1992 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1992 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2023 Cumartesi

Izzy Stradlin & The Ju Ju Hounds - Izzy Stradlin & The Ju Ju Hounds


Vakt-i zamanında Guns’n Roses ile ilgili bir yorumda rastladığım bir cümle, demek ki aynı şeyleri hissettiğimiz insanlar da varmış dedirten türdendi: Axl’da öfke, Slash’te asi rock karizması, Duff’ta enerji vardır. Izzy’de ise kalp!” O Izzy, grubun fotoğraflarında bile dikkat çekmeyecek kadar silik görünen, halbuki Guns’n Roses altyapısının rock tarihinde türlü referanslarını bulmasına en büyük katkıda bulunmuş değerli bir parçası olan Izzy Stradlin’di. Zaten grubun demirbaş albümlerinden sonra, Axl ile olan takışmalarının da etkisiyle kendi yoluna gitmek istemiş, böylece Guns’n Roses ruhu da bitmiştir. Alkol problemlerine ve onun getirdiği dengesizliklere rağmen belki de grubun en olgun, müzikal anlamda en klas elemanıydı. Bir süre oradan oraya savrulduktan sonra 92’de yanına The Georgia Satellites'tan Rick Richards’ı (gitar), Buckcherry'den Jimmy Ashhurst’ü (bass) ve Charlie Quintana isimli avare davulcuyu alarak kurduğu Izzy Stradlin & The Ju Ju Hounds ile resmen bağımsızlığını ilân etmiş oldu. Ne yazık ki tek albümlük bir grup olarak kalan dörtlü, çiğ, enerjik, akustik, saygı duyulası bir rock’n roll’un müdavimi olanların yollarına güller döktü kendi adlarını taşıyan bu albümle.

Klâsik rock’n roll, punk, reggae etkileri taşıyan albüm, müzik dünyasına yeni bir çehre kazandırmış işlerden değil. Öyle bir iddiası da yok. Eski kalıplar üzerine kendi kimyalarından kattıkları kadarıyla, kendi yağlarıyla kavruluyorlar. Ama Izzy’nin kalbi aynen orada. Üstelik Guns’n Roses’ın sırf gürültülü olabilmek adına kastığı anlardan tamamen arınmış biçimde. Mutlaka bir referans gerekirse müziklerini tanımlamak için The Rolling Stones ve The Faces isimleri sıkça kullanılıyor ki, bu da onların klâsik yönlerini yeterince ele verir nitelikte. Bu albümle kaset formatında grunge öncesi çok güzel anlar paylaşmışlığım vardır. Az sayıda insanın biliyor olmasına kanaat getirdiğim için sevinirim aynı zamanda. Bu durum onları gözümde çok daha özel kılar. Asıl adı Jeffrey Dean Isbell olan Izzy, 10 şarkıda da sakin ama tutarlı gitarıyla, sakin ama tutarlı vokalini taş gibi şarkılara nakış gibi işlemiştir. Yıllanmış şaraptır. Sonbahar ateşidir. O gittikten sonra, onsuz müzik yapmaya çabalayan Guns’n Roses’ı cebinden çıkarıp bozuk para gibi harcayacak kadar sağlamdır. Ama maalesef arkası gelmeyendir, tektir! The Ju Ju Hounds’tan sonra önü açılan, canı sıkıldıkça solo albüm yapan, türlü projelerde boy gösteren Izzy için stadyumlar değil, kulüpler, barlar dolarsa müzik bir şeye benzer.


Somebody Knockin' ile daha başlar başlamaz hafiften The Rolling Stones esintileri üfleyen dinamik müzikleri, Toots & The Maytals klâsiği Pressure Drop coverı ile önce punk, sonlara doğru da reggae çeşmesinden içiriyor. Pressure Drop’tan sonra albümden çıkan ikinci single olan Shuffle It All, orta tempolu yoğunluğuyla Izzy için neden “kalp” yakıştırması yapıldığının kanıtı adeta. Time Gone By’ın Bo Diddley ritimli akustik Güney Rock akışkanlığı iç ısıtıyor. Take A Look At The Guy, Train Tracks ve Cuttin' The Rug gibi Stones etkili kıvrak rock’n rollar sallayıp yuvarlıyor. Özellikle de Stones efsanesinin Faces efsanesinden gelme entellektüel gitaristi Ronnie Wood’un gitarı ve sesiyle konuk olduğu Take A Look At The Guy, albümün en iyilerinden. Yine güney efkârı taşıyan, gospel vokallerle zenginleşen huzur dolu Come On Now Inside ile albümün kapıları kapanıyor. Benim için o kapılar her açılışında hiç değişmeden aynı hisleri de içeri buyur ediyor. Dinlediğim bazı Izzy Stradlin solo albümleri de iyidir. Ama Izzy Stradlin & The Ju Ju Hounds albümü çok başka. Zamansız ve samimi bir rock duymak istediğimde başvurduğum belli adreslerden biri. Hep öyle oldu ve olmaya da devam edecek.

1. Somebody Knockin'
2. Pressure Drop
3. Time Gone By
4. Shuffle It All
5. Bucket O' Trouble
6. Train Tracks
7. How Will It Go
8. Cuttin' the Rug
9. Take a Look at the Guy
10. Come On Now Inside

17 Kasım 2021 Çarşamba

The Jeff Healey Band - Feel This

 
Çok sevdiğim türlerden biri olan blues rock ile ilgili uzun zamandır üzerine konuşmaya değecek bir albüm çıkmaması beni ziyadesiyle üzmektedir. Ben de bu açlığımı eski ama benim için asla eskimeyecek albümleri tekrar tekrar döndürerek gidermekteyim. Onlardan ikisi de The Jeff Healey Band'in Hell To Pay ve Feel This albümleri olmuştur her zaman. Hell To Pay'e gereken saygılarımı zamanında sunmuştum. Geçenlerde geri döndüğüm Fell This ile ilgili de kısaca bir şeyler gevelemek, ona da saygılarımı sunmak istedim. Hell To Pay'den iki yıl sonra çıkan Feel This, tek bir şarkısını dahi daha önceden duymadan, gözü kapalı aldığım bir albümdü. Üstelik çok iyi anlaştığı basçı Joe Rockman ve davulcu Tom Stephen yine Healey'nin yanındaydılar. Çok iyi olacağına zaten emindim de, sıfır kilometre Jeff Healey şarkılarını o iki yıl önceki ateşi içimde hala sönmemiş haldeyken harlamak çok önemliydi. Küçük yaşta yakalandığı göz kanseri nedeniyle göremiyor olması, görebilen gözlere sahip nicelerinden çok daha yetkin çalış tekniklerine, coşkulu, tutkulu, hırçın, kırılgan ruh hallerine haiz olmasına engel olmadı hiçbir zaman. Ama profesyonelliğini, virtüözlüğünü Hell To Pay'de abartmamış, "şarkı" gibi şarkılarla içimize işlemişti. Feel This ise "abartı" kelimesi tuzağına düşülmemesi gereken şekilde oldukça sert ve duygu yelpazesini yitirmemiş şarkılarla fırtınalar estiren bir albümdü.

Cruel Little Number, Baby's Lookin' Hot, My Kinda Lover, Heart Of An Angel tayfası, hepsi için aynı cümleleri söyleyebileceğim fişek gibi şarkılar. Enerjileri, nakaratları, enstrüman uyumları, harikulade Healey sololarıyla bu motorun parçaları. Bir de Leave The Light On, Lost In Your Eyes, You're Coming Home tayfası var ki, onların kattığı duygu yoğunluğu da aynı motorun yedeği olmayan diğer parçaları. Lost In Your Eyes, 1970'lerden gelen bir Mudcrutch şarkısının coverı. Mudcrutch ise Tom Petty'nin ara sıra kaçamak yaptığı grubuydu ve şarkı da zaten bir Tom Petty bestesi. Evil and Here To Stay, olayın blues yönünü kirli, sert, tavizsiz, tekinsiz boyutlara taşıyor. If You Can't Feel Anything Else, Jr. John adlı bir rapçinin Healey ile düet yaptığı, enerjisi tavan yapmış olağanüstü bir funk/hard/blues rock. Albüme adını veren Feel This ifadesi de bu şarkıda geçiyor ki, şarkı boyunca şarkının yoğunluğundan başka bir şey hissetmek zaten mümkün olmuyor. Aslında cümleyi daha da genişletirsek, albümün tamamı boyunca şarkıların gücüne kaptırıp gitmek suretiyle başka bir şey hissetmek mümkün olmuyor.

Albümde, daha doğrusu benim onunla en çok vakit geçirdiğim kaset formatında Live and Love ve Joined At The Heart adlı iki şarkı daha vardı. Bu şarkılar nedense albümün ABD versiyonlarına konmamış. İkisi de iyi şarkılar olmasına rağmen yoklukları bir eksiklik yaratmıyor. Internetin kıt notlarıyla meşhur online müzik veritabanı Allmusic, Hell To Pay'e 5 üzerinden 3 vermişken, Feel This'e 4 vermiş. Bunlar bir gösterge değildir, kendilerini bağlar. Bana göre Hell To Pay bir puan daha iyidir. Ama Feel This gibi albümlere kim ne puan verirse versin, onlarla geçirdiğimiz anlar, gitarlarına, davul ataklarına, nakaratlarına eşlik ettiğimiz o büyülü saniyeleri puanlarla ölçemeyiz. Hayatı boyunca göz kanserinin engellerini engel olmaktan çıkarmış, 2008'de henüz 41 yaşında akciğer kanserine yenik düşmüş, ardında şahane albümler, şarkılar, konserler bırakmış Jeff Healey'nin değerini hangi puan karşılar? Her dinleyişimde ne gözünü, ne akciğerini, ne de ölümünü kabullenemeyip hala hayatta olduğuna inanmamı, hatta bu dünyadan göçmüş tüm iyi müzisyenlerin hala yaşadıklarına inanmamızı da bu albümlere, bu şarkılara borçlu değil miyiz?

