* Finlandiya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Finlandiya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2023 Perşembe

Uhrisavu - Syd​ä​nyö

 
Finlandiya'nın sanayi merkezi olan, kerestecilik, bilişim ve havacılık gibi sanayi dalları yanında tiyatroları ve arenalarıyla sanat ve turizm alanlarında da ülkenin önemli şehirlerinden biri olan Tampere'den çıktığını öğrendiğim Uhrisavu hakkında bunun dışında hiçbir bilgim yok. Yine Bandcamp devriyelerim esnasında "post-punk" etiketi altında gezinirken rastladığım gotik albüm kapağına tıkladığımda tanıdım kendilerini. Tıkladığım sayfada 8 şarkılık Sydänyö adlı bir albüm vardı. Kaç kişidir, isimleri nedir, tipleri nasıldır, başka albümleri var mıdır, hiçbir şey yoktu. Bu kadar bakınmamın sebebi, albümü sevmiş olmam tabii ki. Yarım saati bulmayan, ilk dinlemede (hatta iki ve üç dinlemede bile) bir şarkıyı diğerinden ayırmanın zor olduğu standart post-punk/darkwave/coldwave/synthwave şarkılardan oluşan Sydänyö (Kalbin Gecesi), türlü türlü soundlara sahip post-punk'ın sevdiğim soundlarından biriyle işlenmiş bir albüm. Muhteviyat şöyle: Gitar tonu post-punk, power pop kırması gotik bir atmosferden gelecek. Ekolu vokal öyle olur olmaz yükselip alçalmayacak. Şarkılar da aynı minvalde, yani new wave geleneğinin donuk, soğuk, macera aramayan, ruhunu içten içe hissettirecek, dinleyeni loş mekanlara ışınlayacak. Buna benzer daha nice tarif verebilirim. Lakin sipariş üzerine post-punk soundu temin edemeyeceğimize göre, karşımıza çıkanlardan kendimize ait olanları ayıklayacağız. Uhrisavu bu şartları %100 karşılayan bir grup değil. Ama en azından Seaford Mods gibi post-punk adı altında müzik yapanlardan çok daha işin doğasına hakim bana göre.

Fince isim ve liriklere sahip Uhrisavu şarkıları, tek kelimesini bile anlamadığımız, anlamamıza da hacet olmayan, kulağa adeta müziğin ruhuna uygun bir enstrüman gibi gelen vokallerin yer aldığı ışık hüzmeleri sanki. Ama bu hüzmeler, karanlığın ve loşluğun ahengini bozmayacak şekilde kolektif bir dinginlik taşıyor. Yalnızlık, gece, minik ürpertiler, temkinli bir huzur, birkaç kadeh içkinin, birkaç dal sigaranın bir kol uzaklığında yer aldığı minimal bir çevre düzeni. Tüm bunlar Uhrisavu şarkılarına yakışan şeyler. Açılıştaki Kuollut maa'yı duyar duymaz kanım ısındı. Şarkıların biri bitip öbürü başlayınca aslında birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılmadıklarını, tek bir iyi şarkının epizotlara bölünmüş halinden albüm yaptıklarını düşünüyorsunuz. Kulağa nerede başlayıp nerede bittiğini anlamadığınız ambient şarkılar veya tekdüze bir gidişat gibi geliyor. Fakat şarkıların derinlemesine nüfuz edecek kadar zamanınız ve isteğiniz olursa ufak detaylarda saklı hoşluklar da duyabilirsiniz. Hoşluklar ve loşluklar. Adını ilk kez duyduğum Tampere şehrinin tenha otogarında veya bir apartmanının küçük balkonunda sigara içerken geceyarısını kucaklamanın verdiği nostaljik huzurun son derece mütevazi fon müzikleri. Sizden başka kimsenin seveceğini düşünmediğiniz, nelerden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrinizin olmadığı izole gece şarkıları. Günlük sıkıntıları, geçim derdini, aşkları, ayrılıkları unutup sadece kendimize ayırdığımız kısacık zamanın küçücük çiğ taneleri... diye uzar gider bu. Sydänyö insanı bu kadar şiirselleştirecek bir albüm de değil. İşte bazen her şey doğru yer ve zamandan ibaret.

1. Kuollut ma
2. Kahdestaan
3. Kaupunki
4. Uudestaan
5. Murhæ
6. Sydänyö
7. Astumme yhdessä pimeään
8. Eilinen

9 Mart 2023 Perşembe

Insomnium - Anno 1696

 
Death metalin en sevdiğim gruplarından Finlandiyalı Insomnium hiç kötü albüm yapmıyor. En son 2011'de çıkan One For Sorrow adlı 5. albümlerine çok yükselmiş, ondan sonra yaptıkları üç albümün de bende kemikleşmiş Insomnium sevgisini pekiştirdiğini bir kez daha anlamıştım. Anno 1696 grubun dört yıl aranın ardından çıkardığı 9. albümü. O da yanıltmadı ve yine neresinden tutsak mest eden epik bir konsept etrafında sevenlerini topladı. "Melodic Death Metal" başlığı altında toplanan ve progressive, doom, black, folk, symphonic metal flörtlerinden oluşan müzikleri hala formunda. 1997'de kurulup albüm kariyerine 2002'de başlayan grubun başarısı sadece bu karışımı gerçekleştirmiş olmasından değil, bu karışımı özenle yazılıp tasarlanmış şarkılarla buluşturmasından kaynaklanıyor. Dindar veya faşist olmadıklarından emin olduğum grupların liriklerine pek dikkat etmiyorum. (Zaten dindar ve faşist grupları kimse dinlemesin.) Aslen müziğin uçurucu gücü daha önem kazanıyor benim için. O yüzden, konsept albümler yapmayı seven Insomnium'u konsept albüm moduyla dinlemiyorum. (Konsept albüm modu nedir onu da bilmiyorum.) Zira şarkılar birbirine bağlıymış duygusu yanında, bağımsız oldukları duygusu daha ağır basıyor. Anno 1696 da vokalist basçı Niilo Sevänen'in kısa hikayesinden uyarlanmış bir albüm. Yani bütün lirikler Sevänen'e ait. İskandinavya için çok zorlu bir dönem olan MS 1670'den 1700'e kadarki yıllarda kıtlık, nüfusun büyük bir bölümünü perişan etmişti. Öye yandan dini coşku sebebiyle çok sayıda kadın cadı avlarıyla korkunç şekillerde idam ediliyordu. İşte Anno 1696 bu karanlık dönemi hikayesine kaynak almış bir albüm.

Herhangi bir Insomnium albümünde ne ile karşılaşacağımı bildiğim halde her seferinde yeni materyallerle karşılaşacak olmanın konforunu kolay kolay her gruptan alamıyorum. Mesela beklediğim bir çok yeni albümden hiç memnun kalmadığımı da bilirim. Yeni Insomnium albümü çıkacak dendiğinde çok iyi olacağı biliniyor ama yine de o heyecana engel olunamıyor. Sertliği ve melodikliği kıvamında bir sound, güçlü vokaller, kaliteli albümler hep bu istikrarı besleyen unsurlar. Müzmin depresifliğini koruyup, onu istediği zaman öfkeye, hüzüne, korkuya, coşkuya dönüştürebilen, o depresyon ve karanlıktan bilgelik yaratan adamlar bunlar. Albümleri bittiğinde yine bu duygularla yoğrulmuş doyurucu bir epik film izleme haleti ruhiyesine bürünüyorsunuz. Artık belli türlerin üzerine yeni şeyler koymak zorlaştığında, güçlü müziğinizi ancak istikrarlı biçimde yeni albümlerle taçlandırdığınız ölçüde dinç kalabiliyorsunuz. Mesela 2023'te Anno 1696 değil de One For Sorrow (2011) veya Heart Like A Grave (2019) çıksaydı, başka bir benzetmeyle Anno 1696, şu anki haliyle Winter's Gate (2016) yerine piyasaya sürülseydi aradaki farkı anlamamız pek mümkün olmazdı. İşte bi, buna halk arasında kendini tekrar değil, "istikrar" diyoruz. Akustik girişli açılış parçası 1696, bu istikrarın, 50 dakika sürecek bu epik yolculuğun tüm bileşenlerini taşıyan, sinematik, sert ve bu sertliği kendi anlam bütünlüğü içinde ehlileştirmiş şahane bir temsilcisi. Dinleyicinin kendini bu yolculuğa hazırlaması için çok fazla çaba sarfetmesini gerektirmeyen bir tecrübe abidesi.


Albümün teklilerinden biri olan White Christ, içinde din eleştirisi olan hiçbir şeyi kaçırmayan Rotting Christ kurucusu Sakis Tolis'in brutal vokaliyle konuk olduğu şahane bir parça. Dediğim gibi, sözlere bakma gereği duymuyorum ama Tolis işin içinde olunca insan merak ediyor. Niilo Sevänen ve Sakis Tolis'in vokalleriyle adeta iki ekstra gitar katkısı verdikleri White Christ, metal camiasının 2023'teki en mühim birlikteliklerinden biri olarak göz kamaştırıyor. Hemen peşinden gelen Godforsaken'da yine bir konuk ağırlamış grup. Tam 7 albüm sahibi Fin şarkıcı Johanna Kurkela, folk ve pop karışımı müziğinden de anlaşılacağı üzere o billur sesiyle şarkının folk metal atmosferine renk, grubun karanlık sounduna az biraz ışık hüzmesi olmuş. 2015'ten beri Finlandiya metalinin bir başka devi Nightwish'in keyboard sorumlusu Tuomas Holopainen ile evli olan Kurkela, bu vesileyle de özel bir konuk. Albümün orta yerine konmuş bir bomba gibi patlayan Lilian ile vites yükselten Insomnium, dinamik, karizmatik, bir üzgün, bir kızgın, ama daha çok kızgın ruh halindeki albümün en klas şarkılarından The Witch Hunter'ı gururla sunuyor. Bir Insomnium best of albümü yapılsa (yapılmasın, isteyen albüm albüm dinlesin) bu parçanın yeri garanti sanki.

