2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2020 Pazar

Jungle Fire - Tropicoso


Rutin download devriyem esnasında rastladığım Jungle Fire grubunun kendi adını taşıyan albümünün künyesinde afro-funk yazdığını görünce hiç tereddüt etmedim. Zira bu enfes müziğin bünyeme iyi gelen özelliklerini saymaya kalksam Afrika'ya yol olur. Nitekim yanıltmadı ve yılın en iyi funk albümlerinden birini dinlemiş oldum. Bunun geldiği yerde başka var mı diye baktığımda Tropicoso (2014) ve Jambu (2017) adında iki şahane albüm daha buldum. Grubun duyulmasına az da olsa katkım olsun diye birini seçmek istediğimde ise fazla düşünmeden ilk albümleri Tropicoso'yu seçtim. Belli bir nedeni var mı, yok mu diye kendime sorduğumda, diğer iki albümden bir tık daha lezzetli geldiğini fark ettim. Afro-funk'a dair çok şey barındırması yanında, latin funk ve blaxploitation esintileri de yoğun olarak duyuluyor. Sevgili Gloria Estefan'ın "Come on, shake your body baby, do the conga / I know you can't control yourself any longer" tadı da, bir Pam Grier filminin jenerik müziği tadı da almak mümkün. Deep funk türünün kıvraklığını "afro" prensiplere hapsetmeden kendine özgür oyun alanları yaratan, çok fazla da dağılmayıp kafa karıştırmayan enfes şarkılar üretiyorlar.

Fotoğraflarında 10 kişi saydığım Jungle Fire, bu kalabalığı sosyete pazarına döndürmeden, doğru yer ve zamanı iyi bilen müzisyenlerin birbirlerini koruyup kolladıkları bir grup. Tropicoso, vokal duymaktan sıkılan, kendini kaliteli enstrümantal funk müziğin kollarına bırakmak isteyen funksterlar için süper bir seçenek. La Mano adlı 44 saniyelik interlude sayılmazsa toplam 10 şarkının 10'unda da boş yok. Bir dakikalık perküsyon hüzmesi Rompecuero ile açılan albüm, sanki bir 70'ler polisiye filminin açılış jeneriğini andıran sinematik Comencemos (Let's Start) adlı şarkıyla motoru çalıştırıyor. Özellikle sırf Tokuta, Firewalker ve Culebro üçlüsünün inanılmaz funk enerjisi bile albümü dinlemek için önemli bir sebep. Ortak yanları, şarkının büyük bölümünü yürüten kıvrak gitar melodilerinin üstüne funk ustalıklarını profesyonelce serpiştirmeleri. O melodiler şarkı boyunca tekrar ederken bas, davul ve şarkıyı bu tekrardan dolayı monotonlaştırmaktan kurtaran sirkülasyon halindeki nefesliler kendi işlerini görüyorlar. Yani şarkının vokal görevini nefesliler üstleniyor ve harika şarkılar söylüyorlar. Albüme adını veren Tropicoso'da bu durum adeta düet vokallere dönüşüyor. Şarkının westerne çalan tropik funk dokusu muhteşem.

Kazdıkça maden çıkan albüm, Village Hustle adında afro-latin bir diskodan fırlamış gibi duran fıkır fıkır bir şarkıyla sürüyor. Şarkı boyunca tepemizde dönüp duran disko topunun zaten hastasıyız. Oturma odası, sokak, araba artık neredeysek orası bir anda rengarek yanıp sönen ışıklarla bezeli bir dans pistine dönüşüyor. Bir başka tropik deep funk güzellik olan Chalupa'nın artık neresini öveceğimi bilemiyorum. Funky James Bond introsu gibi başlayıp psychedelic reggae moduna giren, bir yanıyla da yine western sıcağını ensemizde hissettiren Snake Pit, albümün bir başka güzelliği. Albüm kapanışını ise bir cover yapıyor. Kübalı ünlü latin funk, salsa, bolero, marangue ustası Luis Santí'nin 1975 tarihli El Bigote albümünün kapanışında yer alan Los Feligreses adlı bu cover, orijinalini bilmesem de sanki orijinal bir Jungle Fire parçası gibi albümün mükemmelliğine cuk oturuyor. Albüm bitince diğer iki Jungle Fire albümüne tekrar döndüğümde Tropicoso'nun füzyon zenginliğinin daha öne çıktığını fark ediyorum. Yani hiçbir şarkı bütünüyle bir funk, latin jazz, reggae değil. Hepsi birbirinin içinde erimiş, birbiriyle paslaşan, birbirini besleyen nitelikte. Bir türü alternatif sınıfına koyan, orada pişirip olgunlaştıran tavır da tam olarak bu.

1. Rompecuero (Intro)
2. Comencemos (Let's Start)
3. Tokuta
4. Firewalker
5. Tropicoso
6. Culebro
7. La Mano (Interlude)
8. Village Hustle
9. Chalupa
10. Snake Pit
11. Los Feligreses

28 Nisan 2016 Perşembe

Ouzo Bazooka - Ouzo Bazooka


Tel Aviv'den gelen surf, psychedelic, indie rock grubu Boom Pam'ın lideri Uri Brauner Kinrot'un yan projesi olan Ouzo Bazooka, yeni farkına vardığım güzelliklerden biri. Zaten İsrail'den bildiğim tek grup da Boom Pam'di, yine Kinrot sayesinde iki grup oldu. Boom Pam'ın "oryantal surf" atmosferinin daha geliştirilmiş, psychedelic ve klasik rock ile beslenmiş hali olan Ouzo Bazooka, aynı adlı ilk (2014) ve Simoom (2016) adlı ikinci albümüyle kendi tarzını bulma yolunda ilerliyor. Boom Pam'ı çok sevdiğimi daha önce söylemiştim. Ouzo Bazooka'nın bu gruba göre daha ciddi bir görüntü çizmesinin ardında "east meets west" duygusunun hakkını vermek için çabalaması yatıyor bana göre. Bu çabanın suni değil, kendiliğinden olması da önemli. Üstelik buradaki "west"in Cream'den (70'ler blues rock), The Sonics'ten (garage rock), Link Wray'den (surf rock) esinlenilmiş farklı tonlardan oluşması, bir de bu tonların yer yer Ortadoğu'nun baharatlı oryantal lezzetiyle yoğrulması grubu benzerlerinden ayrı bir yere koyuyor.

Ouzo Bazooka'dan bahsetmek için elimdeki iki bahaneden hangisini kullanayım diye düşündüm ve Nisan 2014 tarihli ilk albümü tercih ettim. Nisan 2016'da çıkan Simoom da çok iyi bir albüm. Hatta 2016'nın en iyilerinden. Ama Ortadoğu'dan çıkan bir albüm dinliyorsam içinde mutlaka oryantal tatlar arıyorum. Burada ise Clouds Of Sorrow dışında o tadı pek alamıyorsunuz. Yoksa yukarıda sözü edilen batılı karışımın modası hiç geçmez ve her an karşınıza çıkabilir. Bu doğu batı sentezi açısından ilk albüm çok daha renkli anlar taşıyor. Desert Love ve Homesick birer efsane. Desert Love, "bir Ortadoğu çöl westerni" atmosferini gözünüzde canlandırmak için en uygun şarkılardan biri. Homesick çalarken ise Ali Yazar, Veli Bozar'dan Şaşkın'a kadar çeşitli 70'ler psychedelic kuşağına ait Anadolu rock şarkılarından ezgiler taşıyor. Zaten Uri Brauner Kinrot'un bir Selda Bağcan ve Erkin Koray hayranı olması boşuna değil. Hatta Boom Pam ve Bağcan, 2015'te Ekşi Fest kapsamında İstanbul'da aynı sahneyi paylaşmışlardı.

