2017 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2017 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2021 Salı

Rock'n Roll (OST)

 
Fransız sinemasının en popüler aktörlerinden, aynı zamanda senaristlik, yönetmenlik ve yapımcılık da yapan Guillaume Canet'nin Rodolphe Lauga ve Philippe Lefebvre ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği Rock'n Roll, içinde yer alan herkesin kendisini canlandırdığı eğlenceli bir Fransız komedisi. Dünyaca ünlü oyuncu hayat arkadaşı Marion Cotillard ve oğulları Lucien ile sade bir hayat süren Canet, 42 yaşında ve eskisi kadar cazip projeler için düşünülmeyen bir konumda. TV dizisinde birlikte rol aldığı genç ve seksi oyuncu Camille Rowe sette Canet'ye artık "rock" olmadığını, yani eski cazibesini yitirdiğini, kızların takılmak isteyeceği havalı biri olmadığını, kısacası yaşlandığını yüzüne vurunca onun orta yaş krizini tetikliyor ve o saatten sonra Canet'yi kimse tutamıyor. Hala eskisi kadar "rock" olduğunu cümle aleme kanıtlamayı bir misyon haline getiren aktörün bu yolda yaşadığı birbirinden komik, trajikomik ve değil filmdeki çevresi, seyirciyi bile deli edebilecek yolculuğunu konu alan 2017 yapımı Rock'n Roll, benim için geç keşiflerden biri oldu. Geç oldu temiz oldu hesabı, uygun bir zamanda tekrar izlemek istediğim bir film daha kazanmış oldum. Zaten adından ötürü iyi bir soundtrack albümü de olacağını tahmin ediyordum. Filmde duyduğum birkaç tanıdık şarkıdan sonra kolay bulunmayan albümle nihayet buluştum.

Filmin tema müziklerini yapan Yodelice takma adlı Fransız singer/songwriter Maxim Nucci'nin kısa kısa 9 adet enstrümantal parçasının serpiştirildiği albümde Don't Dream It's Over (Crowded House), Enola Gay (Orchestral Manoeuvres In The Dark), You Spin Me Round (Dead or Alive) ve Forever Young (Alphaville) gibi dört adet 80'ler hitinin bulunması, zaten filme yeterince düşmüş olan şahsımın filmin müziklerine de düşeceğinin işaretleriydi. Guillaume Canet'nin hala "rock" olduğunu hem kendine, hem de çevresine kanıtlamak uğruna huzurlu aile hayatını bırakıp gecelere aktığı sahnelerde, gittiği kulüplerin fonunda çalan Don't Dream It's Over, Enola Gay, You Can Do It, That's Not My Name, Indian Love Call, Take Me Out gibi şarkılar albümde de iyi ki yerlerini almışlar. Bunun yanında filmin neresinde çaldığını hatırlamadığım, aslında çalıp çalmadığını bile hatırlamadığım Amerikalı The Roots'un The Seed 2.0 ve Shirley Ellis'in 1965 yılına ait The Clapping Song (Clap Pat Clap Slap) şarkıları da soundrack kalitesini arttırıcı hamleler olmuş. Böylece pop, pop rock, soul, new wave gibi farklı tatlardan oluşan bir sofra kurulmuş. Böyle farklı tellerden çalan albümleri sevenler olarak o sofranın bir köşesinde hemen yerimizi alırız.


Guillaume Canet ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olan Marion Cotillard'ın mesleki uyumlarını hayat arkadaşlığına taşımalarıyla komedi yönünden de çok iyi bir sinema kimyasına sahip olduklarını gördük. İkilinin bir yatak sohbetini çok sevimli bir video klip fantezisine dönüştüren Celine Dion'un 1995 tarihli teklisi Pour que tu m'aimes encore, komik sevişme sahnesinde çalan Richard Sanderson imzalı Go On For Ever ve kavuşma sahnesinde duyduğumuz Demi Roussos'un 80'ler şansonlarından Quand je t'aime, filmin sayısız güzel anlarından üçüne müzikal renk katmış parçalardı. Kapanışta ise Canet'nin oğlunun arkadaşlarına evinin salonunda punk şovu yaptığı sahnede söylediği, orijinali Belçikalı punk rock/new wave grubu Plastic Bertrand'a ait Ça plane pour moi şarkısı yer alıyor. Aslında bence pek bir özelliği olmayan bu şarkılar filmde bu sahnelerin fonunda duyulunca daha bir anlamlanıyor, yüzlere bir gülümseme konuyor. En önemlisi de yarattıkları nostalji duygusu zincirleme olarak başka filmleri, başka film müziklerini akıllara düşürüyor. Bazılarını izlemeyi ertelediğimiz, bazılarını yeniden izlemek istediğimiz bu filmler, içinde kimbilir nasıl sahneler, nasıl şarkılar taşıyor.

Rock'n Roll da uzun süre önce karşıma çıkan ama ciddiye almadığım bir filmdi. Ne zaman ki yıllar sonra karşıma çıktı ve Fransız mizahına dair önyargılarımı bir kenara bıraktığım kör noktama denk geldi, keşke daha önce izleseymişim dediğim bir film kazandım. Hatta tekrar izlemek için bilinmeyen bir zamana rezervasyon bile yaptırdım. Filmde Canet'nin gecelere aktığı tayfası arasında bulunan Yarol Poupaud'dan da bir şarkı olamaz mıydı derken, kendisinin filmden iki yıl sonra ilk solo albümünü yaptığını öğrendim. Yine de onun yer aldığı bir sürü gruptan, özellikle de Yarol Rock'n'Roll Trio'dan bir şarkı seçilebilirdi. Fakat bence albümdeki en önemli eksik, Fransız sinemasının tecrübeli aktörlerinden, aynı zamanda 60 küsür albüm çıkarmış bir rock müzisyeni olan 74 yaşındaki Johnny Hallyday... Filmde Guillaume Canet, genç eşiyle inzivaya çekilmiş Hallyday'i ziyaret ederek onun bu yaşına kadar hep "rock" kalabilmesinin sırlarını öğrenmek istiyor. Onun göründüğü bu hoş sahneye ya da o sahnenin finaline uçsuz bucaksız Hallyday repertuarından bir şarkı iyi giderdi. Hem filmin gösterildiği 2017 yılının Aralık ayında 74 yaşında hayata gözlerini yuman Hallyday için sinema kanadı kadar, müzik kanadıyla da bir veda gerçekleşmiş olurdu. Eksiğiyle fazlasıyla, 80'lere 90'lara yaptığı kısa yolculuklarıyla Rock'n Roll Soundtrack, tatlı, huzurlu, ateşli, eğlenceli, yani tam da filmin olduğu gibi bir derleme.

1. Yodelice - Crazy Drum
2. Yodelice - Marcellito Fanfare
3. Nick Waterhouse - Indian Love Call
4. Dead or Alive - You Spin Me Round (Like a Record)
5. The Ting Tings - That's Not My Name
6. Shirley Ellis - The Clapping Song (Clap Pat Clap Slap)
7. Orchestral Manoeuvres in the Dark - Enola Gay
8. Yodelice - Marcellito Pizz
9. Celine Dion - Pour que tu m'aimes encore
10. Yodelice - Crazy Ambiance
11. Demi Roussos - Quand je t'aime
12. Yodelice - Rock'N'Roll Accordeon
13. The Partners - You Can Do It
14. Crowded House - Don't Dream It's Over
15. The Roots - The Seed 2.0
16. Franz Ferdinand - Take Me Out
17. Yodelice - Marcellito Main
18. Alphaville - Forever Young
19. Richard Sanderson - Go on for Ever
20. Ricchi e Poveri - Sara perche ti amo
21. Yodelice - Marcellito Instru
22. The Afters - Early Morning Jam
23. Yodelice - Crocodile Ranger
24. Yodelice - Target
25. Guillaume Canet - Ça plane pour moi

23 Eylül 2018 Pazar

I, Tonya (OST)


Steven Rogers'ın, Amerikalı buz pateni sporcusu Tonya Harding'in hayat hikayesinden yola çıkarak senaryosunu yazdığı, Lars and The Real Girl'den (2007) başka iyi filmi olmadığını düşündüğüm Craig Gillespie'nin yönettiği I, Tonya, bu sıradışı sayılabilecek karakterin hayatındaki iniş çıkışları anlatan bir film. Bu filmdeki rolüyle Oscar'a aday olan Margot Robbie ve Oscar alan Allison Janney'nin üstün performansları dışında bittiğinde elimde avucumda hiçbir şey kalmadığını hissettiğim filmden ziyade, filmde kullanılan ve albüm haline getirilen şarkılardan daha fazla bahsedilebileceğine dair güçlü duygular taşıyorum. 70'ler, 80'ler, 90'lar derlemesi olan albümün 16 şarkıdan oluştuğunu görünce şaşırmadım değil. Hele de filmde duyup albüme konmadığını fark ettiğim şarkılar varsa o soundtrack ile iyi bir ilişkim olmuyor. Neyse ki 12 şarkının daha olduğu iki CD'lik bir versiyonu daha varmış.