The Witch Hunter'ın enerjisinin ardından sanki bir parça yorgun düşmüş kulaklara şifa niyetine, bir Insomnium geleneği olarak akustik The Unrest'i görüyoruz. Bu geleneği genellikle enstrümantal ve biraz daha kısa olarak yapmasının aksine bu defa death metal vokalinin o akustiğe uyumlu fısıltılı haliyle seslendiren Niilo Sevänen, gitaristler Ville Friman ve Jani Liimatainen'in "clean" vokalleriyle üç buçuk dakikalık bir dinginlikle albümün kapsamını genişletiyorlar. Yedi dakikanın üzerindeki iki şarkı Starless Paths ve kapanıştaki The Rapids, grubun death metal tabanlı progressive ve senfonik ustalığını tüm yönleriyle sergilerken, bir Insomnium albümünün daha sonuna geliyoruz. Her Insomnium albümü melodic death metal türünün dersi niteliğinde olgunluklarla dolu görünüyor bana. Her dinleyişte başka detayların keşfi, aradan geçen süre sonrasında tekrar dönüşlerde unutulmuş olanların yeniden hatırlanması ve bunun verdiği coşku, tutku, kaygı ve epik karanlıklar. Dokuz güne dokuz Insomnium albümü dinlemek, bunu yaparken başka hiçbir işle uğraşmayıp tamamen dikkatimi onlara vermek gibi bir planım var. Bir yandan da örüntüye bakarsak en az üç yıl sonra gelecek 10. albümlerinin hayalini kurmak.

1. 1696
2. White Christ (feat. Sakis Tolis)
3. Godforsaken (feat. Johanna Kurkela)
4. Lilian
5. Starless Paths
6. The Witch Hunter
7. The Unrest
8. The Rapids

17 Ocak 2023 Salı

Sammal - Aika laulaa

 
2007'de Turku/Finlandiya'da kurulan beş kişilik Sammal'ın 2022 tarihli albümü Aika laulaa'yı etiketindeki "scandinavian progressive rock" tanımından ötürü hemen sağlama almıştım. Bazı siteler progressive rock etiketini bu şekilde daha belirgin hale getirerek aslında çok iyi bir hizmette bulunuyorlar. Zira öyle her önüne gelen progressive rock albümü dinlenmez. Hele 2022 yılı bu tür için çok vasattı bana göre. Peki içinde her "scandinavian" yazan progressive rock veya herhangi bir rock iyi midir? Dungen (İsveç), Second Sun (İsveç), The Vintage Caravan (İzlanda), Von Hertzen Brothers (Finlandiya), MEMO (Finlandiya), Hollow Ship (İsveç) gibi gruplardan bahsediyorsak evet. Bu coğrafyadan çıkan diğer rock türlerinde de şahane örnekler olduğu gibi, uzak durulacaklar da var elbette. 2009 tarihli Rökstenen - A Tribute To Swedish Progressive Rock Of The 70's benzeri toplama albümlerden haberdar olmak için define avcısı gibi kazmanız gerekebilir. Weedian derlemelerinden de arada çok iyi örnekler çıkmakta. Yukarıda saydığım kişisel favorilerimden en çok Second Sun'a yakın bulduğum Sammal, sırf bu yakınlıkla bile geçer not alabilir. Aika laulaa'yı çok beğendiğim için Sammal'ın geçmişine bakmak istedim. Orada 3 adet albümleri olduğunu görünce sevinçten gözümden bir damla yaş süzüldü. Ne var ki teker teker dinlediğim bu albümleri bir türlü benimseyemediğim için de tadım kaçtı. Sebebinin ise sound kaynaklı değil, şarkı yazım ve tasarımı olduğunu düşünüyorum. Zira hepsinde hissettiğim ortak his sıkılmaktı.

Sammal'ın referansları Thin Lizzy, Camel, The Allman Brothers gibi baba gruplar olarak gösteriliyor. Bu benzetmelerin detaylarını sorgulayacak bir progressive/psychedelic donanıma sahip değilim. Ama Sammal'da, özellikle de tek beğendiğim albümleri olan Aika laulaa'da hissettiğim en belirgin duygu nostalji oldu. 70'ler psychedelia ve progressive soundun içine modern bir dinamizm yerleştirip bunu o "modern" olma halinin yavanlığından arındırarak yapan grubun bu nostaljiye sahip çıkışı, daha açılış şarkısı På knivan'dan bile anlaşılıyor. Böyle şarkılar, çoğunlukla albümün geneliyle ilgili sağlam fikirler verir. İşte o da tam öyle bir şarkı. Karizmasından gözlerimi alamadığım Sehr kryptisch ve İngilizce başlayıp son düzlükte tekrar ana diline dönen Returning Rivers da bu açılışa çok güçlü bir omuz vermek suretiyle albümün kalitesini iyice belirginleştiriyorlar. İlerleyen dakikalarda bu güçlü omuzların arasına Jos ei pelaa da ekleniyor. Sırtı asla yere gelmeyecek bu dört şarkı albümün yarısı ediyor. Kalan yarısında da gayet güzel numaralar mevcut.

Ortalama, hatta bir süre sonra monoton 1.5 dakikalık girişinden sonra karakter değiştiren On aika laulaa, yine aynı girişle çıkış yaparken aradaki o karakter sayesinde şık bir kompozisyon yazdığını ilan ediyor. İki çok iyi enstrümantal şarkının birleşimi gibi duran λ, yine grubun yaratıcı gücünün bir eseri. Hatta onu dinlerken keşke full enstrümantal bir albüm yapsalar diye de aklımdan geçirdim. Son iki şarkı Grym maskin ve Katse vuotaa ise sanki asit atmış gibi saykodelik bir finale imza atıyorlar. Her ikisi de önceki albümlerindeki iyi olan şarkıların izindeler. Aika laulaa, genelde bir progressive rock şarkısından beklendiği üzere başladığı gibi bitmeyen, nereye gideceği pek belli olmayan, yol üstünde çeşitli duraklara uğrayan, içinde Fince bir şeylerin döndüğü ama hiç de yabancılık çektirmeyen şarkılardan oluşan klas bir albüm. Belki de İskandinav olduklarını en fazla bu albümlerinde hissettim diyebilirim. Bu his benim için çok önemli. Belki 70'ler psychedeliasına naklen yetişemedim ama ucundan kenarından yakaladığım kadarıyla aldığım zevki günümüze kadar taşıyan grupların yaptığı şahane işler zaman zaman o öze dönmeye de özendirici bir etkiye sahip. Sammal, önceki albümleriyle olmasa da Aika laulaa ile bu şahane işlerden biri. Benim için geç keşif de bir keşiftir.

1. På knivan
2. Sehr kryptisch
3. Returning Rivers
4. On aika laulaa
5. Jos ei pelaa
6. λ
7. Grym maskin
8. Katse vuotaa

6 Temmuz 2021 Salı

Obligatory Human Destruction - Obligatory Human Destruction

 
Eternal Tears Of Sorrow ve Mors Subita gibi tanımadığım, Wolfheart gibi 2017'den beri tanıdığım ve her albümüne düştüğüm Finlandiyalı death metal gruplarında pena sallayan Mika Lammassaari'nin tek kişilik projesi olan Obligatory Human Destruction, çok fazla death metal dinlemeyen, son zamanlarda dinlediğini de anladığı ölçülerde beğenmeyen beni can evimden vurdu. Zaten Wolfheart ismi bile bir albümü dinlemem için yeterli referanstır. Lammassaari'nin ismini ve faaliyetlerini de bu albüm sonrası baktığım yerlerde gördüm. Bitmeyen bir enerji, şahane riffler, bu türe en çok yakıştırdığım vokal tonu, bir death metal albümde aradığım epik bileşenlerin hepsi beni sarıp sarmaladı. Albümü tek başına yazan, çalan, söyleyen, yapımcılığını yapan Lammassaari'nin engin tecrübesi onu bu camianın en saygın figürlerinden biri yapıyor olmalı. Hiçbir yerde böyle bir cümle görmedim ama bu kadar proje, enerji, çalışkanlık her şeyden evvel bir saygı gerektiriyor. Bence Lammassaari, bu saygının ardına sığınıp "metal tayfası ne yapsam yer" mantığından uzak zeki, özenli, detaylı ve boyutlu işler yapıyor. Obligatory Human Destruction özelinde konuşursak, yan bakılamayacak 10 şarkı, boş yok ve her yeni dinleyişte üstüne koyan, "bunu duymamıştım" dedirten usta işi hamleler.

OHD, dümdüz bir death metal albümü değil. Melodic, Technical, Progressive ön eklerinin de hakkını veriyor. Lammassaari her şarkıda kendi belirlediği serbest formülleri uygularken onların nereye, ne şekilde gideceklerini hem ince ince hesaplamış, hem de sanki oluruna bırakıp kendine sürpriz yapmış gibi iki duyguyu birden veriyor. Holy Man, Martyr, Cancer, Despicable, We Are Extinct, Whirlmind, üzerine bir şey söylenmeyecek süper parçalar. Ama isimleriyle özdeşleştirilmeleri zaman alıyor ki, en sevdiğim şeylerden biri de budur. Albüme her başladığımda hangi şarkının nasıl başladığını, ilerlediğini, bittiğini hatırlamıyorum ve bu sanki ilk kez dinliyormuşum hissi veriyor. Zaten ismini saydıklarımda da saymadıklarımda da durum aynı. Sadece zevkten dört köşe dinlemelerim esnasında bu şarkının adı neymiş diye baktığımda gördüğüm isimlerden ibaret sadece. Eğer 37,5 dakikalık bir konsept albüm diye çıkmış olsaydı bile kabulümdü. Yer aldığı diğer gruplarla, 2018 tarihli enfes metal komedisi Heavy Trip için yapmış olduğu iki şarkı ve manevi desteğiyle, bu müziği canlı tutmak için verdiği mücadelelerle Mika Lammassaari, bana metalin en bilge "badass"lerinden biri olarak görünüyor. Obligatory Human Destruction ise öyle yan proje, solo albüm vs. diyerek hafife alınmayacak kadar güçlü bir fikir.

