1999 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1999 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2023 Cuma

Breakbeat Era - Ultra-Obscene

 

İngiltere’nin liman kentlerinden Bristol, ekonomik gücünü çoğunlukla ticaret, mühendislik, havacılık, medya ve turizm gibi alanlardan almış bir şehir. Aynı zamanda karnavalları, festivalleri, barları, müzeleri, sanatçıları ile de canlı bir atmosfere sahip. Bristol'ı kim nasıl bilir bilmem ama bizim kuşak şayet gidip görmediyse genellikle bu şehrin adını Massive Attack, Portished, Tricky üçlüsünün trip-hop dehası müzikleri ve albümleriyle duymuştur. Özellikle Karayiplerden aldığı göç sayesinde puslu havasının depresif tezatlığını dub, reggae gibi tropikal türlerle birleştirerek ortaya trip-hop adlı gizemli stilin çıkmasına ilham vermiş olan bu güzide kent, 90'ların en nitelikli müzikal coğrafyalarından biriydi. Yukarıda andığımız efsane üçlünün haricinde asıl adı Ryan Owen Granville Williams olan ama kendisine Roni Size ismini uygun gören Jamaika kökenli DJ ve yapımcı şahıs da 90'ların fırtına isimlerindendi. Solo olarak çıkardığı birkaç albüm öncesinde Roni Size & Reprazent adıyla grup olarak New Forms (1997) ve In The Møde (2000) albümlerine imza atmıştı. Drum & bass, electronica, trip-hop namına ne nasıl yapılması gerekiyorsa yapan, hatta üzerine de fazlasıyla koyarak önemli bir ilham ve referans kaynağı olan bu albümler günümüzde bile etkisini yitirmemiş, bu saydığımız türlerin çınar ağaçları gibi dimdik ayakta durmaktadırlar. Roni Size, üç adet solo albümünde de bu geleneği sürdürmüş, Reprazent'te birlikte çalıştığı bazı elemanlar da kendi sololarıyla kendi markalarını yaratmışlardı.

Roni Size, New Forms'dan iki yıl sonra, biraz da beklenmedik biçimde bir yan projeyle döndü. Beklenmedik çünkü New Forms gibi hem ticari, hem de eleştirel yönden çok başarılı bir albümden sonra beklenen şey ikinci albümdür genelde. Ama Roni Size, Breakbeat Era adlı bu projesinde sanki hiç de yan proje değilmiş gibi şahane işler çevirmiş, bana göre New Forms kadar kafa açmıştı. Roni Size nereye giderse gitsin (ki kendisinin adı sanı duyulmamış daha bir sürü yan projesi var) peşinden giden DJ Die ve nereden geldiği belli olmayan, öncesinde hatta şu yıla dek sonrasında da bir grup veya solo olarak başka yerde bulunmayan Leonie Laws ile bir trio olarak pat diye ortaya çıkan Breakbeat Era, Ultra-Obscene adını taşıyan ilk ve son albümleriyle sadece drum & bass değil, breakbeat, big beat, rave gibi yerinde duramayan türlerin dansını güçlü tasarımlarla sundu. Her bir şarkısı New Forms'a nazaran biraz daha sert ritimlerin Leonie Laws vokaliyle dengelenmiş ve o haliyle pişirilmiş ürünleri. Üstelik drum & bass ve benzeri elektronik tabanlı, albüm askeri tipinde şarkılarda pek rastlayamayacağımız üzere catchy nakaratlar bile mevcut. Leonie Laws ve bu lirikler olmasa, yani full enstrümantal bir albüm olsa yine gideri olurdu. Ama bir kadın vokalin varlığı, şarkıların tekrar eden meditatif yapıları arasında bir tekdüzeliğe, bir uyuşukluğa izin vermiyor. İnsan, böyle tam teşekküllü, kaliteli, sürükleyici bir albümü dinleyince Breakbeat Era'nın tek albümlük bir proje olmasına hayret ediyor ve üzülüyor. Zaten 2000 yılında grubun fişinin Roni Size tarafından çekilmesi, fişi takılı bir sürü projenin yıllarca bir sürü uyuz albüm yaptıkları düşünüldüğünde adaletsiz geliyor.