1. Cruel Little Number
2. Leave the Light On
3. Baby's Lookin' Hot
4. Lost in Your Eyes
5. House That Love Built
6. Evil and Here to Stay
7. My Kinda Lover
8. It Could All Get Blown Away
9. You're Coming Home
10. If You Can't Feel Anything Else
11. Heart of an Angel
12. Dreams of Love

8 Nisan 2021 Perşembe

Thunder - Laughing On Judgement Day

 
1989 yılında Londra’da kurulan hard rock grubu Thunder, 1990'da çıkardığı ilk albüm Back Street Symphony ile albüm kariyerine başlamıştı. Tabii o yıllarda bir grubu ve albümünü tanımak için radyo dinlemeniz gerekiyordu. Tek tük müzik dergilerinin de Thunder'dan bahsettiğini pek göremezdiniz. Bu durum sadece Thunder'a özel değil, genel eğilim bu yöndeydi. Radyoda yer bulmak için de popüler olmalıydınız. Kaset teknolojisi bandrollü biçimde ülkeye giriş yaptıktan sonra, bazen radyoda duyduğunuz 45'likler, bazen TV'de gördüğünüz o 45'likliğin video klipleri sayesinde gaza gelip albümü alıyordunuz. Hatta bunların hiçbirini yapmadan, sırf kapağını beğendiğimiz için bile aldığımız kasetler vardır. Ama en iyi kasetlerimiz, radyodan çektiğimiz karışık kasetlerimiz olmuştu uzun süre. İşte benim bu kasetlerimin demirbaşlarından, her çektiğim yeni kasetin içinde olmasını istediğim şarkılardan biri de Thunder'ın Back Street Symphony albümüyle aynı adı taşıyan şarkısıydı. O kadar enerjik, karizmatik ve güçlüydü ki, kasetini bulsam bir an bile tereddüt etmez alırdım. Kimbilir diğer şarkılar nasıldı. Ama uzun süre bulamadığımı hatırlıyorum. Bu süre o kadar uzundu ki, grubun ikinci albümü çoktan çıkmış, müzik marketlerdeki raflarda yerini almıştı bile.

1992'de çıkan bu ikinci albüm Laughing On Judgement Day adını taşıyordu ve daha Thunder'ın ilk albümünü alamadan ikinciyi vitrinlerde gördük. Sırf Back Street Symphony şarkısının bendeki kredisi yüzünden, tek bir şarkısını dahi duymadığım bu kaseti satın aldım. Bon Jovi, Cinderella, Mötley Crüe gibi adamların duraklama dönemine girdiği, Grunge'ın yeni yeni filizlenmeye başladığı 1992 senesinde ortamlara düşen ikinci Thunder albümü, yakıp kavurmasa, ilk albüm kadar aman aman eleştiriler almasa, onun kadar ticari başarı elde etmese de, bence halen en iyi Thunder albümüdür. Halen diyorum çünkü birbirinden kötü albümlerle kariyerini ısrarla sürdüren grup, 2021'de de geleneği bozmayıp 11. albüm olarak All The Right Noises adlı havanda su döven bir vasatlığa mührünü basmış. Laughing On Judgement Day'i Back Street Symphony'den daha fazla severim. 14 şarkılık blues rock köklerinden beslenen kaliteli bir hard rock albümü olarak sanki 80'lere veda, 90'lara merhaba işlerden biridir. Gitarların yoğun atmosferi, iyi yazılmış ve tasarlanmış şarkıların eski gelenekleri sürdüren ve onların daha ilerilere de taşınabileceğine inandıran havası, albümü yıllar sonra bile iyi bir yerde tutuyor bana göre.


Her yeni Thunder albümünü dinleyip beğenmedikten sonra mutlaka geleneksel olarak Laughing On Judgement Day'e dönüş yaparım. Grubu iyi hatırladığım anlara dönüş, nostalji tazeleme ihtiyacı gibi nedenlerden dolayı yapılan bu dönüş, her seferinde iyi gelir. Everybody Wants Her gibi dönemin MTV kriterlerini karşılayan şarkıları, Empty City gibi progressive hard rock tasarımlarıyla aynı saflarda görebilirsiniz. Does It Feel Like Love?, Laughing On Judgement DayFeeding The FlameThe Moment Of Truth ve gelmiş geçmiş en iyi hard rock albüm kapanışlarından biri olarak gördüğüm Baby I'll Be Gone, grubun genel duruşu itibariyle orta tempolu, aynı formüller üzerinden ilerledikleri için bir miktar birbirlerine benzeyen ama kendi farklılıklarını zamanla ortaya koyan ve kesinlikle yıllandıkça güçlenen şarkılar. Şahane nakaratıyla Like A Satellite, akustik bir balad olarak başlayıp sonradan yukarıdaki orta tempo ekibine katılan Low Life In High Places'ı saymazsak albümün biricik baladı olan, iyi de ticari başarı getirmiş 45'liği A Better Man de Thunder deyince aklıma gelenlerden. Thunder deyince zaten Back Street Symphony dışında aklıma gelen her şey Laughing On Judgement Day'e ait.

Thunder'ın (daha doğrusu bu yazının konusu olan Laughing On Judgement Day'in) başarısı, tüm şarkılarda imzası olan gitarist Luke Morley karizmasından ve 90'ların erkek güzellerinden solist Danny Bowes'un muhteşem vokalinden kaynaklıydı. Albümün yapımcılığını ise 80'lerin ikoncan gruplarından Duran Duran gitaristi Andy Taylor yapmıştı. İlk duyduğumda çok şaşırmıştım. Fakat artık müzikal farklılıklar arasındaki sınırlar ortadan kalkmaya başladıkça bu birliktelik çok havalı gelmişti. Andy Taylor, Thunder haricinde Robert Palmer (ki birlikte The Power Station adlı bir grup da kurmuşlardı), Rod Stewart, C. C. Catch, Paul Rodgers, Belinda Carlisle, Gun gibi isimlere de yapımcılık, şarkı yazarlığı, müzisyenlik hizmetleri sunmuş çalışkan bir bireydi. Laughing On Judgement Day ile ilgili bir diğer dikkat çeken nokta da albüm kapağı. Başta en fazla çalıştığı Pink Floyd'un efsanevi The Dark Side Of The Moon kapağı olmak üzere, aralarında Led Zeppelin, The Black Sabbath, UFO, Peter Gabriel, The Alan Parsons Project, Genesis, Yes, Kansas, The Mars Volta gibi acayip örneklerin de bulunduğu sayısız albümün kapak tasarımlarını yapmış Storm Thorgerson, bu en iyi Thunder albümüne yakışır bir tasarımla yine sanatçı dokunuşunu yapmış. Bu dokunuşların hepsini topladığımızda ortaya çıkan bu ikinci Thunder albümü, 40 tane albümü olduğu halde içlerinden sadece birini arşivime koyduğum gruplar kulübüne ait bir hard rock güzelliği olarak kalacak.

1. Does It Feel Like Love?
2. Everybody Wants Her
3. Low Life in High Places
4. Laughing on Judgement Day
5. Empty City
6. Today the World Stopped Turning
7. Long Way From Home
8. Fire to Ice
9. Feeding the Flame
10. A Better Man
11. The Moment of Truth
12. Flawed to Perfection
13. Like a Satellite
14. Baby I'll Be Gone

5 Eylül 2019 Perşembe

The Cure - Wish


Bazı tanışmalar geç olur ama temiz olur. O geç tanışmaları bazen "keşke daha önce tanısaydım" diye, bazen de "tam zamanında tanımışım" diye değerlendiririz. İşte ben The Cure ile tanışmamı ikinci cümleyle özetlerim. 1976 yılında West Sussex/İngiltere'de kurulan The Cure, ilk albümü Three Imaginary Boys'u 1979'da çıkarmıştı. Benim The Cure'u ilk görüşüm ise 80'lerin sonlarına doğru TV'de bazı kliplerini gördüğüm Disintegration albümündeki şarkılar sayesinde oldu. Pictures Of You ve Lovesong hala eskimeyen birer The Cure klasiğidir. Ama o zamanlar biraz beğeni çıtası, biraz müzik zevki, biraz da ekonomik sebeplerden ötürü Disintegration'a sahip olma arzum olmadı. Hatta müzik dijital ortamlara taşınana dek de o albümü tümüyle dinlemedim bile. Fakat henüz o dijital çağa girmeden The Cure ile yolumun kesişmesinin çok yakın olduğunu da bilmiyordum. Hem de öyle bir tanışma ki, yıllar geçse de unutulmayacak, üzerinden her geçen yıla rağmen zamansızlığıyla aklımı başımdan alacak mükemmel bir albümle kavuşmanın güzelliğiyle tanışmaydı. 1992 tarihli dokuzuncu stüdyo albümü Wish ile tanışmaydı.

"Unique Sound" denilen tabiri ilk kez kafamda oturtabildiğim albümlerden biri olan Wish, post-punk ve new wave kardeşleri 80'li yıllardan bildiğim haliyle öyle bir revize etmişti ki, o yıllara ait rock ve pop ruhuna dair sevdiğim ne varsa kusursuz bir karışım meydana getirmişti. Bu Open ile başlayıp End ile biten, melankolinin, tutkunun, hüznün, neşenin doruklarda yaşandığı şarkılarla dolu konsept bir albümdü. Aynı zamanda bazı heavy metal veya melodik death metal şarkılarında denk geldiğim "gotik" atmosferin daha sakin ve daha derin yansımalarına rastladığım anlar barındırıyordu. Gotik kavramının pop karşılığını bundan böyle Wish'teki bu yansımalar ışığında değerlendirecek, çıtayı Wish'e göre belirleyecektim. Ama High, Wendy Time, Doing The Unstuck ve Friday I'm In Love gibi yaşama sevincini iliklerine kadar yaşayan şarkılarla sağlanan dengeyle Wish'in tamamen gotik, pesimist, yılgın bir albüm olmadığının da farkındaydım elbette. Böylesi karmaşık ruh hallerinin iç içe geçtiği, ama aynı anda olağanüstü bir bütünlük ve uyum içinde gerçekten yaşadığı çok az albüm dinlemiştim.


