* Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2025 Cumartesi

Emma Elisabeth - A Sudden Break In The Clouds

 
"A Sudden Break In The Clouds, grubumla tek bir odada, hepimiz mutlu olana kadar birlikte kayıtlar yaparak kaydedildi. Kaydedilmesi ve bu güzel, büyük stüdyo odasında çalışılması, tüm albüme gerçekten özel hissettiren bir enerji verdi. Hepimizin, grup olarak dinamiklerimizin ve yaratıcılığımızın bir albüme yansıtılmış bir sinerjisi. Genellikle aşırı mükemmeliyetçi ve detaycıyımdır, kayıtlar üzerinde çalışmak çok daha uzun sürer. Bu albümle süreci kucaklamaya, bir adım geri çekilmeye ve büyük resme bakmaya karar verdim. Büyüleyici ve alçakgönüllü bir deneyimdi. Başardıklarımızla gurur duyuyorum. Albüme, albümdeki bir söz dizesinden esinlenerek "A sudden Break in the Clouds" (Bulutlarda Ani Bir Kırılma) adını vermeye karar verdim. Genel olarak öncekinden daha az karanlık, yağmur bulutları dağılıyor ve biraz daha fazla güneş ışığı içeri sızıyor (hüzünlü bir havası olsa da). İstikrarı bulmayı, umutlu kalmayı, kaybolmuş hissetmeyi ve yeniden yolunuzu bulmayı konu alıyor."

1984 İsveç doğumlu Alman şarkıcı Emma Elisabeth, detaylarını bilmediğim müzikal hayatına Betty Dittrich adıyla girmiş, 2013 yılında Gute Jungs, böse Mädchen adlı ilk ve tek albümünü yapmış bir insan. Sunshine pop ve schlager (özellikle Almanya, Avusturya, İsviçre'de popüler Avrupa melodik pop türü) nostaljisi taşıyan albüm ne uzayan, ne kısalan bir pop şirinliği. Bu albümden üç yıl sonra 2016'da bu kez Emma Elisabeth adıyla Cover Stories'i çıkardı. 12 adet coverdan oluşan bu akustik, karanlık, kırılgan albümü genel olarak beğendim. Paranoid, The Chain, Only Happy When It Rains, Born To Be Wild gibi çok iyi civerlar vardı. Sonrasında Melancholic Milkshake (2019) ve Some Kind Of Paradise (2022) albümlerini dinledim. Onlar için aynı olumlu şeyleri söyleyemeyeceğim. Sıradan, bende herhangi bir duygu uyandırmayan indie pop şarkılarıydı bunlar. Tabii tüm bu albümleri 4. albüm A Sudden Break In The Clouds'u dinleyip çok sevdikten sonra geçmişinde neler yaptığına bakmak için dinledim. Belki ilk onları dinleseydim bu güzeller güzeli 4. albüm için çok hevesli olmayabilir, pas geçebilirdim. A Sudden Break In The Clouds, diğer albümlerden biraz farklı olarak folk, alt.country, americana türünün iyi örneklerinden biri olarak boy gösteriyor. Hatta ilk dinlediğimde Emma Elisabeth'i Amerikalı kaliteli bir singer/songwriter sandım.


İçinde indie pop ve blues da hissedilen bu tür dönüşümünün ona çok belli bir olgunluk, bir ruh, bir karizma kattığı görülüyor. Yani bana öyle göründü. Onunla tanışmak için en ideal albüm bu olsa gerek. Schlager'dan americana'ya uzanan singer ve singer/songwriter yolculuğu bu albümle çok iyi bir durakta duruyor. A Sudden Break In The Clouds gerçekten de Elisabeth'in grubuyla bir odaya girip sakince şarkılarını çalıp söyledikleri ve kaydettikleri 42 dakikalık bir "session"a benziyor. Etiketindeki Amerikan kırsalına dair pastoral referanslar sebebiyle sıradan bir country albümü izlenimi edinmek olası. Normalde bu izlenim sebebiyle pas geçtiğim çok albüm oldu. Belki oralarda  Elisabeth gibi başka kaliteli insanları kaçırmış olabilirim. Herkese yetişmemiz mümkün değil. Beni Emma Elisabeth'i, özellikle de bu albümünü dinlemeye iten sebep neydi hiç bilmiyorum. Bazen hiç sebepsiz, önsezisiz, temelsiz, pat diye bir albüme daldığımız olur ya (olur değil mi?), işte böyle anlardan birinde kavgasız gürültüsüz, kırsal hüznün içinde kaybolmak isteyeceğimiz bir müziğin kollarında olmak ihtiyaç halini alır. Özellikle bazı kadın country, folk, americana müzisyenlerindeki o ağırbaşlı savruluş o kadar güzeldir ki, onların dinginlikleri altında yatan tutkuyu hissetmemek çok zordur. Bana bunları söyletenler genelde Amerikalı kadınlar oldu. Bir Alman olarak Emma Elisabeth'in bu melankoli evrenine dahil olması, müziğin lokal özgünlüğü kadar coğrafi evrenselliğini de tescilliyor.

Elisabeth ile bizi tanıştıran ilk şarkı Brando, karanlık, mağrur bir western gibi karizmatik. Marlon Brando'nun One-Eyed Jacks'inden esinlenmiş olmasını dilerdim. (Film, Brando'nun ilk ve tek yönetmenlik denemesidir bu arada.) Swan Song, bu hoş kasveti değiştirip olgun bir pop folk serinliği sunuyor. Zaten bu kasvet, karanlık, serinlik paslaşması albüm geneline hakim. Possibly Never, Pretty Garden, Under The Garden, The Ocotillos diye nehir gibi akan şarkılar, her dinleme turunda biraz daha kişilik kazanıyor. Lovers In Reverse'den ayrıca bahsetmek isterim. Bence albümün en kırılgan ve tutkulu şarkısı olabilir. Tabii diğerlerinde de kendi ölçüleri dahilinde o hüzün ve tutku farklı suretlerde görülüyor. Ama Lovers In Reverse sanki albümün üzerine bir battaniye gibi örtülüyor, onun altında üzülüyor, ağlıyor. Benim için albümün Denis Johnson novellasından aynı adla uyarlanan Train Dreams filmiyle aynı zamanlara denk gelmesi, Amerikan kırsalının şiirsel pastoralliğiyle yürek burkan bir örtüşme yaşattı. Benzer duyguları hissetmeyeli uzun zaman olmuş. Kendilerinden uzun süredir haber alınamayan Leah James ve Miranda Lee Richards'ın şarkılarında benzer tatlar vardı. Bu iki kadın o güzel atlara binip batının eşsiz günbatımında kayboldular. Bir gün dönerler diye bekliyoruz. Emma Elisabeth'i de bu albümle kazanmış olduk. Country müziğin melankolik yüzüne yüreğini koymuş kadın şarkıcıların çoğalması dileğiyle.

1. Brando
2. Swan Song
3. Pretty Garden
4. Possibly Never
5. Hell Or High Water
6. Under The Sun (Interlude)
7. Under The Sun
8. Songs About The City
9. Lovers In Reverse
10. Head Full Of Dreams
11. Chess With Death
12. The Ocotillos

29 Ekim 2024 Salı

Suzan Köcher’s Suprafon - In These Dying Times

 
Suzan Köcher's Suprafon, Suzan Köcher ile beraber dört müzisyenden kurulu Alman bir grup. Almanya'dan fazla bir örneğini görmediğim üzere psychedelia ve dream pop yanında americana, alt-country, pop rock, indie rock karışımı lezzetli bir müzik yapıyorlar. Öncesinde Suzan Köcher'in iki adet albümü var. İkisini de merak edip dinledim. İlkini pek beğenmesem de 2019 tarihli ikinci albüm Suprafon, americana, desert rock, alt-country ağırlıklı gayet kaliteli bir işti. Bu albümün ardından Suzan Köcher's Suprafon adıyla çıkan üçüncü albümü In These Dying Times ise bu yazının konusu. Yukarıda belirtilen karışımı oluşturan elementlerin çeşitliliğine rağmen şarkılar birbirlerinden farklı özellikler sergilemiyorlar. Aynı tür ve telden çalarken yüzeyde indie pop/rock görüntüsü veriyorlar. Diğer türleri de bu ana gövde içinde çok iyi eritiyorlar. Deneysel ve eklektik olmadan, dinlemesi kolay ve zevkli bir modda seyrediyorlar. Bu da akılda kalıcılık sağlıyor. Bende sağladığı başka bir şey de nostalji oldu. Örneğin albüme adını veren açılış şarkısı sanki 90'larda bir radyodan fırlamış güzellikteydi. Bu tarifi gözünde (kulağında) canlandıramamış ve o nostalji tanımlamasını anlamamış olanlar için yapacak bir şey yok. Tamamen hissi bir durum bu. Üstelik bu nostalji albüm boyunca (iyi ki) yakamı bırakmadı. In These Dying Times ile birlikte Camera'dan da aynı nostalji tadını aldım. Hatta Camera'dan biraz daha güçlü aldım diyebilirim.