1. Despicable
2. Cancer
3. Holy Man
4. Whirlmind
5. Martyr
6. Servant of Violence
7. Forlorn
8. Attention Whore
9. We Are Extinct
10. Scorn Son

19 Şubat 2017 Pazar

French Films - Imaginary Future


Helsinkili bir beşli olan French Films, 80'ler pop müziği ile new wave türlerini günümüz semalarına taşımaya hevesli onlarca çıtır gruptan biri. Onlarca grup arasından onları seçmemin nedeni, bu taşıma işlemini çok sevimli bir enerjiyle ve insanı yormayan bir nostalji dokusuyla gerçekleştiren mütevazi karakterde oluşlarıydı. 2010'da kurdukları gruplarıyla vakit kaybetmeden dört şarkılık Golden Sea EP'sini çıkarıp olumlu tepkiler alınca, albüm yapmaları kaçınılmaz olmuş. EP'den yaklaşık bir yıl sonra da Imaginary Future albümleri ile indie pop adı altında 80'lerin gitarlı pop müziğinin bazı kişilikli isimlerini anımsatan hoşlukta 10 şarkı pişirmişler. Dinlerken The Cure'un, R.E.M.'in, Talking Heads'in eski günlerini anımsayıp, bu ve buna benzer başka grupların kulaklarını çınlatmadım değil. Bu kadar iddialı isimleri saymamı sağlayan French Films müziği, öyle nadir bulunur cinsten sayılmaz. Fakat saçtıkları ışıkla geçmiş ile günümüz arasında pek de öyle uçurumlar olmadığı fikrine olan ihtiyacımızı besliyorlar bu tip gruplar.

Fransız filmleri kadar çetrefilli olmayan, hatta bazen duymaktan tiksinmeyeceğiniz türden reklâm cıngılları kadar basit ve hemen saran melodilerini Johannes ve Joni'nin gitar/vokalleriyle vücuda getiren French Films, kimi zaman aldıkları synth desteğiyle nostaljik yapılarını zedelemeden, tam tersi ona sahip çıkarak omurgalarını güçlü tutuyorlar. This Dead Town, Pretty In Decadence, The Great Wave Of Light, ayrıca punk'ın post yanını çok güzel yakalayan Convict ve New Zealand şarkıları Imaginary Future'ın kalitesini tescilleyen favorilerim. Aslında "kalite" gibi olumlu olduğu kadar iddialı bir kelimeyi böylesine sevimli ve new wave hüznünü genlerinde taşıyan bir albüm için kullanmak tuhafıma gitti. Onun kalitesi de burada sanırım. 80'leri daha popüler olmayan bir pencereden seyreden new wave kadifeliğini, post-punk harareti ile dengeleyen Imaginary Future, zamanında birilerinin kurcalarken bulduğu o eşsiz gitar tonunun gölgesinde yeni kuşakların ürettikleri melodilerden bir demetle, bazen 70'lerin Türkçe pop şarkılarının genel karakterinden ufacık kesitler dahi sunabilir dinleyenlerine.

1. This Dead Town
2. You Don't Know
3. Golden Sea
4. Pretty In Decadence
5. The Great Wave Of Light
6. Living Fortress
7. In The Afternoon
8. Convict
9. New Zealand
10. Up The Hill

18 Haziran 2016 Cumartesi

MEMO - Mustavalkofilmi


Finlandiya'nın festivaller şehri Joensuu'da 2015 yılında kurulan üç kişilik MEMO, gitarist ve davulcu Tuomas Heikura ile basçı Veikko Eronen'in geçmişte İngilizce indie rock şarkıları yazıp çalmaya başlamalarıyla temelleri atılmış bir grup. Solist Joona Nyberg'in de katılımıyla o temeller ciddi bir oluşuma dönünce hemen albüm çalışmaları başlamış. Joensuu ile sınırlı bazı ufak festivallerde güçlerini test edip pozitif geri dönüşler alınca kendilerine güvenleri perçinlenmiş. Zaten çeşitli kaynaklardan edinilen bilgilere göre Joensuu ile sınırlı bir hayatın pekala huzur, mutluluk ve sanatla dolu geçeceğini tahmin etmek zor değil. Neyse, MEMO üçlüsü anadilleriyle yazdıkları sözleri dünya dili müziklerle buluşturduğu ilk albüm Mustavalkofilmi (Siyah Beyaz Film) ile çok iyi bir başlangıç yapmışlar. Müziklerini tarif edecek olursak, çok karışık formüller içermemekle birlikte alternative, indie ve pop rock karışımından söz edebiliriz. Ama en önemlisi, Scandinavian Music Group vesilesiyle İskandinav müzik grupları hakkında yaptığım tarifi meşakkatli tadı MEMO'dan da aldığımı söylemeliyim.

Bu tarifi biraz daha derinleştirirsek, yoğun melodik gitarların yarattığı sinematik tutku atmosferi içinde, mainstream alternative ve pop rock kalıplarından uzakta, daha Avrupalı bir duruşa sahipler. Bu yoğun melodik gitarlar durumu başlangıçta benim için işi yokuşa sürecek gibi duruyordu. Şöyle ki, o yoğunluk bir süre sonra diş kamaştırabilirdi. Bir başka nokta da, hiç hoşuma gitmeyen math rock vaziyetleri de sezer gibi olmuştum. Nakaratsız progressive rock şarkıları da öyle hemen içeri buyur edilmez. Ama şarkılarla vakit geçirdikçe bir zamanlar Radiohead'in de dediği gibi "everything in its right place" olduğunu, şarkıları bu halleriyle kabul etmenin doğruluğunu anlamaya başlıyorsunuz. İlk zamanlar ayırt etmesi zor şarkılar, sanki bir konsept albümün önemli parçalarıymışçasına kendini birey birey kabul ettirmeye başlıyorlar ki, çok keyifli ama tekrarı olmayan bu sürecin tadını kendi adıma çıkarmış bulunuyorum.

Tekrarı olmasa da, bende Mustavalkofilmi'nin bütün taşları yerine oturdu. En sevdiklerim şimdilik Syksyn Lehdet, En Halua Sinua Koskaan, Mustavalkofilmi ve Du şarkıları. Zaten 7 şarkılık albümün 14 şarkı doygunluğu vermesi (olumlu manada), bu 7 şarkıdan da şimdilik 4 tanesini çok sevmiş olmam geri kalanların kalibresini düşürmediği gibi, onlarsız olmayacak bir bütünlüğün, bir alışkanlığın da hakkını vermem lazım. Takip etmeye değecek bir başka İskandinav grup olarak MEMO, kıyılarda kenarlarda kendini keşfedecek, bu alışkanlığın hakkını verecek başka dinleyiciler bekliyor. Onları kazanmak için özel birşeyler de yapmıyor. Yapacağını zaten albümde yapmış. Sadece bekliyor.

1. Mustavalkofilmi
2. Shokki
3. Juutuinko Kii
4. Syksyn Lehdet
5. En Halua Sinua Koskaan
6. Hautausmaa
7. Du

5 Ocak 2016 Salı

Scandinavian Music Group - Baabel

İskandinav müzik grupları başka bir alem. Gözüme bazen dar, bazen geniş görünen, kulağıma bazen bayık, ama çoğu kez orijinal gelen (o da kendi lisanlarında söylediklerinde) bu şarkıcı ve gruplarda hissettiğim tek bir ortak duygu var. Kapalı ve soğuk atmosferin hakkını veren kış sıkıntısını, aynı atmosferden sağlanabilecek dengeli bir huzurla buluşturabilmeleri. Kendine has demek zor. Amerikan popüler müziğinden ve indie kültüründen fazlaca besleniyorlar. Zaten kendi dilleriyle söylemedikleri sürece İskandinav olduklarını anlamak pek mümkün değil. Ama bu ön bilgiye sahip olduktan sonra dinlenirse, İngilizce bile söyleseler o atmosfere girebiliyorum şahsen. Bu yüzden birçok İskandinav albüm bende maça 1-0 önde başlar.

Üretkenliklerinin de ayrıca hayranıyım. Mesela Acid House Kings, Club 8, The Legends, Pallers, Poprace gibi grupları idare edebilen İsveçli Johan Angergård,  yine İsveç'ten farklı tarzlarda gruplar kurma konusunda rekor kırmaya aday Nicke Andersson, birçok klas filme senarist ve yönetmen olarak imza atmış Danimarkalı Anders Thomas Jensen'in sinemadaki yansıması gibidirler. O filmlerde de müziklerdeki hissiyat hakimdir çoğu zaman. Belki de filmlerin yarattığı etki önce bilinçaltını doldurmuş, dinlenip beğenilen şarkıcı ve grupların İskandinav olduklarını öğrendikten sonra taşlar yerine oturmuştur. Bu, birçok ülkeye göre de farklı bir Avrupa soundu içerir bana göre. Mesela herhangi bir türe ait albümler arasında gönlüm Fransız, İtalyan veya İspanyol olanına değil, ilk olarak İskandinav olana kayar.


2002 yılından beri müzik dünyasında yer alan ve en orijinal isimlerden birine sahip Finlandiyalı Scandinavian Music Group, hepsinin içine "pop" kelimesi eklenmek suretiyle rock, folk, art, indie müzikleriyle 8 albüm devirmiş kalabalık bir grup. (Gruba bu ismi bulma aşamasında kendilerinin çok eğlendiklerini düşünüyorum.) Onlardan epeydir haberim vardı. Ancak 2014 tarihli Terminal 2 albümlerini pek beğenmediğimden o külliyata hiç girmek istemedim. Ne zaman ki son albüm Baabel ile onlara bir şans daha vermek istedim, o zaman icra ettikleri şık popun Fince ile olan birlikteliği kulağıma daha kıvamlı geldi. Hemen öncesinde bir başka Finlandiyalı şarkıcı olan Anna Puu'nun gayet sevimli son albümünü dinledim. Belki bende konser öncesi ısındırma durumu yaratmıştır. İngilizce takılan daha sert yurttaşları Nightwish, Von Hertzen Brothers, Insomnium gibi isimlerin de ufak farklılıklarla bu İskandinav ruhuna haiz olduklarını düşünmekle beraber, SMG müziğine ısındırma sağlayabilecek en iyi müziğin vokalleri mutlaka Fince olmalı.

