiraf ettikleri üzere Walk This Way'in verdiği gaz, 1987 yılında çıkardıkları ve bana göre grubun en iyi albümü olan Permanent Vacation'ın yaratım sürecine de yansıdı. İki grup da aradan geçen yıllara rağmen bu şarkıyı hiç unutmadılar ve çeşitli etkinliklerde tüyleri diken diken eden performanslarla onu taze tuttular. Run DMC'nin Walk This Way yanında It's Tricky ve Raising Hell ile konuşlandırdığı rock ruhu, Jimi Hendrix'ten sonra hard rock ve siyah duruş arasındaki yakın ilişkiyi perçinledi. Rock müziğe gönül vermiş siyahları, hip hop ve rap müziğe gönlünü kaptırmış önyargısız beyazları cesaretlendirdi. Judgement Night Soundtrack gibi muhteşem birlikteliklere ilham kaynağı oldu. Zaten Run DMC en baştan kuruluşu ve bu müziğin kendi ayakları üstünde duruşunu kesinleştirmesi ile çığır açmıştı. Bendeki çığırı açması ise Raising Hell ile, Walk This Way ile gerçekleşti. Ve iki yıl sonraki Tougher Than Leather ile devam etti.

1. Peter Piper
2. It's Tricky
3. My Adidas
4. Walk This Way (feat. Steven Tyler and Joe Perry)
5. Is It Live
6. Perfection
7. Hit It Run
8. Raising Hell
9. You Be Illin'
10. Dumb Girl
11. Son of Byford
12. Proud to Be Black

16 Temmuz 2019 Salı

David Lee Roth - Eat 'Em and Smile


Joe Satriani’nin hocalığı, 80’ler hard rock’ı, Van Halen derken, Chickenfoot birlikteliğine benzer bir vakanın 1986’da yaşandığını hatırlatayım istedim. Van Halen’dan olaylı biçimde ayrılan (zaten Eddie Van Halen ile olaysız ayrılmak pek mümkün değildir!) hiperaktif rockstar David Lee Roth, ilk solo albümünü çıkarmaya karar verir. Yanına aldığı isimler de dönemin yenir yutulur cinsten olmayan rock emekçileridir. Gitarda Satriani’nin en parlak öğrencilerinden virtüöz insan Steve Vai, bas gitarda pek çok rock müzisyeninin favori basçısı ve sonradan Mr. Big grubunun üyesi olacak olan tecrübe abidesi Billy Sheehan, davulda da o dönem camiada şöhret yapmış en becerikli eşlikçilerden biri olan Gregg Bissonette bulunmaktadır. Bu üç müzisyen hiç ego yapmayıp doğrudan David Lee Roth adı altında bir araya gelirler ve çıkan albüm Eat 'Em and Smile, bana göre 80’lerde rock namına yapılmış en güzel şeylerden biridir.

“Diamond Dave”, olağanüstü vokal tekniğini aslında tekniksizliğine borçludur. Her yola gelen sesi adeta gökkuşağı gibi renklidir. Ama özünde hep bir maçoluk yatar. İlk kez kaset olarak dinlediğim Eat 'Em and Smile, birbirinin kopyası grupların / albümlerin at oynattığı rock sirkine ilaç gibi gelmişti. Farklı olduğu için epey eleştiri de almadı değil. Fakat her şeyin ilacı zaman, onu öyle bir mahzene koydu ki, albüm orada yıllandıkça tadı anlaşıldı. Ne zaman duysam içime işleyen 80’ler hard rock müziğinin güzide örnekleri arasında o hüzünlü nostaljiyi yumuşatan harika bir serinliği olduğunu fark ettim her dinleyişimde. Bu satırları yazarken de havaya girmek için günümüz teknolojisinin farklılığıyla dinlediğimde değişen hiçbirşey olmadığını, aksine, gelişen çok şey olduğunu düşünüyorum. Bu zamansızlığı elde etmek, hele de bir arkadaş toplantısı esnasında birden çıkmış izlenimi uyandıran matrak yanlarıyla böylesine epik olmayan bir albümden bu zamansızlığı elde etmek çok büyük bir şey.