Suzan Köcher's Suprafon'un en iyi yaptığı şeylerden biri de alternatif country duygusunu indie ve pop karakterine işleyişi. Özellikle Maybe I'm A Lemon ve kapanışta yer alan 9 dakikalık Desert Air Motel sağlam birer western ambiyansı kuruyorlar. Bu arada Desert Air Motel çok iyi şarkı ama 9 dakika olmasına hiç gerek yoktu. Zaten yaklaşık son 3-4 dakikası sanki yer doldursun diye uzatılmış ya da ucuna enstrümantal bir başka şarkı eklenmiş gibi duran gereksizlikte. Yine de rahatsız edici bir durum yok. Genel olarak 9 şarkının benim açımdan rahatsız edici, sıkıcı hiç bir yanı yok. Tam tersi, albüme alıştıkça yavaş yavaş sindirmek istedim. Hemen bitmesini istemediğiniz bir burger veya bir şişe bira misali. (Ya da ikisi aynı anda!) Bana göre albümün en iyilerinden biri olan Living In A Bad Place, içindeki olgun pop duygusuyla albüm geneliyle arasındaki az farkı hissettiriyor. In These Dying Times ve Camera'dan bahsederken unuttuğum Falling For Autumn'u da ekleyerek albümün sürekli vurguladığımız 90'lar tınısına hayran kaldığımı ifade edeyim. O yıllarda çıkmış olsa, sağlam bir tanıtımla Sheryl Crow veya Alanis Morisette klasmanında yer alabilirdi. Onlara çok benzediği veya hit canavarı albümler çıkardığı için değil, 90'lar kadın alternatif rock kulvarına müzikal ruh olarak çok yakıştığı için. Suzan Köcher'in çok ayrıcalıklı olmayan ama karizması da hissedilen sesi, kulakta döndükçe akşam üstü meltemi estiren soundu ile yan yana gelince insanın içi cız ediyor. Hemen 90'lara ait bir çalma listesi aramaya başlıyor.

1. In These Dying Times
2. Maybe I'm a Lemon
3. Sleepless Strangers
4. Seventeen
5. Living in a Bad Place
6. The Trip
7. Camera
8. Falling For Autumn
9. Desert Air Motel

27 Eylül 2024 Cuma

Mikroboy - Nennt es, wie ihr wollt


Württemberg/Almanya dolaylarından harika bir grup Mikroboy… Bir kız, üç erkekten kurulu olup indie rock ve indie electronic ile flört ediyorlar. İlk albümleri Nennt es, wie ihr wollt, üzerine tereyağı sürüp yenilesi sabah atıştırması misali fırından yeni çıktı. Albüm adından da anlaşılacağı üzere şarkılarını o iğrenç Almanca lisanıyla söylüyorlar. (Son parça This Room'da, hemşerileri olan Get Well Soon lakaplı Konstantin Gropper'ın İngilizce bölümlerle katıldığı düeti de mevcut). Fakat sanılanın aksine hiç de “ich bin deutsch” bir müzik değil yaptıkları. Almanca’nın birçok güzel şarkının içine edişini esefle görmüş ve kınamışızdır. Hatta İngilizcesine alıştığımız indie müziğini bile yapış yapış euro pop densizliğine evriltmişliği vardır bu dilin. Mikroboy’un müziği öyle canlı, öyle yoğun, öyle hüzünlü ve tüm bunlara rağmen öyle mütevazi ki, değil Almanca, Rusça da gelse mahvedemez. Soyadları Müller olan davul ve basın uyumu, Anneli Bentler’in her şarkıya atlamayan geri vokali ve en önemlisi yaratıcı keyboard dokunuşlarıyla üç köşeyi kuruyor, dördüncü köşeyi de Michi Ludes’in zaten karakter sahibi olan şarkılara kattığı ölçülü ama tutkulu vokali + gitarı mükemmel tamamlıyor.

Açıkçası genç ve yeni bir gruptan, hele de Almanya’dan çıkan genç ve yeni bir gruptan böyle dürüst, böyle güçlü bir albüm beklemezdim. Un, şeker her şey olur ama iyi şarkı yazamazsanız emekler ziyan olur. Mikroboy’un böyle bir problemi de yok bana göre. Dinledikçe dinleyesimin gelmesi bir yana, aklımda asla tutamayacağım şarkı isimleri yüzünden, iniş çıkışlarıyla masalsı bir konsept albüm dinlediğim hissi olayı daha gizemli kılıyor. O şarkı isimlerini yazmaya üşendiğim yok, fakat benim için öne çıkan şarkılar değil, albümün bizzat kendisi. Bir tek şımarma belirtisi göremezsiniz. Kaldı ki tüm pop rock numaralarına, zaman zaman hırslandığı anlara rağmen Mikroboy hepsinin ötesinde hüzünlü bir grup. Gençliklerini ve hırslarını bu hüzne kanalize ettiklerinden, enerjilerini o hüzünle seviştirdiklerinden ötürü iyi bir grup. Nennt es, wie ihr wollt kendini gayet güzel ifade eden bir albüm. Yılın en iyi debutlarından biri.

1. Glück reint sich auf Augenblicke
2. Raus mit der schlechten Luft, rein mit der guten
3. Nichts ist umsonst
4. Du, nicht wir!
5. Rückschritt gleich Fortschritt
6. Pre oder Post
7. Neue Zeiten
8. Eines dieser Leben
9. Alle Menschen verlieren Sachen
10. Apollo
11. Vom Leben und Verstehen
12. This Room (feat. Get Well Soon)

23 Mayıs 2024 Perşembe

Trost - Trust Me


Annika Line Trost, Berlin doğumlu enteresan bir müzik kadını. Enteresanlığını tamamen 2006 tarihli Trust Me adlı ikinci albümüne borçluyum kendi adıma. Tamam, daha önce çok daha enteresan albümler duydum. Hatta Trust Me onların yanında her köşebaşında çarpışıp elindeki CD'leri (var ya, eskiden bunlar kitaptı!) düşüren kızlar kadar sıradan bir reklâm aldatmacasına bile dönüşebilir. Ama daha oralara bile gelememişler için çok daha ilginç, çok daha saçma sapan olduğu su götürmez. Oysa bir süre sonra peşi sıra kötü indie albümler dinlemekten solunum yetmezliğine uğramış benim gibiler için Trost, neredeyse sülük gibi yapışan başağrılarını şıp diye kesen oksijen takviyesi işlevi gördü adeta. Gina V. D'Orio ile birlikte 1998'de kurdukları, Dance-Pop, Synth Punk, Electroclash, Riot Grrrl, Dance-Punk, Digital Hardcore gibi akla ziyan karışımlara sahip Cobra Killer adlı grubuyla tam dört albüme dahil olmuş Annika Line Trost, kendine ait iki solosu bulunan müthiş bir kadın.

Cobra Killer restoranındaki menüden sadece 76/77 adlı 2004 tarihli şarabından tattığım Trost, (tutku yüklü bir sanatçının elinden çıkma bir ilüstrasyona benzeyen bu kadına Trost demek de ayrıca tuhaf geldi şimdi) o şarabıyla damağımda çürük yumurta tadı bırakmıştı açıkçası. Sonra da o restorana bir daha gitmedim. İyi mi ettim, kötü mü bilmem. Ama 2006 tarihli Trust Me (2004 tarihli Trost'un hangi deliğe girdiğini henüz bulamadım!) yıllandıkça güzelleşen bir etkiye sahip olduğunu bir mahzen dolusu hisle birlikte üzerime yığdı adeta. Nasıl anlatsam, kime benzetsem diye düşünürken aklımdan bir sürü isim geçmedi değil. Paylaşmaktan korkmayacaklarım arasında Beck ve Moby'nin 90'larda yapmış oldukları bazı atılımlar geldi. Sample sever bir dinleyen olmamdan ötürü, Trost'un pekçok bilinmez ve merak da edilmez sample alıntılarının tadına doyamadım.


Çok çekici bir western pop havasıyla ve bir çırpıda kendine bağlayan döngüsüyle Cowboy, albüm için harika bir açılış yapmakta. Hemen peşinden gelen This Strange Someone, aynı çekiciliklere sahip olağanüstü bir dark tango ambiyansı yaratmakta. "Papatya gibisin, beyaz ve ince" tangosunun ezberini bozan bu hınzır güzellik, çok fazla tango duymamış, duymak için de özel bir çaba sarfetmemiş benim gibiler için aslında bir tango bile sayılmaz. Olsa olsa tangoyla kafa bulan, kafası güzel bir indie pop bestesidir. Ama kesinlikle olağanüstüdür. Keza, aynı kafa bulma geleneğini bu kez sıkıcı koro sololarına benzeyen I Was Wrong ile de sonuca ulaştırır. Her şey yolunda giderken Man On The Box çıkagelir. Bluesy bas döngüsüne hapseden, içinden hiç çıkasımın gelmediği bu döngüyü sıkı bir nakarat ve geçişlerle, çan sesiyle, nefeslilerle, geri vokallerle, elektronik destekle ve ısırmayan sinek vızıltısı bir gitarla zenginleştirmek, üstelik o kalabalığı hç mi hiç hissettirmemek düpedüz ustalık. Man On The Box asla atlanmaması gereken bir şarkıdır bu yüzden.

Benzer elektronik, pop, sample oyunları albüm boyunca sürer gider. Fransız şansonlarını anımsatan yaklaşık iki dakikalık Even Sparrows Don't Like To Stay bile sample çıtırtılarıyla bir plâk dokusu ve kokusu verir kulaklara ve burunlara. In Diesen Raum adlı "yabancı" şarkı ise, Almanca'nın "yabancı"lığını sözünü ettiğim zenginliklerin eksiksizliğiyle müthiş bir blues (indie) rock tınısıyla buluşturur. Neonlight Deadland, 70'lerin casus filmlerinden fırlamış gerilimli jazzy tripleri kusursuz biçimde yansıtır. Aynı filmin olası bir dans sahnesinin casus ruhsuzluğuna tercüman olan Guy Le Superhero ve hızlı bir parti sonrasının yıkık-dökük, yorgun-bitkin, salaş-talaş, sarhoş-mayhoş moduna fon müziği olabilecek Black ve Filled With Tears gibi besteler, sözün bitmediği, müziğin susmadığı yerlerde gezinirler. 2006'nın ilk 10'a giresi albümlerinden birinin parçalarıdırlar. Annika Line Trost'un kobra katilliğini bırakıp, o katil baslarla tekrar hayatımıza girmesinin zamanı gelmiş de geçmiştir bile. Çünkü ona güvenimiz tamdır.