Terhi ve Pauliina Kokkonen kardeşlerin işte bu Fince ile sürüklediği Baabel'deki şarkılardan açılıştaki Baabel, Jättiläinen, Suurin rakkaus ve Jos olen rehellinen baş favorilerim oldular. Bu dört şarkı, pop rock'ın dirayetli yanlarını, İskandinav duruşuna ait duygularıma tercüman olur nitelikte yansıtıyor. Demek istediğim şeyi anlatamadığımın çok farkındayım. İşte müzik tam da burada devreye girmesi gereken bir şey. Ayrıca Frank & Claire, 7. kerros, en çok da Tyhjälle taivaalle grubun başka bir özelliğini de ortaya koyuyor. Albümün dingin ve gizemli yanını ortaya koyan bu üç şarkı her ne kadar "art pop" diye konumlandırılmış olsa da (ve buna hak versem de) bence dream pop ile dirsek temasını hiç kaybetmeyen besteler olarak bu tanımı daha çok hak etmekteler. Uygun bir zamanda Scandinavian Music Group diskografisine bir yolculuk görünüyor gibi. Henüz duymadığım daha 6 albümleri var. Hatta Terminal 2'nun üstünden bir daha geçebilirim. Ve hatta üstüne henüz izlemediğim bir Anders Thomas Jensen filmiyle cila çekerim.

1. Baabel
2. Frank & Claire
3. Jättiläinen
4. Tyhjälle taivaalle
5. Sido tiukempaan
6. Suurin rakkaus
7. Ikaros (feat. Tuomo)
8. Jos olen rehellinen
9. 7. kerros

3 Temmuz 2015 Cuma

Nightwish - Endless Forms Most Beautiful


Metalin senfonik kanadından söz açılacaksa Finlandiya'nın gururu Nightwish'e değinmemek ayıptır. Hele de 8. stüdyo albümleri Endless Forms Most Beautiful çıkmışken günahtır. Kurulduğu 1996'dan bu yana senfonik ve folk metal adına en kaliteli işlerden bazılarını sunan grup, bana göre bu son albümleriyle kendi zirvelerini yakalamışlar. Gerçi bu iddiada bulunabilmek için bir Nightwish eksperi sayılmam ve 8 albümlerinden 4 adedini dinlemişliğim vardır. Ama insan dinlerken birşeyler hissediyor ve dinlemediklerine geri döndüğünde çok fazla kayıp yaşamadığını anlıyor. O kalan 4 albümü de birgün dinlersem eminim ki Endless Forms Most Beautiful'dan iyi bulmayacağım. Çünkü öncekiler benim için başarılı birer senfonik metal albümü iken, bu albüm epik bir masal, bir macera, bir tecrübe. 78 dakikalık bir sanat eseri. Her biri kendi içinde başka parçalar saklayan 11 parçalık bir saga.

İtiraf edeyim, bu albüme kadar Nightwish hakkında hiç bu kadar yoğun duygular hissetmemiştim. Hatta Century Child (2002) ve Once (2004) albümlerini arka arkaya dinlediğimi hatırlarım. Başlarda iyi gelse de bir süre sonra uyuşma veya iç kıyılması yaşanabiliyor. Bu yüzden Nightwish benim üzerimde hep saygı duyulan, ama fazla derinine inildiği taktirde sizi tekrar yukarı çıkarmadan orada bırakıp giden karakterde bir grup imajı bırakırdı. Bazen orada bırakmak da marifettendir. Çünkü ne yapacağınızı bilemeden tekrar başa dönerek çıkış yolu aramanızı söyler size. Belki de giriş, gelişme, sonuç düzeni bulamadığımız için bu terk edilmişlik duygusuna kapılırız. Oysa Nightwish şimdi tüm ihtişamıyla bu imajı yeniden dizayn ediyor. Sound aynı da olsa 2015 Nightwish'inde farklı birşeyler olduğu seziliyor.

Grubun şarkılarının çoğuna imza atan, keyboard ve piyano çalan, yapımcılığı üstlenen Tuomas Holopainen'in 7 şarkıyı tek başına, kalanları da bas gitarist Marco Hietala ile yazdığı Endless Forms Most Beautiful, Nightwish cephesinde bazı ilklerin yaşandığı bir albüm. Bu farklılığı o ilklere bağlamak ne derece doğrudur, onu Nightwish uzmanları daha iyi analiz edecektir. Grup 2005 yılında olaylı biçimde ayrıldığı vokalist Tarja Turunen'den sonra çalıştığı Anette Olzon ile de 2012'de yollarını ayırmıştı. Merakla beklenen yeni ses, After Forever, ReVamp, Star One gibi gruplarda bulunmuş Hollandalı Floor Jansen olmuş. (Bu değişimin detayları grubun 2013 tarihli tur belgeseli Showtime, Storytime'da görülebilir.) Ayrıca 2013'ten bu yana grupta folklorik enstrümanlar çalıp geri vokal yapan Troy Donockley de resmi Nightwish üyesi ilan edilmiş. Böylece grup, kendi tarihinde ilk kez altılı olarak sevenlerinin karşısına çıkıyor. Zaten tecrübeli olan Jansen ve Donockley takviyesi ile daha da güçlenen Nightwish, bu taze kanların moraliyle adeta tüm birikimini ve coşkusunu bu albüme boşaltmış.


Konsept olarak Charles Darwin'in 1859 tarihli On "The Origin Of Species" kitabından esinlenen, albümün adını da kitapta geçen bir cümleden alıntılayan Toumas Holopainen, şahane açılış parçası Shudder Before The Beautiful'un başlarında da İngiliz biyolog Richard Dawkins'ten bir alıntı yapmış. Üstelik Profesör Dawkins, Holopainen'in daveti üzerine kendi sesiyle bu açılışı yapma nezaketini göstermiş. Oxford'da bir stüdyoda yapılan kayıt gruba gönderilmiş. Albüm kapanışında yer alan The Greatest Show On Earth ismi ise, yine Dawkins'in 2009 tarihli "The Greatest Show On Earth: The Evidence For Evolution" kitabından alınmış. Toplamda doğal hayatın ve evrimin güzellik boyutundaki anlamını şiirsel olduğu kadar bilimsel dengelerle yorumlamaya soyunmuş liriklerle dolu bir albüm bu. Bu kadar ağır meselelere eğildiği için iç kıyıcı boğuk bir atmosfer içinde yüzdüğü sanılmasın. Zira bu referansları müzik içinde sindirmeye eğilimli belli bir metal kitlesini avucunun içine alabileceği kadar, konsepte fazla kafa yormayıp sadece kafa sallamaya hevesli heavy metal çakallarını da tavlamaya muktedir.

Anlatılmaz yaşanır bir albümü anlatmaya çalışırken fonda bu şarkıların çalıyor olması gerek. Çünkü havaya girmek önemli. Grubun progressive / symphonic / power metal dengelerinin vazgeçilmez bir parçası olan orta çağ folk ruhu, senfonik metalin hizmetine sunulmuş şekilde yine dozunda. İlk iki şarkı Shudder Before The Beautiful ve Weak Fantasy, coşkulu heavy progressive yapılarıyla bu folk ruhunu kaynaştırarak daha ilk dakikalardan albüm çıtasını yüksek tutuyorlar. Bu nitelikli karışıma özellikle orkestrasyonu çok kuvvetli Yours Is An Empty Hope ve Endless Forms Most Beautiful'u da eklemek bir zorunluluk. Karşımızda o kadar harika bir metal formu duruyor ki, farklı bir başka metal formu olarak Iron Maiden'ın progressive lezzetine elit bir Orta Çağ ambiyansı katılmış zenginlikler duyuyoruz adeta. (Tabii burada itici değil, çekici bir elitlikten söz ediyoruz.)

Élan, albümden çıkan ilk single ve ne yazık ki kötü bir klibe sahip (ki bu ilk defa başıma gelmediği için özellikle başarılı İskandinav grupların kötü klip çekmezse ölecek hastalığı var diye düşünmeye başladım.) Élan'ın, Edema Ruh'un ve Our Decades In The Sun'ın naif atmosferleri, harika fiziği ve sesiyle Floor Jansen'in içinde sadece bir Zeyna olmadığını, tutkulu ve kırılgan bir kadının da yaşadığını gösteriyor. Enstrümantal The Eyes Of Sharbat Gula, adından da anlaşılacağı üzere, Holopainen'in birkaç yıl önce National Geographic sayısında rastladığı o meşhur Afgan kızı Sharbat Gula'nın röprodüksyonundan çok etkilenmesi üzerine yazılmış. Böylesine anlamlı bir fotoğrafın bir de şarkısı olması gerektiğini düşünen Holopainen, Sharbat Gula'nın gözlerindeki korku ve korkusuzluğu, vahşilik ve gizemi şarkılaştırmak istemiş. Liriklerin içinden çıkamayınca da, enstrümantal olmasına karar vermiş. Şarkıyı dinlerken o fotoğrafa bakmak çok etkileyici olsa da, şarkısı henüz yazılmamış, belki de hiç yazılamayacak, zaten kendi kendinin şarkısı olan bir fotoğrafı yorumlamak çok zor.


Nightwish için bir başka ilk ise, kapanıştaki o beş bölümlük The Greatest Show On Earth... Beş bölüm, 24 dakika süren bu epik, Nightwish tarihindeki en uzun şarkı olma özelliği taşıyor. Şarkı demek pek doğru değil. "Doğal seleksiyon yoluyla hayat ve evrim" temalı bu yapıt, klasik müzik, film teması, progressive metal, rock opera karışımı bir kısa film tadında. Holopainen bu uzun deneyimi "bugüne dek yaptığımız en iddialı şey" diye tanımlıyor. Albümü tanımlarken de "9 destek hareketi, bir fasıla (The Eyes Of Sharbat Gula) ve asıl hamle; final şarkısı" diyor. Hani Iron Maiden için Steve Harris ne ise, Nightwish için Tuomas Lauri Johannes Holopainen de o. Caz ve klasik müzik eğitimi de almış olan bu adamın, söz, müzik, düzenleme, yapımcılık yeteneklerini kendi egosuna hapsetmeyip, çeşitli grupların, 1996'dan beri de Nightwish'in hizmetine sunması onu metal camiasının en güçlü personalarından biri yapıyor. Onun için metal müzik sadece uhrevi sözlerden ve yüksek volümlü bestelerden ibaret değil. Orkestrasyon, alt metin, yüksek tansiyon, savunmasızlık, hepsi bu tasarımın içinde kendine uygun yerler buluyor. Sonsuzluğa uzanan formlardaki güzellikler her yeni Nightwish albümünde yeni arayışlara sebep oluyor.