Albümün başka şarkılarında da bizim kulaklarımıza alafranga gelmeyecek pekçok ton mevcut. Again and Again, Southern Winds, Children Of The Revolution, Going Down, The Moon and I forvetin arkasında kaya gibi duran, oyunu organize eden orta saha görev adamlarına benziyorlar. 60'lar surf rock ve rock'n roll geleneklerine bağlılıklarını koruyorlar. Kinrot, Boom Pam'deki tarzını burada biraz daha geleneksel rock kalıplarına bağlı bir sentez ciddiyetiyle sürdürüyor. Öyle ki, Kinrot'un bu sentezden kendine has bir tarz oluşturmaya başladığı bile söylenebilir. Kinrot sayesinde önce Boom Pam, şimdi de Ouzo Bazooka hem tanıdık, hem de yeni sayılabilecek bu tarzın en önemli temsilcisi. Elbette dinleyenler "ben bunu daha önce duymuştum" veya "bunlardan çok var" diye düşünebilir. Bir günde üst üste 30 tane çöp albüm duyduktan sonra Ouzo Bazooka gibi bir madene rastlayınca keşke daha çok olsalar diyor insan.

1. I Got You
2. Desert Love
3. Going Down
4. The Moon and I
5. Southern Winds
6. Homesick
7. Lady Alien
8. Again and Again
9. Bloody Divine
10. Run Away
11. How Long
12. Ride with Me
13. Children of the Revolution

7 Kasım 2015 Cumartesi

The Verner Pantons - First Album


The Verner Pantons, Portland dolaylarından şık bir garaj rock grubu. 2014 tarihli ismiyle müsemma ilk albümleri her indie grubu gibi sessiz sakin ortamlarda. Lakin bu sessizlik, derisinin altında gayet sert ama dışlamayan türden bir rock'n roll ciddiyeti saklıyor. Bu tarz albümleri dinler dinlemez genel yapı itibariyle bende tüm bir kabullenmişlik duygusu oluşturuyor. Olmuş bir albüm olduğuna kanaat getirdikten sonra yavaş yavaş, sindire sindire tadını çıkarmaya başlıyorum. Hızlı bir geçişin ardından başlayan bu sindirim safhası, albümün keşfini ve keyfini daha kolaylaştırıyor. Surf gitarının yarattığı western ambiyansını, yer yer makine yağına batırarak çalınan gitarın garaj ambiyansıyla harmanlayan grup, ne western soundu ile iç kıymaya, ne de garaj soundu ile itici bir sertliğe yanaşmayan bir sağduyuya sahip. Bu yüzden gayet şık ve hoş.

Tanıtımlarında "İskandinav mobilyalarından, 60'lar pop art ve op art akımından etkilenmişler" diye acayip bir cümle bulunan The Verner Pantos, 10 şarkılık albümlerinde bariz yükseliş ve alçalışlar yaşamadan yolunu çizen gruplardan biri. Mobilyaları bilmem ama bolca 60'lar ve pop art'ın özellikle İngiliz çağrışımlı kimliğinden doneler taşıdığı açıkça duyulmakta. Şarkıların aynı tornadan çıktığı çok bariz. Üstelik mezuniyet balosu hüznü taşıyan orta tempolu bir rock'n roll anlayışı, bu müziği sindirmeden, yüzeysel biçimde dinlemek isteyen bünyelere sıkıcı bile gelebilir. Oysa bana göre hiç de sıkıcı değiller. Mesela bu kez sondan başlarsak, bana göre albümün en iyisi olan kapanıştaki Penelope Pinwheel'in nakaratsız REM karizması bile tek başına iyi ki bu albümü dinlemişim dedirtti bana. Öyle ahım şahım bir şarkı olmadığını görüyorsunuz ama gitarın o olgun tavrı, grubu salt surf, western, garaj, rock'n roll, indie vesaire yapmıyor. Bu şarkıdan sonra Little Boat ve Ojos Del Sol diğer favorilerim oldu. Geri kalanlar da başta söylediğim genel yapıyı oluşturan sağlam tuğlalar görünümündeydiler. İnşa ettikleri mütevazi garajdan öyle hemen çıkmak istemedim. Hatta geceyi orada geçirdim.

1. Little Boat
2. Cat's Paw
3. Melancholy Girl
4. Dejame
5. Divisions
6. Ojos Del Sol
7. Sarah Saturday
8. Raven and The Dove
9. Amphetamine
10. Penelope Pinwheel

6 Eylül 2015 Pazar

Jade TV - Parallel Moments


Jade TV, Indianapolis indie müzik çevresinde az çok tanınan James Allen adlı müzisyenin solo projesi. Bu projenin ilk meyvesi de Kasım 2014'te çıkan Parallel Moments. Dream pop'un pekçok inceliğini bünyesinde taşıyan 8 şarkılık bu albüm, kıyıda köşede birilerinin uğramasını bekleyen tenha bir kafe gibi. Dream pop incelikleri deyince, tarifini en çabuk yoldan erken The Cure'un naif gitar tonu üzerinden new wave bas ve davulu olarak yapmak mümkün. Tabii o rüya atmosferine katkı sağlayan keyboard faktörünü de unutmadan. Ama ille de o bir ayağı hüzünde, öbürü coşkuda duran gitar. Bu inceliklerin içinde nakaratı olmayan şarkılar söyleyen kişinin ketum sesinin müzikle yarattığı kontrasta dokunan bir orada olmama hali de mevcut. Sisler içinde hayat bulan enstrümanlar ve James Allen'in sesi hep güzel manzaralar yaratıyor. Herkesin manzarası kendine ama bence birçoğu gece denize vuran ışıklara bakmakla alakalı.

Parallel Moments'taki 8 şarkıyı birbirinden ayırt edebilmek için çok fazla dinlemek gerek. Kaldı ki böyle bir ayrım yapmak gibi bir kaygı taşımıyorsunuz. Moment ile başlayıp, Changer ile biten albüm, "şu şarkı şöyle, bu şarkı böyle" şeklinde detaylandırılamayacak kadar ortak paydalara sahip. Sanki bir rüya konsepti üzerinden ilerleyen, birinin bıraktığı yerden öbürünün bayrağı devraldığı, ama hiçbir yere yetişmek ya da bir yarışı kazanmak gibi amaçları olmayan şarkı parçacıklarından oluşan bir bütün. Tek farklı olan, kapanıştaki enstrümantal ambient beste Changer. Onun yarattığı fark da herhangi bir düzeni bozan, eğretilik yaratan türden değil. Sadece 7 şarkılık bu kısa filmin kapanış jeneriğinin fon müziği gibi durması o kadar. Bir sürü benzetme yaptım, daha da yaparım. İşte bunlar hep dream pop! Çok fazla grup tarafından sömürülen, sömürülmediği vakit ise gerçek tadını hissettiren nadide müzik türlerinden biri.

1. Moment
2. View
3. Leave
4. Dream
5. Forget
6. Everything and Nothing
7. Essence
8. Changer

4 Ağustos 2015 Salı

Calliope - ORBIS


2011 Milwaukee, Wisconsin doğumlu dörtlü Calliope, 6 şarkı, 26 dakikadan oluşan ikinci albümleri ORBIS'te icra ettikleri psychedelic'ten stoner'a uzanan müzikleriyle atmosferi çok güçlü bir grup. En önemlisi de bu atmosferi sağlamak için dayanak noktası olarak blues rock'tan besleniyor olmaları. Aynı isme sahip bir sürü grup mevcut. Zaten kendilerine en kolay ulaşım, yüzyılın en faydalı icatlarından Bandcamp sayesinde sağlanıyor. Orada belirtildiğine göre de ORBIS, Wisconsin'in kuzey bölgesindeki ormanlarda bir kulübede kaydedilmiş. Ne var ki bir kulübede değil de, profesyonel bir ses düzeniyle o ormanın tam içinde kaydedilmişçesine bir yoğunluk hakim. Blues rock'tan beslenirken onu ne ana yemek, ne de meze olarak tüketiyorlar. Hatta tüketmeyip her yeni şarkıda ölçülü bir sertlikle yeniliyorlar. Psych ve blues kimyasını harikulade biçimde birbiri içinde eriten grup, gitarist Victor Buell IV tarafından gerçekleştirilmiş kayıt ve miksajıyla bu erimeyi boyutlandırmada, onu şarkı formuna getirmede çok iyi işler yapıyor.