İlk zamanlar Wish albümünde gerek uzunlukları, gerekse kıvrımsızlıkları, köşesizlikleri nedeniyle (ki bu tabirler o dönemde hissettiklerimdir) bir süre yıldızımın barışmadığı From The Edge O The Deep Green Sea, Apart, Cut gibi şarkıların derinlerine inildikçe kendilerini ele verdiklerini görmek anlatılmaz bir duygu. Funky, üzgün veya kaotik, ne iseler onun The Curecasını çalıp söylemişler. İtiraf edeyim, bende dünyanın en güzel şarkılarından biri olan Friday I'm In Love ve dünyanın en hüzünlü şarkılarından To Wish Impossible Things'in yeri çok ayrıdır. Haftanın 6 gününü gömüp, aşık olduğu Cuma gününü yücelten Friday I'm In Love ve bir zamanlar birlikte olduğu yarinin içine doldurduğu "imkansız şeyler dileme" duygusunu kaybetmeye başlayan bir adamın mutsuz sonlu ağıtı olan To Wish Impossible Things, bence The Cure adına yapılmış en muhteşem şarkılar. Bu ikisinin üzerinden şu an 27 yıl geçmiş. Ama bir 27 yıl daha geçse bendeki etkileri solmaz. Dünya 127 yıl sonrasını görür mü bilmem. Ama görürse mutlaka birileri bir şekilde bu şarkıları o yıllara taşıyacaktır. İmkansız bir dilek mi bilmiyorum ama buna inanmak istiyorum.

Wish onlarca duyguyu içinde yaşatan çok boyutlu bir albüm. Bu duygular ne olursa olsun ortak payda şarkıların her hücresine sinmiş olan ve farklı dozlarda kana karışan hüzün. Muhteşem efkarıyla Trust, kıpır kıpır yüreklere balıklama dalan High, nakaratı şahane bir gitar melodisinden oluşan ve ne zaman o melodiyi duysam bana yaz mevsiminin coşkusunu yudumlatan Doing The Unstuck, "please stop loving me/ I am none of these things" dizelerini zihnime kazıyan End şarkıları da Wish'in incilerinden olmuştur her zaman. Ne Wish'ten önce, ne de Wish'ten sonra hiçbir The Cure albümünü bu kadar sevmedim, sevemedim. Müzik tarihinde kendine özel bir yeri olan solist Robert Smith'in ayrıcalıklı sesi, bu iflah olmaz romantiğin gözyaşlarını mürekkep yapıp yazdığı lirikleriyle birleşince dünya daha anlamlı bir yer olarak görünüyor. 90'larda bu anlam, kendi yalnızlığına acıyan bir adamın yüreğine asit yağmurları gibi yağarken, 2010'ların sonuna doğru o yağmur asitsiz ama yine yağacağı yeri çok iyi bilen nitelikte hissiyatlara evriliyor. Wish, insana kaliteli yaşlandığını hissettiren albümlerden biri. İster imkanlı, ister imkansız olsun, dileklerin sonsuzluğuna olan umudu, onların yitip gitmesi karamsarlığıyla aynı düzleme koyabilen insani gelgitlerle birlikte anlatabilen türden.

1. Open
2. High
3. Apart
4. From the Edge of the Deep Green Sea
5. Wendy Time
6. Doing the Unstuck
7. Friday I'm in Love
8. Trust
9. A Letter to Elise
10. Cut
11. To Wish Impossible Things
12. End

7 Ekim 2018 Pazar

Alice In Chains - Dirt


1987'de Seattle'da kurulan Alice In Chains, 90'ların az sayıdaki grunge efsanelerinden biriydi. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü hala aktif olarak müzik yapıyor olmalarına rağmen artık o efsane işleri 90'larda kaldı ne yazık ki. Sözünü ettiğimiz efsanelerin o dönem yaptıkları rock ve metal bileşenlerinden belli ölçülerde ayrılan, sert tutumlarını gizemli bir melodik anlayışla besleyen, ama asla o sertlikten taviz vermeyen Alice In Chains müziği, bana göre o meşhur grunge atmosferini Nirvana'dan bile daha provokatif / kederli biçimde yansıtabilmişti. Heavy metal, punk ve hardcore etkilenimlerini öyle bir melodik yaklaşımla dengelediler ki, bu sert türlere ölümüne sahip çıkarken, o sertliğin yobazı olmadıklarını da hissettirdiler.

İlk albüm Facelift (1990), işi yokuşa süren zor bir albümdü. Potansiyel içeren, ama daha iyisi yapılabilecek şarkılar o sertlik içinde eriyip gidiyordu bana göre. Eylül 92'de çıkan Dirt ise delilik ile deha arasında sislerle kaplı dev köprüler kurmuş, adeta yeni bir buluş gibi bir albümdü. Elbette eski geleneklerden izler taşıyordu. Fakat o kadar yeniydi ki, daha albümden önce duyduğum Would?, o güne kadar duyduğum hiçbir şarkıya benzemiyordu. Sert, kıvrak, gotik ve tabii ki Layne Staley'nin efsane vokaliyle kutsanmış Would?, bir hilkat garibesi olduğu kadar, o zamana dek "alternative rock" şeklinde yaftalanan bu müziğe kendi adını veren akımın ayak seslerini duyuruyordu. Grunge (pejmürde, kirlilik) akımı, Dirt (kir) albümüyle kendi destanını yazmaya hazırdı.

Bu müziğe henüz grunge adı konmamışken Would?'un verdiği gazla Dirt albümünün peşine düştüm. O yıllarda ancak yeraltından çekme kaset yöntemiyle ulaşılabilmesi olayın cazibesini iyice körüklüyordu. Would?'un araladığı kapıdan girdiğimde ise zincire vurulmuş Alice'in kir pas içindeki epik varoluşu tüm ruhumu öyle bir sardı ki, aklım başımdan gitti. Dirt'ü ilk dinleyiş 2., 14. veya 38. dinleyişe hiç benzemiyor, bunu sonradan anladım. Yani o ilk dinleyiş anının psikolojisi daha oturmuş vaziyette hep yanınızda duruyor ama o göz göze geldiğiniz andaki Alice'e çarpılma hissinin tekrarı yok. Olağanüstü bir enerji, olağanüstü bir yoğunluk. Tüyleri diken diken eden acıklı bir sertlik. Öfkeyle karışık hoyrat bir bulanıklık. Devasa bir isyan!


Would? albümün son şarkısı. Açılışın görkemli olabilmesi için Them Bones ve Dam That River yetiyor. Hatta zamanla onların Would?'dan aşağı kalmadıklarını fark ettim. Bu iki şarkı ilk dakikalardan itibaren peşpeşe öyle bir abandone ediyorlar ki, ne olduğunu daha tam anlayamadan (ya da anlayıp daha tam doyamadan) kendimizi Rain When I Die'ın tekinsiz kollarında buluyoruz. Aynı kollar, farklı suretlerde tüm şarkılara sirayet etmiş durumda. Bunun en büyük sebebi grubun o dönemlerdeki özel hayatlarında yaşadığı çalkantılar. Vokalist Layne Staley eroinin pençesinden kurtulamamış vaziyette. Basçı Mike Starr ve davulcu Sean Kinney'nin alkol bağımlılıkları var. Üstelik albümün kayıtlarına başlandığı sırada LA'de polis şiddetine maruz kaldıktan sonra siyah kesimin ayaklandığı Rodney King hadisesi patlak veriyor. Alice In Chains'i kuran, liderlik eden, derleyip toparlamaya çalışan gitarist Jerry Cantrell, ortalık sakinleşene dek 4-5 günlüğüne grubu Joshua Tree çölüne götürüyor. (Hatta yanlarına Slayer vokalisti Tom Araya'yı da alıyorlar.) Sonra tekrar dönüp kaldıkları yerden devam ediyorlar. Tüm bu sorunlara rağmen Dirt'ün çıkması için hepsi bir şekilde hedefe kilitlenmiş vaziyette.

Cantrell/Staley ortak bestesi olan Sickman, Junkhead ve God Smack, uyuşturucuların ve bağımlılıkların müzikal birer yansıması olarak vücut buldukları gibi, en fazla da o "kafası bir milyon" olma halini liriklere yansıtmış şarkılar. Bunun mimarı Staley'nin ta kendisi. Sonradan bu sözleri yazarken kesinlikle hayranları uyuşturucuya özendirmek istemediğini, ama ne yazık ki özendirdiğine dair birçok geri dönüşe tanık olduğunu itiraf eden Staley, bundan pişman olduğunu, ama Dirt'ün sadece eroin ve etkileri temasına sahip bir albüm olmadığını söylemişti. Dirt karanlık, acı, öfke, anti-sosyal davranışlar, uyuşturucu bağımlılığı, ilişkiler, savaş, ölüm gibi temalar üzerine odaklanmış şarkılarla dolu. Farklı ilham kaynakları var. Ama Cantrell en karanlık şarkıda bile bir iyimserlik sezilebileceğini, bunların yazıldığı andaki saflığı her zaman koruyan şarkılar olduklarını savunmuştu. Örneğin Dam That RiverSean Kinney ile yaşadığı, Kinney'nin bir kahve sehpasını kafasında kırmasıyla sonuçlanan bir tartışma sonrasında, albümün en içli şarkılarından Down In The Hole'u da o dönemdeki uzatmalı sevgilisi Cortney Clarke ile yaşadığı ilişkiden esinlenerek yazdığını söylüyor Cantrell.