David Lee Roth’un Steve Vai gitarıyla sohbet ettiği mini introyu da kapsayan albümün gülü Yankee Rose, tüm enstrümanların şov yaptığı Billy Sheehan bestesi olan enfes rock’n roll Shyboy, karizması tavana vuran Goin’ Crazy!, turbo motor takmış Elephant Gun ve Roth gırtlağının jazzy ve bluesy karakterinden muazzam örnekler sunan I’m Easy, Tobacco Road, That’s Life cover üçlüsü, albümün en renkli anları. Yormayan, baymayan, tam tersi gaza getiren, coşturan, şimdi bile vitüözitesine hayran bırakan ve bence döneme göre orijinalliğinden ötürü kült/klâsik sınıfına sokulması gereken Eat 'Em and Smile, kötüsü iyisinden kat kat fazla yeni yetme rockerlara nal toplattıracak kadar sapasağlam hâlâ. Bu albümden sonra David Lee Roth 5-6 albüm daha yaptı sanırsam. Onların da elbet seveni, sevmeyeni, haberi bile olmayanı vardır. Lâkin bana göre ağızlarıyla kuş tutsalar dahi Eat 'Em and Smile’ın büyüsüne erişmeleri çok zor.

1. Yankee Rose
2. Shyboy
3. I'm Easy
4. Ladies' Nite in Buffalo?
5. Goin' Crazy!
6. Tobacco Road
7. Elephant Gun
8. Big Trouble
9. Bump and Grind
10. That's Life

14 Aralık 2013 Cumartesi

Boston - Third Stage


Bostonlu hard ve pop rock grubu Boston, 11 yıl aradan sonra Life, Love & Hope diye bir albüm yapmış dediler, eskinin hatırına koştuk geldik. Ne var ki bunca yıl aradan sonra birbirinden kötü 11 şarkıyı ip gibi dizdiler, dizmekle kalmayıp o iple adeta beni sıkıntıdan boğmaya çalışmak suretiyle adam öldürmeye teşebbüs ettiler. Kendileriyle fazla hukukum yok. Eskinin hatırı dediğim de 1986 tarihli nefis albümleri Third Stage'den ibaret. Üzerimde hatır bırakacak kadar mesai harcadığım Third Stage, dönemin Bon Jovi, Cinderella, Mötley Crüe, Guns'n Roses çılgınlığı arasında kalbimde kendine yer bulabilmiş albümlerdendi. 80'lerde onu ilk dinlediğimde 70'lere ait nostaljik bir sound ile karşılaştığımdan, başlarda biraz garipsemiştim. Ne de olsa 80'lerde oturup 70'ler müziği dinlemiyorduk. Hatta benim kuşak müzik dinlemeye 80'ler ortalarında başlamıştı. Boston'ın bu retro sound ile 80'ler cafcafında kendine yer bulabilmesi, hem 1975 tarihinde kurulmuş tecrübeli bir grup olmasından, hem de Third Stage'in yıllandıkça tatlanacak şarkılar barındırması sayesindeydi.

38 yıllık tarihine sadece 6 albüm sığdırmış Boston, bu durumu tembelliğine değil, elemanlarının bir dolu farklı projede boy göstermesine borçlu. Üç numaralı albümleri Third Stage benim için en iyi Boston albümü. Amanda ile başlayıp Hollyann ile biten albüm, sanki bir güzel kadının kapıyı açtığı, bir diğer güzel kadının kapattığı hüzünlü bir resim albümü. Bu iki güzel kadının şarkıya bürünmüş hali olan Amanda ve Hollyann, 80'lerde hangi yaştaysalar benim için şimdi de aynı yaştalar. Tıpkı o fotoğraf albümündekiler gibi. Aralarda We're Ready, Cool The Engines, I Think I Like It o albüme yeni fotoğraflar ekliyorlar. Ama işin özü yalnızlık biraz da. Yalnızken, ortam loşken ve kafa biraz hoşken bakılan fotoğrafların solgun ya da canlı enstantanelerine kendi halinde fon müziği oluşturabiliyorlar. İlk albümlerindeki More Than A Feeling'i de bu ruha dahil etmeliyiz. Boston hiçbir zaman flaş bir grup olmadı. Zaten olsaydı 2013'te yaptıkları albümde bir (1) tane bile olsa iyi şarkı çıkarabilirlerdi. İşte Third Stage, bazen kötü grupların bile hayatlarında bir defa da olsa iyi albüm yapabileceklerini gösteren albümlerden biri.