2013'teki kendi adlarını taşıyan 12 şarkılık ilk albümleri de bazı ufak tefek farklarla aynı sound çerçevesinde gayet oturaklı bir yapıda. ORBIS'te ilk albümün yarısı kadar şarkı var. Ama buna rağmen bu EP görünümlü LP, doyurucu olduğu kadar acıktırıcı özelliklere de sahip. Bir yandan keşke bir 6 şarkı daha olsaymış derken, öte yandan Prelude, Guns, ORBIS, Casino, The King, Iron Hand, yani tüm şarkılar kendi içlerinde bir tatmin duygusunun ayrı ayrı sözcülüğünü yapıyorlar. Müthiş bir gizem, dozu çok iyi ayarlanmış psychedelic blues ruhu, konser salonlarını ısıtacak mid-tempo canlılık, sahip olunması kolay olmayan bir karizma. Hepsi Calliope bünyesinde mevcut. Şu halleriyle ortalığı yakıp yıkmaları gerekirken binlerce Bandcamp grubundan biri olarak bu artılarına bir de tevazuyu ekliyorlar sanırım. Aksi durumda bir türlü meşhur olamamış leziz gruplar kulübünün gözü yaşlı neferlerinden biri olamayacak kadar olgun ve düzgünler. Yine de çok daha iyi yerlerde olmayı (kötü bir yerde olduklarından değil) hak ediyorlar. Birebir benzerini çok az duyduğum, duyduklarımın da şimdi adını unuttuğum bir müzik yapan Calliope'u kolay kolay unutacağımı sanmıyorum.

1. Prelude
2. Guns
3. ORBIS
4. Casino
5. The King
6. Iron Hand

24 Mart 2015 Salı

Fake Club - Fuckable


2014 yılının güzel albümlerinden birine 2015'in ilk aylarında rastlamak insanda "daha neler kaçırdım acaba" duygusu yaratıyor. Her yere yetişemeyiz tabii. Ancak beş İngiliz kızdan kurulu Fake Club'ın Fuckable adlı albümü nasıl oldu da gözden kaçtı diye hayıflanmadan duramadım. Tanıtım eksikliği malum. Yalnız bu kızlar kıytırık da olsa Powder Room diye bir filmde hem oynamışlar, hem de soundtrack için şarkı vermişler. Ayrıca İngiliz grup The Answer'ın headliner olduğu konserlerin açılışını yapmışlar. Klipleri, hayran kitleleri mevcut. Buna rağmen Fuckable gibi sağlam bir albümün fazla duyulmamasını anlamak güç. Öte yandan kendi coğrafyamız için gayet anlaşılabilir bir durum.

Hınca hınç rock yapan tipik "girl band" yavanlığıyla alakası olmayan gruplara sık rastlanmıyor ne yazık ki. Hepsi The Runaways veya Dum Dum Girls gibi olsun istiyoruz. Gitarlı pijama partisine benzeyen bu albümlerden farklı olarak yere sağlam basan, eğlenirken ciddiyetini hissettiren, sahnesini 40-50 kişilik bir garaja kurup orada kurtlarını döken müzisyenlere ait olduğu izlenimi veren Fuckable, kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Nickname sevdikleri anlaşılan Aicha ‘The Pacemaker’ Djidjelli (davul), Carmen ‘Jim’ Vandenberg (gitar), Chloe ‘The Force’ Askew (gitar), Rosie ‘Daddy Warbucks’ Bones (vokal) ve Vicky ‘The Ace of Bass’ Warwick'ten (bas) oluşan grup, ipini koparmayan dengeli bir enerjiyi mainstream ile indie arasında gelip giden müziklerine başarıyla akıtıyorlar.


Daha ilk dinleyişte Generation, Do What You Gotta Do, Over & Over, Beauty Queen dörtlüsünden birini, birkaçını veya hepsini sevmek, Fake Club'ın iyi bir grup olduğunu anlamaya yeter sanırım. Yetmez ise başka kapıya. Yedek kulübesine ise her an oyuna girmeye hazır Bullet Brain, Midnight At KOKO ve Do It Like Me'yi oturtabiliriz. Geriye Feel Me, Summer City ve Fine kalıyor ki onlar da dışlanacak şarkılar değil elbette. Powder Room filminin müziklerinde de bu albümde olan bazı şarkılar yanında Superficial, Sick, Someone Show Me Some Love gibi olmayan bazı şarkılar bulunmakta. Film pek çekilmez ama albümde bulunmayan bu şarkılar merak edilmiyor değil.

Kendileriyle yapılmış "ıssız ada, üç şey" tadındaki bir röportajdan okuduğuma göre ilham kaynaklarını Dave Grohl ve Josh Homme (aynı zamanda bu ikilinin yer aldığı tüm projeler) olarak belirten grup üyeleri, sıklıkla bu isim ve projelerden izler taşımayı ihmal etmiyorlar. (Aynı röportajda tek rakiplerinin Susan Boyle olduğunu da söylemişler!) Bir partide karşılaşan eski arkadaşların grup kurmaya karar vermeleri şeklinde aslında çok basit bir hikayeleri var. Üstelik bu karar verme olayı 2012 yazında gerçekleşiyor. Ne ara prova yapıp, şarkı yazıp, albüm çıkarıp, klip çektiklerini ise bir yere gidilirken geç hazırlanan kadın milletiyle bağdaştırmak imkansız. Müzikal geçmişleri çok görkemli olmasa da, sesini kimi zaman Chrissy Amphlett'e (The Divinyls), kimi zaman Katie Jane Garside'a (QueenAdreena) benzettiğim Rosie Bones başta olmak üzere sıkı müzisyenler olduklarını yineleyelim.

1. Do What You Got To Do
2. Bullet Brain
3. Feel Me
4. Generation
5. Beauty Queen
6. D It Like Me
7. Over and Over
8. Summer City
9. Fine
10. Midnight at Koko

14 Ocak 2015 Çarşamba

TV Girl - French Exit


2010 yılında Brad Petering, Jason Wyman ve Wyatt Harmon'ın Los Angeles'ta kurduğu TV Girl, bugüne dek bir mixtape albüm, birkaç EP ve bilimum single'lar ile kulaklara chillwave katkılı hoş bir indie pop lezzeti sunmuş gruplardan. Sıra albüm yapmaya geldiğinde de iyi iş çıkarıyorlar ve 2014 yaz başında debut French Exit ile daha geniş kitlelere ulaşıyorlar. Onları dinlemek ancak sonbahar sonuna kısmet olmuştu. Kendileri daha önce bu türe dair dinlediğim örneklerden Acid House Kings, Work Drugs gibi grupları biraz anımsattıkları için hemen ısındım. Çünkü indie pop'a chillwave katkısının ve beraberinde getirdiği nostaljik atmosferin hayranıyım. Bu türde beğendiğim çok örnek çıkmaması da TV Girl benzeri grupları havada kapmama sebep oluyor. Gerçi önceki birkaç EP'lerinde öyle bir hava sezmemiştim.

Hiç lafı dolandırmadan ve şişirmeden TV Girl'ün dolandırılmamış ve şişirilmemiş 12 şarkısına bakarsak Pantyhose, Daughter Of A Cop, Talk To Strangers, The Blonde, Lovers Rock öne çıktığını söyleyebiliriz. Ama bunlara yenilerini ekleyenler, bazılarını çıkaranlar, hatta "benim böyle şeylerle işim olmaz" diyenler bile çıkabilir. Eline gerekli enstrümanları verdiğinizde bir grup maymunun bile kaydedebileceği onca debut yanında French Exit bir başyapıt sayılır. Tabii ki öyle değil, öyle bir iddiası yok, o iddianın yakınından bile geçmiyor. Ama kurulmasının üzerinden dört yıl geçmiş TV Girl, çeşitli üretkenlik belirtileriyle artık piştiğini samimiyetle kanıtladığı bir albüm yapmış ki, o içtenliği fark edip kapıldığınızda yarı yolda bırakıldığınızı düşünmüyorsunuz. Zaten aradığınız şeyin bir başyapıt olmadığının rahatlığını size aşılıyorlar. Beklentiler dizginlenince tat almak kolaylaşıyor. Şu olunca, bu olunca dedikçe cümleler uzuyor. Halbuki bu şarkılar, cümleleri çok uzatmayacak kadar mütevazi takılıyorlar.