Bu kadar da değil. Jerry Cantrell tek başına yazdığı Rooster ile Vietnam'da savaşmış (çocukluk lakabı da Rooster olan) babası Jerry Cantrell Sr. için, Would?'u da aşırı dozdan ölen Mother Love Bone solisti olan arkadaşı Andrew Wood için yazmış. (Wood anısına Chris Cornell'in Temple Of The Dog bünyesinde yazdığı şarkılardan bahsetmiştik. Birileri de Cornell için şarkı yazacak mı acaba?) Layne Staley'nin de tek başına yazdığı iki şarkı var ki biri Hate To Feel, diğeri de olağanüstü bir hard, grunge, goth rock olan Angry Chair. Zaten bu gotik atmosferden hiç çıkmadığımız Dirt, yanan, yıkılan, üzen, öfkelendiren, kan ter içinde bırakan, cehennemden kopmuşçasına sert, dâhilerin elinden çıkmışçasına stilize bir rock şaheseri. O kadar güçlü ve doyurucu ki, ondan sonra nasıl bir Alice In Chains albümü gelirse gelsin bu çıtanın üstüne çıkamaz, çıkamadı da. Ama iki yıl sonra bir Alice In Chains EP'si geldi ve bu defa cennetten çıkmışçasına huzurlu/hüzünlü akustik bir sarhoşluk kapladı ortalığı.


Jerry Cantrell - Layne Staley

1994 tarihli Jar Of Flies EP'si, eroin kafasıyla 90'lar X kuşağının tüm yüklerini aynı potada yoğurmuş Dirt evreninin ardından hiç beklenmedik bir sound taşıyordu. Sadece 1 haftada yazılıp söylenmiş olan 7 şarkıdan oluşan Jar Of Flies, Dirt ruhunun akustik bir yansımasıydı sanki. O gotik havayı, uhrevi ve hayali lirikleri koruyan, ama içine benzersiz ve tekinsiz bir huzur da yükleyen bu şarkılar bu dünyaya ait değillerdi. Alice In Chains soundunu diğer 90'lar grunge gruplarından ayıran ilk özellik bu tarifte gizliyse, ikinci özellik de Cantrell - Staley ikilisinin bazen tek, bazen çift vokalli şarkı söyleme tarzlarıydı. Staley'nin hırçın, kurnaz, karanlık, köşeli vokali, bir miktar daha olgun, mainstream, ama kesinlikle incelikli Cantrell vokaliyle mükemmel bir denge kuruyordu. Her dinlediğimde beni dağıtan Down In A Hole ve Would? ikilisi buna en güzel örneklerdendir. Şarkıların mühendislik dehası barındıran inşasını daha çok Cantrell sağlarken, bir rock grubunu benzerlerinden ayırıp özel kılacak tüm vokal oyunlarını Staley üstlenmişti. God Smack'te nasıl olduğuna hala inanamadığım vokal ile, Jar Of Flies'ta yer alan Nutshell'deki yürek dağlayan saflıktaki vokal aynı adamın ses tellerinden çıktığını duymak müthiş bir tecrübedir.

Bu albümün hemen ardından Mike Starr'ı kovup yerine Mike Inez'i alan grup, 95 yılında kendi adlarını taşıyan bir albüm daha yaptıktan sonra (bu albümün Dirt ve Jar Of Flies ruhundan uzak olduğunu söylememe pek gerek yok) Layne Staley'nin 2002'de aşırı dozdan ölümüyle büyük bir darbe aldı. (Bu olaya bir sonraki yazıda temas etmeli.) O gün bugün de bence belini doğrultabilmiş değil. Cantrell grubun fişini çekmektense "en iyi dostum" dediği Staley'nin yerine, sesinde hiçbir özellik taşımayan William DuVall ile yola devam etti. Üç albüm daha yaptılar. Bunlardan 2013 tarihli The Devil Put Dinosaurs Here biraz düzgün bir albüm olsa da, Alice In Chains'in değil de başka bir grubun albümüydü sanki. Hele 2018 yılında çıkan Rainier Fog'un üzerinde Alice In Chains yazması resmen geçmişe hakaret. Grubu tek başına ayrıcalıklı kılan Staley değildi tabii. Cantrell de 90'lardaki Cantrell değil artık. Hiçbirimiz değiliz. Bunu kabullenmek acı olsa da Dirt gibi albümlerin devri, gençliğimizin sonsuz fırsatlarının, hırslarının, ihtiraslarının, aşklarının kapıları gibi kapandı. Onlara albümlerle geri dönme yolunun açıklığı ise bizi bazen teselli ediyor, bazen de etmiyor. Teselli olmamak, farkına varmasak da bizi besliyor.

1. Them Bones
2. Dam That River
3. Rain When I Die
4. Sickman
5. Rooster
6. Junkhead
7. Dirt
8. God Smack
9. Iron Gland [unlisted]
10. Hate to Feel
11. Angry Chair
12. Down in a Hole
13. Would?

22 Temmuz 2018 Pazar

The B-52's - Good Stuff


1976 Athens/ABD doğumlu The B-52's, bu uzun kariyere sadece 7 stüdyo albümü reva gören, ama 80'lerden 90'lar başına kadar özellikle Amerika'da fenomen haline gelmiş deli dolu bir pop grubu. Pop diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmamak lazım. Yaptıklarının temelinde pop var. Ama onların new wave, pop rock, post-punk, surf rock yaptığını da duydu bu kulaklar. Bu 7 albümlük diskografilerinde beni ilgilendiren sadece iki albümleri vardır. Cosmic Thing (1989) ve Good Stuff (1992). Diğerleriyle aram hiç iyi olmadı. Zaten bu iki albüm grubu tanımak için yeter de artar. Benim tanışıklığım ise Cosmic Thing ile başlar. Daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzememesinin nedeni, o dönemde çok fazla şey dinlememiş olmamdandır diye düşünürdüm. Ama yıllar geçtikçe onların tarzlarında hiçbir grup/albüm görmeyişim bunu değiştirdi. Aslında The B-52's müziği birçok şeye benzediği halde toplandığında hiçbir şeye benzemeyen tuhaf bir konumda oldu benim için. Zaten tarihleri boyunca hep başkalarına ucundan kıyısından referans gösterildiler. "Şu şarkıda The B-52's etkileri yoğun biçimde hissediliyor, bu albümde The B-52's tarzına yakın örnekler mevcut" gibi az eleştiri okumadım.

Cosmic Thing'i ilk duyduğumda detaylarla örülü kaliteli bir pop müziğin varlığına tanık olduğumu hissetmiştim. Deadbeat Club, Bushfire, Dry Country, Junebug, Roam ve hala parti klasikleri arasında sayılan Love Shack gibi enfes şarkıların büyüsünü hala kaybetmediklerini söyleyebilirim. Üç yıl sonra da Good Stuff çıkageldi. Tarzları aynen sürüyordu ve yine harika şarkılarla parti canavarlarının aklını almaya oynuyorlardı. Tabii o zamanların partileri şimdiki gibi bitmek bilmeyen house, chillout, europop hantallığı yaratmayan, canlı enstrümanlara önem verilen, daha erişilebilir ve anlaşılabilir kıvamda şarkılardan oluşuyordu. En azından Athens çevresinde mutlaka öyledir. Üstelik pop kültüründen envai çeşit ayrıntının cirit attığı sözleri de unutmamak gerek. Bu ikisi arasından hangisi üzerine yazsam diye düşünüp, burun farkıyla Good Stuff'ta karar kıldım ve o farkı düşündüm. The B-52's, işi gücü partilemek olan bir grup değil. Evet, şarkılarda bu durum zaman zaman liriklere de yansımış biçimde görülmekte. Hatta Good Stuff (İyi Mal), direkt kokain partilerinin kafası güzel diyaloglarını, müzikal ambiyansını, eğlenceli olduğu kadar mistik taraflarını yansıtan detaylarla dolu bir albüm. Ama dahası var.


Öncelikle Good Stuff, grubun önemli isimlerinden Cindy Wilson'ın yer almadığı, The B-52's'un üçlü olarak çıkardığı ilk ve tek albüm. Bu durumun hiçbir olumsuz yansıması yok. Kate Pierson zaten kadın vokal ihtiyacını öyle bir dolduruyor ki, Fred Schneider ile birlikte yıllarca bu işi başarıyla götürdüler. Grubun tüm albümlerinde çok önemli konuklar oldu. Fakat belki de en kaliteli isimler Good Stuff için toplanmışlardı sanki. Bir kere albümün yapımcılığı Nile Rodgers ve Don Was üstlenmişti ki, her ikisi de müzisyen oldukları, sayısız ünlü isme yapımcı ve müzisyen olarak eşlik ettikleri için 80'lerde müzikle yakından ilgili olup da onları tanımamanın imkanı yoktu. Rodgers ve Was bazı şarkılarda ritm gitar da çalıyorlar. Özellikle Rodgers'ın disko gitarını duyunca tanımak mümkün. Yine bazı şarkılarda olmak üzere bas gitarda James "Hutch" Hutchinson (Bonnie Raitt), davulda Sterling Campbell (Duran Duran, Soul Asylum, Cyndi Lauper, David Bowie), yine davulda rahmetli Jeff Porcaro (Toto) gibi o zamanın çok önemli misafirleri hünerlerini sergilemişlerdi.

Albümün en iyisi şu, en kötüsü bu diye bir şey yok. Bütün şarkılar, klasik The B-52's ilkelerine bağlı, canlı enstrümanlara, leziz klavye dokunuşlarına, dolu dolu tasarımlara, delişmen fikirlere sahip. Tell It Like It T-I-Is ile başlayıp Bad Influence ile biten zamansız bir pop, new wave, pop rock tecrübesi. Hint ezgileri ve vokalleriyle bezeli yedi buçuk dakikalık muhteşem Dreamland, ilginç vokaller duyduğumuz enstrümantal The World's Green Laughter, parti atmosferiyle bu albümün Love Shack'i olan Good Stuff, Kate Pierson'ın uçurduğu Revolution Earth ve UFO, uzay, çevre bilinci, parti güzellikleri, hayali ülkeler gibi nice uçuk kaçık meseleye parmak basan lirikler, hiç eskimeyecek olan bu albümün anlatmakla bitmez unsurlarından sadece birkaçı. Good Stuff'tan sonra sırra kadem basıp tam 16 sene sonra Funplex (2008) ile dönüş yapan grup büyük heyecan yaratmıştı. Ama bence o kadar kötü bir albümdü ki, keşke Good Stuff ile jübile yapmış olsalardı diye düşündüm. Zaten bundan sonra kaç albüm yaparlarsa yapsınlar, benim için The B-52's her zaman Cosmic Thing ve Good Stuff gibi iki pırlantadan ibaret kalacak.