48 saniyelik Max dahil olmak üzere 15 şarkıdan oluşan Ultra-Obscene, alışık olmayan bünyelere 1 saat 14 dakikalık süresini iki katı uzunlukta hissettirebilir. Şarkı sürelerinin görece uzunlukları ve tekrara dayalı yapıları itibariyle o bünyeler bir an önce sonuca ulaşma hevesiyle süreci pek dikkate almazlar. Oysa Roni Size dediğimiz adam ve onun her türlü projesine ait şarkılar tamamen sürecin kendisinden oluşur. Yine de dediğimiz gibi Breakbeat Era'nin nispeten daha içine girilebilir ve dans edilebilir hamuru neticesinde kimin başına ne geleceğini bilemeyiz. Ultra-Obscene'i ilk dinleyişimden son dinleyişime kadar özellikle Rancid, Our Disease, Ultra-Obscene, Terrible Funk, Control Freak şarkılarından hiç bıkmadım. Enerjileriyle yakıcı, yıkıcı, sonra yeniden yapıcı olağanüstü işler hepsi. Albümün iki enstrümantal şarkısı olan açılıştaki Past Life'ın cool matematiği ve Late Morning'in tempolu bir meditasyon etkisi bırakan gizemli ve düz akıcılığı da albüme her dönüşümde kalitenin göstergesi olmuştur benim için.

Belki ismini vermeyeceğim 5 şarkıyı albümden çıkarsak pek bir şey fark etmeyecek gibi gelmiştir hani. Onlardaki sorun, adını saydığım diğer şarkıların çok üst düzey olmalarından da kaynaklanıyor olabilir. Bu bir sorun mudur, o da ayrı bir şey. Şu an aklıma sadece Temple Of The Dog'un geldiği tek albümlük şahane projelerden biri olarak Breakbeat Era, ister üst düzey, ister sorunlu (!) şarkılarıyla kesinlikle iz bırakmış bir grup. Ya da bana öyle gelmekte. Zira çok fazla hayranı olduğunu görmüyor, sanmıyorrum. Bu kadar underrated kalmaları da ayrıca kalite ifadesi sanki. Roni Size'ın Reprazent ile yaptığı New Forms ve In The Møde'un arasında çok iyi duruyor. Hatta şu an "çok iyi"nin yetersiz kaldığını hissedip "harikulade" bir üçleme olduğu şeklinde düzeltiyorum. Üç solo albümüden en son 2014'teki Take Kontrol sonrasında ortalarda görünmeyen Roni Size'ın ne işlerle meşgul olduğunu da bilmiyorum. Hatta o üç albümü daha önce dinleyip dinlemediğimi bile bilmiyorum. Bir ara o boşluğu doldurmak lazım. Hatta hızımızı alamayıp albüm formatının altın çağlarından biri olan 90'ların mükemmel elektronik albümlerinden oluşan kişisel bir etkinlik yapmak lazım. İçinde tabii ki Ultra-Obscene'in de bulunduğu tek kişilik bir etkinlik.

1. Past Life
2. Rancid
3. Ultra-Obscene
4. Bullitproof
5. Breakbeat Era
6. Time 4 Breaks
7. Late Morning
8. Anti-Everything
9. Animal Machine
10. Our Disease
11. Max
12. Control Freak
13. Terrible Funk
14. Sex Change
15. Life Is My Friend

22 Nisan 2015 Çarşamba

7Zuma7 - Deep Inside


Eindhoven / Hollanda'da 1996'da kurulan stoner rock dörtlüsü 7Zuma7 (bu 7'leri ayrı yazıp yazmama konusunda çelişkiler var bu arada), kurulduğu günden bu yana şu kadar albüme, bu kadar single'a imza atmış, bilmem ne şarkılarıyla ortalığı kasıp kavurmuştu... demek isterdim. Ama ne yazık ki 1996-2000 arasında süren ömrüne sadece 5 şarkılık bir EP ve 1999 tarihli Deep Inside albümünü sığdırmış, 2000'leri görememiş bir grup olarak kalmış. Kısa kariyerlerine sadece tek albüm sığdırabilmiş gruplar hiç de az sayılmaz. Ama kaç tanesi Deep Inside gibi bir albüm yaptıysa hepsini dinlemek, hatta tek albüm temalı bir koleksiyon yapmak istiyorum. Deep Inside'ı o kadar sevdim ki, "keşke 7Zuma7'ın müzik yaşamı daha uzun sürüp daha çok albüm yapsaydı" ile "kariyerlerinin ilk, en iyi ve en son albümlerini yapmış müzisyenler olarak kalmaları onları daha da karizmatik, kült, seksi yapmış" cümleleri arasında kaldım.