1. Cowboy
2. This Strange Someone
3. I Was Wrong
4. Man On The Box
5. The Scales and The Score
6. Sans Ta Scie
7. Even Sparrows Don't Like To Stay
8. In Diesen Raum
9. Black
10. Neonlight Deadland
11. Guy Le Superhero
12. Filled With Tears

28 Temmuz 2023 Cuma

Kingdom Come - In Your Face

 
Artık o kadar kötü albümler çıkmaya başladı ki oturup ağız tadıyla yeni bir şeylerden bahsetmek yalan oldu bu aralar. Böyle olunca kulak sağlığımızı da düşünmek icap ediyor. Çare her zaman olduğu gibi eskilerde. Dijitalleşme öncesinde bilgisayarsız, internetsiz dönemin yıldızı kasetlerde bulduğumuz mutluluğa artık kasetlerin kendisiyle olmasa da bilgisayarlı, internetli dönemde ulaşıyoruz. Kötü albümlerden ve şarkılardan kaçarken sığınağımız 80'lerin, 90'ların şahane albümleri oluyor. İşte öyle günlerden birinde sığınak ararken karşıma çıkan Alman grup Kingdom Come'ın kendi adını taşıyan 1988 tarihli ilk albümüne bilmem kaçıncı kez düştüm. Bu hard rock başyapıtından 2010 yılında etraflıca söz etmiştim. O yazının son paragrafında ikinci albüm In Your Face'in bu ilk albüme en çok yaklaşanı olduğunu söylemiştim. İlk albümü yine aynı keyifle dinledikten sonra grubun tadına doyamayıp In Your Face'e uzandım. İlk albümden hemen bir yıl sonra çıkması, daha ilk albümün onyıllar sürecek etkisi bitmediğinden önce tuhaf gelmişti. Belki biraz da bunun yüzünden, ama en çok da ilk albümün koyduğu çıta yüzünden değeri uzun süre bilinmedi. In Your Face'e borçlu hissettiğimden kendi adıma bu değeri bir nebze vermek isterim.

80'lerin sonu Kingdom Come kariyerinin başı oldu. 88 ve 89 albümleri o kadar güçlü, köklerine bağlı, aynı zamanda yenilikçiydi ki, benim için hala taptazedir. Yine de Kingdom Come 88'in tahtına hiçbir Kingdom Come albümünün oturamayacağını tekrarlayarak onun bir yaş küçüğü olan In Your Face'e geçelim. Sound olarak davul tonu dışında pek bir değişiklik yok aslında. Who Do You Love, Perfect 'O', The Wind, Gotta Go (Can't Wage A War) dörtlüsü o taptaze Kingdom Come karakteristiğine sahip şarkılar. Bu karakteristiğin içinde harikulade riffler, tutkulu nakaratlar, Led Zeppelin mirası hard/blues rock kıvraklığı ve yine buna bağlı olarak Lenny Wolf'un erken Robert Plant ilhamlı enfes vokali var. Zaten grubun tek cümlelik özeti de bu. Yukarıda saydığım muhteşem dörtlünün bir lig altında mücadele veren Highway 6, Mean Dirty Joe, Do You Like It ve sağlam bir blues rock olan Just Like A Wild Rose da albümün kalitesine katkı sağlayan besteler. İşte bence Kingdom Come 88'de bu lig olayı yoktu. Tüm şarkılar üst ve eşit bir düzeyden ses veriyordu. Canımı en çok sıkan da albümün Stargazer gibi sıradan bir şarkıyla kapanış yapmasıydı. 

Yine de bu iki olağanüstü albümden sonra gelen tam 11 albümden aklımda kalan tek şey, yalan olmasın sadece Both Of Us adlı nefis şarkı. Bu 11 albümü kesinlikle hatırlamıyorum. Hatta bazılarını dinlediğimden bile emin değilim. Artık Wolf'un şarkı yazarlığındaki gerileme mi, yoksa daha fantastik bir ifadeyle ilham perilerinin terk eylemesinden mi bilinmez, dinlediğim halde beni çarpmamış olmalarından ötürü bu 1 değil, 5 değil, 10 değil, 11 albümden aklımda bir şarkı dışında bir şey kalmamış olması hiç normal değil. Fırsat bulursam dönerim diyeceğim ama ilk iki albümlerinde olmayıp da onlarda olan bir şeylerin varlığına pek ihtimal vermiyorum. Atla deve değil aradığım. İyi şarkılar olsun yeter. Efsanevi ilk albümün görkeminden sonra gelen In Your Face'in bende hep hüzünlü bir havası olmuştur. Üstelik What Love Can Be ve Loving You gibi iki öldürücü balada benzer bir şarkıya sahip olmamasına rağmen. O hüzün, sound kaynaklı bir hüzünden ziyade, belki de Kingdom Come'ın uzun kariyerine benim gözümde daha ikinci albümden erken veda edişinin hüznüdür. "Erken veda" tamlamasının kendisi zaten yeterince hüzünlü değil mi?

1. Do You Like It
2. Who Do You Love
3. The Wind
4. Gotta Go (Can't Wage a War)
5. Highway 6
6. Perfect 'O'
7. Just Like a Wild Rose
8. Overrated
9. Mean Dirty Joe
10. Stargazer

27 Kasım 2022 Pazar

The Winston Brothers - Drift

 
The Winston Brothers, Hamburg merkezli multi-enstrümantalist ve yapımcı Sebastian Nagel (The Mighty Mocambos, Bacao Rhythm & Steel Band) ve davulcu / perküsyoncu Lucas Kochbeck (The KBCS, Bacao Rhythm & Steel Band, Hamburg Spinners) tarafından kurulup yürütülen bir stüdyo projesi. 18 Kasım 2022'de çıkan ilk albümlerinin adı da Drift. Bu arada arkadaşların parantez içindeki diğer projelerini de bir kenara not ettim. Zira The Winston Brothers adı altında yaptıkları bu funk tonunu çok severim. Yeraltından da çok sağlam işler çıkar çoğunlukla. Benim açımdan 2022 yılı funk müzik olarak pek iyi geçmedi doğrusu. Belki de iyiler bana denk gelmedi. Yolunu gözlediğim İngiliz grup The New Mastersounds albümü The Deplar Effect bile beklediğim gibi çıkmadı. Bahsettiğim funk, saykodelik öğelerle rock veya heavy psych buluşmasından kaynaklanan sentez işler değil. Bildiğin anam babam deep funk. Tabii günümüze ait olduğunu belli edecek kadar da modern düzenlemelere sahip olanından. İşte The Winston Brothers hem onlardan biri olduğu, hem de geçmiş ile şimdi arasında mütevazi bir köprü kurabildiği için dikkatimi çekti.

Analog prodüksyonlara meraklı Nagel ve Kochbeck, 60'ların / 70'lerin funk'ına selamdan ötesini gönderen 11 şarkılık Drift'i gururla sunarken ekstra macera arayışına girmemişler ki, macera arayışına girenleri sevdiğimiz gibi, elindekilerle en iyisini çıkarmaya çalışanlara da saygıda kusur etmeyiz. İstediği yere girip çıkan kıvrak caz gitarı, ona yoldaşlık eden işbilir bas, Lucas Kochbeck'in kütür kütür işleyen zeki davulu, enstrümantal şarkılara adeta solistlik yapan nefesli takımı, akılda kalıcı, tekrarlayan motifler, sadece funkçıların değil, breakbeat, enstrümantal hip-hop sevenlerin de hoşuna gidecektir. İlk şarkı Winston Theme, 40 dakikalık Drift adlı bu filmin açılış jeneriği rolünü mükemmel oynayan bir şarkı. Bu rolü albüme adını veren Drift de çok iyi oynardı doğrusu. Boiling Pot, Northern Light, Think ve kapanışı layığıyla yapan Brother's Strut albümdeki favorilerim. Hepsine bayıldım. Belki iki şarkı fazlası olabilir ama hiç mühim değil. İlk albümden armudun sapını, üzümün çöpünü dert etmiyoruz o kadar. Elimizde dans da ettiren, yolculuklara yarenlik de eden, yeni başladığınız kitabı okurken fona da yerleşebilen, sonbaharımızı şenlendirmiş nefis bir albüm var zaten.

1. Winston Theme
2. Boiling Pot
3. Hang On
4. Drift
5. Northern Light
6. Matering
7. One Thing
8. Free Ride
9. High Life
10. Think
11. Brother's Strut

28 Mart 2022 Pazartesi

Spiral Drive - Visions In Bloom

 
Çekirdek olarak üç kişiden kurulu Spiral Drive, Mannheim, Almanya'da 2018 yılında müzik hayatına başlamış bir grup. Vokal ve illaki gitardaki Raphael Neikes'ın şarkı yazarlığı ve yapımcılığı altında göründüğü için bazı kaynaklarda onun proje grubu diye geçiyor. İsterse solosu olsun hiç fark etmez, ortada çok boyutlu, teknik ve ruh olarak yelpazesi geniş bir müzik, Visions In Bloom adında da canavar gibi bir albüm var. İlk olarak Şubat 2018'de Space Pirates Session adında tamamen canlı kaydedilen bir EP ile kendini gösteren, ufaktan çevre yapan, The Vintage Caravan, Mother's Cake gibi sıkı grupların konser açılışlarında yer alan Spiral Drive, Eylül 2019'da ilk albüm Unity'yi çıkarıyor. İkinci albüm Visions In Bloom'dan sonra ilk albümü dinlediğim için Unity'yi sıradan bulmuş olabilirim. Belki de gerçekten sıradandır. Ama 2022'nin en iyi rock albümlerinden biri olan Visions In Bloom'dan iyi olma ihtimali yok. Tam 1 saat boyunca psychedelic rock ekseni etrafında türlü duraklara uğrayan, uğradığı her durağı küçük bir konser sahnesi haline getiren grup, her uğrayışta yeni keşifler yapılabilecek etkileyici bir yolculuk vaadinde bulunuyor.