1. Tell It Like It T-I-Is
2. Hot Pants Explosion
3. Good Stuff
4. Revolution Earth
5. Dreamland
6. Is That You Mo-Dean?
7. The World's Green Laughter
8. Vision of a Kiss
9. Breezin'
10. Bad Influence

27 Ocak 2018 Cumartesi

Sonic Youth - Dirty


Grunge bir milat. Günümüz rock müziğine dair bazı eleştirilerde "grunge'dan önce" ve "grunge'dan sonra" ifadelerini kullanmak gerekebiliyor. Öncesi nostaljik bir hoş sada bırakırken, sonrası "post-grunge" adıyla grunge'ın mirasından nemalanmaya çalışan birbirinden ucuz rock gruplarının alt türü haline geldi. Birçoğu artık o rock formunun dirilmeyeceğini bildiği için farklı kulvarda yüzmeyi tercih ettiler. 90'larda sivilceleri yüzünden manasızca oraya buraya atarlanan ergenlerin şimdilerde kurduğu bazı kıytırık oluşumlar post-grunge adıyla kuru kalabalıktan öteye gitmiyor. Belki tek tük 90'lar ruhunu yakalayabilmiş gruplar çıkabiliyor. Onlar da Yunanistan, Arjantin, Yeni Zelanda gibi enteresan yerlerden sessiz sedasız çıkıyor.

Grunge'dan önce saç spreylerini kutsayan hard rock yoktu sadece. Yeraltının kirli, karanlık dehlizlerinde acayip işler yapan onlarca sıkı müzisyen vardı. Bu alternatif evrende varoluşunu çiğ seslerle, kaotik örümcek ağlarıyla ifade eden bu insanlar, popüler akımlara hayli uzak düşüyorlardı. Kulağa fazlasıyla punk gelen bu tavır, kaosu estetiğe etmeyi, ondan daha kontrol edilebilir ve istenildiği zaman serbest bırakılabilir bir form oluşturmayı, hatta sanatsal bir atmosfer yaratmayı hedeflemişti kimi zaman. Pop art çağrışımları yüzünden bu kez kulağa The Velvet Underground gibi gelse de, o kodları kadife olmayan bir yeraltına uyarlayan tek bir ikon çıktı: Sonic Youth!

Pekçok otoritenin nazarında da Sonic Youth bir milat. 70' ler psychedelic pop ruhunu new wave ve post-punk  deneyimleriyle aynı kazanan koyup kaynattığınızda dream pop veya shoegaze elde edebiliyorsunuz. Ama bu karışımı dünyanın sanat merkezlerinden New York'ta elde etmek farklı sonuçlar doğurabiliyor. Sonic Youth, bu karışımın kırılgan muğlaklığına punk asiliğini de katmış, vesile olduğu pekçok alt türden biri olan "noise pop"un da temellerinde harcı olan bir oluşum. Kendi ilham kaynaklarını öyle karakterize ettiler ki, bu kez kendileri bir dönem alternatif evrenin en güçlü ilham kaynağı haline geldiler. "Grunge'dan önce onlar vardı", "Kurt Cobain'in en sevdiği gruplardan biriydi", "punk rock'a eşik atlattılar", "konserlerde onların tişörtünü giymek ayrıcalıktır" gibi cümlelerin öznesiydiler. Bilmem kaç albüm, yan proje, solo arasında en iyi albümleri olarak çoğu kez Daydream Nation (1988) ve Goo (1990) gösterilirken o külliyat içinde gerçek bir klasik olarak gördüğüm yegane albüm olan Dirty'den başka Sonic Youth albümü bilmemekten mutluyum.


Dirty de Sonic Youth'un en iyilerinden kabul edilir. Ama deneyselci tipler hemen "çok mainstream, çok ticari" diye yaftalamaya çalıştılarsa da, attıkları her çamur, onun kirlerinden yeniden doğmasını sağlamıştır adeta. Her başyapıt gibi zamansızdır. Dirty bugün piyasaya çıksaydı bu defa "erken başyapıt" olurdu muhtemelen. Daha önce duyduğum pekçok şeye parça parça benziyordu. Ancak o parçalardan yarattığı bütün, daha önce duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Belki gitar soundunun çiğliği, grunge atmosferinden ilham aldığı sır olmayan albüme Nevermind etkilenimleri de sokuyordu. Zaten Nevermind'ın yapımcı koltuğunda oturan Butch Vig, Dirty'nin de yapımcısıydı. Nevermind'dan yaklaşık bir yıl sonra çıkan Dirty, ne oranda Nevermind'dan izler taşıyor, bunun uzmanı değilim. "Nevermind'ı da çok seviyorum" cümlesini kurduğumda bile "bu cümleyi neden kurmuş olabilirim, bunu söylemeye ne gerek var" diye düşünürüm. Ama şöyle klişe bir örnek uydurayım: Issız adaya düşersen yanına Nevermind'ı mı alırsın, yoksa Dirty'yi mi diye sorsalar, düşünmeden Dirty derim.

Albümdeki 1 dakikalık Untouchables coverı Nic Fit'i şarkıdan saymazsak (ki onu da severim) 14 şarkıyla olan dostluğum ve mücadelem yaklaşık 25 yıl sürmekte. Dostluk tamam da, işin mücadele kısmını daha çok seviyorum. Zira uzun süre Dirty bana çok ayak diremişti. Önce birkaç şarkının hatırına diğerlerine de katlandığımı düşünürken, meğer onlar da sinsice bilinçaltıma sızıvermişler. Dirty ile daha önce hiçbir albümde başıma gelmeyen bir durum yaşıyorum. Sebebini bilmediğim şekilde %100, Swimsuit Issue, Theresa's Sound-World, Sugar Kane, Youth Against Fascism ve Créme Brûlèe dışındaki şarkıları, onları tekrar dinlemeye başlayana kadar unutuyorum. Hangi melodi, hangi nakarat, hangi tempo hangi şarkıdaydı, ancak sıra o şarkıya geldiğinde hatırlıyorum. Bu mükemmel bir şey! Hatta ismen dile getirmem gerekirse Drunken Butterfly, Shoot, Orange Rolls, Angel's Spit, On The Strip, Chapel Hill, JC ve Purr şarkılarından oluşan bu çeteyi, başladıktan 3 saniye içinde hatırlıyorum ve acayip mutlu oluyorum. Bazen aklıma bir melodi, bir riff, bir nakarat geliyor ama bu defa bunlardan hangisine ait olduğunu çıkaramıyorum. Çünkü hepsi çok katmanlı, birbirleriyle hem kardeş, hem de birbirlerine yabancı şarkılar.

Birbirlerinden keskin çizgilerle ayıramadığım Dirty şarkılarındaki punk, grunge, pop karması atmosferin kendini beklenmedik anda deneysel geçişlere bırakması, sonra tekrar eski haline dönmesi, bu sayede aynı şarkı içinde bu türlerle çiftleşmesinden melez tek bir şarkı doğurması inanılmaz bir tecrübe. Bu yüzden "en iyi Dirty şarkıları şunlardır" diye örnekler veremiyorum. Ama 92 yılına ait bir top 100 şarkı listesi çıkarsam ve her albümden bir şarkı seçmem gerekse Sugar Kane derim. Gelmiş geçmiş en karizmatik rock şarkılarından biri olarak gördüğüm Sugar Kane'i uzun süre albümün parlak çocuğu olarak görmüştüm. Oysa sözünü ettiğim uzun demlenme süresinde diğerlerinin Sugar Kane gölgesinde kalmayıp birer Youth Against Fascism, Shoot, Chapel Hill, On The Strip, Swimsuit Issue vs. vs. olduklarını anladım. Hatta bazen o anki moduma göre parlak çocuklar değişiyordu ya da birbirlerinden rol çalıyorlardı. Yaramaz veletler gibiydiler. Lakin haberleri yoktu, ben hepsinin başrol olduğunu çoktan anlamıştım.


Grubun hep birlikte yazdığı şarkılardan 7 tanesini Kim Gordon, 7 tanesini Thurston Moore, Wish Fulfillment'ı da Lee Ronaldo seslendiriyor. Lirikler de art rock deneyselliğinden, 70'lerden 90'lara uzanan pop kültürünün karanlık yüzünden, dönemin sosyal hassasiyetlerinden ve daha pek çok meseleden beslenmiş. 100% ve JC, grubun yakın dostları olan ve 1991'de bir silahlı soygunda öldürülen Joe Cole'a adanmış. Youth Against Fascism ırkçılık, din, faşizm, savaş karşıtı underground bir 90'lar marşıydı, 2000'lerde de hala değişen bir şey yok. Swimsuit Issue, o dönemin en önemli feminist ikonlarından biri olan Kim Gordon'un elinin değdiği belli cinsel taciz temalı bir şarkı. Drunken Butterfly ise Gordon'un saygı duyduğu gruplardan olan Heart şarkılarının lirik bir kolajı. Yani dinlenmesi kadar okunması da gereken bir albüm Dirty... Ben 15 adet stüdyo albümü içinde başka Sonic Youth albümü tanımıyorum. Tanımaya çalıştıklarım oldu ama Dirty gibi bir albüm o rahimden bir kez çıkacaktı sanki. OK Computer, Ten, Dirt, Nevermind neyse, Dirty de benim için o. Internetin, cep telefonlarının, dev ekran TV'lerin olmadığı bir dönemde bir başyapıt çıkardılar. Herkesin herşeye "efsane" dediği günümüze gerçek bir efsane emanet ettiler. Kirli bir efsane! Kirli bir başyapıt!

