2003 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2003 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Lost In Translation (OST)


Sofia Coppola'nın yazıp yönettiği, Bill Murray ve Scarlett Johansson'un başrolleri çok güzel paylaştıkları Lost In Translation, romantik yapımlar arasında her zaman gönlümde bir yere sahip filmlerdendir. Onu izlemek için özel ve izole bir ortam yaratılmalıdır ki, sade ama yoğun dünyasına daha bir adapte olabilelim. Film hakkında zaten söylenecek şeylerimi sözlediğimi zannederken, geçenlerde bir kez daha izledikten sonra aslında başka şeyleri de unuttuğumu ya da yeniden ifade etmek istediğim şeyler olduğunu anladım. Ama Lost In Translation, hakkında uzun uzadıya konuşulacak değil, içerdiği özgün romantizme teslim olunacak ve gerekirse birden fazla izlenecek bir film. Tabiî bunun yanında izlerken dinlenecek bir film aynı zamanda. Ama izlenmediği zaman da dinlenebilmesi için bir soundtrack albümü de var. Çünkü Lost In Translation'ı görmek demek aynı zamanda onu dinlemek demek ki, görmeden dinleyen ile gördükten sonra dinleyen arasında bariz farklar yaratacağı da garanti. Zaten bir sürü iyi soundtrack için de durum böyle değil mi?

Filmin genel müzik direktörlüğünü üstlenen Kevin Shields aynı zamanda yolda gördüğünüz her iki shoegaze, noise pop, dream dop, post-punk türü müzik yapan gruptan her ikisini de etkilemiş olan My Bloody Valentine ve dinleyenlerine yıllarca tam bir tür panayırı yaşatan Primal Scream gruplarının önemli bir üyesi. Hâl böyleyken, onun el atacağı soundtrack albümden de farklı bir atmosfer de beklemek doğru olmaz. Nitekim filmin kendi atmosferi de bu ruh birliğine uygun olunca ortaya çıkan durum, hani neredeyse Lost In Translation film dünyasında ne ise, albüm de soundtrack dünyasında aynen o...


Albümde ikisi normal uzunlukta, ikisi normal kısalıkta dört Kevin Shields şarkısı yanında bir adet de My Bloody Valentine şarkısı bulunmakta. Ama bu bir ego albümü değil. Death In Vegas, Sébastien Tellier, Air ve Jesus & Mary Chain parçaları her ne kadar Shields karakterine çok uyumlu da olsalar, esas uyumlu oldukları şey filmin o kafası hüzün ve huzurla bulanmış, üstelik bundan dolayı doğal biçimde bir mutlu olma efkârı sahiplenmiş olağanüstü dokusu. Charlotte'un bir Tokyo gökdeleninden kalabalık yalnızlığına baktığı sırada çalan Squarepusher'ın 1:20 dakikalık Tommib'i bile tek kelime etmeden çok şey anlatıyor. Bu şarkılar dünyanın uzak bir köşesinden bize yakınlaşan filmin o hüzün dalgalarını tsunami misali üzerimize süren naiflikte. Hayran olunası bir minimalizmin tuhaf bir dostluk/aşk muğlaklığına sığınışı. Öyle ki, bu tanımlara uymayacağı düşünülebilecek cıvıl cıvıl Phoenix şarkısı Too Young dahi bu muğlaklığa ters düşmüyor.

Albümün sonunda Bill Murray'in karaoke barda Roxy Music şarkısı More Than This'i yorumlamasına da yer verilmiş ama sanki filmde yorumladığı gibi değil. Olsun, zaten filmde Bill Murray yerine Bob Harris vardı ve albümde de o varmış gibi duydum ben. O zamanlar şarkıcılığa olan hevesi fazla olmadığından mıdır, bir Scarlett Johansson şarkısı yoktu. Olsa fena olmazdı. Lâkin Sofia Coppola'nın asıl iletmek istediği ve fazlasını ilettiği Bob Harris ile Charlotte arasında yaşanan imkansızlıklarla çevrilmiş belirsizliği yansıtacak en doğru şarkılardan bir demetin sergilendiği mutsuz bir albüme ekstradan dahil edilebilecek şarkıları konuşmak çok anlamsız. Tıpkı iki benzemezin hayatlarının en güzel gecesini, sonra da en acı ayrılıklarını yaşadıkları bir garip (ama delicesine bastırılmış arzulu) ilişkinin üzerine "keşke..."ler kurmanın anlamsızlığı gibi.