1. Amanda
2. We're Ready
3. The Launch
4. Cool the Engines
5. My Destination
6. A New World
7. To Be a Man
8. I Think I Like It
9. Can'tcha Say (You Believe in Me) / Still in Love
10. Hollyann

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Iron Maiden - Somewhere In Time


Iron Maiden, hakkında birşeyler yazamayacağımı düşündüğüm gruplardan biridir. Bunda kendilerinin yaşayan bir efsane oluşlarının ve bu efsane ile ilgili ne gibi söylenmemiş şeyler bulabileceğimin çaresizliği etkendir. Ama Sam Dunn ve Scot McFadyen'in gecikmeli olarak izlediğim Iron Maiden: Flight 666 belgeselinin de gazıyla daha fazla sessiz kalamayacağımı hissettim. Zaten amaç söylenmemiş birşeyler değil. Sadece Iron Maiden olgusunun bir kültür, bir yaşam biçimi, bir din gibi algılanışını hiç bu kadar yakından görememiş olmamdan ötürü benim de gönül bağımın bulunduğu bu ustalar topluluğuyla ilgili kendi çapımda vefa borcumu ödemek. Buna vesile olacak albümün de 1986 tarihli Somewhere In Time olmasını kendi adıma uygun buldum. Benim için anlamı çok büyük. Satın aldığım ilk Maiden kaseti olması yeterli bir sebep. Iron Maiden, bu albüm öncesinde sadece Run To The Hills ve The Number Of The Beast'i bir şekilde duymuş ama gözümü hard rock bürümüş olmasından dolayı üzerinde fazla duramadığım, uzaktan saygı duyduğum bir gruptu. Somewhere In Time sayesinde gerçek kıvamını buldu.

O yıllarda belli bir dönem neredeyse hergün dinlediğim Somewhere In Time, her dinleyişimde yeni riffler, ataklar, nağmeler, lirikler sunuyordu. Bu yüzden bir albümü hergün dinleyerek eskitmek istememe prensibim bu albüm için geçerliliğini yitiriyordu. Topu topu 8 şarkı vardı ama her biri kendi içinde çiçek gibi açılıp serpildikçe sanki bir şarkının içinden yeni iki üç tane daha çıkıyordu. Böylece istesem de eskitemeyeceğim bir albümle daha tanışmış olmanın huzuru, gün içinde ona kavuşacağım anı beklerken yaşadığım heyecana ortak oluyordu. Zaman temasına odaklanan konseptini o yıllarda tam kavrayamamış olsam da, müziğin yarattığı benzersiz atmosfer her seferinde zaten beni bambaşka bir zamana ve aleme götürüyordu. "Kitap gibi" benzetmesini yaptığım ilk albüm de budur sanırım.


Somewhere In Time, aynı zamanda grubun gitar synthesizerı kullandığı ilk albüm. Zaten önceki albümleriyle karşılaştırıldığında aradaki sound farkını görmek için Iron Maiden uzmanı olmaya gerek yok. Bu yüzden Somewhere In Time öncesi çiğliğe tutkuyla bağlı olanları ilk başta "ne oluyoruz"a sürüklemiştir. Fakat sahip olduğu üstün nitelikleri değişmediği sürece bir parça sound değişikliği yaşamaları onların çıtasını düşürmemiş, tam tersi, onları hayran kitlesini katlayacak daha gizemli, daha özgün, daha özgür bir rotaya sokmuştur. Tür olarak NWOBHM (New Wave Of British Heavy Metal) dendiğinde akla Iron Maiden'dan başkasının zor gelmesinin sebeplerinden biri de bu benzersizlik, bu zamansızlık yüzündendir. Albümle ilgili bir başka detay ise, Bruce Dickinson'ın daha akustik ve folk bir albüm olması dilekleriyle yazdığı materyallerin grup tarafından (süper bir hareket olarak) reddedilmesi ki, Somewhere In Time tüm bu sebeplerin toplamında hem grup, hem de onların edinecekleri hayran kitleleri için kesinlikle bir dönüm noktasıdır.