1. Pantyhose
2. Birds Don't Sing
3. Louise
4. Hate Yourself
5. The Gateway
6. Talk To Strangers
7. The Blonde
8. Daughter of a Cop
9. Lovers Rock
10. Her and Her Friend
11. Come When You Call
12. Anjela

7 Ocak 2015 Çarşamba

Bryan Ferry - Avonmore


70'ine merdiven dayamış usta İngiliz şarkıcı Bryan Ferry, kariyerinin 14. solo albümü Avonmore ile "işte bu" dedirtti. Tabii 8 albümlük Roxy Music kariyerini bunun dışında tutuyoruz. Gerçi Ferry'nin Roxy Music ile birlikteliği grup dağılana dek gayet seviyeli biçimde ilerlemiş. Mesela Roxy Music, kendi adını taşıyan ilk albümünü 1972'de çıkarırken, bir yıl sonra da Ferry ilk solo albümü These Foolish Things'i çıkarmış. Hatta aynı yıl, yani 1973'te iki Roxy Music albümü birden piyasaya çıkmış. Üretkenliğin gözünü çıkardıkları 70'lerde yıldızı parlayan grubun dağılma tarihi, son albümleri Avalon'u 1982'de çıkarmış olmalarına rağmen resmi kayıtlarda 2011 olarak görünüyor. Bu kadar Roxy Music muhabbetinden sonra 1987 yılına ait Bête Noire albümüyle takip etmeye başladığım Bryan Ferry'nin hayran olduğum o müzik yolculuğuna kendi penceremden kısaca bakmak isterim. Aslında beni o dönem Bryan Ferry takip etmeye iten yegane sebep, bir önceki Boys and Girls albümünde bulunan, duyduğum an aşık olduğum Don't Stop The Dance şarkısıdır.

Bête Noire ve Taxi (1993) ile fazlasıyla ısındığım Ferry'nin kadife sesli pop ağırlıklı, rock azınlıklı, her daim yakışıklı müziği -ki adına "Sophisti-Pop" da dedikleri oluyor- Mamouna (1994) ile beni iyice kendine bağladı. Uzun sayılacak bir aradan sonra eski pop caz standartlarını coverladığı As Time Goes By (1999) albümü hatırladığım kadarıyla bende az da olsa bir hayalkırıklığı yaşatmıştı. Frantic (2002) ile tekrar kendi pop kimliğine dönerek bana göre ortalarda seyreden bir albümle yoluna devam etti. Bu albümde coverladığı iki Bob Dylan şarkısı onu kesmemiş olacak ki, uzun bir aradan sonra 2007'de 11 adet Bob Dylan şarkısını yorumladığı Dylanesque ile dönüş yaptı. Tıpkı Ferry gibi bir cover sever olmama rağmen, hatta albümü de beğenmeme rağmen ondan böylesi bir rock dönüşü beklemiyor, istemiyordum. Eski pop soundunu çok özlemiştim.

Fakat 2010'da David A. Stewart (Eurythmics), Brian Eno, Groove Armada, David Gilmour, Marcus Miller, Scissor Sisters, Nile Rodgers, Jonny Greenwood (Radiohead) ve Flea (Red Hot Chili Peppers) gibi zengin katılımcı kadrosuyla Olympia imdada yetişti. Eski Bryan Ferry, kendini yenilediğini hissettirerek geçmişiyle 2010 arasına nefis bir köprü kurmuştu. Ferry'nin bizzat iştirak etmediği, The Bryan Ferry Orchestra'nın eski şarkılardan derlemeler yaptığı enstrümantal The Jazz Age'i (2012) saymazsak dört yıl sonra Avonmore ile özlenen takım elbiseli pop şıklığını sürdüren bu güzel insan, fırtınalı geçmişini, aşklarını, ayrılıklarını, bunları damıttığı şarkılarını bir kez daha önümüze koyarak kendi tarihine sıcak tanıklığımızı sağlıyor.


Gelelim meselenin "işte bu" dedirten kısmına. Ferry, benim tutkulu ve bilinçli bir şekilde müzik dinlemeye başladığım yıllarda Don't Stop The Dance, Slave To Love, Kiss and Tell, The Right Stuff, More Than This, Hiroshima gibi harikulade şarkılarla pop algılarıma ayar çeken çok önemli bir ustaydı. Ona duyduğum saygı, müziğine duyduğum sevgiyle uyum içindeydi. Yıl 2014 olduğunda bazı şeylerin eskisi gibi kalmayacağını çoktan öğrenmiştik. Ama yine o eski güzel günlerde aynı sevgi saygıyı duyduğum, ama uzunca bir süre iyi şarkılarını göremediğim U2 ve Simple Minds gibi grupların 2014 içinde birbirinden kötü albümlerle geri dönüşleri, Ferry'ye duyduğum sevgi saygıları kaygıya dönüştürüyordu bir yandan. (Bu arada U2'nun şu an adını bile unuttuğum son albümünün Rolling Stone dergisi tarafından yılın albümü seçilmesi de hiç komik olmayan şakalar gibidir.) Neyse ki usta kelimesinin anlamını boşa çıkarmayan Bryan Ferry, aradan geçen yıllara rağmen 14. albümü Avonmore ile sevenlerini o büyülü pop ülkesine doğru nostaljik bir yolculuğa çıkarıyor.

Bryan Ferry'nin pop bileşenlerini tam tekmil izah etmek pek kolay değil aslında. Ticari kaygılardan tamamen uzak ve sofistike nitelikteki bu müzik, belli bir yol haritasını takip ediyor görünse de emprovize bir tavır hep hissediliyor. Tıpkı dans ettirirken karmaşık koreografiler değil, özgür ve içten salınışlar gerektirmesi gibi. Ama bu salınışlar esnasında bir elde yarısına kadar dolu bir kadeh bulunduğunu da söylersek müziğin sahip olduğu stilize hassasiyeti ve dengeyi belirginleştirebiliriz. Dinlerken daha çok elit mekanları, iki dirhem bir çekirdek giyinilen partileri, kaliteli içkileri, loş ışıklar altında yapılan kurları, kaçamak bakışları, çakırkeyif ölçüdeki kahkahaları hissettirmesi, itici bir elitistlik olarak algılanmasın. Kadife sesi ve müziğiyle Bryan Ferry, her türlü duyguya kendi yakışıklı pop penceresinden bakabilen bir adam.

Bazen fazla "şehirli" olmakla itham edilse de Ferry müziğinin şehir manzaralı bir jakuziyi olduğu kadar, sobalı loş bir odayı da anlamlandırma gücü var. Hangi tür olursa olsun müzik dediğimiz olgu zaten bu işe yarıyor diye düşünebiliriz. Ama Bryan Ferry'den başkasından duymadığım bu benzersiz pop, benim için kaliteli zaman geçirmek adıyla tarif edilen zevk alma duygusunun müzik ayağına mükemmel uymakta. Şehir manzaralı bir jakuzimiz veya sobalı loş bir odamız yok belki ama en azından bizi hayal ettiğimiz zaman ve mekanlara ışınlayabilecek Avonmore gibi değerli albümlerimiz var. Onun içinde ise Loop De Li, Midnight Train, Driving Me Wild, Avonmore gibi Ferry tempolu klas şarkılar, Soldier Of Fortune, Lost gibi Ferry efkarına kani harikulade baladlar var. Ayrıca efsanevi The Smiths gitaristi Johnny Marr başta olmak üzere Mark Knopfler, Nile Rodgers, Marcus Miller, Flea gibi güçlü konuk müzisyenler yine var.