Romeo & Juliet, Free Your Mind, The Chain, Barracuda, Spirit In The Sky, Gloria, Sleeping Bag, The Passenger dışında daha önce duyduğum şarkı yoktu ve bu şarkılar zaten bir soundtrack'i arşivlemek için yeterli sebepti. Geriye epey bir şarkı kalıyor ki, onları filmde kullanılış şekilleriyle özdeşleştirerek keşfetmek iyi bir yolculuktur. Filmde kullanılış şekilleri ise genelde sahnelerle tema olarak örtüşsün diye nakarat kısımlarından kısa alıntılar biçiminde düşünülmüş. Örneğin, Tonya ve Jeff'in ilk öpüşmesine Romeo & Juliet, Tonya'nın şeytani anası LaVona'nın başlardaki bir sahnesine Devil Woman, Tonya'nın 91'de "triple axel" yapıp kazandığı gösterisine Feels Like The First Time, Tonya'nın Jeff'i terk ettiği bölüme Goodbye Stranger eşlik etmiş. LaVona yüzünden evi terk etmek zorunda kalan küçük Tonya'nın babasının gidişi sırasında Gone Daddy Gone yerine Spirit In The Sky çalması, Jeff'in tehlikeli planının boka sardığını öğrenmesiyle arabada öfkeden deliye döndüğü sahnede ise Lose Yourself yerine Gone Daddy Gone çalması bu tema anlayışını tuhaf bir yere koymuş. Gone Daddy Gone yapı itibariyle zaten bir babanın küçük kızını terk ettiği sahneye pek uygun düşmezdi. Ama filmin tarzı, buna benzer zıtlıkları, yani fıkır fıkır bir şarkının duygusal bir sahnede yaratacağı ters etkiyi kendi bünyesinde eritebilecek nitelikte denebilir.

Eskilerden derlenen film müziklerinin hazırladığı nostaljik zemini seviyorum. Mesela Tonya'nın ilk kez ulusal yarışmaya çıktığı sahnede ZZ Top'ın Sleeping Bag şarkısının çalması beni geçmişe götürdü. Grubun 1985 tarihli Afterburner adlı kozmik rock albümünün açılışında yer alan bu şarkı, o yıllarda aldığım kaseti gözlerimin önüne getirdi. Keza, bu albümdeki şarkılarıyla olmasa da, Bad Company, Foreigner ve Fun Lovin' Criminals gibi gruplarla olan anılarım da canlanıverdi. Filmin tema müziklerini yapmış, pek tercih edilmediği için dişe dokunur bir score geçmişi de olmayan Peter Nashel'in üç adet önemsiz bestesini, fragmanlarda kullanılıp filme konmamış birkaç şarkıyı ve filmde nerede çaldığı belli olmayan 4-5 şarkıyı çıkarsak ikinci CD'ye gerek yokmuş sanki. Bana diskografisini karıştırmaya değecek bir isim sunmadığı için burun kıvırdığım, öte yandan yukarıda ismini saydığım kıymetli şarkılara yer verdiği, birkaç isimle 80'ler nostaljimi anımsattığı için sevdiğim bir albüm oldu I, Tonya...

CD 1

1. Mark Batson - Fair To Love Me
2. Cliff Richard - Devil Woman
3. Bad Company - Shooting Star
4. Dire Straits - Romeo & Juliet
5. Peter Nashel - A Fair Shot
6. En Vogue - Free Your Mind
7. Supertramp - Goodbye Stranger
8. Chris Stills - How Can You Mend a Broken Heart
9. Fleetwood Mac - The Chain
10. Peter Nashel - The Incident
11. Heart - Barracuda
12. Laura Branigan - Gloria
13. Violent Femmes - Gone Daddy Gone
14. Doris Day with Paul Weston & His Orchestra - Dream a Little Dream
15. Siouxsie & The Banshees - The Passenger
16. Peter Nashel - Tonya Suite

CD 2

1. Dr. Feelgood - Hey Mama, Keep Your Big Mouth Shut
2. Fun Lovin' Criminals - Shining Star
3. Norman Greenbaum - Spirit in the Sky
4. ZZ Top - Sleeping Bag
5. The Marshall Tucker Band - Can't You See
6. Foreigner - Feels Like the First Time
7. Joanie Sommers - Little Girl Bad
8. Hot Chocolate - Every 1's A Winner
9. LaTour - People Are Still Having Sex
10. Chicago - 25 or 6 to 4
11. Nigel Kennedy & The  English Chamber Orchestra - Concerto No. 2 In G minor 'L'estate' - I. Allegro Non Molto
12. Franz Liszt - Dante Symphony 'Divina Commedia', S.109 - I. Inferno

13 Temmuz 2018 Cuma

TootArd - Laissez Passer


1967'den beri Golan Tepeleri İsrail sınırlarına içinde. Ama içinde yaşayanlar İsrail vatandaşı değil. Hatta vatandaşlıkları ve pasaportları bile yok. Onlar "Laissez Passer" belgesine sahip, yani "bırakınız geçsinler" kabilinden bir aidiyetsizlikten muzdarip insanlar. İsrailli olmayan ama İsrail topraklarının kalıcı sakinleri olan bu ortada kalmışlık, onlara seyahat özgürlüğü vermiyor, sadece laissez passer belgeleriyle hareket edebiliyorlar. Bu pozisyon onlara bir vatan, bir uyruk, bir bayrak, bir kimlik sağlamıyor. Resmi belgelerde isimlendirilemeyip "undefined" damgası yiyorlar. Golan'daki Majdal Shams köyünde klasik arap müziğiyle büyüyen bir grup genç de bu ait olmama halini bir özgürlüğe çevirip kendilerini müzikal yönden geliştirerek TootArd adıyla bir grup kuruyorlar. Ayrıca batı müziğiyle, özellikle reggae ile çok vakit geçiriyorlar. Bob Marley coverları sayesinde groove yapmayı öğrendiklerini iddia ediyorlar. Bunların üzerine bir de aşık oldukları Tuareg müziği etkilenimlerini koyunca grubun müziği şekilleniyor.

Bu açıklamaları TootArd'ın solisti ve gitaristi Hasan Nakhleh yapıyor. 2010'dan sonra bütün Golan'da, sonra Kudüs ve Filistin'de ve o bölgedeki pekçok yerde çalıyorlar. "Çok fazla konser verdik. Ama 2014'te bir döngünün içinde sıkıştığımızı, hayatımızda değişiklikler yapmak istediğimizi fark ettik. Avrupa'ya taşınıp Berlin'de, Bern'de yaşadım. Diğer arkadaşlarım da başka yerlere gitti. Ne zaman ki köyümüze dönüp müzik yapmaya başladık, birlikte çalma ışığını kaybetmeye başladığımız ortaya çıktı. Dizginleri ele almamız gerekti. Farklı olduğunu düşündüğümüz yeni materyallerimiz vardı. Herkes farklı tecrübelerini yanında getirmişti. Hazırlıkları yaptık, kenetlendik ve dört ayda albümü kaydettik" diyor Hasan. İşte o albümün adını Laissez Passer koyup 9 Kasım 2017'de adeta Golan Tepelerinden doğan bir güneş gibi yüzeye çıkarıyorlar. Birbirinden rol çalan, birbirini kollayan, fark yaratmak istediği kadar, ortak bir ruhla hareket etmek istediklerini belli etmeye çalışan 10 harika şarkıyla bu dünyaya harika bir giriş yapıyorlar.