1. Shudder Before the Beautiful
2. Weak Fantasy
3. Élan
4. Yours Is an Empty Hope
5. Our Decades in the Sun
6. My Walden
7. Endless Forms Most Beautiful
8. Edema Ruh
9. Alpenglow
10. The Eyes of Sharbat Gula
11. The Greatest Show on Earth
      i. Four Point Six
      ii. Life
      iii. The Toolmaker
      iv. The Understanding
      v. Sear-Worn Driftwood

12 Nisan 2015 Pazar

Von Hertzen Brothers - New Day Rising


Mikko von Hertzen (vokal, gitar), Kie von Hertzen (gitar, geri vokal) ve Jonne von Hertzen (bas, geri vokal) adlı üç kardeşten oluşan Von Hertzen Brothers, sanki 5. albüm Nine Lives daha yeni çıkmış gibi hissettirirken iki yıllık aradan sonra New Day Rising ile arayı soğutmadan geri döndü. İlginçtir, 90'ların başlarında her biri Finlandiya'nın farklı gruplarında çalarken, ancak 2000 yılında biraraya gelip grup kurmaya karar vermişler. Kendi çevreleri dışında pek kimsenin bilmediği, tarihin tozlu sayfalarında kaybolup giden bu grupların ardından, kardeşin halinden kardeşi anlar misali 2000'lerden itibaren adeta kendilerini bulmuşlar. O zamandan beri de kardeş kardeş istikrarlı biçimde albüm yapıp konserler veriyorlar. İlk başlarda boş kalan mevkilere de kendileri geçmelerine rağmen davulda Mikko Kaakkuriniemi, keyboardlarda da Juha Kuoppala grubun sürekli üyesi olmuşlar. Gruba dahil olmak için bu isimleri bile yetecek iken, çok iyi müzisyenler olduklarını söylemeye gerek yok tabii.

Babaları 60'larda, amcaları da 70'lerde müzisyen olan biraderlerin armut misali dibine düştükleri bu geleneği aşama aşama geliştirdikleri, progressive rock adının hakkını verdiklerini düşünüyorum. Benim için her Von Hertzen albümü öncekinden biraz daha iyi gibi gelmiştir bu yüzden. Tabii bazen ufak tefek "acaba"lar yaşamıyor değilim. Dünya çapında tanınmaları ancak Universal etiketiyle çıkan 4. albüm Stars Aligned sayesinde olmuş ki, Opeth, Pain Of Salvation, Foo Fighters, Neil Young, ZZ Top gibi grupların konser açılışlarının aranılan isimlerinden biri olmuşlar. 2013 tarihli Nine Lives sayesinde artık iyice olgunlaştılar derken New Day Rising bu olgunlaşma kavramının da içini doldurarak istikrarlı gidişatı sürdürüyor. Progressive ve hard rock birlikteliğini, dinleyeni dışlamayan bir psychedelic rock dengesiyle rayına oturtan müzikleri, kardeş uyumu diye kafadan sallayabileceğimiz bir uyumla şarkılara yansıyor.


Albüme adını veren New Day Rising ile şanına yakışır bir açılış yapan grup, You Don't Know My Name ile gaza bastığında ne kadar keyif verdiğini cümle aleme gösteriyor. Başkası olsa iki şarkıda bir araya You Don't Know My Name sepiştirir, şarkının kendisinden de soğuturdu belki. Ama tadında bırakmak denen mantık ancak olgun gruplarda rastlanan bir durum. Tempoyu düşüren ama kalıbını güçlü tutan Trouble, birden fazla dinlendiğinde kıvama gelen şarkılardan. Albümün en iyilerinden Black Rain, ortalığı sakinleştirirken albüm ruhunu daha da belirginleştiren müthiş bir beste. Arka arkaya Hold Me Up ve Love Burns dinleyince grubun ticari mecralarda istese ortalığın tozunu atabileceğini, fakat bu becerisini kendi progressive mantalitesine uydurmak adına kullandığını, aynı zamanda albüm bütünlüğünü bozmamak için gayret sarfettiğini görmek mümkün. Dreams benzeri daha farklı (ve sevimli) tür gezintileri de bu gayretin meyvelerinden.

Albüm son üç parçaya doğru gayet iyi ilerlerken, Sunday Child ve The Destitute ile sanki yavaş yavaş içine kapanmaya, ikinci paragrafta sözünü ettiğimiz dışlamaya meyilli biçimde kişiselleşmeye başlıyor denebilir. Tabii bunun adı progressive rock ve her şeye hazırlıklı olmak gerek. Ama her ikisi de şimdilik kendilerini gizleyen, zamanla kafalara daha iyi oturacak şarkılar. Ne var ki kapanıştaki Hibernating Heart hakkında hiç de öyle düşünmüyorum. Böyle bir albümün finaline yakışmayan, lakin her Von Hertzen albümünde mutlaka 2-3 adet bulunan türden vasat şarkılardan biri bana göre. Albümle ilgili tek olumsuz bulduğum nokta da, ikinci yarının ortalarında başlayan bu düşüş ki, dinleyen herkes için bunun bir düşüş olması gerekmiyor. Son tahlilde Von Hertzen Brothers, bu albümde onları nasıl biliyorsanız öyleler. (Hatta biraz daha iyi vaziyetteler.) Şayet onları hiç bilmiyorsanız New Day Rising önemli bir fırsat.

1. New Day Rising
2. You Don't Know My Name
3. Trouble                                                                             
4. Black Rain
5. Hold Me Up
6. Love Burns
7. Dreams
8. Sunday Child
9. The Destitute
10. Hibernating Heart

28 Aralık 2013 Cumartesi

Jenni Vartiainen - Terra


Facebook, Twitter gibi bilimum sosyal medya mecralarında değil, albüm albüm takip ettiğim Finlandiyalı Jenni Vartiainen, üçüncü albümü Terra ile bana göre nihayet beklenen sıçramayı yaptı. İlk albüm Ihmisten Edessä (2007) ile tanıdığım, bu sayfaların birinde de tanıştırmaya çalıştığım, ama tüm ümitlerime rağmen pek beğenmediğim ikinci albüm Seili (2010) ile bir parça hayalkırıklığı yaşadığım Vartiainen, üç yıl aradan sonra gayet demlenmiş bir albümle çıkageldi. Gerçi ilk albümü de öyle eller havaya modunda ucuz pop şarkılarından oluşmuyor, orada da kendiliğinden bir olgunluk seziliyordu. Tarz değiştirme gibi bir durum zaten yok. Kaldı ki onun müziğini tanıtmak için kullandığımız "pop" kelimesi yanlış yönlendirebilir. Kapağıyla birlikte ilk kez tanışacağınız birisi ise, sakın Celine Dion popu ya da Tarja Turunen metali sanıp aldanmayalım. Jenni Vartiainen müziği art pop tanımında kendini daha iyi ifade eden nitelikte.

Albüm açılışını iki yıldız şarkı olan Muistan Kirkkauden ve Junat ja Naiset (ki bu şarkı aynı zamanda ilk single) ile yapan Jenni Vartiainen, Tyttövuodet, Selvästi Päihtynyt, Suru On Kunniavieras gibi başka yıldızlarla bana göre üç albümlük kariyerinin en sağlam halkasını meydana getiriyor. Bir şarkı lisanı olarak Fince'yi dezavantaj gibi gören, gösteren biri olursa gönül rahatlığıyla Terra'yı suratına dayayabilirsiniz. En başta karşılaştığımız İngilizce şarkılar için "sözlerini anlamıyoruz ama kulağa hoş geliyor" meselesini zamanla aştık. Ama tek kelimesini anlamadığım şu albüm bile beni çeşitli noktalarımdan yakalayıp süresi boyunca avucunun içinde tutabiliyorsa bu işin İngilizcesi, Fincesi olmaz diyerek klişenin dibine vuralım. Okuması ve yazması zor, kabul. Ama yormayan, kasmayan, tam tersi rahatlatan, rahatlatırken de içe dokunup bazı telleri titreten elit pop bestelerini dinlemesi hiç de zor değil. (En sevdiği şarkıcı (!) David Guetta olanlar için oldukça zor, onu kabul edelim). Muistan Kirkkauden ve Junat ja Naiset ikilisini peşpeşe duyanların kendilerini akşam akşam ödüllendirilmiş gibi hissetme ihtimallerini düşünmek bile yeter.

1. Muistan kirkkauden
2. Junat ja naiset
3. Selvästi päihtynyt
4. Kaukaa
5. Päivät on täällä hitaita
6. Tyttövuodet
7. Suru on kunniavieras
8. Sivullinen
9. Minä sinua vaan
10. Tule meille jouluksi

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Kotiteollisuus - Maailmanloppu


1991'de Jouni Hynynen (vokal, gitar), Janne Hongisto (bas), Jari Sinkkonen (davul) tarafından Lappeenranta, Finlandiya'da kurulan Kotiteollisuus, 13. stüdyo albümü Maailmanloppu ile tanıma şerefine eriştiğim sağlam bir hard rock / heavy metal grubu. Bu ilk cümlede klavyeye umarsızca abandığım sanılmasın, yazdıklarımın hepsi gerçek. Kendilerini tanımak ancak 13. albüme kısmet oldu. Tanıştığımıza da memnun oldum. Albüm kapağındaki kaslı eşgallerinden de anlaşılacağı gibi sert yapan bu üçlü, belki enstrümanlara bu kadar yüklenmeyip şarkılarını biraz da yumuşatsa pekala pop rock sularına bile kayabilecek karaktere sahip. Fakat onlardaki bu yüklenme kesinlikle poz olsun diye değil. Hatta heavy yapılanmalarına içlerindeki pop rock çocuğunu da dahil edebilmeleri ayrıca güzel.