 
Adını Ferry'nin Londra'daki stüdyosunun bulunduğu bölgeden alan Avonmore, bazı şarkılar dışında söz ve müzikleri kendisine ait şarkılardan oluşuyor. O bazıları ise Johnny Marr ile birlikte yazdığı ve kanımca Ferry'nin en güzel şarkıları arasına konması gereken Soldier Of Fortune ve 2005'ten beri Ferry'yi yalnız bırakmayan gitarist Oliver Thompson'ın katkıda bulunduğu Avonmore şeklinde. "Coversız Bryan Ferry albümü olmaz" atasözüne istinaden albümün son iki şarkısı da Avonmore klasına yakışır cinsten coverlardan oluşuyor. Oscar ödüllü müzikal bestecisi Stephen Sondheim'ın 1973 tarihli Broadway müzikali A Little Night Music'te yer alan bestesi Send In The Clowns ve Robert Palmer'ın 1980 yılı şarkılarından Johnny and Mary, Ferry'nin nostaljik sesiyle yeniden hayat buluyorlar. Nostaljik ses demişken, Ferry'nin sesinin artık eskisi gibi olmadığı haliyle bazı şarkılarda belirginleşse de, 70 yaşındaki bu centilmenin sesindeki hafif çatallaşma ve kısıklaşma ona farklı bir kırılganlık, şarkılara ayrı bir teslimiyet duygusu katmış.
 
Aradan geçen yıllar beni Bryan Ferry'ye daha çok bağlamış onu anladım. Adam o kadar güzel yaşlanıyor ki, aradaki zaman farkına rağmen Bête Noire, Taxi, Mamouna albümleriyle Avonmore arasındaki kilo, kırışıklıklar, ağarmış saç telleri, neon ışıkları, kalp kırıklıkları neredeyse aynı. Bazı müzisyenler için "yıllar geçti ama hala yerinde sayıyor" negatifliğinde bulunuyoruz ister istemez. Mesela istikrarlı biçimde yazdığı şık liriklere rağmen Morrisey ne yazık ki benim için müzik olarak yerinde sayan bir adamdır. Ama Bryan Ferry gibi insanlar için yıllar geçse de aynı kalabilmek gerçek bir ustalık belirtisi. Hatta eskilerin hatırına bile tahammül edemediğim 2014 model U2, Simple Minds, Neil Young vs. kaynaklı müzik kirliliği düşünüldüğünde ihtiyacı duyulan bir "yerinde sayma" bu.
 
1. Loop De Li
2. Midnight Train
3. Soldier of Fortune
4. Driving Me Wild
5. A Special Kind of Guy
6. Avonmore
7. Lost
8. One Night Stand
9. Send in the Clowns
10. Johnny and Mary

31 Aralık 2014 Çarşamba

Issız Ada Radyosu Arşivi (Aralık 2014)

Powersolo - The Real Sound
Yıl: 2014 Danimarka
Tür: Psychobilly, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sasquatch"

The Deaf - The Deaf
Yıl: 2014 Hollanda
Tür: Garage Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Soul Trapper"
Ian & Sylvia - Northern Journey
Yıl: 1964 Kanada
Tür: Folk, Folk Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Moonshine Can"
Karise Eden - My Journey
Yıl: 2012 Avustralya
Tür: Pop, Soul, Cover
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "It' a Man's World"
Ex Cops - Daggers
Yıl: 2014 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Teenagers"
 
Dala Sun - Gegenschein
Yıl: 2012 Yunanistan
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Monokitaro"
 
Les Gam's - Twistin' the Rock Vol. 13
Yıl: 2002 Fransa
Tür: French Pop, Twee Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rendez-vous jeudi"
 
Alexz Johnson - Let 'Em Eat Cake
Yıl: 2014 Kanada
Tür: Pop Rock, Folk Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Let 'Em Eat Cake"
Mount Carmel - Real Women
Yıl: 2012 ABD
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Oh Louisa"
 
Dimitris Liatsos - Ego I 5 A Capella
Yıl: 1999 Yunanistan
Tür: A Capella
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Peresmenes Mou Agapes"
 
Emmon - Aon
Yıl: 2014 İsveç
Tür: Synth Pop, Electropop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Smalltown Boy"
 
Joy - Under The Spell of Joy
Yıl: 2014 ABD
Tür: Stoner Rock, Jam Band
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Driving Me Insane"
Filth OST
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Soul, Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: The Third Degree - "Mercy"
 
Bryan Ferry - Bête Noir
Yıl: 1987 İngiltere
Tür: Pop Rock, Art Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kiss & Tell"
The Cambodian Space Project - Whiskey Cambodia
Yıl: 2014 Kamboçya
Tür: Cambodian Pop, Indie Pop, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R tavsiyesi: "If You Go I Go Too"
George Michael - Faith
Yıl: 1987 İngiltere
Tür: Pop, Pop Soul
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Monkey"
 
King Tuff - Black Moon Spell
Yıl: 2014 ABD
Tür: Power Pop, Garage Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Eyes of the Muse"
Gov't Mule - Déjà Voodoo
Yıl: 2004 ABD
Tür: Southern Rock, Blues Rock, Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wine and Blood"

Thorbjørn Risager - Too Many Roads
Yıl: 2014 Danimarka
Tür: Blues Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Too Many Roads"
 
Noura Mint Seymali - Tzenni
Yıl: 2014 Moritanya
Tür: African Folk Music, Tuareg Music, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Tzenni"
 

24 Aralık 2014 Çarşamba

The Spiracles - Last Night I Dreamt About You


Rüya esnasında rüyada olduğunun farkında olmak çok ilginç bir duygu. Yatağında kendinden geçmişsin ama bir şekilde gördüklerinin aslında bir rüya olduğunu bilecek kadar da o rüya içinde uyanıksın. Bilinç tamamen kendini salıvermemiş, ayaklar yere basıyor. Ama yerçekimi işimize geldiği ölçüde etkisini gösterir durumda. İşte bazı şarkılar, hatta komple albümler insana bu hissi yaşatabiliyor. Bu hissin bendeki yansımaları haliyle dream pop, shoegaze, post punk, new wave türlerinde ve 90'lara ait bazı kilometre taşı albümlerde kendini gösterir. Yeni nesil müzisyenler, bazı istisnalar dışında bu duygudan ya bihaberdir ya da yanlış anlamıştır. Bu istisnalardan biri hiç ummadığım bir anda, hiç ummadığım bir coğrafyadan çıkarak beni sarıp sarmaladı.

The Spiracles, 2012'de Lima / Peru'da kurulmuş bir indie / dream pop grubu. Aynı zamanda benim dinlediğim ilk Perulu grup. Peru öyle her zaman karşımıza çıkan işler üreten bir ülke sayılmaz. Mesela bugüne kadar izlediğim ilk ve tek Peru filmi de 2007 tarihli Madeinusa idi ve öyle de kaldı. Lafı fazla uzatmadan The Spiracles'ın o büyülü atmosferine dalarsak karşımıza Luis Rodríguez ismi çıkar. Kendisi Lima'nın yeraltı müzik aleminin saygın isimlerinden biri olup, Resplandor adındaki shoegaze grubuyla ülkesi dışındaki indie mecralarda da az çok tanınmış bir gitarist. Üstelik Resplandor'un 2008'deki ilk albümü Pleamar'ın yapımcılığını dream pop türünün mucitlerinden Cocteau Twins grubunun lideri Robin Guthrie'nin üstlenmiş olması da az buz şey değildir. Lima'nın popüler kulüplerinde, kafelerinde müzik yaparak lokal bir şöhret edinen Rodríguez, 2012'de How Things Get Well When I Met With You adlı EP'si ve içindeki Fireflies şarkısıyla işi canlı müzik ortamlarından kayıt stüdyolarına taşıdı. Tam oradan alıp yürüyecek derken vokalist Aracelli'nin ayrılmasıyla başlayan sıkıntılı bir döneme girildi.