On yıllara hitap edebilecek, yaşını hiç göstermeyecek, zamansız kalitedeki Deep Inside, standart stoner rock emareleri gösteren bir albüm olması yanında, klas rifflerle, vokal, gitar, bas, davul elementlerinin oluşturduğu güçlü enerjisiyle ve bu enerjiyi kanalize etme tercihleriyle yolunu buluyor. Adı duyulmamış, üstelik tek albüme sahip kısa ömürlü bir grup olmalarına rağmen, özellikle Black Sabbath'ın mirasını en verimli şekilde kullanan gruplardan biri olarak gördüm kendilerini. Üstelik sadece Sabbath değil, Purple, Zeppelin, The Who gibi efsaneler de grubun müziğine sirayet etmiş. 70'leri direk 90'lara bağlayan rock kültürünü yemiş yutmuş dediğimiz o diskografisi kalabalık gruplardan hiç ama hiç farkı yok.


Kurdeleyi kesen Mirrorman, daha ilk saniyelerinde bu retro rock kablolarına bağlı fişleri günümüz stoner rock prizlerine sokan bir şarkı. Over & Over & Over çıtayı biraz daha yükselterek grubun Zeppelin'e yakın tarafına biraz daha dikkat çekiyor. Enstrümantal Fistful Of Dolls, ritm gitarın yakaladığı tekrar eden riffin kanatları altında adeta sert bir meditasyon etkisi yaratıyor. One At A Time zekice kurgulanmış geçişleri ve distortion numaralarıyla beni kısa sürede kendine bağlayan şarkılardan biriydi. Hatta bir ara bu şarkıya gitarıyla Tom Morello'nun konuk olduğu bile sanılabilir. Savannah, şikayetçi olmadığım bu rock yoğunluğuna serin bir mola veren akustik lezzet taşıyor. Diamonds 2000, kalburüstü bir stoner albümde olmazsa olmaz uzun (9 dakika) psychedelic / sludge / doom metal girdabının sefasını / cezasını yaşatıyor.

Yine ritm gitarla tribal bir girdap yaratan J. Quicksand, groove ya da jam artık ne derseniz paket yapıp hakkıyla teslim eden Acid Manic ve Heroin Chic, kapanışa da The Who parçası The Seeker'ın eli ayağı gayet düzgün coverı derken, "bi daha" nidalarıyla başa geri dönüyoruz. Her ne kadar Deep Inside'ın ilk, tek ve son oluşundan dolayı yeraltı efsanelerinden biri olduğuna dair kişisel algımdan memnun olsam da, 7Zuma7'ın o hiç çıkarmadığı ikinci, üçüncü, beşinci albümlerini hayal etmeden duramıyorum. Belki de adamlar "uzun kariyerinde sadece bir albümleri iyi olanlar" listeme Deep Inside ile gireceklerdi. Şayet "zaten stoner, psychedelic, doom, Sabbath, Purple, Zeppelin, cover, akustik, enstrümantal, groove, jam ne varsa bu albümde yaptık, zirvede bırakalım" dedilerse adamın "deep"i olduklarını kanıtlamışlardır.

1. Mirrorman
2. Over & Over & Over
3. Fistful of Dolls
4. One at a Time
5. Diamonds 2000
6. Crawling
7. Savannah
8. Acid Manic
9. J. Quicksand
10. Heroin Chic
11. The Seeker

24 Eylül 2012 Pazartesi

Metroland (OST)