Intronun adından alternative/fuzz rock Echoes ile yapılan açılış, nasıl ki bir dizinin pilot bölümü o diziye tamam mı devam mı dememize dair fikir veriyorsa, bana heyecanlı bir devam hissi verdi. Sonra neo-psychedelia Space Train sayesinde ufak ufak çember genişlemeye başlıyor. Böyle devam etsin derken dance-punk Heatwave ortaya çıkıp kulakları ateşe veriyor. Psychedelic fuzz pop rock demekten başka ne denebilir bilemediğim Lines For Lives, albüme kattığı karizmayla sanırım en iyilerden biri. Bu kez boogie punk gibi var olup olmadığını bilmediğim bir tanımda bulunacağım Illusion ile birlikte kafalar iyice karışıyor. Ama bu bu tip bir kafa karışıklığını seviyor, buna eklektik demeyi tercih ediyorum. Üstelik kafa karışıklığı dediğimiz şey gruplara saçma sapan şeyler yaptırabilir. Spiral Drive bile isteye, ayakları yere sağlam basarak "bunu da denemek istiyorum" kararlılığı sergiliyor. Illusion ile albüm sonlansa bile benim için yılın en iyilerinden biri olabilecek şekilde hissetmişken beş şarkı daha olması sevincini en son ne zaman yaşadım hatırlamıyorum.

Screwed adlı parçaya grubun turnelerde açılışını yaptığı Avusturyalı funk rock üçlüsü Mother's Cake konuk olarak iade-i ziyarette bulunmuş. Vokalist Yves Krismer'in de üstün katkılarıyla nefis bir alternative/punk rock ortaya çıkmış. 13th Eye şarkısına ise Fascinator adıyla müzik yapan Avustralyalı Johnny Mackay misafir olmuş. İlk yarısıyla şahane bir gece müziği, ikinci yarısıyla shoegaze virajı alan psychedelic rock Hypnotized ile yolculuğumuz devam ediyor. 8 buçuk dakikalık progressive / psychedelic rock gücü Ego Placebo, bu dakikaların nasıl geçtiğini bana hissettirmeyen bir karakterde. Kozmik, sinematik, sonu "tik" ile biten başka tanımlarla ifade dilebilecek derin bir serüven, genç bir ustalık. Artık son iki şarkıya gelmişken malzeme bitmiştir diye düşünenlere Tame Impala'nın The Slow Rush evreninden gelme Inner Truth ve aynı evrene Spiral Drive birikimi katılmış, kapanış gibi kapanış All Of This Time ile cevap veriliyor. İlk albüm Unity'nin tembel ve risksiz duruşundan çok farklı, arı gibi çalışkan, riski göbek adı yapmış, sakinliği bir büyü haline getirmiş olan Spiral Drive da artık yeni albümlerini merakla bekleyeceklerimiz kulübüne dahil oluyor. Ama daha yeni albüm ihtiyacı hissettirmeyen Visions In Bloom yeni albüme kadar bizi epey bir götürür. Bir gün bir bakmışız, hiç beklemediğimiz bir anda albümün haberini almışız.

1. Intro
2. Echoes
3. Space Train
4. Yeti
5. Heatwave
6. Lines for Lives
7. Screwed (feat. Mother's Cake)
8. 13th Eye (feat. Fascinator)
9. Illusion
10. Hypnotized
11. Omnesia
12. Ego Placebo
13. Inner Truth
14. All of This Time

16 Mart 2021 Salı

Eisbrecher - Liebe Macht Monster

2003 yılında Bayern/Almanya'da kurulan beş kişilik Eisbrecher, 2008 tarihli Sünde albümüyle tanıdığım, fena bulmadığım, bolca Rammstein referansı kullandığım bir gruptu. O zamanlar Neue Deutsche Härte (New German Hardness) diye bir müzik türü olduğundan, Rammstein'in de bu türün ağası sayıldığından haberim yoktu. Sünde'yi ilk duyduğumda birilerini taklit ediyorlar demek istememiştim. Zaten iyi şarkılar yaptıkları sürece kime benzedikleri de umurumda değildi. Neue Deutsche Härte'yi tanımlamak için elektronik altyapıya gotik rock, punk, endüstriyel metal gömmek suretiyle kendini ifade eden bir müzik türü demek yerine direkt Rammstein demek yetiyor. Öyle ahım şagım bir albüm olmayan Sünde'nin etkisiyle Eisbrecher'ın yaptığı her albüme kulak verdim. Ama ne yazık ki iyi şarkı yapmayınca "Rammstein'e benzeyen grup"tan öteye gitmiyorsunuz. Her şeye rağmen grubun müzik tutkusu ve üretkenliği devam ediyor. 2020'de çıkan Schicksalsmelodien, daha iyi mi kötü mü anlayamadan 2021'de Liebe Macht Monster'ı çıkardılar. Neyse ki henüz ilk dinlememde bunun gayet iyi olduğunu anladım. Elektronik, gotik, endüstriyel ne varsa, çoğunluğu güçlü şarkılardan oluşan bu albümde işini bilen bir bütünlükle karşımıza geliyor.

Sanırım 9. albümleri olan Liebe Macht Monster, grubun sound olarak istikrarını gözler önüne sererken, önceki albümlerini de düşününce tecrübelerini de belirginleştiren bir iş olmuş. Es lohnt sich nicht ein Mensch zu sein ile takır takır bir açılış, Es lebe der Tod ile de kütür kütür bir kapanış yapan albüm, 15 şarkı ve 56 dakika boyunca metalin endüstriyel ve elektronik yanından zevk alanlar için parlak anlar vadediyor, aynı zamanda hımını hımını Almacaya doyuruyor. Başta Systemsprenger ve Leiserdrehen olmak üzere Frommer Mann, FAKK, Nein Danke bu parlak anları oluşturuyor bana göre. Dagegen şarkısında yine Almanya'nın Neue Deutsche Härte camiasından Oomph! grubunun solist ve davulcusu Dero Goi'nin konuk olduğunu da notlarımıza ekleyelim. Şimdiye dek 10 albüm yapmış bu gruba da bir ara bu notlar gözümüze ilişirse bakarız. Rammstein'in ikonik ve karizmatik solisti Till Lindemann kadar olmasa da Alexx Wesselsky'nin industrial metal kaidelerine cuk oturan vokali de Eisbrecher'ın pozitifliklerinden biri. 2003'ten beri endüstriye hizmet veren Eisbrecher, bence en iyi albümleri olan Liebe Macht Monster ile elektro metalin Avrupa kanadını güçlendiriyor, NDH ateşini harlıyor.

1. Es lohnt sich nicht ein Mensch zu sein
2. FAKK
3. Nein Danke
4. Im Guten im Bösen
5. Frommer Mann
6. Dagegen (feat. Dero Goi)
7. Liebe Macht Monster
8. Systemsprenger
9. Wer bin ich
10. Himmel
11. Kontrollverlust
12. Leiserdrehen
13. High Society
14. Es lebe der Tod

4 Ekim 2020 Pazar

Fooks Nihil - Fooks Nihil

 
Sonbahar gelince, bu mevsimin soundtrack özdeşlerinden biri olan folk rock albümleri de boy vermeye başladı. Fleet Foxes, Matt Berry enfes albümlerle kalite çıtasını santim santim yükselttiler. Arada başka albümler de çıktıysa kaçırmış ya da henüz karşılaşmamış olduklarım vardır. Ama karşılaştığım bir albüm daha oldu. Hem de hiç beklemediğim bir yerden, Wiesbaden, Hessen, Almanya'dan Fooks Nihil adlı taptaze bir gruba rastladım. Max Ramdohr, Maximilian Schneider, Florentin Wex şeklinde üç adet 60'lar ve 70'ler folk rock hayranı müzisyenden kurulu grup, kendi adını taşıyan ilk albüm kervanına katılıp güneşli sonbahar günlerinin karantina altındaki ruh haline isabetli atışlar yapan şarkılarla kariyer yolculuklarına başlıyorlar. Tanıtım bültenlerinde referans olarak Crosby Stills, Nash & Young, The Byrds isimlerinin zikredilmesi de o kadar boşuna değil. Gerçi Amerikan kırsalından kopup gelmiş daha nice ismi referans olarak verebiliriz onlar için. Sonuçta ne kadar fark yaratılabilir ki diyebileceğimiz folk rock türünden bahsediyoruz. Fark yaratmasa da, en azından geçmişi çok iyi sindirmiş, bunu kendi yazdığı şarkılara çok iyi akıtmış bir grup var ortada. Bu müziğin anavatanı dışına taşabilmişliğini çok iyi göstermesi açısından Fooks Nihil, 21. yüzyıla bu müziği çok başarılı hamlelerle taşıyabilmiş.

Geçmişi günümüze getirirken hiç köprü kurmakla ilgilenmeyip direkt o nostaljiyi iliklere zerk etmeyi görev bilmiş grupları sevmemek elde değil. Çünkü bu zerk sürecinde hem kuvvetli bir köklere dönüş, hem de gençlik enerjisinin verdiği bir yenilenme duygusu yaratıyorlar. Bu bağlamda Fooks Nihil için, direkt olarak girdiği bu yolda o yenilik duygusunu da hiç çaktırmadan ya da çaktırdığından zevk aldırarak veren gruplardan biri olduğunu söyleyebiliriz. İlk üç şarkı Insight Of Love, What's Left ve Tales zaten gruba ait enstrüman hakimiyetini, vokal armonisindeki ciddiyetini, şarkı yazma kabiliyetini kanıtlarken, son üç şarkı Misery, The Seer ve Long Days şimdilik ağır ve sıradan bir final bloğu oluşturuyor. Tabii zamanla sevilme potansiyelleri yok değil. Arada nefis bir blues rock baladı olan Lady From A Small Town, sonra aynı nefasetle orta tempoya geçen Surface Of Things, hammond organdan da güç alarak psychedelic folk atmosferine giren Homeless ve aynı blues, folk, americana dinamikleriyle yoluna devam eden Down From Where She Comes -ki gayet de kapanış parçası olabilirmiş- albümün keyif veren anları. Evet 7 şarkı bile yetermiş aslında. Alman grupların 70'ler etkili stoner rock/hard rock işlerini sık sık duyuyoruz. Ama sanırım ilk defa oralardan böylesine içten bir folk soundu duydum. İflah olmaz retrocular, aynı zamanda bu geçmişin kimlere miras kaldığını görmek isteyenler için Fooks Nihil iyi fırsatlardan biri.