Albümü açan Laissez Passer, pekala bir hard rock, blues rock, funk rock bestesi de olabilecek iken, hepsi ve aynı zamanda hiçbiri olmayı başarmış zımba gibi bir giriş. Kısaca funk güdümlü bir blues rock diyebiliriz kendisine. Zaten albümün genel eğilimi bu yönde. Ama Hasan'ın davulcu kardeşi Rami'nin tıkır tıkır çalışan profesyonel davulunun, blues ve funk tekniklerini Ortadoğu perküsyon stiliyle okuyan ustalığı bu şarkılara çok şey katıyor. Musiqa ritmi düşürse bile o omurganın üstüne hep başka şeyler oturtabilen tarzları bu defa Hasan'ın kıvrak gitarına uyum sağlayan nakarat vokalleriyle göz dolduruyor. Dinlemelere doyamadığım Sahra, kısa gitar taksiminin ardından bizi zaman tüneline koyup 70'lerde ki bir düğün salonuna sokuyor, ne kadar kurt, böcek varsa döktürüyor. Hani şu saksafonlu düğün salonlarında çalınanlardan. Bazen bu düğün salonu havaları küçük düşürme amaçlı kullanılabiliyor. Oysa Sahra o kadar mükemmel bir parça ki, üç buçuk dakika sonrasında bir anda rotasını başka bir riff ile başka bir oyun havasına çevirebiliyor, yeni bir dans sayfası açabiliyor. Üstelik rotasını değiştirmesine rağmen eksenini kaydırmadan. Yine kıvrak, zeki ve su gibi akan lirikleriyle A'sfur sayesinde saksafondaki Amr Mdah'ın farkına biraz daha varıyoruz.


Nasma Jabalyia ile tempoyu düşüren TootArd, aslında bu tempoda da harikulade şarkılar yazabileceğini kanıtlarcasına muhteşem bir gece manzarası yaratıyor. Ortadoğu'ya ait bir dil kullanmalarına rağmen, kendi kimliksizlikleri gibi herhangi bir coğrafyaya ait olduğunu iddia etmeyen genişlikte bir atmosfere sahipler. Şarkının özellikle nakarat kısmında değişen akorlarla birlikte bu genişlemeyi hissetmemek çok zor. Nakarat demişken, Nasma Jabalyia'nın o huzur dolu havasının hemen peşinden gelen Oya Marhaba'nın "Oya Marhaba" ile başlayan cümlelerinin hepsinin aslında birer nakarat olmasına, dile sakız gibi yapışan "Oya Marhaba"dan sonraki cümleleri kafadan atarak mırıldansak bile şarkıyı eksiksiz söyleyebilmişiz duygusu yaratmasına ne demeli? Reggae ve ska adlı sevgililerin Golan Tepelerinde dünyaya getirdikleri bu sevimli çocuğu, albümün "Blues" ile biten iki enstrümantal şarkısından biri olan Bayati Blues izliyor. Aslında isteseler bunu da pekala şık nakaratlı liriklere bezeyebilirlerdi. Amr kardeşimiz birçok şarkıda olduğu gibi saksafonuyla koymuş gerçi. Fakat belli bir kalıp üzerinden fazla sapmadan emprovize dokunuşlar yapabilmek için kendilerine boş alanlar yaratıp onları en iyi şekilde doldurmuşlar.

İlk sözleri "ehlen ve sehlen" olan Roots Rock Jabali, albümün 8. şarkısı olmanın klişesinden eser taşımayan bir başka güzellik. Nedir bu klişe? Bazı iyi albümlerin bile 8. şarkıya kadar nefesi yetmeyebiliyor veya yüksek çıtalarının altında kalmış bazı şarkılar finalden önceki son düzlüğe konabiliyor. Ama Roots Rock Jabali, ortalama bir grubun flaş şarkılarından biri olarak açılışa dahi konabilecek kadar diri ve özenli. Tıpkı albümün tamamı gibi. Hatta onu izleyen Circles için, şu düğün dağılmadan önce son bir kez tarafların piste davet edildiği şen şakrak oyun havalarının mantığını akla getirircesine, albüm bitmeden son defa kalan kurtları dökme veya dörtlünün enstrüman hakimiyetlerini tempolu bir şarkıda son bir defa sergileme seansı da denebilir. Zira kapanışı yapan ikinci enstrümantal Syrian Blues, adındaki "blues"un hakkını veren, yine emprovize dokunuşlara kapı açan, yine o aidiyet hissinin yoksunluğunu üzerinde taşıyan ruh haline atıfta bulunan, böyle şahane bir albüme yakışan kapanışı yapıyor.

2017 en iyiler seçkisi yaparken habersiz olduğum Laissez Passer albümünü 2018'in ilk aylarında dinledikten sonra 2017'de dinlediğim en iyi ilk beş arasına rahatlıkla koyabileceğimi fark ettim. Yani bu vatansız, kimliksiz adamları öyle ters bir zamanda keşfettim ki benim naçizane listeme bile giremediler. Ama onlar yine de Hasan'ın sözcülüğünde hükümetlerin koyduğu yasal sınırların sadece haritalarda olduğunu savunuyor, CD'ler, dijital ortamlar, etkinlikler, konserler sayesinde geniş kitlelere erişebilme özgürlüklerini kullanıyorlar. Yaptıkları müzikle hiç arada ya da havada asılı kalmış bir durumda değiller. Tam tersi, o kadar güçlü ve evrensel bir müzikal kimlikleri var ki, dillerini bilmeyen insanlara da ulaşabiliyor, şarkılarının onları götürdükleri yerlere göre lirikler şekilleniyor, Arapça olmaktan çıkıp dünyevi umutlara tercüman oluyorlar. Onların umutları savaşların bitmesi, zoraki göçlerin durması, herkesin istediği coğrafyada insanca yaşamaları üstüne. Bu kadar haklı ve güzel umutları dile getiren müzikleri de haklı ve güzel.

1. Laissez Passer
2. Musiqa
3. Sahra
4. A'sfur
5. Nasma Jabalyia
6. Oya Marhaba
7. Bayati Blues
8. Roots Rock Jabali
9. Circles
10. Syrian Blues

15 Mayıs 2018 Salı

Novo Amor & Ed Tullett - Heiress


Ed Tullett, İngiltere'nin East Essex bölgesinden bir folk müzisyeni. Never Joy (2011) ve Fiancé (2016) adlı iki albümü, Trawl (2012) adlı bir EP'si var. Novo Amor (gerçek adı Ali Lacey) ise yine İngiltere'nin Caerdydd diye hiç duymadığım bir yerinden gelmekte. Onun da Woodgate, NY (2014) diye bir albümü, Bathing Beach (2017) diye de bir EP'si bulunmakta. Bu ikili 2013 Kasım'ında tanışıp hemen kaynaşmak suretiyle birlikte müzik yapmaya başlamışlar. Bu işbirliğinin ilk meyveleri Faux (2014) ve Alps (2016) adındaki iki enfes şarkı olmuş. Bu şarkılar kendilerini takip eden indie çevreler tarafından haklı övgüler almış ve albüm beklentileri artmış. Nihayet belli aralıklarla 4 yıl boyunca üzerinde çalıştıkları ilk albümleri Heiress, 2017'nin sonlarına doğru gün yüzüne çıkmış. Faux ve Alps'in yer almadığı albüm, onları hiçbir şekilde aratmayan 11 harika şarkıyla benim için 2017'ye damgasını vuranlar arasında yerini aldı.

Heiress, duyar duymaz vurulduğum bir albüm oldu. Normalde çok az folk albümüne bu şekilde ilk görüşte aşık olurum. Tabii bazı vurulma kriterlerim var. Örneğin işin içinde sadece folk gitarları olmamalı, tuşlular veya yaylılarla hem güçlü, hem kırılgan, hem de epik bir atmosfer yaratılmalı, şarkılar dream pop kuşağına yakın durmalı, ortaya nezih bir "dream folk" çıkmalı. Bunların hepsi ve henüz kelimelere dökemediğim başkaları Lacey - Tullett ikilisinin büyülü müziğinde mevcut. Açık konuşmak gerekirse, Heiress gibi albümleri ilk dinleyişte kabullenmem kolay olmaz. Çünkü çok fazla yoğun, ağır, katran karası bir keder ile yoğrulmuş karakterdedirler. Dinleyeni hemen içine almak istemez, onu uğraştırmak, çeşitli testlerden geçirmek isterler. Oysa Lacey ve Tullett sanki bir an önce o hüzne kendini hazır hisseden bünyeleri hiç vakit kaybetmeden kucaklamak, onlara ağlamaları için omuz vermek ya da onların omuzlarında ağlamak için çok güçlü bir keder samimiyeti kuruyorlar. Dinleyene hem huzur, hem de karamsarlık içeren çok acayip bir ağırlık yüklüyorlar.