Albüm kapağından liriklere kadar birçok referansın yıllar boyu irdelendiği Somewhere In Time, belki de aynı bizim kasetten dinlediğimiz 80'lerdeki saf ve çiğ duygularla dinlenmesi gereken bir başyapıt. Zaman kavramı üzerine epik bir duruşa sahip olması, onun kendi zamanının dışına taşan bu bilgeliğinde anlamını buluyor. 80'lere, 90'lara, 2000'lere sığmayan bu duruş, nostaljinin ötesine geçip bir zaman makinesinin fonksiyonlarına sahip olduğunu hissettiriyor. Iron MaidenIron Maiden yapan en önemli unsurların başında gelen büyük usta Steve Harris'in tek başına yazdığı Caught Somewhere In Time, Heaven Can Wait, The Loneliness Of The Long Distance Runner ve Alexander The Great, grubun istikrarlı biçimde sürdürdüğü progressive yoğunluğunu melodik öğelerle harmanladığı harika besteler. Harris'in bir mühendis edasıyla herşeyini planladığı bu şarkılar, atılan temellerin üzerine katlar, balkonlar, teraslar çıkıyorlar.

Iron Maiden: Flight 666 belgeselinde kısa bir süre de olsa içindeki blues gitaristini gördüğümüz Adrian Smith besteleri olan Wasted Years, Sea Of Madness ve Stranger In A Strange Land de albümün sekiz ağır topundan üçü. Wasted Years'ın single iskeleti her ne kadar zamanında bazı fanatik Maiden hayranlarını kızdırsa da, aradan geçen yıllar sayesinde eskimeyeceği anlaşılan bu şarkı da Somewhere In Time'ın marşlarından biri olmaya hak kazanmıştır. Albümün tek ortak çalışması, Steve Harris ve Dave Murray bestesi olan ve bana göre lokomotiflerden biri olan Deja-Vu'dur ki, zaten Harris'in elini attığı her bestenin böyle olması neredeyse kaçınılmazdır. Harris dışında beste yapan ya da katkıda bulunan diğer grup üyelerinin de bu destansı tarzdan vazgeçememesi, onun grubun müzikal vizyonuna ne derece hakim olduğunu, bir diktatör değil bir öğretmen portresi çizdiğini kanıtlar nitelikte.


Yukarıda dile getirdiğimiz yersiz isteğinden dolayı bu albümde hiçbir besteye imza atamayan Bruce Dickinson'ın o benzersiz sesiyle her şarkıya asıl imzasını yine attığını görüyor, duyuyor, iliklerimize kadar hissediyoruz. Dünyanın en iyi rock vokallerinden biri olan Dickinson havada olduğu kadar yerde de müthiş bir pilot. Bunu saçma bir benzetme amacıyla söylemedim. Opera stiliyle bir ikon haline gelmiş bu tenor insan, şarkıların nereye, nasıl uçacaklarına, nerede yükselip alçalacaklarına, nerede yere ineceklerine karar veren profesyonelliğiyle yıllardır nicesine ilham kaynağı. Davuldaki büyük usta Nicko McBrain de aynen öyle... Milyonların hayran olduğu ünlü davulcuların bile bir iki teknik kaparız umuduyla ağzı açık izlediği McBrain, Somewhere In Time'da kusursuz bir performans sunuyor. Bu adamı daha yakından tanımak için yine Flight 666 belgeseline ve her türlü konser görüntülerine başvurmak herşeyi özetleyecektir.

Somewhere In Time'dan iki yıl sonra çıkan Seventh Son Of A Seventh Son ile efsane kaldığı yerden devam etti. Yine mest oldum. Ama bu kez ne beklediğimi bilerek (ve beklediğimi bularak) dinlediğim bu albüm, iki yıl önce ne beklediğimi bilmeden (ve bilmediğim için hazırlıksız olarak) dinlediğim Somewhere In Time'ın bendeki "ilk" oluşunun manevi değerinde olamadı doğal olarak. Yine de dev Iron Maiden kariyerinde benim için anlamı en büyük iki albüm Somewhere In Time ve Seventh Son Of A Seventh Son'dır. Onları Iron Maiden'a en hazır olduğum dönemde tanımışımdır. Sonrasında ne yaptılarsa geçmişin gözüme indirdiği perde yüzünden bana görünen olumsuzlukları görmezden gelmişimdir. Oysa bu iki efsane Maiden albümü mükemmeldir. Sonrasında rastlanacak olası kusurları örtebilecek kadar hem de...