1. Insight of Love
2. What's Left
3. Tales
4. Lady from a Small Town
5. Surface of Things
6. Homeless
7. Down from Where She Comes
8. Misery
9. The Seer
10. Long Days

5 Eylül 2020 Cumartesi

Annett Louisan - Kitsch


1977 Almanya doğumlu Annett Louisan, ara sıra albüm kapaklarını görüp Fransız şansonları söyleyen Parisli bir genç kız imajı edindiğim bir şarkıcıydı. Hatta diskografisine baktığımda zamanında 2014 tarihli Zu viel Information albümünü dinlediğimi de fark ettim. Tabii bu albüme dair en ufak bir ayrıntı bile aklımda kalmamış. Zaten o albümün kapağını görünce anladım dinlediğimi. Yıllar sonra kendisiyle yolumuz yine bir albüm kapağı vesilesiyle kesişti. Kitsch adındaki 8. Annett Louisan albümünün şarkı listesini görünce eğlenceli dakikaların tik tak seslerini duyar gibi oldum. Çünkü 70'ler, 80'ler, 90'lar karması popüler şarkıların coverlarından oluşan listeyi gördüm. Cover albümleri ciddiye aldığımdan bazı bilmediğim şarkıların orijinallerini de dinledim. Mesela bunlardan Bungalow ve Reality'nin orijinal hallerinin biraz daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ama genel olarak bildiğim şarkılardaki Louisan dokunuşları, şarkıların nerelere gidebileceğini görme açısından çok hoşuma gitti. Çok iddialı olmayan, eline yüzüne de bulaştırmayan, pop, swing, bossa nova, şanson, pop caz esintileriyle bezeli şık yorumlar, yaz sonu serinletici etkisine sahipti.

Saatlerini bu türlere yönelik beklentilere göre ayarlayan dinleyiciler için oturup dinlenecek kalitede bir albüm Kitsch… "Oturup dinlemek"ten kastım, onu bir fon olarak kullanmadan, işi gücü kısa süreliğine bırakıp kendini bir içecek eşliğinde onun kollarına bırakmak. Bir butikte veya bir kafede fonda çalan işlere çok benzediği, duyulduğu vakit "bu şarkı şey değil miydi, dur bakalım, aklıma gelmedi şimdi" dedirttiği için belki hak ettiği değeri görmeyebilir. Ama bir butik ya da kafe fonunu güzel biçimde doldurmak da önemlidir. Hele de bunu yapan öyle isimsiz cisimsiz biri değil, öncesinde 7 albüm sahibi tecrübeli bir şarkıcıysa. Favoriler sıralamamda Bitter Sweet Symphony, Friday I'm In Love, I Want It That Way, Nights In White Satin dörtlüsü zirvede. Bu dörtlünün, hatta çoğu kişinin "suçlu zevk" olarak gördüğü, benim sevmekten hiç suçluluk duymadığım Backstreet Boys şarkısı I Want It That Way'in orijinalleriyle olan yakın ilişkim Louisan yorumlarını beğenmemi engellemedi. Ayrıca Friday I'm In Love'ın temposuna sadık kalınması da hoşuma gitti. Zira böyle bir efsanenin sahip olduğu o coşkuyu ancak bu tempoyla verebilirsiniz.

Popüler müziğe damga vurmuş Nights In White Satin, Hello, Eternal Flame, (I Just) Died In Your Arms gibi acıklı besteleri kendi potasında çok dengeli biçimde eritip yumuşatan Annett Louisan, bazen önüme çıktığında "şimdi bunların havasında değilim" diyerek atladığım bu slowlara farklı bir açıdan, yanı yıkıcı ve yıpratıcı olmayan bir hüzünle bakmış. Bu kez temposuyla oynadığı Eternal Flame ve Torn gibi şarkılarda da güzel tonlar yakalamış. Marleen adlı Almanca piyano baladını da çok beğendim. Zaten beğenmediğim ya da albüme fazla bulduğum Atemlos durch die Nacht, Reality ve Somewhere Over The Rainbow dışında şarkı yok. Bu albüm çıktığında 43 yaşında olan ama 20 yaşında bir genç kızın sesine, 30'lu yaşlarındaki bir kadının görüntüsüne (albüm kapağı 18 diyor o ayrı) sahip Annett Louisan, başka bir cover albüm yapmadığı müddetçe muhtemelen bir daha yolumun kesişmeyeceği sevimli ve saygı duyulası bir şarkıcı. Kitsch ise favori cover albümleri heybemde yerini çoktan aldı.

1. Hello (Lionel Richie)
2. Bitter Sweet Symphony (The Verve)
3. I Want It That Way (Backstreet Boys)
4. Bungalow (Bilderbuch)
5. (I Just) Died in Your Arms (Cutting Crew)
6. Words (F.R. David)
7. Eternal Flame (The Bangles)
8. Friday I'm in Love (The Cure)
9. Atemlos durch die Nacht (Helene Fischer)
10. Nights in White Satin (The Moody Blues)
11. Marleen (Marianne Rosenberg)
12. Reality (Vladimir Cosma)
13. Torn (Natalie Imbruglia)
14. Somewhere Over the Rainbow (Judy Garland)
15. Bungalow (Single Edit)

16 Ağustos 2020 Pazar

Rope Sect - The Great Flood


Kendilerine Inmesher (vokal, gitar, davul), Harbinger (bas), Gaarentwynder (gitar), Redeemer (davul) gibi tuhaf sahne isimleri vermiş müzisyenlerden kurulu Alman gothic rock, post-punk grubu Rope Sect, ilk albümleri The Great Flood ile tüylerimizi ürpertmeye geliyor. Öncesinde henüz dinleme fırsatı bulamadığım, aslında fırsattan ziyade biraz da üşendiğim 2017 tarihli 6 şarkılık EP'leri Personae Ingratae bulunuyor. İçinde "goth" veya "gothic" geçen önüme gelmiş her yemeğin tadına mutlaka bakan biri olarak The Great Flood önüme geldiğinde öyle basit bir tadım olmayacağını anladım. Gotik atmosferin post-punk bileşenlerine olan akrabalığını ön plana çıkaran çoğu grubun anavatanı Almanya'dır. Gerçi bu vesileyle gothic rock/metal çöplüğüne dönüşen de yine orasıdır bana göre. Rope Sect ise The Great Flood ile gerçekten iyi bir örnek teşkil ediyor. Gotik ambiyans, gizem, gerilim, tutku, ruh her şeyi tamam. Bu heyecanları daha önce tatmış olanlar için 10 şarkılık güzel bir yolculuk yapma fırsatı.

Divide et Impera ile gümbür gümbür bir açılış yapan Rope Sect, bu estetik gümbürtü anlayışının sadece açılışa özel olmadığını gösterircesine tüm meziyetlerini ortaya dökmeye başlıyor. Kadife bir sertlik onlarınki. İkinci şarkı Rope Of The Just, üçüncü şarkı Eleutheria hep böyle gidiyor. Şarkılar dinledikçe, işledikçe ışıldıyor. Ama özellikle Divide et Impera ile birlikte adeta bir riff hazinesi olan, sanki koyu bir klasik müzik eseri gibi gitarların gövde gösterisi yaparak inşa ettikleri The Underground Paradise ve bu müzikte karanlığın nasıl kendi aydınlığını yaratabildiğini ama yine de karanlık kalabildiğini gösteren Issohadores fazla işlemeden de profesyonelliklerini ilk baştan ilan edebilen şarkılar. Gotik dimağlara ders niteliğindeki bu albümün en ışıltılı anları. Enstrümantal ve yine riff zengini Non Serviemus'un verdiği "vokalsiz de harikayız" mesajını eklememek olmaz. Zaten gothic rock içinde gotik olabilmek çok kolaydır. Önemli olan o karanlığı detaylarla fırsata çevirip güçlendirmek. Rope Sect son yıllarda bunu yapabilen ender oluşumlardan biri.

King Dude ve Grave Pleasure isimli gruplarda çalışmış Mat "Kvohst" McNerney'nin Prison Of You ve Flood Flower şarkılarında ana vokalde yer aldığı, istikrarı bozmayıp çeşni kattığı albüm, öz hakiki vokal olan Inmesher dostumuzun bağırıp çağırmadan, ketum sesiyle karanlık güzelliklerine güzellik katılmış şarkılardan oluşuyor. Bu türle epey vakit geçirmiş bir dinleyici olarak şunu söyleyebilirim ki, Rope Sect Alman gruplardan ziyade İskandinav grupları daha çok andırıyor. Bunda Inmesher'ın ses renginin de payı var. Alman gruplarındaki vokallerin çoğunun Dave Gahan öykünmesi ruhsuz söyleyişlerinden farklı bir doku mevcut. Konumuz değil ama Alman grupları son yıllarda özellikle 70'lerden ilham alan psychedelic stoner rock hususunda çok iyiler. Müziğin milliyeti olmaz elbette. Alman da olsa, İskandinav da olsa Rope Sect temsil ettiği türlerin hepsine çok hakim ve bu hakimiyetine o karamsar ruhu katabilmiş gruplardan. Amacı eğlenmek ve eğlendirmek olmayan, karamsarlığıyla hayatın yükünü unutturmayıp gerçekçi ve kederli yanlarımızı besleyen gothic rock, post-punk, post-rock, dark folk, hatta melodic death metal ve türevlerine de ihtiyacımız var. İçinde ölüm, karamsarlık, keder barındırmaları onları her zaman gamlı baykuş yapmaz.