Julian Barnes'ın aynı adlı romanından Adrian Hodges'ın senaryosunu yazdığı, Philip Saville'in yönettiği 1997 tarihli İngiltere/Fransa ortak yapımı Metroland, 60'larda hızlı bir gençlik dönemi geçiren Chris ve Toni adlı iki arkadaşın yıllar sonra tekrar karşılaşmaları ve o dönemdeki idealleriyle seçtikleri hayatlar arasındaki farklılıkları işleyen sevimli bir dramdı. Christian Bale ve Emily Watson'ın başrollerini paylaştıkları film, evlenip düzenli hayata geçmiş Chris ve yıllar sonra bekarlığı, ukalalığı ve özgürlüğüyle gençlik ideallerine ne kadar da bağlı kaldığı yönünde Chris'e hava atmak için geri dönen Toni arasındaki hayat tercihi farklılıklarının yol açtığı (ve birçoğumuza hiç de yabancı olmayan) geçmiş sorgusunu mütevazi ama ruh taşıyan bir biçimde ele almıştı. Geçmişin veya üniversite yıllarının solcularının, kazanovalarının, züğürtlerinin, kitap kurtlarının, kadın düşmanlarının, feministlerinin şimdi ne hallerde olduğunu gördüğümüzde yüzümüzde beliren tebessüm gibi bir film Metroland... Mark Knopfler ağırlıklı müzikleri de tıpkı film gibi sevimli, hüzünlü ve çekici.

Chris ve Toni'nin gençlik yıllarının geçtiği 60'ların ilk zamanları ile filmin şimdiki zamanı olan 77 Londra'sı arasında sahnleri olan film, müzikleriyle de bu gel-git atmosferini çok iyi yakalamış. Şanson divalarından ve 2012 Kasım'da bilmem kaçıncı albümünü çıkaracak olan Françoise Hardy'nin 1962 tarihli aynı adlı albümünde yer alan Tous les garçons et les filles ile 1910-1953 yılları arasında yaşamış swing müzisyeni Django Reinhardt'ın taş plaktan bugüne tadındaki iki parçası albümün Paris ayağını oluşturuyor. 70'ler sonundan seçkilerle The Stranglers, Hot Chocolate, Elvis Costello ve 1978 tarihli ilk albümlerinden efsanevi Sultans Of Swing'le Dire Straits Londra'dan sevgiler yolluyorlar. Sultans Of Swing şahane bir seçim olmuş ama diğer üç ismin bu albüme yakışacak daha sağlam şarkıları da vardı hani.

Mark Knopfler'ın yedi soundtrack çalışması ise albümün kıymetini arttıran en önemli unsurlar. Özellikle de filmin resmi teması olarak aynı adlı şarkının açılıştaki kısa ve enstrümantal versiyonu yanında, özellikle albüm kapanışında yer alan, aynı zamanda filmin end credits kısmına can veren Knopfler vokalli orijinali bir soundtrack içine konulabilecek en değerli şarkılardan biri. Filmle ilgili tüm duyguları derleyip toparlayan, giden gençlik yıllarının yürekte bıraktığı o kıymetli üzüntüye tercüman olan bu kapanış, güzel bir filmin aynı güzellikteki soundtrack derlemesine de hüzünlü bir veda duygusu veriyor. Başrolünde olduğumuz hayat, aşağıdan yukarı doğru akan "end credits" yazıları gibi akıp gidiyor.

1. Mark Knopfler - Metroland Theme (Instrumental)
2. Mark Knopfler - Annick
3. Françoise Hardy - Tous les garçons et les filles
4. Mark Knopfler - Brats
5. Django Reinhardt - Blues Clair
6. Mark Knopfler - Down Day
7. Mark Knopfler - A Walk in Paris
8. Mark Knopfler - She's Gone
9. Django Reinhardt and Quintette du Hot Club de France - Minor Swing
10. The Stranglers - Peaches
11. Dire Straits - Sultans of Swing
12. Hot Chocolate - So You Win Again
13. Elvis Costello - Alison
14. Mark Knopfler - Metroland