Açılışta ilk görüşte aşk yaşatan Silvery, aslında albümün genel karakterinin de bir özeti sayılabilir. Hüznün binbir türlü hallerinden damıtılmış, bir albüme, o albümdeki 11 şarkıya ne kadar sığdırılabilirse o kadar sığdırılmış kolektif bir ruh. Konsept albüm diye düşünsek sırf müziğin bu bütünlüğü neticesinde olağanüstü bir deneyim. Sözler zaten o bütünlükten hiç kopmayan folk naifliğinde. Eşine az rastlanır bu karakteri veren en önemli unsur Novo Amor ve Ed Tullett'in inanılmaz sesleri. Ayrı ayrı ayırt edilmesi nüanslara bağlı bir yalnızlığın özetiyken, çift ses kullandıklarında destansı anlar yaratıyorlar. Ortaya Silvery, Vantablack, Anatome, Freehand, Amateur Blood, Euphor gibi harikulade besteler çıkıyor. 11 şarkı için ayrı birer paragraf açılabilir, hissettirdikleri üzerine bilinç akışıyla içimizi dökebiliriz. Fakat bu durum tıpkı onların müziklerine yansıttıkları gibi çok içe dönük, bazen kafası karışık, çoğunlukla acı çeken ama acısını içine dönmüş vaziyette yaşayan türden olacağı için herkesin ilgili paragrafta yazacağı şeyler de kendi acılarından beslenecektir.


Bu acı ve artık adı her neyse, onun bir standardı (var gibi görünse de) yok aslında. Mesela Cavalry gibi bir şarkı başından sonuna değişip dönüşen, asla nasıl süreceği ve nasıl biteceği kestirilemeyen bir progressive folk adeta. Pteryla'yı kazanmak oldukça zor. Ontario da kısa ama emek isteyen şarkılardan sayılır. Ama onlar bile Lacey ve Tullett'in derinlerindeki derinliği temsil etme yetisine sahipler. Piyano darbeleri müthiş bir gerilim yaratırken bir anda ortalık süt liman olur, çift vokal kendi bölümünü bülbül gibi şakırken arka planda kah bir slide gitar, kah yaylılar, ama hep bir ambient ambiyans vuku bulur. Şarkılar kendini aşar, kendilerine sinematik bir doku oluşturmaya başlarlar. Olay artık folk, rock, pop olmaktan çıkar. Dönüşüm kendi içinde kırılgan olduğu kadar kararlıdır da. Lacey ve Tullett, belki de milyonlarca folk müzisyeninin, hatta Fleet Foxes'ın ilk iki albümünde yaklaştığı, bazen ulaştığı zirveye eliyle koymuş gibi ulaşabilmektedir. Heiress belki kır kültürünün kenti reddedişini bir Fleet Foxes albümü kadar kesin çizgilerle çizmez. Ama Heiress bu kültürü Amerika'ya hapsetmeyip olması gerektiği gibi globalleştirir ve yitip gitmekte olanlara mükemmel ağıtlar yakar.

Bu her yüreğe erişim sağlayabilecek tavrı belki de en fazla Terraform'da hissederiz. O Terraform ki albümün göz bebeği. Çok sevdiğim şarkıların videolarını izlemekten korkarım. Şarkı iken yarattığı büyüyü videosunda bozan yüzlerce örnek sayabilirim. Terraform'un videosunu izlemekten de bir süre bu yüzden kaçtım. Ama dayanamayıp izledikten (hatta iki damla gözyaşı döktükten) sonra bir bütün olarak Heiress'in varoluş nedenlerini zihnimde katmanlaştırmak biraz daha kolaylaştı. Jorik Dozy ve Sil van der Woerd'in yönettiği 5 dakikalık video, Endonezya'da bulunan Ijen Dağı'ndaki zehirli kraterlerlerden sülfür çıkaran 100 kadar madenciden biri olan Bas'ın bir gününü özetliyor. Günde iki defa her biri 95 kilo çeken sepetlerle, hiçbir modern ekipman olmadan kraterden sülfür çıkaran bu insanlardan biri olan Bas, günde en fazla 10 dolar için yaptığı bu iş ile eşi ve küçük kızının geçimini sağlamaya, geleceğini kurmaya çalışıyor. Lacey ve Tullett de bu video ile hem farkındalık yaratmak, hem de Bas gibi işçilere ve ailelerine yardımcı olmak istiyorlar. (Konuyla ilgili detaylı bilgiye videonun yapımcılarının kurduğu ijenassistance.com adresinden ulaşılabilir.) Biz neden Bas ve ailesi için daha güzel bir dünya yok diye düşünürken, onlar şarkılarında "gezegeni yaşanabilir kılmak biraz zaman alsa da, bu değişimi gerçekleştirebiliriz" diyerek güçlü bir ümidi, güçlü bir müzikle birlikte taşıyorlar.

1. Silvery
2. Euphor
3. Cavalry
4. Amateur Blood
5. Pteryla
6. Vantablack
7. Anatome
8. Ontario
9. Dancer
10. Terraform
11. Freehand

11 Şubat 2018 Pazar

Uffe Lorenzen - Galmandsværk


Baby Woodrose, Dragontears, On Trial, Pandemonica, Spids Nøgenhat adlı gruplarla 90'lardan bu yana rock müziğin altından girip üstünden çıkan, en fazla da Lorenzo Woodrose takma adıyla milenyumdan bu yana liderlik ettiği Baby Woodrose ile tanınan Danimarkalı usta müzisyen Uffe Lorenzen, bundan böyle kendi adıyla kayıtlar yapma, kendi dilinde şarkılar yazıp söyleme kararı almış bulunuyor. Garage ve psychedelic rock'ın Avrupa'daki en güçlü isimlerinden biri olan Baby Woodrose'un vadesini doldurup doldurmadığı tartışılır. Ama en son 2016 tarihli Freedom'ın vasatlığını düşünürsek, şanlı tarihin bir şekilde noktalanması iyi olabilir. Sebebi bu muydu bilemeyiz. Lorenzen'in ilk solo albümü Galmandsværk (Delilik Gösterisi) bu bitiş sonrası yeni bir sayfa. Normalde Baby Woodrose emeklisi bir müzisyenin bu geleneği sürdürmesi kuvvetli ihtimallerden biridir. Bir diğer ihtimal ise, kendini grubundan emekli eden bir müzisyenin, geleneğinin gereklerini unutmadan daha içedönük, dingin, biraz bezgin, biraz kızgın olması, rock müziğin akustik kanadını artık daha korunaklı ve farklı bir özgürlükte görmeye başlaması sayılabilir. İşte Lorenzen'in tercihi de bu yönde olmuş. Kendi içinde derinleşen, her birinin ayrı karakterde olduğu, ama yıllanmış Lorenzen birikimleri ile ortaya çıktıkları belli 10 şarkı Galmandsværk'i pırlanta gibi bir solo kılıyor.

Uffe Lorenzen, bu ilk solosunu Fas yakınlarındaki küçük bir volkanik ada olan Gomera'da tasarlıyor. Küçük bir odada, şarkı yazmak dışında hiçbir şey yapmadan 10 hafta geçiriyor. Bu deneyimi kendi cümleleriyle şöyle ifade ediyor: "Geçen kış birkaç aylığına seyahat etme fırsatı buldum. Vaktimi okyanusa bakmakla ve Danca şarkılar yazmakla geçirdim. Sanırım kendi metodumu buldum ve belki de hiç olmadığı kadar kişisel bir bakış açısı edindim. Kendi dilimde yazmak bir meydan okuma gibiydi. Ama dürüstçe kendini ifade etme hadisesinin, dürüst bir ambalaj da gerektirdiğini hissettim. Bu yola çıktığımızda aslında Danimarka dışındaki insanlar için tasarlanmış olan Lorenzo Woodrose ismi, birden tuhaf biçimde suni geldi. Kendimi motive edebileceğim ve süreci ilginç hale getirebileceğim yeni yollar bulmak zorunda olduğum bir noktaya ulaştım. Rock davulları veya gitar soloları yerine akustik gitar ve vokalle, şarkıların ilk çıktığı haliyle kalmasını istedim. Bu da albümü çok farklı bir evrene götürdü." Yani sevgili Uffe Abimiz tipik bir "kendini bulma" özeti geçiyor. Fakat bu özeti kendi cümlelerinden ziyade, Galmandsværk şarkılarında hakkıyla hissediyoruz. Bunu hissedebilmek için tek kelime Danca bilmemiz de gerekmiyor.