1. Divide et Impera
2. Rope of the Just
3. Eleutheria
4. Prison of You (feat. Mat "Kvohst" McNerney)
5. The Underground Paradise
6. Hiraeth
7. Flood Flower (feat. Mat "Kvohst" McNerney)
8. Non Serviemus
9. Issohadores
10. Diluvian Darkness

7 Haziran 2018 Perşembe

Dune Pilot - Lucy


Alman grup Dune Pilot, ikinci albümü olan Lucy ile henüz tanıdığım bir stoner rock dörtlüsü. Lucy'yi bir solukta dinleyip bayıldıktan sonra her zaman olduğu gibi geçmişlerine baktım ve orada 2014 tarihli Wetlands'i gördüm. Onu da bir solukta dinlemeyi beklerken kabız ve tembel şarkılarla karşılaştım. Geçmişi boşverip tekrar Lucy'ye döndüm. An itibariyle iki gün içinde dördüncü kez dinliyorum. Böylesi bir stoner rock nefesini ve o nefese yakışır kalitede yazılmış şarkıları özlemişim sanırım. Son yıllarda Almanya'dan çıkan Tricky Lobsters, The Sonic Beat Explosion, Wolvespirit, RotoR gibi son derece sağlam gruplar arasında onları da saymamız için geçerli bir sürü neden sunmuşlar Lucy ile. Stoner rock temelinde zaman zaman dozu arttırarak stoner metal sınırlarına dayanmışlar. Eksen kaydırmadan progressive rock ile kısa flörtlerde bulunmuş, grunge ile kütür kütür kaçamaklar yapmışlar. Basçı SH ve davulcu Georg'un mükemmel uyumları bana bu ikisinin funk müziği de sevdikleri yönünde şeyler düşündürdü. Gitarist Chris olağanüstü. Şarkıları muhtemelen birlikte yazmışlardır ama Chris'in hakimiyeti çok bariz. Gaza getiren müthiş riffler, gösterip vermemeler (bu sayede göstermiş kadar olmalar), özgür fakat kontrollü sololar Dune Pilot'ın karakterini ortaya koyar nitelikte. Solist Andris ise risksiz, bir süre sonra kanıksanan, bazen Sammy Hagar'ın soğukta kalmış hali gibi (her nasılsa bunu pozitif manada kullandım) bir vokal yolu belirlemiş. Bu dörtlüden çıkan şarkılar 2018'in en iyi rock albümlerinden birini masaya vurmuş.

Loaded ve The Willow ile süper bir açılış yapan albüm, daha bu iki şarkıdan "bu albüm kötü olamaz" düşüncesini beyin kıvrımlarına işliyor. Progressive yanını ortaya koyduğu Postman hızlı başlayan, ortalarda bir metal çeşidi olan "sludge" evrenini ziyaret eden, son bir dakikasında da enstrümantal takılan bir beste. Basit bir riff ile nasıl kocaman bir şarkı yapılabileceğini gösteren Lucy, yine yeni bir rock çeşidi olan "fuzz rock" sularına dalan I'm Your Man, grunge punk kaçamağı yaptıkları Speak Up, son bir dakikasını akustik biçimde kapatan orta karar bir grunge diyebileceğimiz Sit Back ile albüm sürüyor. 7:23 ile albümün en uzun şarkısı olan Griper, progressive metal tarzının katmanlı halini temsilen Dune Pilot'ın kalitesini perçinleyen irilikte. Kapanışı yapan Feed Your Conscience ise grubun şarkıları rutinleştirmemek için bulduğu fikirlerden bir demet sunan yapısıyla güçlü bir veda sayılır. Dune Pilot gibi bazı iyi gruplar, şanssız bir başlangıç yapsalar da, ikinci, bilemedin üçüncü albümde turnayı gözünden vururlar. Lucy sonrasında çıtayı iyice yükseltip beklentileri güçlendirdiler. Ama Lucy öyle bir albüm ki, bu beklentilere layığıyla cevap verebileceğine olan inancı dimdik tutan, güven veren, suya götürüp suyla getiren kalibrede. Muhteviyatında herşeyden biraz barındıran, ama rock birliği ve bütünlüğü ile onları ortak bir çatı altında toplayabilen bir albüm Lucy.

1. Loaded
2. The Wollow
3. Postman
4. Lucy
5. I'm Your Man
6. Speak Up
7. Sit Back
8. Griper
9. Feed Your Conscience

9 Aralık 2017 Cumartesi

Mogli - Wanderer


2012 yılında The Voice yarışmasının Almanya ayağında yarışan, Leona Lewis şarkısı Run'ı söyleyip hiçbir jüriyi kendine döndüremeyen Selima Taibi, bu tip yarışmaların öğüttüğü yüzlerce isimden sadece biriydi. 15 dakikalık şöhret anını yaşadıktan sonra o da herkes gibi unutuldu gitti. 2016 yılında debut albümü Bird'ü "Mogli" adıyla çıkaran Selima, kendini yollara vurmuş bir şekilde ortaya çıktı. Film çekmeye meraklı erkek arkadaşı Felix Starck ile birlikte büyük bir okul otobüsüne binerek bir yıl boyunca Kuzey Amerika'ya doğru seyahat etti. Bu seyahat Expedition Happiness adıyla Starck tarafından 95 dakikalık bir belgesele dönüştürüldü. Filmin müziklerini ise bundan sonra Mogli olarak bahsedeceğimiz Selima yaptı. Alaska buzullarından Meksika ormanlarına, dere tepe, çöl göl demeden gezen Mogli, yol boyunca yazdığı, çaldığı, söylediği şarkıları hem bu belgeselde kullandı, hem de Wanderer adını verdiği ikinci albümünü dünyaya getirdi. Expedition Happiness iyi bir belgesel değil. Mogli'nin Instagram hesabındaki fotoğraflar bile çok daha güzel. Ama Wanderer, bu yolculuğu mükemmel biçimde içselleştirmiş, yol üstündeki duraklardan ilham devşirmiş, doğal güzellikleri özümsemiş, tepeden tırnağa huzurlu ve hüzünlü bir yol albümü.

İlk bakışta, indie sınırlarına dahil ettiğimiz, ancak birkaç defa baktıkça işin sadece indie ile sınırlı kalmadığı Mogli müziği, dinleyicisini de kendisiyle beraber 14 şarkılık ruhani bir yolculuğa çıkarıyor. Hani birisi bir albüm için "ruhani" kelimesini kullansa dinlemeyi hiç canım istemezdi. Ama bunu, yolculuk kavramının insana kazandırdığı arınma duygusundan kaynaklı bir içe dönüş huzuru olarak algıladım. Yaklaşık 6 aydır belli aralıklarla Wanderer'ı dinliyorum. Hala her seferinde bana yeni gibi gelen şarkılara sahip. Aklımda herhangi bir şarkının melodisi, nakaratı, yürek yarası mutlaka kalıyor. Ama hangi şarkıydı, ne zaman ortaya çıkıyordu, ana gövdeye nasıl bağlanıyordu hatırlayamıyordum. Bu da beni acayip cezbediyor, bir sonraki buluşmam için sabırsızlanmamı sağlıyordu. Bu pastoral yolculuğa ilk çıkış anında beni karşılayan Winter Sun'ın iki dakikalık büyüsü, albümün genel duruşunun folk yönünde olduğunu gösteriyordu. Oysa ilerleyen kilometrelerde başka güzelliklerin de beklediğini bilmiyordum.


Wanderer'ı bir süre sonra uyuşuk bir folk bütünlüğü olarak görmemizi engelleyen bir dolu incelik, zenginlik, coşku, efkar ve şarkıcılık becerisi mevcut. Road Holes, Milky Eyes, Walls ve Wanderer birinci sınıf pop rock besteleri. Her biri ikinci sınıf bir şarkıcının eline düşse direk A1 yapılabilecek bu şarkılar, Wanderer içinde doğal akışına bırakılmış vaziyette süzülüyorlar. Onlarla her karşılaşma zihnimde kaliteli birer kısa metraj film çeviriyor. Bu dörtlüye dahil etmek istemediğim, ettiğim vakit anlamsızca onlardan rol çalabileceğini düşündüğüm muhteşem Alaska, her duyduğumda çarpan, yakan, yıkan ve bir sonraki buluşmaya kadar bana terk edilmişim duygusu yaşatan zalimlikte. Bazen bir albümde Alaska gibi bir şarkı çıkar, gözünüze öyle bir perde çeker ki, diğer iyi şarkılar bile zayıf gelmeye başlar. Oysa Mogli, her şarkıda o kadar naif ve aynı zamanda kontrollü atmosferler yaratıyor ki, Alaska bile kendini bir bütünün parçası gibi görebiliyor. Öyle ki, ondan bir önceki şarkı olan Two Lungs, ilk iki dakikasında yavaş, sonrasında biraz orta tempoya dönüşümü ile iki perdelik bir güzellik olarak kendi yerini çoktan sağlamlaştırmış oluyor.

Gerek Mogli'nin harikulade vokali, gerekse şarkılardaki değişken (ama hep koyu) hava neticesinde özellikle Earth, Riverside, Waterfall ve Lost'tan oluşan ikinci bir grup var. İrlanda, İskoçya, Galler civarının kelt kökenlerinden fazlaca etkilenmiş izlenimi uyandıran bu taş gibi dörtlü, albüme inanılmaz bir yoğunluk katıyorlar. Bu dört şarkıyı (belki de albümün tamamını) Enya'nın dinlediğini, yüzünde hüzünle karışık karakter sahibi bir gülümseme belirdiğini hayal ediyorum. Albüm bittiğinde hissettiğim yoğunluğa istinaden aynı gülümseme bende de beliriyor. Zaman zaman iyi seslerin çıktığı bir TV şovunda kimsenin beğenip dönmediği Selima'nın, Mogli olarak kendine çizdiği bu yeni yol, onu müthiş bir gezgine çevirmiş. Leona Lewis şarkısında ortaya çıkamayan sesi, Mogli olarak kendini keşfetmiş. En önemlisi de iyi oyuncunun iyi bir senaryoda coşmasına benzer şekilde, iyi bir sesin kendi yazdığı sıfır kilometre iyi şarkılarla, arşınladığı kilometrelerden damıttığı duyguları müzik formuna sokmasındaki başarısı. Wanderer'ı hiçbir "2017'nin en iyileri" seçkisinde göremeyeceksiniz. Çünkü gezgin olmanın özelliklerinden biri de bu: Popüler olana da, deneysel olana da kendince mesafeli olup, sadece kendi yoluna bakmak. Doğadan öğrenmek!