20 küsür yıllık geçmişiyle Finlandiya'nın en popüler rock gruplarından biri olmak Kotiteollisuus'u hiç şımartmamış dersem, grubun 13 albümünden sadece sonuncusunu dinlediğim hemen anlaşılır. Maailmanloppu sanki benim için yeni bir grubun ilk albümü gibiydi. Enerjiyi abartmayan ama onu hepten kapının önüne koymayan dengeli bir heavy metal ile karşılaşıyorsunuz. Hemşehrileri Nightwish üyesi Tuomas Holopainen'den sık sık aldıkları klavye desteğini bu albümde de almış görünüyorlar. Bu da onları yobaz metalcilerden sıyırmayı başarıyor. Ayrıca çok iyi bir vokal olan Jouni Hynynen'in yer yer Rammstein'in efsane vokali Till Lindemann'ı andıran girişleri, başkalarını andıran böğürtüleri yanında melodik nakaratlarla dengelediği geniş yelpazeli ses rengiyle fark yaratıyor. Şarkılara kıvamını veren en önemli unsurlardan biri bu her gruba lazım ses.

Albüme adını veren Maailmanloppu'nun heavy metal marşı kıvamındaki gaza getiren rifflerinden bol miktarda bulabileceğiniz albüm, Musta kuu, Yötä vasten, Hyvien puolella ve benzeri birkaç şarkı, grubun az önce sözünü ettiğimiz denge anlayışını sürdüren şarkılar olsa da, belli bir süre sonra HIM sıkıcılığı yaratabiliyorlar. Bunu, o dengenin daha hard rock bir altyapıyı benimseyip, o klas sertliğini havada bırakması olarak yorumlamak mümkün. Yani karakter olarak heavy metal iken, gizliden hard rock, hatta Doğan görünümlü pop rock kimliğini fazlaca açık etmeleri "ambalaj grup" olarak yaftalanma tehlikesi yaşıyor. Halbuki 4-5 şarkıda bu hard'n heavy gidişatını korumaları kadar Tuhat kuolemaa gibi şarkılarla ucundan anımsattıkları folk metal taşkınlıkları üzerine biraz daha oynasalar olurmuş. Ama bu ufak detaylara rağmen Maailmanloppu, metal yönünden çok bereketli bulduğum 2013'ün en sevilesi albümlerinden biri.

1. Maailmanloppu
2. Musta kuu
3. Silmä silmästä, hammas hampaasta
4. Yötä vasten
5. Hyvien puolella
6. Tuhat kuolemaa
7. Outoja aikoja
8. Mennyttä miestä
9. Kepeitä multia
10. Tuhon enteet

20 Haziran 2013 Perşembe

Studio Killers - Studio Killers


Cherry, Goldie Foxx, Dyna Mink ve Bipolar Bear gibi çizgi film kahramanlarını andıran isimlere sahip müzisyenlerden kurulu Studio Killers, gerçekten de çizgi karakterlerden oluşturulmuş bir dance-pop, electropop projesi. Akıllara direk Damon Albarn tasarımı İngiliz Gorillaz'ı getirse de, ortada ondan çok daha diri ve türünün gereklerini harfiyen yerine getiren nefis bir albüm var. Zaten Noel Gallagher ne demiş: "Blur, 3 yaşındaki çocuklara müzik yapan bir grup!" Hani Blur'a fazla haksızlık etmeyelim ama Gorillaz denen şey görüntüsüyle olduğu kadar müziğiyle de tam da bu tespitin muhatabı. Studio Killers bu tartışmaların uzağında cıva gibi akan bir pop grubu. Varsın animasyon karakterlerle kendine has bir gizem yaratmak istesin. Bu müzik, radyoların, sıcak yaz atmosferinin ve dans etmek kadar dans müziğini dinleme faaliyetinin hakkını veren kalitede.

Danimarka tabanlı Copenhagen Records, Warner Music'in İsveç ve Universal Music'in Finlandiya şubelerinin ortak ürünü olan Studio Killers, kurulduğu 2011'de ilk olarak Ode To The Bouncer'ı, 2012'de Eros and Apollo'yu, 2013'te de All Men Are Pigs ve Jenny single'larını piyasaya sürerek yavaş yavaş ortamlara sızmış bir oluşum. Özellikle Ode To The Bouncer'ın enerjik olduğu kadar sadece dinlemesi bile keyifli çekiciliğini 2011'den beri hiçbir yerde duymamış olmak da ayrıca ilginç. Her biri single olarak çıkarılmaya layık 11 şarkının en azından 4 single'ına ne radyolarda, ne de video müzik kanallarında denk gelmemiş olmayı benim radyo ve müzik kanalı müptelası olmamama bağlıyorum. Denk geldiklerim arasındaki onca çer çöpten çok daha sağlam bir pop buldum karşımda. Üstelik o kanallarda çıkan yaz esintili şarkıların euro-dance karakterlerini de bünyesinde barındırması, Studio Killers'ın kailtesinden hiçbirşey götürmüyor.


Ode To The Bouncer'ın başı çektiği single güzelliklerinin haricinde In Tokyo, Friday Night Gurus, When We Were Lovers ve tatlı bir disko hüznü taşıyan Who Is In Your Heart Now? benim favorilerim. Hatta ben olsam All Men Are Pigs ve Jenny ikilisinden önce bu şarkıları single olarak ortalığa salardım. Ama dediğim gibi her yerinden ışık saçan bir debut bu. Vasat bulduğum tek şarkı olan kapanıştaki True Colours'ı bile zamanla sevmeye başladım. Sığ bir yorum olarak buna benzer albümlerde tüm şarkıların birbirine benzediği, bir şarkının ne zaman bitip yenisinin ne zaman başladığının anlaşılamadığı söylenir. Sığ mığ, bence böyle albümler çok fazla. Fakat dinledikçe ve kafada demledikçe kazın ayağının hiç de öyle olmadığı Studio Killers gibi albümler favori albüm şekillerinden biridir. İlerde eti, sütü, yumurtası, derisi Ibiza DJ'ler Odası tarafından remiks olarak sömürülür mü bilinmez. Şu haliyle tadı çıkarılsa çok daha iyi olur. Zaten gerek de yok.

1. Ode to the Bouncer
2. Eros and Apollo
3. All Men Are Pigs
4. Who is in Your Heart Now?
5. Friday Night Gurus
6. Flawless
7. Jenny
8. In Tokyo
9. Funky at Heart
10. When We Were Lovers
11. True Colours

20 Ocak 2012 Cuma

Sansa - Savior


Sansa adını ilk kez tesadüfen kulağıma misafir olmuş 2009 tarihli kendi adını taşıyan albümü sayesinde duymuştum. Bir türlü kalkmayan misafirin yarttığı esneme, saate bakma, konuşulanları kafayla onaylama gibi sıkıntı emareleri geçirmeme rağmen o albümdeki Sing The Blues şarkısını arşivime katma gereği hissetmiştim. Aslında kötü bir albüm sayılmazdı. Çok fazla kötü albüm dinlediğim bir döneme denk gelmiş olma ihtimali de olsa, çok iyi bir albüm de sayılmazdı. Hem tipik indie pop çıtıtlığı, hem de Sansa'nın hoş mu hoş vokali Sing The Blues dışında topu bir türlü ağlarla buluşturamamıştı benim gözümde. Sansa adını ikinci kez duyduğum (o adın da aslında Sannaliisa Ilkka olduğunu öğrendiğim) yeni albüm Savior ise erken bulduğu gollerle farka koşan enfes bir indie pop pıtırcığı.

"Pıtırcık" lafını gören ne düşünür bilmem ama Sansa'nın üçüncü albümü olan Savior tam bir olgunluk ürünü. Dört dakikayı bulmayan, yormayan, baymayan, tam tersi daha ilk dinleme sırasında sonraki dinlemelere rezervasyon yaptıran kalitede klas pop besteleri sıra sıra dizilmişler. İlk şarkı Waiting For The Sky müthiş bir açılış yapıyor. Neşeli desen tam değil, hüzünlü desen tam o da değil, belki ikisi birden. Şarkının dans edesi var ama kendini geri çekip bir köşede kendini dinleyesi daha çok var. El çırpma efektlerinin eşlik ettiği nakaratının güzelliğiyle alıp götüren Black Brick Wall, bu kez adını hüzün olarak kesinleştirmiş Boys (Summertime Love), ilk şarkıdan itibaren yüksek tutulan çıtayı hiç düşürmeyen, temposunu biraz arttırarak tutturduğu manzaralı yoldan sapmayan Faults In My Armor, ilk paragraftaki "erken goller" benzetmesini yeterince açan örnekler.


Trip hop'umsu bir başka lezzet olan Black & White, indie pop'u folk pop'a arkadaş eden, yine ve yine harika bir nakaratla gökkuşağına el sallayan Rainbow Child, oyunu biraz rölantiye alan "trip rock" Gone To My Head albümün kendi içinde ufak tefek değişimler yaşayan, fakat dışarıya tek vücut olmuş biçimde yansıyan karakterini diri tutan şarkılar. Faults In My Armor'ı seven, albümün isim şarkısı Savior'ı da sever. Elektro folk şeklinde uydurabileceğimiz The Night'ın içedönük yapısını bir anda kabullenmek kolay olmayabilir. İlk başta her yerde bulabileceğiniz türden sıradan bir akustik şarkı gibi dursa da, albüm genelinin yarattığı olağanın üzerinde seyreden mimari akustiğin içinde kendine iyi bir yer bulabilir rahatlıkla. Finali ise yine bu karakteri hiç bozmayan, üzerine bir tuğla daha koyan, kıpır kıpır bir dinginliğin notalara dökülmüş hali olan Can't Keep My Eyes Off You yapıyor. Sonra ne mi oluyor? Waiting For The Sky tekrar başlıyor.