1. Intro/Tokyo
2. Kevin Shields - City Girl
3. Sébastien Tellier - Fantino
4. Squarepusher - Tommib
5. Death in Vegas - Girls
6. Kevin Shields - Goodbye
7. Phoenix - Too Young
8. Happy End - Kaze Wo Atsumete
9. Roger Joseph Manning Jr. & Brian Reitzell - On the Subway
10. Kevin Shields - Ikebana
11. My Bloody Valentine - Sometimes
12. Air - Alone in Kyoto
13. Roger Joseph Manning Jr. & Brian Reitzell - Shibuya
14. Kevin Shields - Are You Awake?
15. The Jesus & Mary Chain - Just Like Honey
16. Bill Murray - More Than This

15 Ekim 2016 Cumartesi

VA - We’re A Happy Family: A Tribute To Ramones


2003 tarihli End Of The Century: The Story Of The Ramones belgeselindeki yorumlarımıza dayanarak bir giriş yapalım: Joey Ramone (vokal), Johnny Ramone (gitar), Dee Dee Ramone (bas, vokal) Tommy Ramone (davul) dörtlüsünden oluşan orijinal Ramones kadrosu, gerçek isimlerini kullanmadan, "Ramone" soyadı altında birleşerek Blitzkrieg Bop, I Wanna Be Sedated, Sheena Is a Punk Rocker, 53rd & 3rd, I Wanna Be Your Boyfriend, Judy Is a Punk gibi pekçok hit şarkıya imza atmıştı. Ramone soyadı, siyah deri ceketler, kaküllü saçlar, sahne uyumları onları hep bir aile konseptine dahil etmişti. Bilmeyen biri onları akraba sanabilirdi. Oysa kuruluşlarından dağılmalarına dek geçen süre içinde bu uyumlu görüntü kadar, türlü anlaşmazlıklar yaşayıp bu konsept üzerine birbirlerini eleştiriyorlardı. Romantik ve naif Joey, hırçın Dee Dee, geri planda kalmasına rağmen işin mutfağında önemli pay sahibi Tommy, grubun beyni konumunda bulunan muhafazakar, soğuk ve işadamı disiplinine sahip Johnny farklı zamanlarda birbirlerinin kararlarını ve tavırlarını eleştirirken aslında işlerin pek de yolunda olmadığı da anlaşılıyordu.

Belki de belgesele yansıyan kısmıyla onları bir "aile" kavramından uzakta görmüş olabiliriz. Ama sahnede çok uyumlu olup da ışıklar söndükten sonra farklı zamanlarda önlerine konan kameralara birbirlerini çekiştiren, grup arkadaşları için yorum yapmaları istendiğinde ilk önce yüzleri buruşan, birbirleriyle hiç temasta bulunmayan, birbirlerinin hoşlandığı kızları çalan (bu olay sadece Johnny ve Joey arasında geçiyor) Ramones kardeşler (!), tüm bu çatışmalara ve ufak tefek eleman değişikliklerine rağmen 1974 - 1995 arasına 14 albüm ve sayısız konser sıkıştırmış efsane isimlerden biri. Haliyle onlara da bir tribute yakışırdı. Müzik camiasından da bir sürü hayran devşirmiş olan Ramones için 2003'te hazırlanan We’re A Happy Family: A Tribute To Ramones albümü de bu yüzden ünlüler geçidine dönmüş. Tarz olarak böyle bir tribute için pusuda beklediğini tahmin etmenin hiç de zor olmadığı isimlerin dışında, özellikle U2, Tom Waits ve Kiss'i albümde görmek benim için ufak çaplı bir sürpriz olmuştu. Albümü bitirdikten sonra da U2, Green Day, Marilyn Manson ve John Frusciante hiç bulaşmasalarmış demiştim. Bugün de dediğimin arkasındayım.