1. Winter Sun
2. Road Holes
3. Earth
4. Milky Eyes
5. Two Lungs
6. Alaska
7. Riverside
8. Wanderer
9. Waterfall
10. Flood
11. Spirits
12. Lost
13. Walls
14. Outro

10 Mart 2017 Cuma

Wolvespirit - Blue Eyes


Solist Donna "Debbie" McCain'in liderliğindeki Alman grup Wolvespirit, yine eksantrik bir albüm kapağıyla, yine temelleri blues ile atılmış 70'ler etkilenimli hard rock müziğiyle, yine bu müziğin hakkını veren güçlü şarkılarla iki yıl aranın ardından 4. albüm Blue Eyes ile geri döndü. 2015 albümleri Free sayesinde kendileri hakkında ne düşünüp söylediysem, Blue Eyes hakkında da hemen hemen aynı şeyleri söyleyebilirim. Sadece bazı anlarda bir doz sertleşme ve sound bünyesinde yine bir doz modernleşme söz konusu olabilir gibi geldi. Ama bunda hiç sorun yok. Hatta temelleri sağlam attıklarından olsa gerek, her türlü kendilerine yakıştırabilmişler. Free'yi seven birinin Blue Eyes'ı sevmemesi için hiçbir neden yok. Free'de de vardı ama bu albümdeki sertliğin özellikle bazı şarkı sonlarında psychedelic kaos ya da "jam" ile vücut bulma şekli kesinlikle pozitif. Hammond ve farfisa orglar ile melodik anlamda eli zaten güçlü olan grup, sert gitarlarla dengelediği şarkılarını başkalaştırma yönünde iyice almış yürümüş.

You Know That I'm Evil ile açılış, Dance With The Devil ile kapanış yapan albüm, bu iki güçlü şarkının tuttuğu giriş çıkışların verdiği güvenle kendi karakterini dilediği gibi sert, yumuşak, mutlu, kederli suretlerde özgürce inşa ediyor. Öyle ki, McCain'in içindeki Janis Joplin daha fazla dışarı çıkma fırsatı bulmuş. Hatta bu albüme Free demeleri daha anlamlı olurmuş. Puslu gitar tonunun attığı şahane bir riff gözetiminde albümün karizma çıtasını yükselten Arise, bir hard rock ile bir surf rock evliliğinden doğan enfes bir "twist rock" olan Space Rockin Woman, yarısı standart bir hard blues rock, diğer yarısı uçmuş bir psychedelic rock şeklindeki I Want To Love, yine McCain'in uçurduğu ve sesindeki soul lezzetini en fazla hissettirdiği ismiyle müsemma Soul Burn tüm bu özgürlüklerden inşa edilmiş nitelikte besteler. Uzun süreler ve özellikle şu sıralar Amerikan ve İngiliz hard rock müziğindeki kabızlık, değil günü, içinde bulunduğu saati bile kurtaramayacak zavallılıkta seyrederken, Cojones (Hırvatistan), Ors (Fransa), The Ringo Jets (Türkiye), Lizard Queen (Ukrayna), Stone Cream (Yunanistan), John Holland Experience (İtalya) gibi arayış bilincine sahip grupların heyecan verici müzikleri ümidi hep zinde tutuyor.

1. You Know That I'm Evil
2. I Am What I Am
3. I Want to Love
4. True Blood
5. Soul Burn
6. Space Rockin Woman
7. Road of Life
8. Witchcraft
9. Arise
10. Dance with the Devil

18 Aralık 2015 Cuma

Monokini - Dos Cañones


Almanya'da 1999 yılında kurulan beş kişilik enstrümantal surf rock grubu Monokini, sanki Almanya'dan değil de California'nın bağrından sesleniyormuşçasına coşkulu, tutkulu ve karizmatik bir şekilde surf rock / spagetti western şarkıları çalıyor. 2004 tarihli ilk albüm s/t - Debut Album'den tam dokuz yıl sonra ikincisi olan Dos Cañones'i çıkarmışlar. Albüm yapmayı sevdikleri pek söylenemez. Yapınca da tertemiz bir iş yapmışlar. Bu müzik için gerekli ne varsa Monokini'de mevcut. Hatta bir tık fazlasından dahi söz edilebilir. Şöyle ki, her türde olduğu gibi surf rock türünde de çok fazla grup var. Bu müziği sevdiğim için çok fazla dinlerim ve dinlediğim 7-8 gruptan sadece birini beğenirim. Birbirinin kopyasıymış gibi duran onlarca grup, onlarca albüm dinledikten bir süre sonra şahsi zevkler doğrultusunda doğal bir kulak filtresi oluşuyor. Oradan süzülen standart melodiler içinden o standart altına düşen veya üstüne çıkanlar kendi kendine ayıklanmaya başlıyor sanki.

Monokini'nin ilk albümüyle ikincisini peşpeşe dinleseniz, hatta başka bir grubun üçüncü albümünü de hemen arkasına koysanız kimsenin "aa bu Monokini!" demesi mümkün değil. Hayır o zaman böyle albümleri bir öncekinden veya bir sonrakinden nasıl ayırt ediyorsun da karşılaştırıyorsun diye sorarlar adama. Bu, bir filme IMDB reytingleri tadında 6.7 ya da 7.4 gibi notlar vermeye de biraz benziyor. O filtrenin nerede, ne zaman devreye gireceği, neyi ayıklayacağı belli olmuyor. İşin burası da acayip çekici ve gizemli. Dos Cañones'i dinlemeye başladığımda arka arkaya Barracuda Bay ve The Munger, işi gücü bıraktırıp kolunuzdan tutarak sizi en yakın partiye sürükleyen, sonra sizi orada satıp önüne gelenle twist yapan arkadaşlara benziyor. Whitewater, Watermelon Stomp, Taikonauts Lost gibileri de artık surf, twist, Pulp Fiction, Tarantino anahtar kelimeleriyle ifade edilmeye çalışılmış bu müziğin birinci sınıf örneklerinden olduklarını dosta düşmana, filtreliye filtresize hissettirebilmeliler bence. Tabii Monokini'nin olayı sadece twist and shout değil. Bu müziğin sadece dans etmek için değil, oturup özümseyerek dinlemek için de var olduğunu hatırlatan bir havaları ve türlü kozları mevcut.

Bu son söylediğimize en destekli örnek, albümün tadına ekstra tat, güç, karizma katan Exposición: Dos Cañones, Peripecia: Driftwood, Cañón Uno: Cojones Del Toro ve Cañón Dos: El Solitero dörtlüsü, sanki "az bilinen şahane western noir filmler" kulübüne ait bir filmin soundtrack albümünden alınmış, bu albümün muhtelif yerlerine serpiştirilmiş edasıyla konsept bir durum yaratıyor. Bu bile Dos Cañones'i sıradan bir surf albümü olarak görmemeyi sağlayabilir. Ama tabii ki bu müzikle çok sıkı fıkı olanlar / olmaya çalışanlar bunu anlayabilir. Gerçi Dead Sea'deki o şahane Akdeniz duygusunu fark etmek için bu müzikle çok sıkı fıkı olmaya / olmaya çalışmaya gerek bile yok. Monokini bir sonraki albümünü yine 9 sene sonra mı yapar, 9 sene sonra biz burada olur muyuz meçhul. Bazen beğendiğiniz bir albümü çalan grup bir daha, sonra bir daha albüm yapmasa da olur diye düşünürsünüz. Çünkü size yönelik meramını tümüyle o albümde dile getirmiştir. Dos Cañones'i de böyle tanımlamak kestirme yollardan biri sanırım.

1. Barracuda Bay
2. The Munger
3. Longboard Silver
4. Exposición: Dos Cañones
5. Dead Sea
6. Ghostboards
7. Whitewater
8. Peripecia: Driftwood
9. Watermelon Stomp
10. Kosmotronic
11. Shark Dance
12. Tatort
13. Mata Hari
14. Cañón Uno: Cojones Del Toro
15. Cañón Dos: El Solitero
16. Taikonauts Lost

15 Ekim 2015 Perşembe

RotoR - Fünf


Berlinli Tim (gitar), Marco (bas), Milan (davul) üçlüsü tarafından 1998'de kurulan RotoR, enstrümantal psychedelic ve stoner rock aleminin saygın gruplarından birisi(ymiş, ben de yeni öğrendim) olarak beşinci albümleri Fünf (Beş) ile ortamlara dozer gibi dalıyor. Fünf sayesinde önceki albümleri RotoR, 2, 3, 4 adını taşıyan dört albüme zaman ayırmanın kayıp olmayacağını hissettim. Bunlar arasında en çok 2010 tarihli 4 hoşuma gitti. Enstrümantal psychedelic ve stoner rock türünde müzik üreten her grup sürükleyici olamıyor ne yazık ki. Hatta geçenlerde bir grubun künyesinde tür olarak "lazy stoner rock / sludge metal" yazdığını görünce yüzüm güldü. Tembellik etmeyip dinledim. Sahiden de bu ismin hakkını vermişler. Zira öyle bezgin bir müzik yapmışlar ki, o enstrümanları nasıl tutup kaldırmışlar, ona bile şaştım. Zaten bir vokalist olmadan takıldıkları için hiç öyle giriş, köprü, nakarat, sakatat uğraşmıyorlar. Zaman olsa daha ne benzetmeler yapıp yerin dibine sokarım ama neyse ki RotoR gibi işi tembelliğe vurmayan, tam tersi arı gibi çalışkan ademoğullarından bahsetmek daha keyifli.