1. 100%
2. Swimsuit Issue
3. Theresa's Sound-World
4. Drunken Butterfly
5. Shoot
6. Wish Fulfillment
7. Sugar Kane
8. Orange Rolls, Angel's Spit
9. Youth Against Fascism
10. Nic Fit
11. On the Strip
12. Chapel Hill
13. JC
14. Purr
15. Créme Brûlèe

25 Ocak 2016 Pazartesi

Faith No More - Angel Dust


1992'de çıkan Angel Dust, benim San Franciscolu grup Faith No More ile tanışma albümümdü. Gerçi grubun Epic şarkısı çok önceden ortalığı epey ısıtmıştı. Ama o dönem bu şarkının bulunduğu 1989 yılına ait The Real Thing albümüne ulaşmak çok zordu. Firmalar henüz patır patır kaset çıkarma evresine geçmemişlerdi. Yeraltından kaset çektirme olayından da haberimiz yoktu. Radyolar zaten Phil Collins dururken böyle şeyler çalmazdı. Şuydu buydu derken yıl 92 oldu ve firmalar yabancı kaset satışlarından memnun olmaya başlayınca birbiri ardına güzel kasetler piyasaya sürüldü. Hatta içinde şarkı sözlerinin, grup fotolarının, albüme emeği geçenlerin isimlerinin bile olduğu bookletler ile birlikte. İşte Angel Dust böyle bir zamanda raflarda yerini aldı. Sadece Epic şarkısıyla tanıdığım bir grubun kasetini almamı sağlayan şey, daha fazlasını ummamdı. Çünkü yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan alternative rock hadisesi, hard rock - heavy metal kalabalığında nefes alacak yeni alanlar açmaya başlamıştı.

Farklılık daha albüm kapağından kendini belli ediyordu. Üzerinde Faith No More yazmasa bir Gheorghe Zamfir albümü sanılmaya müsaitti. İki cover haricinde tümü grubun ortak bestesi şarkılardan oluşan Angel Dust, bazen çiğ, sert, deli, uzlaşmasız, bazen de naif, funky, neşeli ve uzlaşmacı ruh hallerine sahip bir rock albümü. Alternative rock tanımının hakkını en iyi karşılayan albümlerden biri yani. Ama grup bu özellikleri tek bir şarkıya hapsetmeden, yoğunlukları farklı dozlarda ayarlanmış biçimde şarkılarını karakterize etmeyi seviyordu. Mesela albümün parlak çocukları A Small Victory, Everything's Ruined ve Midlife Crisis, ticari başarıları yüzünden liste kurnazı, MTV aymazı olarak görülemeyecek kadar kaliteli şarkılar. Öte yandan Malpractice, Jizzlobber veya Crack Hitler gibi zor şarkılarda da belli bir kalite çıtası var. Ne kadar zor olsalar da sonradan grubun tür hanesine eklenecek olan avant-garde metal ve experimental rock saçmalıklarını duymuyoruz en azından. Tam tersi, özellikle Roddy Bottum'ın keyboard hakimiyetinin sağladığı müthiş denge, Faith No More'un basit bir rock grubundan öte, sinematik yönünü de keskinleştiren nitelikteydi.


Bottum'ın keyboardu varsa, Billy Gould'un tuğla gibi bas gitarı, Jim Martin'in her yere yetişen olağanüstü gitarı, Mike Bordin'in akademik ve sokak kültürlerini harmanlamış davulu var. Tüm bunlara Mike Patton'ın bir crooner, bir punk, bir soul vokal olabildiği müthiş ses yelpazesi de eklenince ortaya Faith No More adında bir "persona" çıkıyor. Grup üyelerinin farklı bireysel kimliklerinden ortak bir paydaya ulaşmalarıyla ortaya çıkan bu benzersizlik, zaman zaman kendine bile alternatifler yaratabilecek kapasitede zengin bir içeriğe sahip. Land Of Sunshine, RV, Smaller and Smaller, Caffeine yani ismini saymadığımız diğerlerinde de aynı ruh mevcut. Belki sadece iki cover şarkıda bu durum farklılaşmış olabilir.1969 tarihli John Schlesinger filmi Midnight Cowboy'un John Barry imzalı aynı adlı tema müziğinin yeniden yorumu, orijinalinin sahip olduğu eşsiz naifliğe bir gram saygısızlık etmeyen nitelikte. Keza, 1977 yılına ait Commodores şarkısı Easy'nin yorumu da çok ayrıksı görünmesine karşın özünde grubun o personasına ihanet etmez. (Bir dönem Faith No More'u sadece Easy ile tanıyanlar vardı ve grubu Travis gibi sandıklarını bilirim.)

95 yılında çıkardıkları King for a Day... Fool for a Lifetime da Angel Dust ruhunu sürdürdü. Digging The Grave, Evidence, King For A Day, Star A.D. falan yine şahaneydi. Ama tıpkı önceki ve sonraki Faith No More albümleri gibi gözümde bir Angel Dust olamadılar. 97'deki Album Of The Year'dan sonra dağıldılar. 18 yıl sonra tekrar kurulup albüm yapacakları haberi çok heyecanlandırsa da ortaya çıkan Sol Invictus bana göre en kötü Faith No More albümünden daha kötüydü. Gitarist Jim Martin'i son duyduğumuz albüm olan Angel Dust, gücünün önemli bir kısmını buradan almaktaydı. Mike Patton'ın gerek solo albümlerinde, gerekse lisede kurduğu Mr. Bungle projesinde görülen deneysel müzik tutkusunun gruba sirayet etmeye başlamasının ise bu gücü zayıflattığı kanaatindeyim. Rock dünyasındaki en renkli seslerden birine sahip Patton'ın bu "art" merakı, Yoko Ono gibi bir sahtekardan bile diva yapabilmiş entel New York camiası tarafından kabul görmüştür muhakkak. Fakat yıllar önce yakalanan o Angel Dust personasından çok ama çok uzak bir kandırmacadır bu.

1. Land of Sunshine
2. Caffeine
3. MidLife Crisis
4. RV
5. Smaller and Smaller
6. Everything's Ruined
7. Malpractice
8. Kindergarten
9. Be Aggressive
10. A Small Victory
11. Crack Hitler
12. Jizzlobber
13. Midnight Cowboy
14. Easy

16 Eylül 2015 Çarşamba

Beastie Boys - Check Your Head


Hip-hop ve rap nedir? Kim bulmuştur, nasıl, ne zaman ortaya çıkmıştır gibi soruların muhatabı her zaman siyahlar olmuştur. Siyahların sosyo-politik ifade biçimlerinin popüler platformdan yankılanma biçimi olmaya başlamasıyla, rap, siyahların CNN’idir gibi sloganlar ortaya çıktı. Yine 80’li yıllardan peydah olan bu akım, tekdüze gibi görünen ritmlerin üzerine söylenen “söz”lerden ibaretti. Bu sözler kimi zaman kenar mahalle raconlarından, kimi zaman ırkçılık, adaletsizlik karşıtı güncel ve tarihsel söylemlerden, kimi zamansa akla gelmeyecek, hatta önemsiz bulunabilecek ayrıntılardan bahsediyordu. Birgün Rap’in kısa ama kökü çok derinlerdeki tarihinin en baba gruplarından Run DMC ile rock grubu Aerosmith’in seslendirdiği Walk This Way fitili ateşledi ve rap, rock ile olan beraberliğini resmileştirdi. Ne olduysa ondan sonra oldu. Milyonlarca şarkıcı, grup, plak şirketi seri üretime geçti. Bu mantarsal türeme türlü yozlaşmalarla günümüzde de sürmekte.

Aslında bu siyah orijinli türün en önemli gruplarından biri, rap tarihinin en kayda değer döneminden beri içinde olan üç beyazdan oluşmakta. Evet o grup Beastie Boys! Run DMC’nin rock müziğe yakınlığı onları da etkilemiş olacak ki, kendi punk kökenlerini de işin içine katarsak “Rap’n Roll” yaptıklarını söyleyebiliriz. Bas gitarda Adam Yauch (MCA), gitarda Adam Horowitz (Ad Rock), davulda Mike Diamond (Mike D.) den oluşan grup, ilk olmasının getirileriyle hip hop müziğe kurallar koydu, yeni deyimler kazandırdı, şarkılarından defalarca sample'lar yapıldı, deneysel cesareti körükledi, başlarda olmasa da sonradan sosyal ve politik öncülüklerde bulundu. Yani kısaca bu müziğin rengi olmadığını ispat ederek devrim yaptılar. Başlarda punk grubu olarak başlayıp hip-hop'a geçiş yaptılar ve gerçekten isimleri gibi iğrençtiler. Yaptıkları taş gibi hip-hop-rap bir yana, bu çetenin çılgınlıkları zekâlarını gölgeliyordu. Basketbol, 70’li yılların polisiyeleri, spagetti western ve karete filmleri, kitsch çizgi romanlar, kalitesiz bilim kurgu, soul ve R&B, kaykay, Heavy Metal yani tam bir çorbadan ibaret vizyonları ile 80'leri 90'lara bağlayan dönemin gençliğine ilaç gibi geldiler.

1986’da çıkan ilk albüm Licensed To Ill müthiş bir başlangıçtı. Paul’s Boutique, yazıya konu olan Check Your Head, Ill Communication albümleri gerçekten bu müziğin ihtiyacı olan ne varsa sunmuştu. Günümüz Lil Wayne50 Cent, veya Snoop Dogg gibi omuzlarında beşer hatunla, her yerlerlerini saran mücevheratla, her şeyin son modeliyle gezen rapperlardan farklı olarak, hakim oldukları enstrümanlarla doğaçlamalar yaparak, anında yazdıkları şarkıları anında kaydederek, hatta enstrümantal şarkılar yaparak müthiş bir kimya yarattılar. The In Sound From Way Out gibi eski yeni enstrümantal parçalardan oluşan harika bir albümleri bile var. Hello Nasty5 To The Boroughs, The Mix-Up ve artık son durak Hot Sauce Committee Part Two gibi albümlerle bu sürprizlerle dolu çizgiye devam ediyorlar(dı). Beyaz olup da hip hop yapan kim varsa Beastie Boys’u ataları bellediler. (Deneysel olanlar daha iyi bellediler.) Beyaz olup da bu atılımı yapabilecek kim vardı? Eminem mi, Vanilla Ice mı, yoksa hareket eden herşeye "featuring" yapan Pitbull mu?