Neyse ki kısa sürede toparlanıp bazı eleman değişiklikleriyle The Spiracles'ı tekrar faal hale getiren Rodríguez, kadın vokal tercihini bu kez 2009'da The Voice Peru'da (evet, orada da var!) yarışmış Verónica Grados'dan yana kullanarak müthiş bir hamle yapmış. Kafe ve kulüp konserleri tam gaz devam ederken ilk uzun metraj için materyaller de şekillenmiş. Kasım başında da debut Last Night I Dreamt About You yüzünü göstermiş. İlk EP dönemindeki tarzından farklı biçimde daha içe dönük, fakat kesinlikle daha yoğun bir sound ile 10 kırık kalp hiti barındıran ilk albüm bana göre 2014'ün en dikkat çekici işlerinden biri olmuş. Ne var ki bu dikkati şimdilik pek çekmediği de aşikar. Belki yıllar geçtikçe demlenip değeri daha iyi anlaşılır. Bana herşeyi ile çoktan demlenmiş hissi veren Last Night I Dreamt About You, o başta sözünü ettiğimiz rüya halinde yıllardır aradığımız kişiyi, ya da zaten bulduğumuz kişiyi görmek gibi bir albüm.


The Spiracles'ın damaklarda bıraktığı nostaljik tadın en belirgin özelliği, bu naif pop rock soundunu büyük oranda şekillendiren Peter Buck'vari gitarlar olsa gerek. Zaten Luis Rodríguez'in favori gruplarından birinin R.E.M. olduğunu dikkatli bir dinleyicinin anlaması pek zor olmaz. Daha ilk şarkı Tremble'ın o sonbahar yüklü temposunu beğendiyseniz albümü zaten beğenmişsiniz demektir. Ardından Hot Day gelir ve anlarız ki, aynı iklim içinde birbirinden ufak detaylarla ayrılan, fakat bu detayların her birindeki melankoliyi alttan üsten güçlendiren şarkılarla muhatap olacağız. Luis Rodríguez, duygusal zekasını gitar ustalığıyla sadece "şarkı" yaratmak için birleştirmiş bir şekilde "güven" vericidir. Öyle ki, Trust'ın nakarat bölümünü Verónica Grados değil, Rodríguez'in gitarı söyler. Zaten Trust boyunca, hatta albüm boyunca Grados'un sesiyle Rodríguez'in gitarının düetini dinleriz sanki. It Shines On You'nun coşkuyla karışık iç burkan nakaratındaki güzellik, The Spiracles'ın o aynılık içinde farkındalık yaratan farklılığının bir başka görkemli yansımasıdır. Çok güzeldir!

So Far Away, iki küsür dakika boyunca içine doğru ağlayan şahane bir dream pop iken, Rodríguez'in girişiyle mağrur biçimde, hüngür hüngür olmadan gözyaşını dışarı çıkarabilen bir diğer beste. A Thousand Miles Away, söze gerek bırakmadan kucağına atlanılası enstrümantal bir güzellik olarak hem Grados'un yokluğunu, hem de Rodríguez'in varlığını hissettiren büyülü birkaç dakika sunuyor. R.E.M. de 90'larda albümlerine ince ince enstrümantal şarkılar koymayı severdi hani. Beneath A Sky Of Stars, Rodríguez'in her şarkıya bir veya birkaç kez serpiştirdiği "killer" gitar rifflerinden biriyle yürüyen, Verónica Grados'un bu kez koluna Amerikalı dream pop / shoegaze grubu Drowner solisti Anna Bouchard'ı taktığı beş dakikalık bir melankoli serüveni. Who's To Blame?'in tempolu olduğuna bakmayın. O da aynı hüznün yolcusu. Unkissed Girl desen, hiç de bir albümün sondan bir önceki şarkısı gibi durmuyor. Grados "I'm not afraid" dizesinde bile samimiyetinden ödün vermiyor adeta. Ve böyle bir albümün kapanışına konma şerefini taşıyan Waterfall, albümün genel rüya atmosferinin ayakları yere basan kısmına daha fazla vurgu yapan, yine Luis Rodríguez'in o konuşan, kendi nakaratını söyleyen, düet yapan karakterine sahip bir şarkı.

Son şarkı Waterfall'a bağlı olarak mono halde ilk şarkı Tremble'ın ilk bir buçuk dakikasını duymaya başlıyoruz. Bu da bize albümün bittiğini ama yeniden başlayacağını, her sonun aslında bir başlangıç olduğunu, her ne kadar aynı şeyi dinleyecek, aynı şeyleri yaşayacak, aynı şeyleri hissedecek gibi görünsek de, bu başlangıçların da aslında kendi içinde "yeni" sayılabilecek ufak keşiflere gebe olabileceğini anlatıyor. Sadece şeytan değil, herşey ayrıntılarda gizli. Last Night I Dreamt About You, kendi süresine bu ayrıntılardan bir dolu sığdırmış epik bir iklim. Luis Rodríguez ve Verónica Grados bu iklimin yağmuru, karı, bulutu, bulutun arasından sızmaya çabalayan güneşi, esmek için nazlanan rüzgarı. Ve evet: Rüya esnasında rüyada olduğunun farkında olmak çok ilginç bir duygu.

1. Tremble
2. Hot Day
3. Trust
4. It Shines on You
5. So Far Away
6. A Thousand Miles Away
7. Beneath a Sky of Stars (feat. Anna Bouchard)
8. Who's to Blame?
9. Unkissed Girl
10. Waterfall

19 Aralık 2014 Cuma

Karise Eden - Things I've Done


2012'de sevilen ses yarışması The Voice'ın Avustralya ayağının haklı birinciliğini alan 1992 doğumlu Karise Eden, Ekim ayında çıkan ikinci albümü Things I've Done ile farklı bir sınav veriyor. Başarıyla verdiği ilk sınavdan başlarsak, kendisinin ilk defa göründüğü yarışmanın YouTube videosuna kadar uzanmamız gerekir ki, zaten oradan kendisinin nasıl bir doğal yetenek olduğu hemen anlaşılabilir. Keith Urban, Seal, Delta Goodrem ve Joel Madden'dan oluşan arkası dönük jüriyi James Brown'ın It's a Man's World klasiğini seslendirerek daha onuncu saniyede döndüren ve sadece jüriyi değil herkesi büyüleyen Karise'nin bu performansı TV kutusunu değerli kılan anlardan biridir. Böylece Karise, akıllı davranıp Seal'ı koç olarak seçerek hem birinciliği, hem de kariyer yapma fırsatını kazanmıştı. Gerçi bu sesle kimi seçse şampiyonluğu kaçınılmazdı. Asıl ilginç olan, böylesine özel bir sese sahip Karise'nin bu yarışmadan önce keşfedilmemiş olması. Bunun sebebi de büyük ölçüde genç yaşta birçok çile çekmek suretiyle hayatı roman olmuş bu genç kadının kendini gösterme şansı bulamaması olsa gerek. Şimdi bunları burada anlatarak içimizi şişirmek yerine, kendimizi onun sesinin serin sularına bıraksak ve şimdiye dek çıkardığı iki albümden bahsetsek daha iyi olur.

İlk olarak kazandığı haklı birincilikten sonra Karise'nin The Voice yolculuğu boyunca Seal'ın himayesinde seslendirdiği şarkıların stüdyo kayıtlarından oluşan 2012 tarihli My Journey albümü çıktı. It's A Man's World yanında Hallelujah, Hound Dog, The Dock Of The Bay, Move Over coverlarının şenlendirdiği albüm soul ve cover sevenlerin baş ucunda bulundurması elzem örneklerden biriydi. Siyah gırtlağına sahip beyazların genelde soul ve R&B söylemeyi tercih etmelerini "Blue Eyed Soul" şeklinde etiketleme ihtiyacı duyan müzik sektörü, Karise Eden'ın ancak Aretha Franklin ya da Janis Joplin gibi nice efsane olmuş R&B, soul ve rock dokusuna sahip kadın vokalin gölgesinde nefes alan ses rengini de sadece pop soul diye tanımlamayı uygun gördü. Derisinin  rengine bakarak sesin rengini siyah ya da beyaz diye ayırma yanlışına çoğumuz düşüyoruz zaten. Neyse, herkesin asıl merak ettiği, Karise Eden'ın sıfır kilometre şarkılarla nasıl bir başarı elde edeceğiydi. Başka bir deyişle (veya benim beklediğim şekliyle) bu üst düzey sesin nasıl şarkılarla buluşacağıydı.