Helsinki'de Pop & Jazz Konservatuvarı'nda okuyan 80 doğumlu Sansa, gitar ve vokalindeki ışıltıyı keşfettiği ve albüm yapmaya başladığı günden beri iyi kötü birşeyler yapıp kendini kendine ve başkalarına kanıtlamıştır ya da Golden Globe sahnesine çıkıp kendini "uluslararası" ünlü sananların gördüğü "bu da kim" muamelesini görmüştür bilemeyiz. Fakat şu albüm, uluslararası olsun veya olmasın, Sansa adını yükseklerde bir yere, mesela yıldız kaynayan bir gökyüzünün kenarına kıyısına taşıyor benim gönlümde. Böylece hiçbir şey yapmadan uluslararası yıldız sayılıp biryerlere damga vurduğu iddia edilen tiplerin aksine promosyonsuz ama sahici ve olağanüstü 10 şarkı söyleyerek çok şey başarıyor.

1. Waiting For The Sky
2. Black Brick Wall
3. Boys (Summertime Love)
4. Faults in My Armor
5. Black & White
6. Rainbow Child
7. Gone to My Head
8. Savior
9. The Night
10. Can't Keep My Eyes off You

10 Kasım 2011 Perşembe

Insomnium - One For Sorrow


Finlandiyalı Insomnium dörtlüsünün yaptığı müziği tanımlamak için şiir gibi bir kurnazlık düşünülmüş. "Melodic Death Metal"... Birkaç yıl öncesine kadar böyle bir tanımdan haberim yoktu açıkçası. Yani death metal'in başına melodik bir ekleme yapıldığını müzikal anlamda fark etmişliğim vardı fakat bunun kağıt üstünde tanıma dökülmesi çok daha anlamlı olmuş. İlk başta bende death vokalli power metal algısı yaratsa da, işin progressive metal yanının ağır basması beni bu türe, sade death metal'den çok daha fazla yakın hissettirmekte. Çünkü death metal'in koyu havasındaki melodik eksiklik, onu fazla ruhsuz göstermekte. "Türün kendi adı Ölüm olan bir müzikten neyin ruhunu bekliyorsun" türü sözde esprili yaklaşımları çoktan aşmış, buna rağmen "ucunda ölüm yok ya, dinler geçeriz" dediğim birçok albümün sonunu zor getirmiş biri olarak işin içine dahil edilen melodik unsurların ve progressive zekânın bu müziğin gerçek itibarını teslim ettiği kanaatindeyim. Ancak bu sayede şarkılar ve onlara yazılan nihilist veya ümit ışığı barındıran felsefi lirikler daha bir sivrilip hedefine ulaşabiliyor benim nazarımda.

1997'de kurulan Insomnium'un beş albümü var. İskandinav ülkelerinin death metal ve türlerine olan ölümcül bağlılığını kutsayan, ona harika bir melodi anlayışıyla seviye atlatan gruplardan biri olan Insomnium'u ilk defa 2009 tarihli 4. albümleri Across The Dark ile tanımıştım. İçinde "metal" kelimesi geçen her türde haklı olarak aranılan hız ve sertliği poz amaçlı değil, şarkıların omurgasını oluşturmak için kullanan olağanüstü bir tecrübenin ürünü bu albümü dinlememin üzerinden 2-3 ay geçtikten sonra yeni albümlerinin çıktığını öğrenmem güzel bir sürpriz oldu. O albümün adı One For Sorrow ve grup aynı güçlü duruşunu eksiksiz biçimde bu albüme yansıtmış. Insomnium'a ve benzeri pekçok gruba karakterini veren brutal vokalin melodik altyapıyla birleşimi One For Sorrow'a devasa kanatlar takıp gökyüzüne yükseltmiş. Niilo Sevänen'in brutal tekniği, bir teknik olmanın ötesine geçip şarkılara bir kış rüzgârı, bir Orta Dünya canavarı, çılgınlığın güzelliğine vurgu yapan bir death metal enstrümanı kimlikleri vermiş. NWOBHM yoğunluğunu sert perdeden epik bir hardcore ile yücelten, böylece death metal olgusunu kendi kısır döngüsünden kurtarıp özgürleştiren müzikal olgunluk Insomnium'un her hücresine, her notasına sinmiş.

Sert başlayıp yumuşayan, yumuşak başlayıp sertleşen, sonra tekrar yumuşayıp tekrar sertleşen, tüm bunlar olurken hayranlık veren biçimde metal müziğin duygusal zekâsına sonuna kadar sahip çıkan bu üslubun ürünü Song Of The Blackest Bird, Unsung, Lay The Ghost To Rest, One For Sorrow, Only One Who Waits ve diğerleri, tadına doyum olmaz sert bir enerjiyi müthiş bir duygu yoğunluğu haline getiriyorlar. Hepsi ayrılmaz bir bütünün parçaları. O bütünün parçası gibi durmayan tek şarkı olan Decoherence'in inanılmaz yumuşaklığında hissedilen destansı hüzün bile aslında o bütünün içinde var olan her türlü teslimiyetin çıplaklığını en basit biçimde ele veren nitelikte. Dinlemediğim ilk üç Insomnium albümünün de hiç yanlış yapmayacağına neredeyse emin hâle geliyorum bu yüzden. Dinlediğimiz müziğin türü ne olursa olsun, farkında olarak veya olmayarak aradığımız en belirgin özelliklerden biri ortaya çıkıyor böylece.

1. Inertia
2. Through the Shadows
3. Song of the Blackest Bird
4. Only One Who Waits
5. Unsung
6. Every Hour Wounds
7. Decoherence
8. Lay the Ghost to Rest
9. Regain the Fire
10. One for Sorrow
11. Weather the Storm

18 Eylül 2011 Pazar

Manna - Shackles


Bir albüm dinliyorsunuz. İlk iki şarkısının deneysel entellektüelliği çerçevesinde boyunuzu aşacağını düşünüp bırakmak istiyorsunuz. Ama üçüncü şarkıda albüm sahibi sizi bu durumdan kurtarmak adına bir atılımda bulunur gibi oluyor. Yine de tüm pozitif yetkinliğine rağmen kendisinden istediğiniz elektriği bir türlü bağlayamıyorsunuz. Derken albüme de adını vermiş olduğu dördüncü şarkıya geliyorsunuz. Geceyarısı bir şehre yaklaşırken uzaktan gördüğünüz noktalar şeklindeki şehir cereyanını hissediyorsunuz. Beşinci şarkı huzura varınca anlıyorsunuz ki, geceyarısının her şehiri güzel gösterdiği gibi bir yanılsamayı değil, günün her saatine güzel görünebilecek bir hüzün haysiyetini sıra sıra dizilmiş, sonsuza doğru uzanıyormuş duygusu veren sağlı sollu sokak lambalarıyla farkediyorsunuz. O şarkının adı Soul To Keep... Neredeyse vazgeçeceğiniz bir albümün içinde bu yıl kulağınıza çalınan en iyi şarkılardan birinin olması, başıma yeni gelen birşey değil. O yüzden başlanılan her albüm iyi kötü, hızlı yavaş bitirilmeli bir şekilde.

Manna Mariam Jäntti, Finlandiyalı bir anne ile Cezayirli bir babanın cinsel birlikteliği sonucu nasıl olduysa Paris'te doğmuş. Dünyanın küçük bir gezegen olduğunun canlı ispatı olması bir yana, hayatına yön verme pusulası olarak müziği seçmesinin ne kadar olumlu olduğunu gösteren üç albüm sahibi bir indie pop, folk rock şarkıcısı. Bu albümden sadece ikisi olan Sister (2007) ve Shackles (2011) ile kendisine misafir oldum. Genel olarak çok iyi ağırlandım. En iyisi kabul edilen 2010 tarihli Songs Of Hope and Desire'a ulaşma çabalarım sürüyor. Sister ve Shackles'tan ziyadesiyle memnun kalmış biri olarak bu en iyiyi de çok merak etmekteyim. Bugüne kadarki başarıları sayesinde Muse ve Melissa auf der Maur gibi sümüğümü bile atmayacağım isimlerin turlarının Finlandiya ayağını açma görevi üstlenmiş. Yine de The Rasmus uyuzları yerine Manna'nın seçilmiş olması (şayet kendileri seçtilerse) damak tadı alma duyusunun hepten kaybedilmediğinin göstergesi galiba.

Shackles'ı yarısına kadar anlattık. Diğer yarısında ise Manna'nın ses ayarını doğrudan ses tellerinden gerçekleştirdiği, naifliği kadar diriliği ile de öne sürdüğü vokalinin öncülük ettiği Battleships, Take It Or Leave It ve Drumming Song gibi üç dirayetli parça dikkat çekiyor. Sözün özü, Shackles güçlü bir albüm. Manna'nın Ahmed Arif'ten haberi olmadığı muhakkak. Ama yer yer öyle sözler yazıyor ki, zorla sadece el ve ayakların bağlanabileceğine, bir insanın şiir ya da şarkı sözü yazma gücüne asla vurulamayacak prangaların varlığına daha bir inandırıyor insanı. Şimdi düşündüm de, albümü açan o ilk iki şarkı vardı ya, onlar da hiç fena değillerdi aslında. Bir kadeh, bir cigara, derken çok daha bir güzel görüneblirler dalıp gidene...

1. Lead Me
2. Wishing Well
3. World Within You
4. Shackles
5. Soul To Keep
6. Silent
7. Battleships
8. Take It Or Leave It
9. Drumming Song
10. Unilintu (A La Puerta Del Cielo)

11 Şubat 2011 Cuma

Le Corps Mince De Françoise - Love and Nature


Helsinki'li Emma ve Mia Kemppainen kardeşlerin, yanlarına Malin Nyqvist'i de alarak oluşturdukları Le Corps Mince De Francoise (biz yine de LCMDF diyelim kendilerine), aslen 2007'de yerel bir electro-pop-punk grubu olarak etrafta caka satmaya başlamış. Her nasılsa albüm kıvamına gelmeleri 2011 yılını bulmuş. 10 şarkılık debut Love and Nature ise, indie pop'un içine fazlaca elektro kaçmış versiyonlarından hoşlananlar için çölde maden suyu niyetine günde bir ölçek içilmesi gereken türden olmuş. Evet, daha ilk atıştan "olmuş" bir albüm bu. Hani bazıları kategori arası kategori yaparken "yılın en iyi çıkışı" veya "yılın en iyi debut albümü" diye kulvar açıyor ya, işte sorgusuz sualsiz o listeye dahil edilmesi gereken bir albüm Love and Nature. Bu vesileyle 2011'in en iyilerinden biri de oluyor. Peki nedir LCMDF'yi ve albümünü olmuş yapan? Nedenini müziğin kendisi fazlasıyla söylerken böylesi sorular da fazla geyiktir. Synth abantısı onca grup arasından, eğlenceli olduğu kadar kalite kokuları yayabilen şarkılar ortaya çıkarabilmektir bu sorunun asıl cevabı.