 
Satır aralarında geçen politika lafları boşuna değil. Grup 90’ların başında Adam Yauch’un yaşadığı bir uyanışla çok büyük ve anlamlı bir organizasyonun temellerini attı. Olay şöyle gelişir: Yauch 1992’de bazı dostlarıyla birlikte spor yapmak, gezmek için Nepal’e gider. Bir dağın başında 20-30 kişilik bir gruba rastlarlar. Perişan, yırtık pırtık giysiler giymiş, ayaklarında ayakkabı bile olmayan, yorgunluktan sefil olmuş insanlardan oluşan bu gruba yiyecek içecek verip tercümanları vasıtasıyla konuşurlar. Bu insanlar Hindistan’a gitmek için Tibet’ten kaçan Tibetlilerdir. Oradaki şiddetten, baskıdan yılmış, Dalai Lama’ya katılmak için yola çıkmışlardır. Ama Nepalli polislere yakalanıp, Çin’deki toplama kamplarına götürülüp işkence ile öldürülme tehlikesi de vardır. Üstelik Çin, Tibetlilere karşı tam bir soykırım politikası uygulamaktadır. Birkaç saatlik molanın ardından Tibetliler kararlı ve güçlü bir şekilde tekrar yola koyulurlar.
 
Bu olaydan çok etkilenen Yauch, dönünce konuyla ilgili ne varsa okur, Dalai Lama ile buluşur, onunla birkaç gün geçirir. Katmandu’ya gider, oradaki rahiplerin öğrencisi gibi yaşayan Amerikalılarla konuşur, rahiplerle tanışır. Tanıştığı sadece onlar değildir. Soğukkanlılığı ve sabırı öğrendiği “karma”ile tanıştıktan sonra sonunda Budist olur. Daha sonra Çin işgalindeki bu bölgeye dünyanın dikkatini çekmek için bir grup müzisyenle Tibet’e Özgürlük Konserleri düzenler. Organizasyondaki isimleri görünce Yauch’un ne derece önemli bir olaya öncülük ettiği anlaşılır. Patti Smith, Ben Harper, Beck, Bjork, Sonic Youth, Noel Gallagher, Rage Against The Machine, Red Hot Chili Peppers, John Lee Hooker, Smashing Pumpkins, Fugees ve daha pek çok isim, 96 ve 97'deki konser organizasyonları için mikrofon başına geçerler.
 
O kadar Beastie Boys albümü arasında Check Your Head'i benim için özel kılan çok şey var. Hip-hop ve rap müziğin ötesine geçen süper bir funk rock bilinci var bu albümde. Makineden çıkan seslerden yapılan altyapı kokteylleri kadar canlı çalınan anlar da bu bilince işaret ediyor. Nereden hangi sample, riff, scratch, ritim çıkacağı belli olmayan, her dinleyişte yeni detayların keşfedildiği olağanüstü bir ses mühendisliği söz konusu. Bir şarkıyı tarif edebilmek için hilkat garibesi tanımlar üretmek gerekiyor. Örneğin henüz eşi benzerine rastlamadığım Pass The Mic ve So What'cha Want ikilisi için "stoner hip-hop", Gratitude için "punk funk", Stand Together için "space rap" diyorum hep. Jimmy James, Finger Lickin' Good, The Maestro, Professor Booty gibilerinin hip-hop dinamikleri kendini hiçbir zaman saf hip-hop ile sınırlamıyor. Kafası bi milyon gibi duran Something's Got To Give, Lighten Up ve Namasté, zaten hip-hop yörüngesi dışında gezinen son derece zeki tripler barındırıyorlar. Herkesin "rapçi" bellediği bu adamların enstrümantal funk besteleri In 3's ve POW'da gösterdikleri enstrüman performansları hala tüylerimi diken diken etmekte. Hele iflah olmaz bir perküsyon hastasıysanız albümün %90'ı size antibiyotik gibi gelecektir.
 
 
Gruba şarkı yazımlarında ve performanslarda eşlik ederek bu olağanüstü kozmopolit soundu yaratmada yardımcı olan isimlerin başında, 1992'den beri grubu yalnız bırakmayan "Nishita" kod adıyla yapımcı, müzisyen Money Mark (ki kendisi albümün kişilik özelliklerinden biri olan tuşlulardan da sorumlu kişi aynı zamanda) ve grupla birlikte 5 şarkıya adını yazdıran ortak yapımcı / ses mühendisi Mario Caldato, Jr. geliyor. Check Your Head sonrasında burada düzdüğüm methiyelerin %90'ını Ill Communication, %80'ini de Hello Nasty için kullanabilirim. Ama ne yazık ki son üç albüm benim için tam bir hayalkırıklığıydı. Keşke o inanılmaz çizgi devam etseydi. Çünkü Check Your Head öyle ilham verici bir deneyim ki, oluşturulan bu tarza dair herhangi bir sınır fikri kafalara dar geliyor.
 
Sözünü ettiğimiz olay sonrasında Budist olması yanında, feminist ve LGBT hakları savunucusu da olan Adam "MCA" Yauch, önceki şarkılarında yer alan homofobik, seksist ve parti yapmaktan başka bir şey düşünmeyen boş beleş lirikleri için özür diledi. Bu lirikler muhtelif şarkılara da çok etkili biçimde yansıdı. Özellikle de birer hip-hop efsanesi olan Check Your Head ve Ill Communication'a... Yauch'un 4 Mayıs 2012'de kulak altı bezi ve lenf boğumu kanserinden hayata veda etmesi, Beastie Boys'un da sonu oldu. Michael "Mike D" Diamond ve Adam "Ad-Rock" Horovitz, bundan sonra Yauch olmadan Beastie Boys adıyla hiçbir şey yapmayacaklarını açıkladılar. Ölümünün ardından Johnny Depp, Thom Yorke, Madonna, Jon Stewart, Ben Stiller, Eminem, Jeff Ament (Pearl Jam) gibi isimler, o ve Beastie Boys için övgü dolu sözler sarf ettiler. Geriye o zıpır vokallerle kol kola giden hip-hop, rock, punk, funk, deneysel, enstrümantal bir sürü büyük şarkı kaldı. Check Your Head ise yıllandıkça, demlendikçe, dinlendikçe büyüyen, benim için asla eskimeyecek başucu albümlerimden birisi oldu.
 
1. Jimmy James
2. Funky Boss
3. Pass the Mic
4. Gratitude
5. Lighten Up
6. Finger Lickin' Good
7. So What'cha Want
8. The Biz-vs-The Nuge (feat. Biz Markie)
9. Time for Livin'
10. Something's Got to Give
11. The Blue Nun
12. Stand Together
13. POW
14. The Maestro
15. Groove Holmes
16. Live at P.J.'s
17. Mark on the Bus
18. Professor Booty
19. In 3's
20. Namasté

26 Ocak 2015 Pazartesi

Lindsey Buckingham - Out Of The Cradle


1949 doğumlu multi-enstrümantalist, besteci, şarkıcı, yapımcı Lindsey Adams Buckingham, solo bir müzisyenden ziyade 1975-87 arasında görev yaptığı Fleetwood Mac'in demirbaşlarından biri olarak bilinir. Ama belki de onun hakkında bilinmeyen şeylerden biri, Fleetwood Mac'i ayakta tutanların başında gelen isim olması. Grubun en mühim başarılarından olan Tango In The Night albümünün aslında Buckingham'ın 3. solo albümü olarak piyasaya çıkacağını, ancak grup arkadaşlarını birarada tutmak ve onlarla beraber takılabilmek için albümü Fleetwood Mac adıyla ve bu arkadaşlarının katkılarıyla çıkarmayı tercih ettiğini söylemiştik. İlginçtir ki albümün çıkmasından birkaç ay sonra Buckingham'ın gruptan ayrıldığını da sözlerimize eklemiştik. Kendisi 1997'de gruba tekrar dahil oldu ve en son 2003'te çıkan Say You Will albümünden beri gruptan haber alınamamakta. 1987'ye geri dönersek, Tango In The Night'ın olağanüstü başarısına rağmen grupla beraber tura çıkmak istememesi, en önemlisi de ayrıldığı sevgilisi Stevie Nicks ile aynı grupta müzik yapıyor olmanın gergin ve hüzünlü duygusal gelgitlerinden uzaklaşma ihtiyacı duyması yüzünden Fleetwood Mac ile yollarını ayıran Buckingham, inzivaya çekildiğini düşündürdü. Ama gruptan ayrılması ile yeni solo albümü arasındaki beş yıllık süre boyunca Out Of The Cradle'ı yazmış, çizmiş, çalmış, söylemişti.

Liriklerin büyük bir kısmına yansıdığı üzere Buckhingham'ın Nicks ile olan bitmiş ilişkisinin izlerini taşıyan Out Of The Cradle, adeta Tango In The Night'ın devamı gibi. Gitar, bas, keyboard ve perküsyon çalan, The Beach Boys'tan sonra en çok etkilendiği gruplardan The Kingston Trio şarkısı All My Trials'dan uyarladığı All My Sorrows dışında tüm şarkıları yazan (bazılarını Richard Dashut ile birlikte yazan) Buckingham, bu albümüyle bana göre solo kariyerinin en iyi albümüne adını yazdırmış. Yine kaset şeklinde hayatıma girmişliği, oradan uzun süre çıkmamışlığı olan bu albümü satın almaya karar verme sebebim, 80'lerin sonlarında kaset olarak boynuma asıp gezmek istediğim Tango In The Night sevgimdi. Hemen öncesinde Countdown single'ını duyunca "bu adam Fleetwood Mac'ten ayrıldıktan sonra ölmemiş meğer" dedim. Tabii o zamanlar neden gruptan ayrıldı, bunca zaman nerelerdeydi öğrenemedik, ince işlerinden, sevdiceğinden ayrıldığından, hatta bir sevdiceği olduğundan haberimiz yoktu. Kaseti alır almaz kulaklarım ilk Countdown'ı aradı, bulunca da yine o dönem müdavimi olduğum Traveling Wilburys şarkılarına benzediğini daha iyi anladım. Ardından gelen All My Sorrows ile birlikte bu iki şarkı benim için albümün zirve anı oldu bir süre.