Nakaratsız Dansker, tek bir düzlemde ilerleyen söyleniş şekliyle, en önemlisi de Galmandsværk atmosferine bizi buyur edişiyle hipnotik bir etki bırakıyor. Rimets Tyranni ve Ridset Plade aynı akustik düzenin hipnotize edici karakterini daha ana akım bir yöne taşıyor, hem bir folk havası, hem de fuzz gitarlar sayesinde Baby Woodrose selamı taşıyorlar. Flippertøs'daki flüt o kadar canlı ki, sanki Lorenzen şarkıda nadir bulunan bir kuş ile düet yapıyor. Hemen ardından gelen muhteşem På Kanten Af Verden, Lorenzen'in Fas tecrübesini en fazla örnekleyen parçalardan biri olarak albüme farklı bir yükselme yaşatıyor. Sitar ve tablaların bu Lorenzen evrenine kattığı coşku, şarkının sonlarına doğru Baby Woodrose garaj gitarının da dahil olmasıyla meseleyi saykodelik boyutlara taşıyor. Sang Om Merværdi, tempoyu biraz yükselterek Lorenzen'in Woodrose günlerinden kalma ateşli hallerinin nasıl akustikleştiğini de gösteriyor. Sırayı bozmadan ilerlediğimizde peşpeşe iki harika balad bizi bekliyor. Ny By ve Min Skygge adını taşıyan bu kahrolasıcalar, hele de bence Uffe Lorenzen'in yaşadığı bu benzersiz tecrübenin bir fragmanı olsa, orada çalınması gereken Min Skygge, müthiş bir yoğunluk, tutku, efkar, nezaket ve asalet taşıyorlar.

Sondan bir öncemizde yer alan Høj Som Et Højhus, tuşluların geride yarattığı türlü türlü gerilimin, Lorenzen'in bol ekolu vokaliyle arttırırılmak suretiyle, yine nakaratsız (ya da tamamı nakarat olan) bir ruh haliyle, sanki sıcak Fas'tan soğuk Finlandiya'ya dönüşün şarkısı gibi durmakta. Bu müthiş tansiyon yükselmesinin ardından finale geliyoruz ki, orada tüm zalimliğiyle pusuda olan Blues For Havet bekliyor. Ama onun zulmü, böylesi bir albümün indireceği son darbe için çok iyi bir seçim olmasından geliyor. Albüm için kullandığım onca tumturaklı sıfat, benim ona karşı duyduğum yakınlıktan ileri gelmekte. Oysa özünde 50'sine doğru ilerlemekte olan bir rockstarın artık bir yol ayrımına geldiği, kendini dinlemek için gittiği egzotik bir ülkede, kendini müzikal olarak dinlemek istediği vakit ortaya ne çıkacağını gördüğü mütevazi bir gerçeklik söz konusu. Bu samimiyet dinleyene de geçtiği zaman Galmandsværk'in çok özel bir içselleştirme potansiyeli taşıdığını fark ediyoruz. O farkındalık basitçe şarkı dinlemekten çıkıp, hızlı ve çılgınca yaşanmışlıkların soluklanış noktasındaki yalnızlık ihtiyacına fon müziği oluveriyor.

1. Dansker
2. Rimets Tyranni
3. Ridset Plade
4. Flippertøs
5. På Kanten Af Verden
6. Sang Om Merværdi
7. Ny By
8. Min Skygge
9. Høj Som Et Højhus
10. Blues for Havet

3 Şubat 2018 Cumartesi

Shake Some Action! - Crash Through Or Crash


Shake Some Action! (aka James Hall diye de söylenebiliyor) dört kişilik bir indie rock, power pop grubu. Seattle'dan katılıyorlar. Son zamanlarda oralardan pek katılan yok. 2006'dan itibaren indie aleminde istikrarlı biçimde müzik yapmaktalar. 2017 tarihli Crash Through Or Crash ile birlikte 6-7 kadar albümleri bulunuyor. Bunlardan sadece 2014'te çıkan Catch The Sun'ı dinlemiş ve pek beğenmiş bir dinleyen olarak özellikle power pop denen hadisenin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilmelerine ben ikna oldum. Colors Exploding ayda bir defa mutlaka "sabah kalkınca dile takılan şarkılar" listemin önemli müdavimlerinden olduğunu hatırlatır. Crash Through Or Crash ise, bugüne dek power pop namına bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar grup tanıdığım için onları ilk beşe (hatta en tepesine) koymama yetti. Dinledikçe serpilen, dokundukça etrafa saçılan, içtikçe açılan 14 şarkılık albüm, sanırım grubun en iyi albümü. Dinlemediğim öteki Shake Some Action! albümlerini harcamış gibi olmak istemezdim ama hangisi Crash Through Or Crash kadar iyi olabilir ki?

Gitar ve vokaldeki James Hall, tüm şarkıların yazarı da olduğu için grubun her şeyi. Diğerlerinin sadece birer eşlikçi olmasını istemediğinden başından beri Shake Some Action! adı altında müzik yapıyor. Bu albümün Colors Exploding şubesi The Only Way Is Up gibi duruyor. Ama onunla birlikte Whose Side Are You On?, Paraphernalia, Falling Into You, I Don't Think So, Bang Bang ve buraya şarkı ismi yazdığım saniyelerde fark ettiğim üzere listeyi uzatacak diğerleri her dinlememde bana yeni gibi gelen besteler. Hani şu tüm şarkılarına bayıldığım albümlerden. Belki biraz da power pop'un kulağa gelişi sebebiyle bütün Shake Some Action! albümleri aynı şarkıyı çalıyor diye düşünenler çıkabilir. Oysa birkaç defa dinlenmesi, dinlerken başka birşeylerle uğraşılmaması tavsiye edilir ki, işte o zaman şarkıların irili ufaklı farkları daha rahat anlaşılsın. Mesela bariz garajdan çıkma Shine A Light ve dream pop tınısıyla büyülü bir kapanış yapan Circle Of The Sun da aynı albümün yolcusu. "Güçlü Pop", Pop Gücü" ne dersin deyin, bu etiketi kim bulduysa Crash Through Or Crash gibi albümler için bulmuş. Bu güç, altyapısı pop olup da sadece gitarlarla güçlendirilmiş bir indie müzikten ibaret değil. James Hall gibi lafı dolandırmadan iyi şarkılar yazan ve onları sanki tek seferde dengeli bir enerjiyle kaydeden müzisyenlerden çıkma bir güç.

1. Waiting for the Sun
2. The Only Way Is Up
3. Shine a Light
4. Bang Bang
5. Secrets and Lies
6. Say What You Mean
7. Whose Side Are You On?
8. Starting Again
9. Paraphernalia
10. Under the Sun and the Moon
11. Falling Into You
12. I Don't Think So
13. It Goes Like This
14. Circle of the Sun

21 Ocak 2018 Pazar

Whales & Echoes - Winter Stories


"Selam! Ben Rusya'dan bir post-rock/indie müzisyeniyim. Müziğim herkese açık, tamamen ücretsizdir. Ama bana destek olmak isterseniz bu çok faydalı olur. Dinlediğiniz ve yardımlarınız için teşekkürler." Bu cümleler, ismini hiçbir yerde bulamadığım (belki Rus sitelerinde vardır bilemiyorum) bir müzisyene ait. Bütün şarkıları kendi yazan, çalan ve albümleri çeşitli mecralarda paylaşıma açan bu kişi, hepsi 2017 içinde olmak üzere Whales & Echoes (Ocak), Echoes In The Dark (Mart), The Midnight Stories (Temmuz), Farewell (Eylül), Bright Lights ve Winter Stories (Aralık) adlarında tam 6 albüm çıkarmış. Böylece aynı yıl 5 albüm çıkaran King Gizzard and The Lizard Wizard'ın rekorunu da kırmış. Bandcamp devriyelerim esnasında fark ettiğim Winter Stories sayesinde tanıştığım bu müzik, post-rock olarak konumlandırılışının hakkını veren, ama alternative rock ile de dirsek temasını hiç kaybetmeyen enstrümantal şarkılardan oluşuyor. Gerçekten hepsini kendi mi çalıyor, yoksa Whales & Echoes adında bir grubu mu var bilemiyoruz. Ama hakkında bulduğum az sayıdaki yazılarda "one-man-band" tabiri kullanılıyor. Ortaya çıkan müzik ise, 4-5 kişilik bir post-rock grubunun tutkulu işlerinden farklı değil.