12 Ekim 2010 Salı

Moby - Play


Baştan söyleyeyim, bütün albümlerini dinlemiş biri olarak Moby'yi hiç sevmem. Sanki pahalı kayıt cihazlarına yüklemiş olduğu synthesizer şablonlarını durup durup yeni şarkılarmış gibi albümlerine serpiştirmiş duygusu verir bana. Altına da kâh hareketli, kâh düşük tempolu beatler döşeyerek bu şablonların arasındaki farkları gizlemeye çalışır adeta. Bana yavan gelen müzikal tavrı dışında da sebeplerim var. Bazı röportajlarını dinledim ve okudum. Mütevazı bir görüntü çizmek için kasarken ironik biçimde alttan alta sinsice kendini övmeden duramayan bir adam canlandı gözümde. Sanki ihtiyacı varmış gibi Eminem'e laf sokup polemik yaratmış, ummadığı bir sertlikle karşılaştığında ise sabah uyanınca Eminem hayranı olmuşçasına geri adım atmışlığı da var. Günümüz popüler müziğine yön veren isimlerden biriymiş gibi zaman zaman ahkâm kesmesi de çok itici gelmiştir. Asıl adı Richard Melville Hall olan Moby ismini nereden aldığı sorulsa da sorulmasa da efsanevi Moby Dick'in yazarı Herman Melville'in büyük büyükbabası olduğunu heryerde dile getirme gereği duyan, Moby, kendisine "Moby" yerine "Dick" demeyi daha uygun gördüğüm bir müzik insanı. Bu kadar vurmadan sonra ölmüş olması lâzım. O zaman hakkını da verelim.

Moby'nin içime fenalıklar veren diskografisi içinde yer alan 1999 tarihli Play, sadece Moby albümleri arasında en iyisi değil, elektronik müzik adına ömrümde duyduğum en iyi albümlerden birisidir de. Beaucoup Fish yazısında belirttiğim 90'lar sonu ve 2000'ler başı arasındaki paralel evrene ait albümlerden yani. Alternative rock'ta, punk'ta haklı olarak tutunamayan Moby'nin elektronik müziğe kayışında ne kadar isabetli bir karar vermiş olduğunu görkemli biçimde kafalara kazıyan tozlu ve modern bir yapıttır Play... Tozlu ve modern? Electronica, trip hop, ambient, rave, breakbeat modernliklerini, arşivlerin tozlu plâklarındaki blues, gospel ve soul parçalardan sample edilmiş vokallerle ve onların yarattığı hüzün yüklü nostaljiyle sarmaş dolaş etmiş bir müzikal tavırdan söz ediyorum. Hüzün ve nostalji kelimeleri korkup kaçırmasın. Moby Amerika'yı yeniden keşfetmiyor, tam tersi Amerika içinden kurmaca başka bir coğrafya çekip çıkarıyor adeta. Fizik kurallarını yok saymayan pop altyapılarla eski-yeni arasında dürüst bir kimya yaratıyor.


Honey, Find My Baby, Why Does My Heart Feel So Bad ?, Natural Blues, Run On, Porcelain (ve tabiî albümün B-side eklentisinde yer alan Flower) işte bu sözünü ettiğim, parçalardan bütüne ulaşan sevimli, üzgün, âşık, umutlu titreşimleri bulmuş efsane şarkılar. Onların her biri, sonra hepsi birden Moby'nin kendi tasarımı olan gezegeninin nüfusu, postanesi, barı, kilisesi, kütüphanesi olan şehirler haline geliyor. Bunların olduğu gezegende klüpler, diskolar, müzik marketler, ikinci el butikler, gelişmiş stüdyolar da var. Olmayan tek şey ise, dudak büktürecek bir sıkışmışlık duygusu. Bana göre bu duygunun yokluğu (veya rahatsızlık vermeyecek şekilde azlığı), tüm fantastik bileşenlerine rağmen Play'i çok daha rasyonel kılıyor. Ticari, ama bunun için suçlanmaması gereken pop arzu nesnesi South Side, kanının her damlasıyla bir big beat marşı Bodyrock, kesinlikle yan bakılmayacak çağdaş bir tekno Machete, "spoken word" tekdüzeliğini gerilim uçurumunun kıyısında gezinen baslar ve yine biryerlerden bulunup çıkarılmış sample vokal ile tekdüzelikten kurtaran güçlü trip hop If Things Were Perfect, basitliği içinde yoğunluğu taşıyan ambient Inside... Ayrıca gelmiş geçmiş en iyi albüm finallerinden birini yapan My Weakness, aslında bu içinde durduğumuz albümün bir paralel evren değil, Araf olabileceği ihtimalini yüzümüze vuruyor. Hiç lafı dolandırmadan ve bir anda bizi çırılçıplak bırakarak.