Fakat albüm demlendikçe, ben de ince bellide onu her içtiğimde yeni şeyler keşfetmeye başladım. Big Love'a çok ama çok benzeyen (bundan şikayetçi de olmadığım) Doing What I Can, 70'lerin progressive rock ruhunu kendi modern tarzına uyarladığı This Is The Time, single olarak çıkmamış bir hit gözüyle baktığım You Do Or You Don't, yağmur efektiyle iyice ıslatılmış bir gece atmosferi solutan Street Of Dreams, bütün ana ve geri vokalleri kendisinin yaptığı, bu suretle süper bir gitarist olması yanında süper de bir vokal olduğunu bir defa daha gösterdiği Don't Look Down, tropikal esintileriyle altyapısı bu kez Family Man'i andıran Soul Drifter, yaklaşık son bir dakikasını elektro soloyla süsleyen Wrong, benim Out Of The Cradle'dan çıkardığım inciler. Albümden Wrong, Countdown, Soul Drifter, Don't Look Down sıralamasıyla çıkan single ekibi, Tango In The Night single ekibi kadar olmasa da zamanında iyi satmış, listelerde fink atmış besteler. Yapımcı Richard Dashut, kallavi Fleetwood Mac albümlerindeki katkılarını bu albümde de sürdürerek hoş bir devamlılık sağlamış.

Out Of The Cradle ile ilgili hala içimde kalan bazı şeyler var. Mesela 1973'te Stevie Nicks ile Buckingham Nicks adıyla ilk ve son albümlerini yapmış, uzun süre FM kanatları altında Nicks ile çalıp söylemiş Lindsey Buckingham, bu mühim ayrılık sonrasında biraz daha hüzünlü bir albüm yapabilir miydi diye aklıma takılmıştır. Gerçi bu derin hüznün emareleri yok değil. Yine de öyle ağlak bir adam olmadığını, efkarını da kendi tarzında yaşadığını belli eden şarkılar bunlar. Hayat devam ediyor. Zaten evli ve üç çocuk babası Buckingham 1997'de gruba geri döndü, Nicks ile de çok iyi iki dost olarak çalışmayı sürdürüyor. Bana göre bir Out Of The Cradle olmasalar da Gift Of Screws (2008), Seeds We Sow (2011) gibi albümlerle solo faaliyetlerini sürdürüyor. Pena kullanmadan tüm zamanların en iyi 100 gitaristi arasında olmaya, sesini şekilden şekile sokup karakterize ederek şarkılarını söylemeye devam ediyor.

1. Don't Look Down
2. Wrong
3. Countdown
4. All My Sorrows
5. Soul Drifter
6. This Is the Time
7. You Do or You Don't
8. Street of Dreams
9. Surrender the Rain
10. Doing What I Can
11. Turn It On
12. This Nearly Was Mine
13. Say We'll Meet Again

6 Şubat 2012 Pazartesi

Gruntruck - Push


Grunge'ın ilk yıllarında başımıza ne geleceğinden habersiz hard rock'ımızla mutlu mesut yaşarken, aklımızı, mutluluğumuzu elimizden alan Nevermind, Ten ve Badmotorfinger'dan bir sene sonra, Dirt ile aynı sene çıkacak olan yüzlerce Seattle güdümlü albümden biri olan Push, ne hikmetse ülkemizde de kaset biçiminde belirmişti. İsmini zikrettiğim bu ölümsüz albümlerle aynı zaman aralığında çıkmasından ötürü manyaklaşan rock bünyelerinin deli gibi benzer albümleri toplama girişimlerinden haberdar yerli şirketlerin akıllı stratejilerinden biri olarak gördüğüm Push adlı bu kaset biçimi, Gruntruck adında 89 doğumlu bir dörtlüye aitti. O dönem Caretta Caretta'lar gibi bu piyasaya yumurtalarını bırakan Seattle'ın oraya buraya yem olmamasına rağmen üç albümde kalıp 1997'ye kadar dayanabilmiş gruplarından olan GruntruckPush ile çok sağlam işler yapmıştı. Az önce sözü edilen manyaklardan biri olduğumdan Gruntruck'ın benim radarlarımdan kaçamayıp kaset biçimiyle peydah olan ortanca albümü Push'u ıssızda yakalayıp oracıkta sahip olmuştum.

Şimdi kaç lirayı nereden arttırarak verdiğimi hatırlamadığım, ama işte yukarıda adı geçen 90'lar demirbaşlarının rüzgârını arkama alıp ne kadar verdiğimi umursamadığım o bir sürü kaset arasında Carter USM gibi uyuzlara bile tanımadan etmeden para verdiğimi hatırlarım, hâlâ içim yanar. Bu rüzgârın yol açtığı kör olma hali öyle birşeydi ki, Push albümünün iğrenç kapağı dahi onu almanıza engel olamazdı. Fakat hakkında en ufak bir bilginiz olmadan, sadece grunge önsezilerinize güvenerek aldığınız bir albümün iyi çıkması da zafer kazanmış bir komutan havasına sokabilirdi sizi. Tam bu noktada, Tribe, Above Me, Crazy Love, Follow, Push, Body Form, hele hele ölümcül Machine Action şarkılarını barındıran Push albümü grunge ikinci liginin kafaya oynayan takımlarından biri olarak en muazzam örneklerden biri olarak sunulabilir. Yine bu öyle bir kör olma haliydi ki, Inside Yours (1991) ve Gruntruck (1999) albümlerini merak ettirmeyecek, ettirse de Push'un çiğ lezzeti karşısında hayalkırıklığı yaratma ihtimalini göze aldıramayacak etkilere sahipti. En iyisi saçı sprey görmemiş, oduncu gömlekleriyle headbang yaptıktan sonra hafta içi sınavlarına çalışan, haftasonu ucuz birasını içerek mütevazi âlemlerini yapan güzel insanların yaşadığı o yıllara geri dönüşler sağlayan Push gibi albümleri unutmamak, onlara sahip çıkmak. Çünkü lâzım oldukları anları hâlâ büyüleyebiliyorlar.

1. Tribe
2. Machine Action
3. Racked
4. Crazy Love
5. Above Me
6. Gotta Believe
7. Break
8. Slow Scorch
9. Follow
10. Body Farm
11. Lose
12. Push

21 Temmuz 2011 Perşembe

Honeymoon In Vegas (OST)


Andrew Bergman'ın yönettiği, Nicolas Cage, James Caan ve Sarah Jessica Parker'ın başrollerinde yer aldığı sevimli romantik komedi Honeymoon In Vegas, ortaya çıktığı dönemde filmden de önce tamamı Elvis Presley coverlarından oluşan soundtrack albümüyle ilgi çekmişti. Nasıl çekmesin? Billy Joel, Bryan Ferry, John Mellencamp, Willie Nelson, Jeff Beck gibi babaların (Elvis'in olsa bile!) cover şarkılarla gövdelerini gösterecekleri bir albüm ıskalanmazdı. Iskalanmadı da. Üstelik country denince adları anıldığında bu müziğin müdavimlerinin ceket ilikleme moduna girdiği Trisha Yearwood, Vince Gill, Dwight Yoakam, Travis Tritt ve Ricky Van Shelton'ın da Elvis şarkılarını bu müziğin tonlarına uydurma biçimleri çoğunlukla iyi sonuçlar vermekte. Seneler sonra yüzlerce albümden oluşan "soundtrack" klasöründe gezinirken rastlayıp uğranıldığı vakit, kısa süresiyle ilgili zaman dilimini zevkli hale sokacak bir albüm olduğu zaten biliniyordu. O zamanlar verdiği zevki şimdi vermesi de beklenmiyordu. Ama o zevki verdiği anlar hakkında birkaç olumlu cümle kurulmayı da kesinlikle hak eden bir albüm tabiî.

Bir Elvis coverı fazla uzağa gidemez, izler tazedir diye düşünülebilir. (Zaten Elvis de cover çalardı kimi zaman.) Albüm geneli de birkaç örnek dışında bu görüşü aşamıyor. O örneklerden en belirginleri ise, aynı zamanda albümün en özgün coverları sayılabilecek Jailhouse Rock'ın John Mellencamp, ve Are You Lonesome Tonight?'ın Bryan Ferry yorumları. Her iki usta da bu iki popüler Elvis şarkısını evirip çevirip bambaşka bir güzelliğe çevirmişler. Hele o fıkır fıkır Jailhouse Rock gitmiş, yerine hapishanede geçen yıllarını iyice ölçüp biçmiş, dersini almış, baştan ayağa olgun bir alt. country şarkı peydah olmuş. Hani sözleri olmasa bunların cover olduğu bile zar zor anlaşılır. Benim için akıllı cover taktiklerinden biri de budur. Country ve folk müziğin pirlerinden Willie Nelson'ın Blue Hawaii'deki caza çalan akustik folk yorumunu da işin içine katarak harikulade bir üçlü oluşturabiliriz. Kendisini bilerek babalardan saymadığım Bono'nun Can't Help Falling In Love seslendirmesi bile hiç fena olmamış. Benim için "filmden bile iyi soundtrack albümler" kervanının yolcusu olan Honeymoon In Vegas'ı sevebilmek için saydığım isim ve özellikler sizi sarmaz, "ben Elvis hitlerini Elvis'ten başkasından dinlemem" derseniz uzayın. Öyle demeyenler zaten sevmiştir bu işi!

1. Billy Joel - All Shook Up
2. Ricky Van Shelton - Wear My Ring Around Your Neck
3. Amy Grant - Love Me Tender
4. Travis Tritt - Burning Love
5. Billy Joel - Heartbreak Hotel
6. Bryan Ferry - Are You Lonesome Tonight?
7. Dwight Yoakam - Suspicious Minds
8. Trisha Yearwood - (You’re The) Devil in Disguise
9. Jeff Beck and Jed Leiber - Hound Dog
10. Vince Gill - That’s All Right
11. John Mellencamp - Jailhouse Rock
12. Willie Nelson - Blue Hawaii
13. Bono - Can’t Help Falling in Love