Winter Stories'i dinleyip beğendikten sonra diğer albümlere de göz attım. Müzik aynı müzik. Şarkılar arasında çok iyiler de var, vasat kalanlar da. Arka arkaya beş enstrümantal albüm dinleyince belli bir doygunluk oluşuyor. İyi ki hepsinden önce Winter Stories ile başlamışım ki, bu müziği daha zinde bir şekilde değerlendirebilmişim. Post-rock hakkında söylenecek çok fazla şey olduğunu düşünmüyorum. Elbette orası başka bir alem ve kendi içinde derinliği fazla bir müzik türü. Whales & Echoes da fazla derine inmeden, fazla uzatmadan, her şarkıda bağlı kaldığı öncü bir melodi ve ritim üzerinden derdini anlatıp bir sonraki şarkıya geçiyor. Winter Stories'in en güçlü anları Your Eyes Are Full Of Stars, I Have Feelings For You, Find Love (I'm So Sorry), Miss Me Sometimes şarkılarında seziliyor. Post-rock, alternative veya pop rock ne dersek diyelim, sinematik bir rock ruhu var. İsim şarkısı Winter Stories gibi tek tük synth rock denemeleri de mevcut. Kendisine dört şarkıda Ukraynalı Oceantides da eşlik etmiş ki, o da benzer bir müzik icra eden, aynı zamanda 2017'de iki albüm, iki EP çıkaran bir oluşum. Yoksa o da aynı kişi mi diye düşünmedim değil.

Rus müzisyen dostumuz bu albümden sonra sanki veda eder gibi bir de yazı yazmış. Küstü mü, yoksa misyonunu tamamladığını mı düşündü bilemiyorum. Kendisinden bir daha haber alınamazsa üzülürüm. Zira post-rock gibi zaman zaman rock müzikte elit bir sanat formu gibi duran bir türe çok şey katmasa da, güzel melodiler yakalayıp onları bir dizi jeneriğine, bir araba reklamına, bir kavuşma/ayrılık anına, kar yağmayan bir kış çaresizliğine denk düşürebilmek, her post-rock yapıyorum diyenin yapabildiği bir şey değil ne yazık ki. Zaten genelde post-rock albümler Winter Stories veya diğer Whales & Echoes albümleri gibi kısa olmaz. Ama isimleri "Sana Karşı Hislerim Var", "Gözlerin Yıldızlarla Dolu", "Arada Beni Özle" olan şarkıların enstrümantal hissiyatları kendi liriklerini dinleyene düşündürebilecek potansiyele sahip olunca uzunluk kısalık önemli olmuyor. Belli bir sanat formu bile arama gereği duymuyor, sadece akışa kapılıyorsunuz. Sözleri olmayan kısa kış hikayeleri eşliğinde soğuktan sıcağa, sıcaktan soğuğa yumuşak geçişler yaparak o akış içindeki yerimizi sorguluyoruz.

1. Lights of the Winter Streets
2. Winter Stories (feat. Oceantides)
3. Find Love (I'm So Sorry)
4. Carousel (feat. Oceantides)
5. Your Eyes Are Full of Stars
6. Miss Me, Sometimes (feat. Oceantides)
7. I Have Feelings For You
8. Feeding Birds (feat. Oceantides)

15 Ocak 2018 Pazartesi

Molly Nilsson - Imaginations


14 Aralık 1984 Stockholm/İsveç doğumlu olan, ama uzun yıllardır Berlinli olarak bilinen Molly Nilsson, yedinci albümü Imaginations ile gündemde... demeyi isterdim. Ne var ki Nilsson hiçbir albümüyle gündemde olmadı. Zaten yaptığı karanlık pop ile olması da zor. Önceki altı albümünü dinlemediğim, Imaginations ile tanıdığım, bana nostaljinin koyu gölgelerinden ses vererek tuhaf duygulara iten Nilsson, 80'lerde dinlediğim pek çok şeye benzemesiyle dikkat çekti. Fakat 80'lerde dinlediklerim arasında o yıllarda pek de yüz vermediğim synthpop temelli alternatif bir pop ruhuyla, gotik bir hüzün üzerine inşa edilmiş new wave hassasiyetleriyle müzik yapıyor. Bu da o zamanlar burun kıvırma eğiliminde olduğumuz, ama gerek radyolarda, filmlerde, dizilerde bilinçaltımıza işlenip seneler sonra Molly Nilsson gibiler sayesinde gün yüzüne çıkan müzik neticesinde beklenmedik biçimde sarıp sarmalıyor. Nilsson'u neon ışıklarla bezeli bir diskodan ziyade, loş bir odada gece yarısıyla paylaştığımız bir şişe şarabın nostaljisinde hayal etmek daha bir işimize geliyor sanki.

12 şarkılık Imaginations'ı sevebilmek için öncelikle bu ruh halinde olmak gerek diye düşünüyorum. Tabii onu neon ışıklarla bezeli köhne bir 80'ler diskosuna ait görmek de mümkün. Daha duyar duymaz müzikal olarak neden bahsettiğini anladığım, lakin şarkıları teker teker benimseyebilmenin uzun zaman alacağını da hissettiğim Imaginations, kendisine bu uzun zamanı hiç de fazla görmediğim, belli aralıklarla, canım ne zaman, kaç şarkı isterse o zaman dinlediğim bir albüm oldu. Amaç bir süre sonra bu parçaları birleştirip bütüne ulaşmak falan da değildi. Zira ilk başlarda bütüne baktığımda hiçbir şekilde iniş çıkış yaşamayan puslu ve ketum Nilsson vokali sanki hep aynı şarkıyı söylüyormuş gibi geliyordu. Şarkıların kendi özlerindeki ince farklılıkları keşfedebilmek için bu aralıklara ihtiyaç vardı. İşte o zaman yavaş yavaş Tender Surrender, Money Never Dreams, Let's Talk About Privileges, American Express, Inner Cities, Not Today Satan gibi üzerine o nostalji sinmiş şarkılardaki yürek burkan lezzetin farkına varabiliyordum. Geçmişle olan bağlarımızı bize hatırlatacak, bilinçaltımızdaki o zaman dilimine dair kalanı gideni önümüze koyacak Imaginations gibi albümlere ihtiyacım olduğunu bir kez daha anladım.