Things I've Done adlı ikinci albüm, gönül pek istemediği üzere birkaç şarkı haricinde, bu yazıda ağzımıza sakız ettiğimiz sektörün artık ezberlenmiş yöntemleriyle hazırlanıp sunulmuş izlenimi veriyor. Bu izlenimden hariç bıraktığım açılıştaki Black Heart, House On Fire, Broken Hearted, Something In The Water, Loneliness sadece Karise'nin sesine bel bağlamamış, kendi ayakları üzerinde de durabildiğini düşündüren şarkılar. Düşündüren diyorum çünkü şarkıların hepsi onun sesiyle karakterini buluyor ve şayet o söylemeseydi neye benzerdi sorusunu da akıllara getiriyor. Vasat bulduğum şarkıları bile benim için bir şekilde dinlenebilir kılan bu ayrıcalıklı vokal, bunlardan bazılarında ölü şarkıyı diriltmeye oynayacak kadar güçlü olsa da, ses karakterinin şarkı karakterine ne derece sirayet edeceği tartışılır. Bu yüzden adını andığım şarkılar dışındakileri sırf Karise'nin neler yapabileceğini görmek adına, şarkı dinliyor gibi değil, vokal dinliyor gibi dinledim. Mesela çok beğenilen, benimse fazla fabrikasyon bulduğum ilk single Dynamite'in sonlarına doğru fısıldar gibi nakaratı söylediği o muhteşem birkaç saniyedeki ya da şimdilik yine ısınamadığım She Don't'un nakarat yükselişindeki gibi enfes anlardan keyif alabiliyorum.

İyi şarkılar zaten Karise ile bir ziyafete dönüşürken, kendisinden yeni bir Anastacia veya bir Jesse J. yaratmaya niyetlenmiş gibi duran hınzır yapımcı ve şarkı yazarları (ki kendisi de Dynamite haricinde tüm şarkılarda co-writer olarak görünüyor) bazı şarkılarda resmen hazırdan yiyerek "Karise'nin sesi yeter" kafasında takılmışlar adeta. Evet, bu ses ortalama bir şarkıya fazla bile gelir. Ancak geleceğin en güçlü kadın vokallerinden biri olarak belki de efsane haline gelecek bu sese Christmas şarkıcısı muamelesi yapmak, hatta teşebbüs etmek bile yazık, günah. Kendisi de bir co-writer olarak aklını başına alsın. Lütfen bundan sonra onu Black Heart, House On Fire, Broken Hearted gibi şarkılarla, aralara serpiştirilmiş Aretha Franklin, Janis Joplin veya Billie Holiday coverlarıyla ve en önemlisi de soul ve R&B'nin blues ve rock ile kucaklaşmasını kutsayan şarkılarla dinleyelim. Çünkü bu sesin gerçek kimliği ancak bu karışımla kendini buluyor. Damarlara, hücrelere, kaslara ancak o şekilde gerçek manada sirayet ediyor. Kana karışıyor. Kan oluyor.

1. Black Heart
2. Taking It All
3. Dynamite
4. Loneliness
5. Things I've Done
6. Don't Ask Me
7. She Don't
8. 134 Days
9. We Got the Night
10. House on Fire
11. Broken Hearted
12. Something in the Water

12 Aralık 2014 Cuma

The Grape and The Grain - The Grape and The Grain


2012'de Kingston / New York'ta kurulan The Grape and The Grain, 2014'ün en güzel hediyelerinden birisi. Dört kişilerken son dakikalarda perküsyon sorumlusu olarak Steven Markota'yı da resmen gruba dahil etmeleriyle beş kişi haline gelen The Grape and The Grain, blues tabanlı hard rock, hatta çoğu kez hard sınırlarını aşıp stoner rock atarlarıyla dikkat çekiyor. Bu kadarla sınırlı olmayan The Grape and The Grain müziği, artık giderek sıkıcı hale gelen Amerikan alternative rock etiketini enfes bir garage rock ruhuyla modifiye ederek gönülleri fethetmeye oynuyor. Birden fazla rock alt türünü biraraya getirerek ve bunu ölümcül şarkılarla yansıtarak zaten benimkini çoktan fethetti. Ben bir şey anlamadım, ille de referans diyenler için Clutch ve The Gaslight Anthem isimlerinin zikredildiğini söyleyelim. Fazla Amerikan bulduğum, beş albüm sahibi sıkıcı bir grup olarak The Gaslight Anthem'in The Grape and The Grain gibi çıtır bir grubun tırnağı bile olamayacağı iddiasını ortaya vicdansızca atarım. Ama Clutch tespiti çok yerinde olmuş. Birebir detaylı karşılaştırmalar sonucu varılmayan bu Clutch benzetmesini, sert blues kodlarını daha da sertleştirerek yer yer garage punk çiğliğiyle oturaklı hale getirmenin ruhani yakınlığı olarak algılamak gerek. Clutch abileri kendilerine bir veliaht arıyor olsalardı adaylar arasına The Grape and The Grain'i de katmaları yerinde olurdu.

Kendi uzun adlarını taşıyan ilk albümleriyle rock dünyasına sağlam bir adım atan, o adımı atar atmaz da koşmaya başlayan grup (ki bunu finansal veriler veya popülarite açısından söylemiyorum, zira onları henüz hiçkimse doğru dürüst tanımıyor bile), bazı Amerikalı gruplar için iltifat sayılması gereken "Amerikalı'dan çok İngiliz'e benzemek" sınıfına dahil edilesi bir oluşum. Çünkü Amerikalı'nın körü körüne enstrümana abanarak kendi sertliğini ifade ettiği, gerisini koyverdiği müzikal anlayışından farklı biçimde içine kimi zaman blues müziğin doğal getirisi bir soul sosu da katmayı yılların tecrübesiymiş gibi becerebilen gençler bunlar. Garaj çiğliğiyle, böyle klavyeli, nefesli, yanarlı, dönerli aranjman özenini yanyana mükemmel biçimde poz verdiren, sonra da onlardan en iyi kareleri çeken The Grape and The Grain'i daha özel gösteren de bu İngiliz benzerliği. İngiltere'den kötü müzik çıkmıyor mu, çıkıyor. Ama Amerika'nın rock müziği ayağa düşürme gayretleri sanırım daha fazla.


Grubun sözünü ettiğimiz ayrıcalıklı görüntüsünü palazlayan bir diğer mühim unsur da aynı zamanda gitar ve keyboard çalan, zaman zaman bas gitara destek çıkan solist Daniel Grimsland'in olağanüstü vokali. Önce şu şarkıda şöyle iyi, bu şarkıda böyle harika gibi örnekler vermek istedim ancak işin içinden çıkamadım. Yine de dayanamayıp Ghost örneğini vereceğim. Armonili vokal kısımlarını çıkarırsak sound olarak Rage Against The Machine'den izler taşıyan şarkıda sanki Zack de la Rocha'nın çığlıklarını duyuyor gibi oluyorsunuz diyeyim, gerisi gizemli kalsın. Simple and True'yu söyleyen adamla Ghost'ta çığlık atan adamın aynı kişi olduğuna inanmak, aslında genel olarak tam kadro The Grape and The Grain'e inanmakla aynı şey.

Açılışı yapan Burnt By The Sun, grubun sert blues karakteriyle ilgili acil bir fikir veriyor gibi görünse de, gümbür gümbür atmosferiyle The Devil and The DEA, albümün hep aynı düzlemde gitmeyeceği yönünde başka bir acil fikir daha veriyor. Albümün yaramaz çocuğu Twitch, neyini nasıl tanımlayacağımı tam kestiremediğim, "hard blues'n roll" diyerek içinden çıkmaya çalıştığım lezzette bir şarkı. Blues rock dediğimiz şeyin hakkını vermiş en baba şarkıların mirasını değil, alın terini yansıtan tam bir "Allahım, sana geliyorum!" şarkısı olan Lord I'm Coming Home, adamın içine daha 5. şarkıda öyle bir rock coşkusu yerleştiriyor ki, grubu daha güncel örnekler yerine daha eskilerden kalburüstü referanslarla tanımlama ihtiyacı doğuyor. The Hudson, Shoot You Down, Nobody Ever Broke Your Heart üçlüsünde olduğu gibi klasik blues'un o tekdüze boogie anlayışını modern bir dinamizm ile, özenli geri vokallerle süsleyerek revize ettikleri de oluyor. If God Is Love'da ise o klasik anlayışa sadık kalarak kendi ayarlarını çekiyor, gitarları ender rifflerle süslenmiş müthiş sololarla adeta dans ettiriyorlar. Hatta şarkı bitince oturduğunuz yerden sanki o tellere siz dokunmuşsunuz gibi tatlı bir yorgunluk hissediyorsunuz.