Her tribute albümde yaşadığım üzere, "iyiler, orta şekerliler, kötüler" olmak üzere üç parçaya böldüğüm We’re A Happy Family, bana göre en başta Metallica, Rancid, Kiss, Garbage, Red Hot Chili Peppers ve Pretenders'ın leziz yorumlarıyla ayakta duran bir albüm. Ramones için yapılan bir saygı albümüne daha çok punk gruplarının rağbet edeceğini düşünebiliriz. (Belki de rağbet etmişlerdir ama seçilmemişlerdir.) Burada Green Day, Rancid ve Offspring üçlüsünün temsil ettiği punk kanadını da "iyi, orta, kötü" olmak üzere üç türlü değerlendiriyorum. Zaten uçmuş bir şarkı olan Sheena Is a Punk Rocker, uzaktan tanıdığım Rancid'in ellerinde iyice dellenip süper bir covera dönüşmüş. I Wanna Be Sedated gibi kendi kendini çalıp söyleyebilen punk marşlarından biri Offspring vasatlığını hissettirmemiş. Ama bu türün önde giden uyuzlarından saydığım Green Day yerine ikinci ligde mücadele eden Ramones hayranı tutkulu bir punk grubunu görmeyi tercih ederdim şahsen. Bunun yanında Pete Yorn, Zeke isimli bir grupla takılan Eddie Vedder, Rob Zombie ve Rooney tarafından yorumlanan şarkılar ise olayın orta şekerli kısmı gibi geldi bana.

Red Hot Chili Peppers dönemine hayran olduğum ama solo kariyerine gram saygı duymadığım John Frusciante burada da kendini fazlalık gibi göstermiş. Halbuki ait olduğu Chili biraderleriyle açılıştaki Havana Affair'i çok iyi yorumlamışlar. Zaten Havana Affair ile birlikte en pozitif fark yaratan (burada Ramones'i farklı bir boyuta taşıyan anlamında) şarkılardan biri de Pretenders'ın Something To Believe In performansı. Bu farklı boyut olayı, kendi şarkıları da tonlarca kez coverlanmış Tom Waits gibi büyük ve zor bir halk ozanının elinde Return Of Jackie & Judy suretinde albümde görünüyor ki, tür, tarz, yorum, "iyi-orta-kötü" şekillerine dahil etmeye cesaret edememek çok normal. Waits'in bir Ramones şarkısı coverlaması, Ramones'in hali hazırda sahip olduğu özelliklere yeni bir özellik daha katıyor. Zaten bir Ramones şarkısı coverlamayıp, sadece bir kenarda o katran karası sesiyle müziksiz birşeyler mırıldansa bile eminim bu albüme koyarlardı. Sonuç olarak tribute mantığının hakkını yememiş, kamu spotuna dönüşmemiş bir albüm olarak We’re A Happy Family'yi mutlu aile albümlerimiz arasına koyabileceğimizi, hele de bir Ramones hayranıysanız (öyle birine henüz rastlamadığımı da ekleyerek) tadını daha çok alacağınızı söyleyebilirim.

1. Red Hot Chili Peppers - Havana Affair
2. Rob Zombie - Blitzkrieg Bop
3. Eddie Vedder (feat. Zeke) - I Believe in Miracles
4. Metallica - 53rd & 3rd
5. U2 - Beat on the Brat
6. Kiss - Do You Remember Rock 'n' Roll Radio
7. Marilyn Manson - The KKK Took My Baby Away
8. Garbage - I Just Wanna Have Something to Do
9. Green Day - Outsider
10. Pretenders - Something to Believe In
11. Rancid - Sheena Is a Punk Rocker
12. Pete Yorn - I Wanna Be Your Boyfriend
13. The Offspring - I Wanna Be Sedated
14. Rooney - Here Today, Gone Tomorrow
15. Tom Waits - Return of Jackie & Judy
16. Eddie Vedder (feat. Zeke) - Daytime Dilemma (Dangers of Love)
17. John Frusciante - Today Your Love, Tomorrow the World