1. Tender Surrender
2. Let's Talk About Privileges
3. Mona-Lisa's Smile
4. Memory Foam
5. American Express
6. Money Never Dreams
7. Not Today Satan
8. Think Pink
9. Modern World
10. Inner Cities
11. Theory of Life
12. After Life

31 Aralık 2017 Pazar

Issız Ada Radyosu Arşivi (Aralık 2017)

Matthew Good - Something Like a Storm
Yıl: 2017 Kanada
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Decades"

Black Swan Lane - Under My Fallen Sky
Yıl: 2017 ABD
Tür: Indie Rock, Dream Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stop to Smile"
Ayben - Başkan
Yıl: 2017 Türkiye
Tür: Hip-Hop, Rap
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fenomen" (feat. Ceza)
 
Shaun of the Dead (OST)
Yıl: 2004 İngiltere
Tür: Rock, Pop, Alternative Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: The Specials - "Ghost Town"
Pierre Kwenders - MAKANDA at the End of Space, the Beginning of Time
Yıl: 2017 Kongo/Kanada
Tür: Afro-Funk, Afro-Pop, World
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sexus Plexus Nexus"
Five Alarm Funk - Rock the Sky
Yıl: 2012 Kanada
Tür: Funk, Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Iron Pegasus"
Octopussy - Dwarfs & Giants
Yıl: 2017 Polonya
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Search"
Ezhel - Müptezhel
Yıl: 2017 Türkiye
Tür: Hip-Hop, Rap
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bazen (feat. Emel)
 
King Gizzard and The Lizard Wizard - Gumboot Soup
Yıl: 2017 Avustralya
Tür: Psychedelic Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Greenhouse Heat Death"
VA - Enter the Void
Yıl: 2017 ABD
Tür: Indie Rock, Alternative Rock, Surf Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: San. Marlo - "Dreaming"
 
VA - Enter the Void, Vol. 2
Yıl: 2017 ABD
Tür: Indie Rock, Alternative Rock, Surf Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: Glitter Trails - "Stay With You"
The Aquaholics - Surfing With Satan
Yıl: 2017 ABD
Tür: Surf Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Trog Stomp"
 
Future Islands - The Far Field
Yıl: 2017 ABD
Tür: Indie Pop, New Wave
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cave"
Décum - You're a Liar
Yıl: 2017 ABD
Tür: Garage Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "You're a Liar"
Kendrick Lamar - DAMN.
Yıl: 2017 ABD
Tür: Hip-Hop, Rap
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "HUMBLE."
The Perks of Being a Wallflower (OST)
Yıl: 2012 ABD
Tür: Alternative Rock, New Wave, Dream Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: David Bowie - "Heroes"
David Bowie - Black Tie White Noise
Yıl: 1993 İngiltere
Tür: Art Pop, Electronic
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Jump They Say"
Shinobi Ninja - Bless Up
Yıl: 2017 ABD
Tür: Alternative Rock, Funk Rock, Hip-Hop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Programmable Animal"
 
Led Zeppelin - Houses of the Holy
Yıl: 1973 İngiltere
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dancing Days"
Robert Plant - Carry Fire
Yıl: 2017 İngiltere
Tür: Folk Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The May Queen"

25 Aralık 2017 Pazartesi

King Gizzard & The Lizard Wizard - Flying Microtonal Banana


2010 senesinde Melbourne/Avustralya'da kurulan yedi kişilik King Gizzard & The Lizard Wizard, o zamandan beri 12 albüm, 4 EP çıkarmış, üretkenliğinin zirvesinde bir grup. İlk albümleri 12 Bar Bruise'ü 2012'de çıkardıktan sonra, her yıla ikişer albüm sığdırarak ilginç bir albüm kariyeri belirlemişler. 2016'yı Nonagon Infinity adlı tek bir albümle geçiren grup, 2017'de tam dört albüm yaparak kendini aşmış bulunuyor. Psychedelic rock, neo-psychedelia gibi uçuk kaçık türler benimseyip, bunları garaja sokmak suretiyle kimi zaman pop, caz, surf, bossa nova ile bile ilişkilendirmeleri neticesinde kendilerini sıradışı bir yerde konumlandırmaları (ya da bunu müzik medyasının yapması), onları eklektik, aynı zamanda zor bir yere koydu. Evet, benim için King Gizzard zor bir grup. Müziğin "psychedelic" ve "experimental" kısmıyla aram hiçbir zaman çok iyi olmadı. Bu yüzden daha önce dinlediğim 3-4 albümlerinden aklımda kalan yegane şey, onları anlamadığım, anlamak için de çaba göstermek istemediğim oldu. Müzikal yetenekleri, enstrüman hakimiyetleri bu psych ve deneysel oluşlarının gölgesinde kaldı bana göre.

2017 içinde sırasıyla Flying Microtonal Banana, Murder Of The Universe, Sketches Of Brunswick East ve Polygondwanaland albümlerini yapan grup, yukarıda sözünü ettiğim 3-4 eski albümleri yüzünden hiç sallamadığım bir statüdeydi. Ta ki, bir playlist içinde tesadüfen sekiz dakikalık Rattlesnake'e rastlayana kadar. Nasıl geçtiğini anlamadığım o sekiz dakika (aslen 7:50), duymayalı grubun seviye atladığını düşündürdü. Zira daha önce hiç şarkı gibi şarkı yaptıklarını duymamıştım. Hatta o playlistte King Gizzard & The Lizard Wizard adını görünce şarkıyı atlamayı bile düşündüm. Çünkü zamanında bana çok çektirdiler. Ama Rattlesnake'in o yılan sinsiliğindeki melodisi, özellikle 70'lerin psychedelic, progressive ve Anadolu rock (evet Anadolu!) motiflerini ustalıkla kaynaştırmış yapısı, üstüne bir 7:50 daha olsa giderdi dedirtti. Öyle ki, grup hakkındaki görüşlerimi bir kenara koyup, 2017'de çıkardıkları dört albümün peşine düştüm. Amacım sadece Rattlesnake'i bulmak değil, o kıvamda başka şarkı olup olmadığına bakmaktı. Ben kendimi o "başka şarkı" ümidine hazırlamışken, aynı kıvamda komple bir albüme rastladım. Adı da Flying Microtonal Banana idi.


Diğer üç albümü hemen aradan çıkarayım. Zira yine deneysel, gıcıksal özelliklerine geri döndükleri bu albümlerden hiçbir şey anlamadığım gibi, anlar gibi olduğum kısacık anlarda da beni adeta geri itiverdiler. Oysa 24 Şubat'ta çıkmasına rağmen Ekim ayında tanıştığım, o zamandan beri de altından girip üstünden çıktığım, dinlemediğim günlerde özlediğim, kavuştuğumda mutlu olduğum Flying Microtonal Banana, sanki King Gizzard'ın değil de, zaman tüneliyle günümüze düşmüş, yolda gelirken 70'lerden bir Anadolu rock grubuyla bedensel dönüşüme uğramış yabancı bir grubun elinden çıkma gibi duruyor. Bu tarifi çok daha iyi yapabilmek mümkün. Ama dokuz şarkının hepsi kendi içlerinde o tarifleri sakladığı gibi, olağanüstü bir bütünlük içinde konsept albüm havası yaratıyorlar. Mesele sadece Rattlesnake'ten ibaret değil. Open Water, Sleep Drifter, Billabong Valley, Anoxia, Nuclear Fusion ve kapanıştaki albüme adını veren, zurnalarıyla tüylerimi diken diken eden enstrümantal Flying Microtonal Banana süper parçalar. Gitarların çoğu zaman elektro bağlama hissiyatı yaratmasıyla oluşan muhteşem atmosfer sonucunda o zurnaların kimi şarkılarda birden ortaya çıkıp, zaten albümün oryantal gücünden başı dönmüş dinleyeni iyice kıvama getirmesinin tadına doyulmuyor.

Dokuz şarkıdan beşini tek başına, Flying Microtonal Banana ve Nuclear Fusion'ı gitarist Joey Walker ile birlikte yazan, multi-enstrümantalist ve vokalist Stu Mackenzie'nin inanılmaz bir özümseme yaşadığı kesin. Zaten çeşitli yerlerde verdiği demeçlerde grupça Aşık Veysel, Erkin Koray, Selda Bağcan hayranı olduklarını dile getirmiş. Lakin hayranı oldukları bu efsanelere elitist ve oryantalist değil, şaşırtıcı bir içselleşmeyle bakmasını bilmişler. Onları dinlemekle kalmamış, müzikal felsefelerini, psychedelic ve progressive yerelliklerini, kendilerine verdikleri evrensel ilham emarelerini hayranlık verici bir doğallıkla biraraya getirerek çalıp söylemişler. Tabii bunu yaparken o nostaljik bileşenleri yıpratmadan modernize etmeyi, o modernliği mikrotonal 70'lere mal etmeyi, ana kaynağın orası olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde işaret etmişler. Bu konsept tüm gruba öyle sirayet etmiş ki, sadece Stu Mackenzie değil, muhteşem Anoxia'yı tek başına yazan Joey Walker ve bu dokuz şarkıya hayat veren diğerleri artık ölümsüz hale gelmiş bu albüme binlerce ayrıntı katmışlar. Bir daha böyle bir albüm yaparlar mı bilmem. Yapmasalar da olur. Zaten eski sıkıcılıklarına dönmüşler. Her dinleyişte bir öncekinden farklı detayların keşfedildiği bu olağanüstü deneyim, içinde bulunduğumuz kaosa, anlamsızlıklara, adaletsizliklere inat, müziğin ölümsüzlüğüne, zamansızlığına, bağımsızlığına doğudan doğup batıyı da ısıtan bir güneş gibi doğuyor.