İlk şarkı Honey, son şarkı My Weakness... İkisini arka arkaya dinlediğimizde bizi nasıl bir albümün beklediği yönünde kafa karışıklığı yaşatacak kadar vizyonlu, ama buna karşın basitçe samimi bir albüm bütünlüğü yakalamış, "albüm" olmuş bir diyar. Underworld nasıl yeni bir Beaucoup Fish yapamayacaksa, Moby de bir daha Play gibi bir eser yapamayacak. Buna neredeyse eminim. Çünkü Play'den sonra bunun mümkün olabileceğine dair tüm ümitlerimi plânlı bir biçimde yok etti Moby. Ben pelerinini ve okuma gözlüğünü takmış kel ve tıfıl bir sample avcısından başka kahramanlıklar bekleyen kendi halinde bir çocuktum. Beni hayal gördüğüme ikna eden (tabiî asıl amacı kesinlikle bu olmayan) yine kendisi oldu. Tercihini kötü şarkılar yazmaktan yana kullanması saygı duyulacak gibi değil benim açımdan. Come On Baby ve James Bond Theme için de oyum her zaman onundur. Yine de konu Moby ise, Play bana yeter de artar.

1. Honey
2. Find My Baby
3. Porcelain
4. Why Does My Heart Feel So Bad?
5. South Side
6. Rushing
7. Bodyrock
8. Natural Blues
9. Machete
10. 7
11. Run On
12. Down Slow
13. If Things Were Perfect
14. Everloving
15. Inside
16. Guitar, Flute & String
17. The Sky Is Broken
18. My Weakness

9 Ekim 2010 Cumartesi

Underworld - Beaucoup Fish


Duydum ki Underworld yeni albümü Barking'i çıkarmış. Biraz hevesle ve ümitle kulak verdim. Yok, yine olmadı. Bana göre çok kötü bir albüm. Toptan zaman kaybı. Tıpkı 2000'den itibaren yaptıkları herşey gibi... Seveni de vardır, durduk yere çamur atmamak lâzım ama durduk yere değil benimki. Underworld ismini ilk kez Trainspotting'deki Born Slippy sayesinde duymuş olanlar için Underworld isminin mânâsı farklıdır. Ya da buna da "bence" diyelim. Trainspotting öncesinde de 3-4 albümleri bulunmakta. Fakat bu adamları gerçek anlamda benim için efsanevi bir albüm olan Beaucoup Fish'ten sonra takip etmeye başlamıştım. Hoş, Barking çok iyi bir albüm olsaydı bile ben bugün Beaucoup Fish'ten bahsedecektim. Ne zamandır da ona olan gönül borcumu ödemenin bir fırsatını kolluyordum. O fırsat da Barking adlı sıradan bile demeye dilimin varmadığı, günümüzde "yeni yetme" diye aşağılanan pekçok elektronik müzik grubunun bile kat kat iyisini yapabildiği saçma sapan bir albüm sayesinde doğdu.

Ne kadar ihtişamlı sıfat varsa üşenmeden sıraya dizebileceğim Beaucoup Fish, 90'lar sonu ve 2000'ler başı arasında, yani Underworld'ün benim için tamamen değişeceği sınırda piyasaya çıkmıştı. İşin garibi, bugün gelmiş geçmiş en iyi elektronik albümler hangisidir sorusuna vereceğim çoğu isim de bu aralıkta çıkmıştı. O aralık sanki elektronik müzikte bir paralel evrendi. O evrene ait diğer albümlerden başka yazılarda söz etmek umuduyla, Beaucoup Fish'in büyülü ortamına girersem (ki kolay kolay çıkamam!), söyleyebilecek çok şeyim var, ama öte yandan hiçbirşeyim yok. Baştan sona dinlediğim ilk Underworld albümü, ama onu bu derece yüceltiyor olmamın sebebi "ilkler unutulmaz" geyiği değil kesinlikle. 90'ları terk ederken bana hayatta grunge'dan, alternative rock'tan daha başka zevkler de olduğu fikrini aşılayan olağanüstü albümlerden biri olması bir yana, 80'lere, 90'lara, 2000'lere hapsetmenin mümkün olmadığı bir manifesto adeta.