The Grape and The Grain'i belirli aralıklarla birkaç defa dinlemek, rock aleminde bazı noktalara yapılan 40 dakikalık yolculuklara benziyor. Her 40 dakika içinde başka şeyler keşfediyor, hali hazırda keşfettiklerinize daha çok bağlanıyorsunuz. Tabii genele hitap eden bir yorum değil bu. "Ben blues müziği sert sevmem" veya "blues rock diye geldik, punk çıktı" diye düşünenlerin süratle uzaklaşmaları gerekir. Çünkü The Grape and The Grain, karakterini sert gitarlardan, sert davullardan, Daniel Grimsland'in her yola gelebileceğini de gösteren sert vokallerinden alan bir grup. Ama bu sertliğin içinde dantel gibi işlenmiş öyle anlar mevcut ki, onların farkına varabilmek için kulakların bu hırçınlığa alışkın olması gerekir. Şayet öyleyse son yılların en heyecan verici rock albümlerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu gönül rahatlığıyla düşünebilir, dillendirebiliriz.

1. Burnt by the Sun
2. The Devil and the DEA
3. Twitch
4. The Hudson
5. Lord I'm Coming Home
6. Shoot You Down
7. If God is Love
8. Nobody Ever Broke Your Heart
9. Ghost
10. Simple and True

4 Aralık 2014 Perşembe

Alvvays - Alvvays


Çocukluk arkadaşı olan Molly Rankin (gitar, vokal) ve Kerri MacLellan'ın (keyboard), liseden ortak dostları olan gitarist Alec O'Hanley ile temellerini attıkları Kanadalı indie rock / pop sevimliliği Alvvays, kendi adlarını taşıyan ilk albümleriyle çok beğenildi. Bu temel atılmadan evvel Rankin 2010'da solo bir EP yapmıştı. Ama farklı esen rüzgar, Rankin, MacLellan, O'Hanley üçlüsünün yanlarına bir basçı ve davulcu da almalarıyla bu beş kişilik hoş grubu indie alemine sürükledi. "Sevimli", "hoş" gibi sıfatları kullanmanın boşuna olmadığının kanıtı Alvvays albümü, indie pop'un indie rock ile, bu ikisinin de yer yer surf rock ile temaslarından oluşan şarkılardan oluşuyor. Bu karışım Molly Rankin'in naif ama kendini ezdirmeyen vokaliyle birleşince akla başka sıfatlar pek gelmiyor.

Olay, indie müziğin garaja çalan surf rock ile teması olunca akıllara Dum Dum Girls, The Vaccines gibi cevherler geliyor ve ister istemez bir kıyas ortaya çıkıyor. Alvvays şimdilik bu isimlerin birkaç adım gerisinde duruyor bana göre. Bunun sebepleri de fazla değil. Grubun yaptığı müzik sık sık 3,5 - 4 dakikalık şarkıları kaldıramıyor. Halbuki daha kısa bir sürede derdini anlatabilecek çok iyi şarkılar bunlar. Bir de hızlıyken çok daha iyiler gibi geldi bana. Orta tempoyla götürdükleri Party Police gibi şarkılarda da inceden 80'ler new wave hissiyatı yakaladıkları da oluyor. Ancak albümün ağırlaştığını düşündüren şarkılar, bir de süreleri bu tarz müziğe göre normalden biraz daha uzun olunca "keşke" dedirtebiliyor.

Öte yandan hem Dum Dum Girls'ün, hem de The Vaccines'in ilk albümleriyle ikincileri arasında katettikleri gelişmelerine bakınca başı kel olmayan Alvvays'in de aynı gelişmeleri gösterebileceğine olan inanç artıyor. Başta albümden çıkan üç single Adult Diversion, Archie, Marry Me ve Next Of Kin olmak üzere, hele de en başta güzeller güzeli Archie, Marry Me olmak üzere bağlı oldukları türe iz bırakabilecek şarkılar yazabileceklerini gösteriyorlar. Bunların yanında Party Police ve Atop A Cake de grubun kalite potansiyelini ortaya koyan besteler. Kalan dört şarkıda ise sözünü etmeye çalıştığım üzere sanki birşeyler tam yolunda gitmiyor. Ama karakter sahibi bir müzik icra edebildiklerinden ve adı geçen iyi şarkıları hayata geçirebildiklerinden ötürü müzik, şarkı, albüm bazında övgüleri hak ediyorlar. İkinci albümü merakla beklenen isimler arasında üst sıralara oynuyorlar.

1. Adult Diversion
2. Archie, Marry Me
3. Ones Who Love You
4. Next of Kin
5. Party Police
6. The Agency Group
7. Dives
8. Atop a Cake
9. Red Planet

30 Kasım 2014 Pazar

Issız Ada Radyosu Arşivi (Kasım 2014)

Pink Floyd - The Endless River
Yıl: 2014 İngiltere
Tür: Art Rock, Space Rock, Ambient
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Louder Than Words"
Julia Marcell - Sentiments
Yıl: 2014 Polonya
Tür: Art Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cincina"
Highspire - Your Everything
Yıl: 2004 ABD
Tür: Shoegaze
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Vesperbell"
 
Rammstein - Sehnsucht
Yıl: 1997 Almanya
Tür: Industrial Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Du Hast"
Brokedown Palace OST
Yıl: 1999 ABD
Tür: Pop, Rock, Alternative Rock, Hip-Hop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: Audioweb - "Policeman Skank"
 
The Raveonettes - Pe'ahi
Yıl: 2014 Danimarka
Tür: Dream Pop, Shoegaze
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kill!"
Live - Secret Samadhi
Yıl: 1997 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Freaks"
Guy Pearce - Broken Bones
Yıl: 2014 Avustralya
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Overflow"
Athena - Altüst
Yıl: 2014 Türkiye
Tür: Pop Rock, Indie Rock, Ska
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Yamyam Zurna"
Sumer - The Animal You Are
Yıl: 2014 İngiltere
Tür: Progressive Metal, Post-Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Progenesis"
 
The Cambodian Space Project - Not Easy Rock & Roll
Yıl: 2012 Kamboçya
Tür: Cambodian Pop, Indie Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kom Vea Cha Tha Snaeha Khnom"
Leighton Meester - Heartstrings
Yıl: 2014 ABD
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sweet"
Spiders - Flash Point
Yıl: 2012 İsveç
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Weekend Nights"
The Sonic Beat Explosion - Electrophonic Soul
Yıl: 2014 Almanya
Tür: Stoner Rock, Garage Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Soul Revolution"
The Brand New Heavies - Sweet Freaks
Yıl: 2014 İngiltere
Tür: Acid Jazz, Soul, Funk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sledgehammer"
Slow Season - Slow Season
Yıl: 2012 ABD
Tür: Stoner Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Deep Forest"
 
Billy Idol - Whiplash Smile
Yıl: 1986 ABD
Tür: Pop Rock, New Wave
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sweet Sixteen"
Javiera Mena - Otra era
Yıl: 2014 Şili
Tür: Synth Pop, Electropop, Nu-Disco
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Otra era"
 
Devin Townsend - Z²
Yıl: 2014 Kanada
Tür: Alternative Metal, Progressive Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Universal Flame"
 
Baby Huey - The Baby Huey Story: The Living Legend
Yıl: 1971 ABD
Tür: Psychedelic Soul, Funk
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hard Times"