1. Rattlesnake
2. Melting
3. Open Water
4. Sleep Drifter
5. Billabong Valley
6. Anoxia
7. Doom City
8. Nuclear Fusion
9. Flying Microtonal Banana

13 Aralık 2017 Çarşamba

Baby Driver (OST)


Edgar Wright, muzip senaryoları, kendine has yönetmenlik fikirleri kadar filmlerine fon oluşturacak müzikleri ve soundtrack albümleri de çok önemseyen bir yönetmen. Bunu Shaun Of The Dead, Hot Fuzz ve The World Ends üçlemesinin ve Scott Pilgrim vs. The World uyarlamasının müzik albümlerinin Tarantino ve Ritchie seçkilerine benzemesinden anlayabiliriz. İngiliz olmasından mütevellit Queen, The Specials, The Smiths, XTC, T. Rex, The Troggs gibi 60'lar, 70'ler ve 80'lerin flaş isimlerini, Pulp, Suede, Teenage Fanclub, The Stone Roses, Primal Scream, Blur gibi britpop kurucularını bu albümlerde daha evvel gördük, duyduk. Scott Pilgrim vs. The World ile birlikte bu seçkilere Amerikan indie sesler de dahil oldu. Tabii hep olduğu gibi bu şarkıları o güzide filmlerde duymak ayrı bir keyif. Hasretle beklenen Baby Driver filminin soundtrack albümü de benim açımdan bu hasrete dahildi. Filmden pek memnun kalmasam da, tamı tamına 30 şarkıdan oluşan albüm her soundtrack severin arşivinde bulunması gereken özelliklere sahip. Öyle ki, Baby Driver'ı "müzik albümü kendinden iyi olan filmler" kategorisine dahil etmekte sakınca görmüyorum.

Müziği hayatının ayrılmaz bir parçası haline getirmiş, sürekli kulaklıkla gezen (ki bunun başka bir sebebi daha var), yaşadığı bazı anlara kendi seçtiği şarkıların eşlik etmesini isteyen "kaçış şoförü" kahramanımız Baby sayesinde müziğin neredeyse hiç susmadığı bir aksiyon izliyoruz. Ama aslında hiç de bir Edgar Wright filmi gibi olmayan Baby Driver'ı bence izlenir kılan da bu aksiyon değil, çeşitli zaman dilimlerinden seçilmiş şarkılar olmuş. Hatta çatışma sahnelerinde duyduğumuz kurşunlar bile fonda çalan müziğin ritmine uygun sıkılıyor. Kara gözlükleri, beyaz kulaklıkları ve asık suratıyla gördüğümüz Baby'nin ilk izlenimini verebilmek için The Jon Spencer Blues Explosion'ın Bellbottoms şarkısını gayet güzel kullanan Wright, kapanışı da bu şarkının sample'ının kullanıldığı Chase Me şarkısına yer vermiş. Tabii arada türlü dönemlerden rock, pop, soul şarkılar hem filmde hem de albümde cirit atıyor. Onlara geçmeden evvel, bu 30 şarkıdan 10 tanesinin farklı grup ve sanatçılara ait enstrümantal bestelerden oluştuğunu, bu tip bir derlemenin de albümde (ve filmde) bir "score" havası yarattığını belirtmek gerek.


Filmde birkaç bölüm haricinde şu sahnede bu şarkı, öbür sahnede şu şarkı gibi iz bıraktığını düşündüğüm fazla sahne yok. Debora'nın adı üzerinden gelişen şarkı muhabbeti neticesinde peşpeşe yaşanan T.Rex'in muhteşem Debora ve Beck'in acayip soul numaraları çektiği Debra anları albümde de peşpeşe geliyor, gönülleri fethediyor. 80'lerde uzun süre The Rolling Stones'a ait sandığım Harlem Shuffle'ı orijinal sahipleri Bob & Earl'den dinliyoruz. Yine uzun süre Faith No More'un sandığım Easy'yi de hem müzik dünyasına ilk kazandıran Commodores'tan, hem de genç popçu Sky Ferreira'dan duyuyoruz. (Kendisi aynı zamanda filmin kısa flashbacklerinde Baby'nin müzisyen annesi rolünde.) Albümün çok güçlü bir soul tarafı var ki, Harlem Shuffle, Easy ve Debra'nın da dahil olduğu bu kanatta genelde filmin duygusal anlarına sirayet eden Sam & Dave, Brenda Holloway, Barry White parçaları kalite çıtasını "plağı çıksa alınır" seviyesine yükseltmekte. Farklı ruh hallerine göre bir sürü iPod taşıyan Baby'nin, Debora sayesinde haberdar olduğu, hemen plakçı dükkanına koşup aldığı Carla Thomas şarkısı B-A-B-Y'yi unutursak yazıklar olsun. Zaten bu şarkılar da büyük ihtimalle Edgar Wright'ın iPod'undan derlenip soundtrack haline getirilmiştir.

Az da olsa rock açısından da nostaljik tatlar barındıran albümde, başta Baby'nin "killer track" olarak nitelediği Queen şarkısı Brighton Rock olmak üzere, Focus ve The Damned parçaları da gaza getirir vaziyette albümde yer buluyor. Baby'nin yaya olarak polisten kaçarken yaşlı bir kadının aracına el koyması, ama o panik anında bile radyoda kendisini havaya sokacak bir şarkı bulana dek arabayı hareket ettirmemesi ayrıntısını iyi yakalayan Wright, hareket ediş şarkısını da Golden Earring - Radar Love olarak belirlemiş. Bu kadar iyi şarkı yanında gaza geliş açısından Bongolia ve Know How'ın da albümde bulunması benim için ekstra güzellik taşımakta. Film bitiş yazıları akmaya başladığında ise, Baby Driver diye bir şarkıları olduğunu daha önce duymadığım Simon & Garfunkel sevimliliği ile karşılaşıyoruz. Belki de tek hayal kırıklığım, The Beach Boys'un daha iyi bir şarkısının albüme konmaması oldu. Onun yerine filmde Baby babasını huzurevine bırakırken duyduğum, ama albümde yer almayan R.E.M. şarkısı New Orleans Instrumental No. 1 konsa daha hoş olurmuş. Zaten filmde kullanıldığı halde albüme konmayan yaklaşık 10 şarkı daha var. Yine de bu haliyle son yılların en iyi derlemelerinden biriyle karşı karşıyayız. Keşke film de albüm kadar iyi olsaydı. Bazı şarkılar daha etkileyici sahnelerle tekrar tekrar izlenecek unutulmaz sekanslar yaratabilirdi. Wright'ın aklında devam filmi çekme fikri varmış. Filmden ziyade müzik albümünün devamı benim açımdan çok daha heyecan verici.

1. The Jon Spencer Blues Explosion -  Bellbottoms
2. Bob & Earl - Harlem Shuffle
3. Jonathan Richman & The Modern Lovers - Egyptian Reggae
4. Googie Rene - Smokey Joe's La La
5. The Beach Boys - Let's Go Away for a While
6. Carla Thomas - B-A-B-Y
7. Kashmere Stage Band - Kashmere
8. The Dave Brubeck Quartet - Unsquare Dance
9. The Damned - Neat Neat Neat
10. Commodores - Easy
11. T. Rex - Debora
12. Beck - Debra
13. The Incredible Bongo Band - Bongolia
14. Detroit Emeralds - Baby Let Me Take You (In My Arms)
15. Alexis Korner's Blues Incorporated - Early in the Morning
16. David McCallum - The Edge
17. Martha and The Vandellas - Nowhere to Run
18. The Button Down Brass - Tequila
19. Sam & Dave - When Something Is Wrong With My Baby
20. Brenda Holloway - Every Little Bit Hurts
21. Blur - Intermission
22. Focus - Hocus Pocus
23. Golden Earring - Rader Love
24. Barry White - Never Never Gonna Give You Up
25. Young MC - Know How
26. Queen - Brighton Rock
27. Sky Ferreira - Easy
28. Simon & Garfunkel - Baby Driver
29. Kid Koala - "Was He Slow?"
30. Danger Mouse - Chase Me (feat. Run the Jewels & Big Boi)