Bir şarkıdan ötekine geçişte en ufak bir sorun yaşamazsınız böyle albümlerde. Mesela Gandhi haklı olarak uluslararası olmasa da, bloglararası epey sükse yapmış vaziyette. O vaziyette de uluslararası olmaları fazla zor olmaz. Ama en az onun kadar cazip 9 şarkı daha var Love and Nature'da ve hepsi arka arkaya geliyor. Bu bir debut olamaz diye geçiriyor insan ilk dinleyişte. İkinci ve üçüncüde uyanıyor. Time (Have I Lost My Mind), Cool and Bored, Future Me, Something Golden, We Are Cannibals gibi şarkılar pop ise, bizim yerli-yabancı yerel radyolarda zırt pırt karşımıza çıkan saçmalıklar ne diye sorası geliyor insanın. Bu üç Fin kız, mümkünse bundan sonra albüm falan yapmasın. Etrafa "zirvedeyken bıraktık" derler, havaları olur. Tabiî devamını getirebilirlerse ne mutlu. Şimdi düşünüyorum da, LCMDF'nin bir sonraki albümü nasıl olur acaba? Tam da Love and Nature ayarında olsa dahi yeter. Bu albümde olmayan, ama biryerlerde saklı Ray-Ban Glasses ve Bitch Of The Bitches diye iki şarkıları daha varmış. Onların bile peşine düştüm artık o derece.


Au Revoir Simone, Les Rythmes Digitales, Violent Femmes, Art Brut, Depeche Mode, Les Fleur De Lys, Franz Ferdinand gibi "adı Fransız, kendi değil" gruplardan olan LCMDF, ilk albümüyle harikalar yaratıyor. Şimdiye kadar Gandhi ve Something Golden'ın single olarak seçildiği bu albüm, baştan sona radyolara single seri üretimi yapacak derecede yetkin bir pop erkiyle sivriliyor. Çeşitli organlarda övülürken "tuhaf" kelimesinin kullanılması da tuhaf olmuş. Ama tuhaf olduğu kadar, LCMDF'i tanımlamak için seçilmiş en şık kelimelerden biri aynı zamanda. Time (Have I Lost My Mind) belki de bu kelimenin hakkını en fazla veren şarkılardan biri. Tıpkı diğer şarkılarda olduğu kadar sinsi bir seksiliğe sahip ve bunun farkındaymış gibi kendine kapılmış dinleyiciyi parmağında oynatıyor edepsiz. Lâkin aklıma geldikçe, Gandhi için, Future Me için, Cool and Bored için de aynı cümleleri kurabilirdim pekâlâ. İşin içinden çıkamayacağım için sözü ve müziği yılın en flaş gruplarından LCMDF'a bırakmak en iyisi. Onlar detlerini gayet iyi anlatıyorlar rahat olun!

1. Take Me To The Mountains
2. Gandhi
3. Cool and Bored
4. Future Me
5. Hard Smile
6. Something Golden
7. We Are Cannibals
8. Time (Have I Lost My Mind)
9. Beach Life
10. Pumping Heart Shaped Thing

19 Eylül 2010 Pazar

Erja Lyytinen - Voracious Love


İskandinav ülkelerinden blues müziğe gönül veren müzisyenlere pek rastlanmadığı yönünde bir cümle kuracağım, konu hakkında cehaletim ortaya çıkacak. Nadiren de olsa rastlıyorum. Fakat kendileri biraz fazla gönül verdiklerinden midir, orijinalleri zaten söylenecek herşeyi söylemişken tutup bir de nordik kopyalarını dinlemek eziyetten ibaret oluyor çoğu zaman. Yakın zamanda keşfettiğim Anders Osborne'u çok beğenmiştim. Birkaç isim daha var ancak onlar demek ki fazla iz bırakmamışlar. 1976 Finlandiya doğumlu Erja Lyytinen ise en son keşfim. Blues tarlasında yeni sanılmasın, zira 2003'ten bu yana blues çalıp söyleyen, son albümü Voracious Love ile birlikte 4. albümüne imza atmış bir hatun kişi kendisi. Doğup büyüdüğü Kuopio'nun küçük bir kasabasında, müzikle içli dışlı ailesinin de desteğini alarak küçük çapta tanınmaya başlamış. İlk albümü Wildflower ile ününü yavaş yavaş Finlandiya dışına taşımış. İkinci vuruşu Dreamland Blues'u Amerika'da, Mississippi blues efsanelerinden olan Junior Kimbrough'nun oğullarından olan ve dört kişilik grubunda ritm gitar çalan sadık partneri Davide Floreno'nun katkılarıyla kaydetmiş. 2008'de çıkan 3. albüm Grip Of The Blues ve iki yıllık aranın ardından Voracious Love ile albümleri dörtlemiş.

Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse ilk iki albüm, bildik, tanıdık, dinledik, sıkıldık blues numaralarından ibaret vasat işlerdi kanımca. Grip Of The Blues diğerlerine nazaran daha tahammül edilir geldi bana. Ama Voracious Love, blues'dan öte bir renklilik taşıyor. Sanki bunca zaman delta blues hakikatlarına safça bağlı kalmış olmanın kendini vasatlaştırdığının farkına varıp, daha Lyytinen birşeyler katma gayretiyle bir nevi özür niteliği taşıyor gibi hissettirmekte. Blues tabanına folk, rock, jazz ve pop elementlerini ustalıkla yaymış olması bunun en net ispatı. Bunları değil yaymak, adını bile blues ile yanyana anmayı ayıp sayan buruşuk zihniyetlere ayar sayarım bu albümü. Bu yüzden sadece bence değil, birçoklarınca en iyi Lyytinen albümü Voracious Love...


Etkilendiği isimlere baktığımızda bir sürü blues gurusuna rastlamak mümkün. Benim en fazla ilgimi çekenler ise Bonnie Raitt, Aretha Franklin, Ali Farka Touré, Muddy Waters gibi hayranı olduğum isimler oldu. Voracious Love tam anlamıyla klas ve modern bir blues albümü. İşte böyle albümler sayesinde etkilendiğinizi söylediğiniz onca isim insanların kafasında daha mantıklı biryerlere oturabiliyor. Albüme adını gururla veren Voracious Love, distortion hınzırlığına bulanmış ritm gitarının çizdiği rota eşliğinde ilerleyen "cool" bir çağdaş blues örneği. Hemen ardından gelen Don't Let A Good Woman Down, aynı hınzırlık ve çağdaşlığı bir üst seviyeye taşıyan, funky melodisini yoğun ama nasıl oluyorsa ekonomik biçimde kullandığını hissettiren, harika bir de soloya sahip Lyytinen harikası. Crowes At Your Door ile tempoyu düşürmesine rağmen, western çöllerinin güneşli gerilimini notalarına saklamış olmanın gücüyle bu kez country blues becerisini gösteriyor.

Dördüncü şarkı Bed Of Roses'ın ismini ilk gördüğümde olası bir Bon Jovi coverı endişesi yaşamadım değil. Endişe çünkü Erja Lyytinen söylemiş de olsa çekilmeyeceğini düşündüğüm yapış yapış bir balad duymak istemiyordum. Neyse ki sadece isim benzerliğiymiş. Gerçi o da bir balad. Hem de ilk üç şarkının sağladığı oturmuşluğun devamını getiremeyen sıradanlıkta denebilir. Ama Lyytinen'in Nightwish grubunun vokallerinden Marco Hietala ile düet yapması, üstüne üstlük Apocalyptica çellistlerinden Paavo Lötjönen'in de konuk olup bir de güzel solo atması şarkıyı biraz daha ilginçleştiriyor. Yine de bu heyecan verici Finlandiya dayanışması için seçilen şarkı Bed Of Roses olmalı mıydı, orası tartışılır. Neo psychedelia'ya göz kırpan soul bir altyapıya uyarlanmış I Think Of You, funk bir altyapıya uyarlanmış One Thing I Won't Change, yinelediği "don't you suffer anymore" repliği ile zihinde kazı çalışmaları yapan hüzünlü Gilmore, bir western filminin en gizemli anından alınmış gibi duran bir buçuk dakikalık enstrümantal The Road Leading Home, albümün en dikkat çeken enstantaneleri oldu benim için.

Genel olarak Voracious Love, önceki Erja Lyytinen albümlerini cebinden çıkarıp onları bozuk bozuk harcayacak başkalıkta bir albüm. Her müzik türünün olduğu kadar blues'un da buna benzer ince ayarlara gereksinimi oluyor. Bir dinleyici olarak ben öyle bir gereksinim arıyorum. "Once upon a time", "I got a woman" veya "since you left me" dizeleriyle başlayan, ama bir türlü bitmek bilmeyen blues parçaları da bazı anlar hiç çekilmiyor. Lyytinen'ın hayranı olduğu müzik türüne olan modern yaklaşımına benzer tavırlara ihtiyaç doğuyor haliyle. O zaman Voracious Love gibi albümler bir şekilde keşfedilip, âşık olunası rock kadınlarına hard rock, metal, country veya blues kanadından tanınma fırsatı veriyor.

1. Voracious Love
2. Don't Let A Good Woman Down
3. Crowes At Your Door
4. Bed Of Roses
5. Bird
6. Gilmore
7. I Think of You
8. Oil and Water
9. Can't Fall In Love
10. One Thing I Won't Change
11. Soul Of A Man
12. The Road Leading Home
13. No PLace Like Home