3 Temmuz 2012 Salı

Souad Massi - Deb


1972 Cezayir doğumlu Souad Massi, şimdiye dek dört samimi ve olgun albüm yapmış bir folk müzisyeni. Müzisyen olması hiç de sürpriz değil. Zira işçi sınıfına mensup bir ailede yetişen Massi'nin erkek kardeşleri besteci ve müzisyen, amcaları cazcı, kızkardeşi dansçı vs. olduğu için küçüklükten beri müzikle içiçe bir hayata sahip. Arap-Endülüs klasik müziği, müzik teorileri ve evrensel klasik müzik hakkında eğitim alması yanında, 17 yaşında flamenko grubu Les Trianas d’Alger ile sahnede performansta bulunmuşluğu da mevcut. Şehir planlaması ve mühendislik üzerine bir kariyer planlarken erkek kardeşinin gaza getirmesiyle müziği bir hobi olmaktan çıkarmaya başlayan Massi, önce Cezayirli hard rock grubu Atakor'a gitarist olarak katıldı ve şehri turladı. İşi ve müziği yanyana götüremeyeceğini anlayınca da müzikte karar kıldı.

Atakor'dan önce geleneksel Cezayir müziği yanında, Jacques Brel'den James Brown'a uzanan geniş bir batı etkilenimi de yaşayan, hatta Amerikan country müziğinin elit isimlerinden Emmylou Harris'e olan ilgisiyle doğu-batı sentezi tarzını hemen oturtan bu güzel insan, country, folk, flamenko, kalipso ve salsa diyarlarında gezinirken hiçbir yere ve her yere ait olduğunu hissettirdi. Ocak 1999'da Paris Femmes d'Algérie (Women Of Algeria) festivaline davet edilmesi ve orada bıraktığı parıltıyla Universal Music şirketinin gözünü kamaştırdı. Paris'e taşınan Massi, üzerinde titizlikle çalıştığı ilk uluslararası albümü Raoui'yi, o sıralar Ben Harper'ın da yapımcılığını yapan Bob Coke gözetiminde çıkardı. Bu albüm, Cezayir geleneği "chaâbi", reggae, raggamuffin (reggae'nin elektronik zeminde şekillenen bir versiyonu), bunun yanında Fransız chanson standartlarını daha batılı folk rock serbestliğiyle yoğuran geniş tabanlı müziğini çok daha geniş kitlelere tanıttı. İşte bu yüzden onunla ilgili gördüğüm ve çok etkilendiğim ilk cümle şuydu: "Cezayir'in Tracy Chapman'ı!"


2001'deki Raoui'den sonra Deb (2003), Mesk Elil (2005), Ô Houria (2010) gibi üç şahane albüm daha yapan Massi'nin daha ilk albümden itibaren oturmuş singer/songwriter kimliği günümüze kadar hiç zedelenmeden geldi yanımıza bağdaş kurdu. Benim için vasat tek bir albümü, tek bir şarkısı olmayan Souad Massi'nin bu dört albümünden hangisinin gölgesinde birşeyler yazsam diye fazla düşünmedim. O albümün adı kesinlikle Deb'dir. Onu tanıdığım ilk albüm olması bir yana, birazdan adını sayacağım şarkıların içime işlemişliği, orada bıraktıkları asla söküp atılamayacak niteliktedir. Berrak bir su gibi akan sesiyle söylediği Arapça ve Fransızca şarkılarla otobiyografik, güncel, toplumsal liriklerin tabanında acıyla yoğrulmuş bir halkın içinden çıkan çıplak hüznü takip edebilirsiniz. Duyarlılığı, tutkusu, hüznü, neşesi, herşeyi müthiştir Massi'nin.

O billur vokalinin keman nağmeleriyle adeta düet yaptığı Ya Kelbi ile açılan Deb, ud taksimiyle giriş yapan ve Ya Kelbi'nin az biraz değişikliğe uğramış devamı gibi hissettiren Ghir Enta ile mağrurluğunu pekiştiriyor. Gypsy Kings'i anımsatan tempolu flamenko (ki genelde her tempolu flamenko şarkı onları anımsatır zaten) Ech Edani ile dansa davet etmesi pek de alışık olmayan bir durum. Ama Souad'a herşey çok yakışıyor. Yemma'da bu kez o efkar dolu kemana ud da katılıyor ve "yemma nekdeb alik, lazem nekdeb alik" diye diye kafalar iyice güzelleşiyor. Tam o bitmişken eşi benzeri olmayan, varsa da olmadığını kabul etmenin işime geldiği Yawlidi çıkıyor sahneye. Çünkü kuzeyiyle güneyiyle mükemmel bir Afrika neşesi giriyor işin içine. Le Bien Et Le Mal'da vokalini bu defa sadece akustik gitar ve çello ile bir başka soyutluğun peşine salan Massi, Houria'da flamenkoya tekrar dönüş yapıyor.