1. Caught Somewhere in Time
2. Wasted Years
3. Sea of Madness
4. Heaven Can Wait
5. The Loneliness of the Long Distance Runner
6. Stranger in a Strange Land
7. Deja-Vu
8. Alexander the Great

23 Mart 2010 Salı

Georgia Satellites - Georgia Satellites


Izzy Stradlin’in The Ju Ju Hounds projesinden bahsederken Rick Richards’dan dolayı adını andığım Georgia Satellites’ın benim için çok büyük anlam taşıyan 86 tarihli kendi adalarını verdikleri albümlerini saygıyla anmak istedim. 1980’de kurulmuş, bugüne dek 7 albüm çıkarmış Atlantalı dörtlünün ilk albümleri Keep The Faith 1985’te çıkmış. Georgia Satellites ise ikinci albümleri. Sonrasında 5 tane daha kütürdetmişlikleri var. Son albümleri Shaken Not Stirred’den, yani 1997’den beri albüm yapmıyorlar. Bu kadar matematikten sonra “neden ikinci albüm” sorusuna “belli bir sebebi yok” demek isterdim. Oysa o kadar çok sebebi var ki. O yüzden “belli bir sebebi yok” diyorum. 80’ler rock arşivimin nadide parçalarından biri olan bu albümün tadını öteki Georgia Satellites işlerinden hiçbirinde alamadım. Tek tük iyi şarkılar oldu mutlaka. Ama şu 10 şarkılık rock’n roll şâheseri, hiç de şâheser gibi olmayan, 80’lerde zaten kıt olan aklımı almış ölümcül bir darbeydi. Bu tip albümlerim o kadar çok ki, arada bir bakarım hâlâ öyleler mi diye. Kimi o eski büyüsünü taşımamaktadır ama saygıda asla kusur etmem. Ama Georgia Satellites albümüne baktığımda anladım ki, hâlâ öyleler.

Gitar ve vokaldeki Dan Baird önderliğindeki grup, yazılsa roman olacak hayat öykülerini sanki bu 10 şarkıya sığdırmışlar gibi sertliklerinden gram sapmadan arka arkaya rock güllelerini gül yapıp tepemden döküyorlar her dinlediğimde. Fakat o sertliğin içinde büyümemiş bir çocuk, kaybolmamış bir ruh, hiç sönmemiş bir ateş bulunmakta. Playbacklerimin, karaokelerimin, kıt aklımın, yarım fikrimin vazgeçilmez yoldaşlarından birine daha ne yazsam yetmez. Çift gitarın her şarkıda sağdan soldan estarabim coşkusu, tok davul ve hayalet bas gitarın da bu şenliğe katılımıyla taş taş üstünde bırakmayan, ama her seferinde o taşları tekrar ustaca dizen olgunluğuna karışıyor. Dile japon yapıştırıcısı gibi yapışan nakaratları 80’lerdeki etkisini hiç kaybetmemiş. Güney rock bulutlarının blues bulutlarıyla havada karşılaşıp elektriklenmesi sonucu meydana gelen şeyin diğer adı bu. İlk şarkı Keep Your Hands To Yourself yıllar sonra bile tüylerimi diken diken edebiliyor. Can't Stand The Pain benim için Cuma akşamları gibi birşeydi, yine öyle. Son şarkıda da Every Picture Tells A Story diyorlar. Her albüm de bir hikâye anlatır. Georgia Satellites - Georgia Satellites albümünün hikâyelerini dinlemekten hiç bıkmadım. Hiç ummadığım anlarda kendimi Battleship Chains’i mırıldanırken buluyorum. Üstelik çok uzun süre dinlememiş olsam bile. O zaman bu şarkıları bulup getiren müzik hafızamla gurur duyuyorum. Demek ki o hafızaya bunları kazıyan kazımış zamanında.

1. Keep Your Hands to Yourself
2. Railroads Steel
3. Battleship Chains
4. Red Light
5. The Myth of Love
6. Can't Stand the Pain
7. Golden Light
8. Over and Over
9. Nights of Mystery
10. Every Picture Tells a Story