Normal olarak kaset formatında dinlemekten içi dışına çıkmış, bu yüzden teknolojik gelişmeler hesap edilmeyerek yenisi bile alınmış Beaucoup Fish, yaklaşık 12 dakikalık Cups ile başlıyordu. Born Slippy'nin gazıyla şans verdiğim albüm, bu tip uzun şarkılara olan tahammülsüzlüğümü sınar gibiydi. Dakikalarca sentetik bir altyapıya sade biçimde döşenmiş vokalle "bu mu Underworld" demiştim daha ilk şarkıdan. Meğer son 3,5 dakikasıyla öyle harika bir final hazırlamışlar ki, şarkının o sentetik sadeliğinin sebebi varmış. Şarkının sonlarında yaşanan bu synth cümbüşü, yekten iyi bir albüme senet imzaladığımı hissettirdi. İkinci şarkı Push Upstairs (ve albümün sonlarına doğru Push Downstairs), iniş-çıkış psikolojisini yansıtma yönünden gayet becerikli işler. Jumbo'nun sevimli-hüzünlü yapısı tempolu bir ambient duruluğu taşıyordu. Shudder/King of Snake'in arsız tekno düzeneği ise partiye yetişmek için bir an önce işini bitirmeye çalışan bir arı çalışkanlığı duygusu taşıyordu. Winjer'ın psikolog koltuğuna uzanmış ne dediği anlaşılmayan üzgün bir robotu gözümde canlandıran tuhaflığı, içine kapalı bir varoluş basitliği taşıyordu. Bu şarkıların hepsi birşeyleri biryerlere taşıyordu.

Kasetin B yüzü Skym adlı bir elektro-şiir ile açılıyor. Sadece kulak kesilip o poetik havayı solumak, son derece basit aşk lirikleri arasından "how many lives you've lived" gibi dizeleri sindirmek gerekiyor. O kadar büyüleyici ki, o kadar büyüleyici! Bu yoğun yörüngeden çıkınca albümün yaramaz çocuğu, hatta bir ara uzun süre cep telefonu melodim yaptığım Bruce Lee peydahlanıveriyor. Benzetmemi mazur görün ama bu kadar onun bunun çocuğu bir şarkı az bulunur. Dinlerken insanlar karate figürlerini dansa karıştırsınlar diye mi tasarlanmış belli değil. Özgün bir tekno olarak gördüğüm yedi buçuk dakikalık Kittens, tekno şarkıların pek yapmadığı biçimde orta yerinde ritmini durdurup 1-2 dakikalığına da olsa özüne odaklanmamızı isteyen bir şarkı. Baştan sona sabit ve ölümcül bir bas ile ilerleyen Something Like A Mama, tam bir breakbeat klâsiği. Nasıl bir zihin tarafından tasarlandığı anlaşılamaz türden emprovize disiplin sahibi denebilir, denmeli. Kapanışı yapan Moaner, albümdeki Shudder/King of Snake ve Kittens ayarındaki bir şarkı. İyi olmasına rağmen her dinleyişimde keşke o kapanışı Skym ile yapsalardı dedirtmedi de değil.

Karl Hyde ve Rick Smith'den kurulu Underworld, 1990-2000 arasında kadrosunda Darren Emerson'ı da bulunduruyordu. O zamandan beri ikili olarak devam etmekteler. Beaucoup Fish kadrosunda Emerson'ın da olmasını ve sonraki albümlerinde bana göre Beaucoup Fish ruhunun yakalanamamasını bu tip gerekçelere dayandırmakla uğraşmadım. Benim için Underworld sadece Beaucoup Fish'ten ibaret ki, o da bana fazlasıyla yetiyor. Sonraki Underworld albümlerini yeni bir Beaucoup Fish bulurum umuduyla dinlemedim hiç. Çünkü asla yeni bir Beaucoup Fish gelmez. Underworld'ün kendisi bile getiremez. Amaç sadece ondan kalan artıkların nerede nasıl kullanıldıklarına dair merak köreltmek. Ama Beaucoup Fish'ten sonra gördüm ki, bu başyapıttan geriye hiçbir artık kalmamış.

1. Cups
2. Push Upstairs
3. Jumbo
4. Shudder / King Of Snake
5. Winjer
6. Skym
7. Bruce Lee
8. Kittens
9. Push Downstairs
10. Something Like A Mama
11. Moaner