Albüme adını veren ve albümün en iyilerinden olan Deb'in doğudan batıya bakan yapısı hemen kendini fark ettiriyor. Kapanıştaki Bel el Madhi'de flüt nağmeleri altına döşenmiş emprovize coşku da Massi müziğinin coğrafi sınırları kafaya takmadığı anlardan Artık kalanlara da tek tek methiyeler düzmek yerine albüm olarak Deb'in içine girilip yaşanacak bir deneyim olduğunu söylemek yetiyor. Esasen her Souad Massi albümü bir deneyimdir benim için. Lakin Deb'in hücrelerimde deneyimledikleri daha fazla olduğundan, "onun her albümü, her şarkısı iyidir, deneyimdir" dedikten sonra bu şekilde taraf tutuyor gözükmekten bile korkmam. Çünkü beni her türlü korkudan, önyargıdan, yalandan, dolandan, çirkinlikten, sahtelikten arındıran garip bir kontrol gücü vardır. İstem dışı kontrol etmesini istediğim, dizginleri onun eline vererek beni serbest bırakması için kontrol etmesini istediğim bir güçtür bu. 

1. Ya Kelbi (Oh! My Heart)
2. Ghir Enta (I Only Love You)
3. Ech Edani (I Shouldn't Have Fallen in Love With You)
4. Yemma (Mummy, I Lie to You)
5. Yawlidi (My Little Boy)
6. Le bien et le mal (Good and Evil)
7. Houria (Freedom)
8. Deb (Heart Broken)
9. Moudja (The Wave)
10. Passe le temps (As Time Goes By)
11. Thegri (I Send an S.O.S.)
12. Bel el Madhi (The Gate of the Past)

6 Ocak 2009 Salı

Julie Delpy - Julie Delpy


2 Days In Paris sonrası bir albümü olduğunu öğrendiğim Julie Delpy’nin kendi adını taşıyan 2003 tarihli albümünü tanıtayım istedim. Sinemada yapmadığı iş kalmayan bu kadın aynı zamanda çok iyi de bir şarkıcı. Duru sesini her tür şarkının kalıbına uydurabilen bir sıradanlıkta salınıyor. Her tür derken tutup heavy metal söylediğini de düşünmezsiniz elbette. Tabiî biraz film sonrası gaza gelmişliğim de var, o yüzden beğenmiş de olabilirim. Zaten abartısız oyunculuğunu beğendiğim bir aktrisin yapacağı müzik albümüne de sırtımı dönüp yürüyemezdim. Belki yürürdüm de Julie Delpy'ye yapılmaz bu.

Genel olarak yumuşak folk şarkılarından oluşan albüm, defalarca dinlenecek türden bir ezgiler bütünü değil. Lakin içerisinde çeşitli türlere ziyaretler bulunan hoş şarkılar bulunmakta. Açılışı My Dear Friend isimli bir baladla yapan Delpy’nin benim dikkatimi çeken parçaları şık bir country olan Mr. Unhappy, rock kulvarında yüzen Lame Love ve She Don’t Care, Fransızca olarak okuduğu, banjonun renk kattığı Je t'aime Tant, Portishead ve Morcheeba etkileri taşıyan Something A Bit Vague, ve astronomik ninni A Waltz For A Night oldu. Tabi böyle albümlerde her şeyin başı hüzün. Kah dipten, kah doğrudan. Koltuğunda bir sürü karpuz taşıyan Julie Delpy, şarkıcılık yönünden de hiç yadırganmayan bir yeteneğe ve güzelliğe sahip.

1. My Dear Friend
2. Mr Unhappy
3. Lame Love
4. Ready to Go
5. Je T'Aime Tant
6. Something a Bit Vague
7. Black & Gray
8. A Waltz for a Night
9. She Don't Care
10. And Together
11. An Ocean Apart
12. Time to Wake Up