Aslında ilk bakışta muadillerinden çok da farklı bir duruş sergilemeyen RotoR üçlüsü, dozunu iyi ayarladıkları sertliklerini riff inşa etmekte, onların üstüne başka virajlar ve duraklar eklemekte ciddiyet gösteren insanlar olduklarını belli ediyorlar. Bunu görmek için onlara fırsat tanımak önemli. Şarkılarına derinlemesine nüfuz edilirse planlı programlı hareket ettikleri söylenebilir. Haliyle gitar sololarda sezilen doğaçlama numaralara rağmen genelinde kafa bulandıran aşırı emprovize bir tavır veya bunaltıcı bir deneysellik yok. Yapılan müziği tanımlamak için iki tanınmış gruptan örnek vermeyi seven Metal Hammer dergisi tarafından "King Crimson'ın Monster Magnet ile buluşması" şeklinde tanımlanan RotoR müziği, kimi zaman bu referansı doğrulasa da, kendine katı kurallar koymadığını, kendi kendini tanımlamaya çalışır nitelikte her çiçekten bal almaya çalıştığını kanıtlamak istiyor. Ama bunu özellikle son albüm Fünf'te daha bir belirgin istiyor.

Katıksız bir psychedelic stoner olduğunu gösteren açılış şarkısı Echolot, yapıtaşlarında blues rock da bulunduğunu belirginleştiren Rabensol ve Weltall Erde Rotor, oryantal gitar riffleri ve ritmiyle bünyesinde şahane pasajlar barındıran Oktagon çok iyi şarkılar. Yine Oktagon ile birlikte albümün en orijinal bestelerinden biri olan, Metal Hammer benzeri bir benzetme yapacak olursak, bir yanıyla "Temple Of The Dog'a konuk olmuş bir Pat Metheny (Amerikalı emprovize caz gitaristi)" ya da "Toto - Joe Satriani buluşması" havası yaratan Herrengedeck yemeyip yanında yatılacak şarkılardan biri. Bende aynı anda bu iki benzetmeyi de yapabilmiş olmasından ötürü de kendisini ayrıca tebrik ediyorum. Kısacası Alman Panzeri dediğimiz şeyin rock müziğe yansımış suretlerinden biri olan RotoR, her psychedelic stoner tutkunu için mutlaka dinlenmesi gereken albümlerden. Etkilendiklerini söyledikleri onlarca isim arasında benim cımbızladığım Pink Floyd, Black Sabbath, Sonic Youth, Grand Funk Railroad, King Crimson, Opeth gibilerinin bulunuyor olması boşuna değil diye düşünüyor insan. Hani müzikleri onlara benzediğinden değil. Görülen müzikal olgunluk neticesinde yapılan dürüst bir dinleyici yakıştırması.

1. Echolot
2. Fette Kette
3. Scheusal
4. Rabensol
5. Vollast
6. Oktagon
7. Herrengedeck
8. Weltall Erde Rotor

14 Temmuz 2015 Salı

Wolvespirit - Free


Bit pazarına nur yağmaya devam ediyor. Gerçi bu "bit pazarı" lafı tedavülden kalkalı çok oldu. Zira retro kavramının sadece müzikte değil, kılık kıyafette, yiyecek içecekte, senaryo ve çekimlerde, edebiyat ve şiirde hiçbir zaman demode olmayacağını çoktan anladık. Karşımıza modifiye edilmiş biçimde çıksalar dahi, o eskilikte bize cazip gelen çok fazla şey bulmaya başladık. Nostalji artık dalga geçilecek bir şey değil, cool görünmenin diğer adı haline geldi. Özellikle olayın müzik tarafı, hele de rock müzik tarafı çok heyecan verici. Genellikle Zeppelin, Purple, Sabbath üçgeninden feyz alan, o aldıklarını ziyan etmemek için dönem şartlarına uygun biçimde çalıp kaydetmeye çalışan sürüyle grup ortalıkta dört dönüyor. Üstelik bu "bitler" sadece sound içinde değil, albüm kapaklarında, grupların giyim ve saç stillerinde de fink atıyorlar. Kimisi gayet suni kalırken, Wolvespirit gibileri sanki 70'lerden bir grubu dinliyormuşuz duygusu yaratmayı başarabiliyorlar. Tabii detaylarda onların da 2000 model olduklarını anlamamızı sağlayacak ip uçları, rahatsızlık yaratmadan sezilebiliyor.

Her ne kadar 80, hatta 90 doğumlu müzisyenleri 70'li yılların İspanyol paça dar pantolonlarıyla, bol desenli dar gömlekleriyle, sprey görmemiş uzun düz saçlarıyla görmek bir parça kuru özenti imajı yaratsa da, ortaya konan müzik, yerine göre her türlü şekilciliğin üstünü örtecek dirayette olursa asıl odak noktası şaşırılmıyor. Würzburg, Almanya'dan gelen Wolvespirit'in fotoğraflarını görünce ve müziğini duyunca bunlar aklınıza geliyor. 2010 yılından beri faaliyette olan beş kişilik grubu, 2015 tarihli üçüncü albüm Free ile tanıdım. Free sayesinde geçmişlerine gittiğimde ilk albüm Spirit Metal'i (2011) hiç beğenmememe rağmen, Dreamcatcher'ı (2013) gayet iyi buldum. Ama Free, çıtayı birkaç santim daha yükseltmiş bir albüm bana göre. İlk single Free'yi dinleyen biri albümde ne ile karşılaşacağını az çok tahmin edebilir. Karizmatik kadın solist Donna "Debbie" McCain'in "frontwoman" duruşu sadece bir duruş olmaktan öte, grubu maskülen klişeler zincirinden kurtaran, bu sayede sertliği kadar yumuşaklığını da kabul ettirmekte zorlanmayan lezzetli vintage rock anlarına yol açıyor.


Alman'dan ziyade, Ersen ve Dadaşlar'ın torunları gibi duran Wolvespirit müzisyenleri, Donna McCain'in güçlü sesini taşıyabilen ve en mühim amacı olarak görünen 70'ler hard rock'ının gereklerini yerine getirmede sorun yaşamayan insanlar. Daha önce de yapmışlardı ama 13 şarkılık Free'de çok daha diri şekilde ve kendine bağlama potansiyeli daha yüksek şarkılar yapmışlar bana göre. Tabii "şurası şöyle olabilirdi", burası daha hareketli olmalıydı", "Sometimes ve My Best Friend ikilisi hiç albüme konmasa da olurdu" gibi kafa sesleri duymak normal. Albümün hakkı tam 11 parça. En önemli özelliklerinden biri de, zamanında Mötley Crüe, W.A.S.P., Overkill, Accept, Great White, Stryper, Poison, Alice Cooper, Extreme, Megadeth, Ozzy Osbourne, Dokken, Metallica, White Lion, Skid Row gibi 80'ler hard'n heavy telefon defterinde kimler varsa yapımcı olarak adı geçen ödüllü Alman prodüktör Michael Wegener'in gözetiminde çıkması ki, bu tip teknik yapım ayrıntılarını anlayamasak da, sırf Wegener'in emek sarfetmesi nedeniyle bile Wolvespirit'in kıymetini anlayabiliriz.

Albümde ilk single Free ile birlikte Wild Woman, Time Lord, Let Me Live, Into The Mirror, Mercy ve yine 80'lerden kalma hard rock vokali Mark Slaughter'ın konuk olduğu iki şarkıdan biri olan Shining, daha ilk dinleyişimde beni geç vakitlere kadar takılmaktan zevk alacağım bir hard rock kafeye sokan parçalardı. Grubun klasik ve hard karışımı rock bileşenlerinden oluşan bu şarkılar, abartılı bir sertlikten kaçınan, hatta hammond organ ile yumuşatılıp daha havalı bir hale sokulan besteler. Psychedelic tarafını fazla ön plana çıkarmadan, öyle bir tarafı olduğunu dahi hissettirmeden 70'lerin sıkıcı deneysel fazlalıklarından arınmış, sahne keyfi yaşatan müzikleri en iyi bu albümde kendini göstermekte. Bu albüm de yıllar sonra bit pazarına düşünce onu bulup dinleyecek bir yeniyetmenin ne düşüneceğini çok merak ediyorum. Malum, şimdikiler sanki 40 yıllık 70'ler uzmanı. Ve bu uzmanlık yıllar geçse de hiç kaybolmayıp, türlü yönleriyle nesilden nesile aktarılıyor.

1. Free
2. Shining (feat. Mark Slaughter)
3. Let Me Live
4. Into the Mirror
5. Angelman
6. Moonlight
7. My Best Friend
8. Wild Woman
9. This is Love (feat. Mark Slaughter)
10. Time Lord
11. Spirit in My Soul
12. Sometimes
13. Mercy

7 Kasım 2014 Cuma

The Sonic Beat Explosion - Sister Psychosis


The Sonic Beat Explosion, Almanya'nın garajlarından yetişmiş dört kişilik, üç albümlük kaya gibi bir grup. Kendilerinin farkına varmam, 2014 tarihli albümleri Electrophonic Soul albümleri sayesinde oldu. Garage rock'ın o yan bakılmayan acarlığını stoner rock'ın ağırbaşlı sertliğiyle buluşturan Martinez (Van Boogie), Zeze, Marius ve Tino dörtlüsü, bu albüm sayesinde kendini sevdirdikten sonra gelmişini geçmişini de merak ettirdi. Orada da henüz erişemediğim kendi adını taşıyan ilk albüm (2009) ve Sister Psychosis (2011) ile karşılaştım. Son zamanlarda dinlediğim bu tip 3-4 albümlük kariyerdeki grupların en çok son albümlerini beğenirdim. Ama bu kez ikinci albüm Sister Psychosis burun farkıyla biraz daha hoşuma gitti. Gerçi o burunun şeklini tam tasvir edemiyorum. Zira grubun her iki albümündeki şarkılarda bariz oynamalar yok. Ama Sister Psychosis daha bir aktı sanki. Grup bu albümde işlerini bitirip teslim ettikten sonra garajda gayet sıkı biçimde eğlenirken, Electrophonic Soul albümlerinde ise ellerindeki işi bitirmek için uğraşıyorlar havası yaratmışlar gibi geldi.

En belirgin özelliği enerjisi olan The Sonic Beat Explosion, nasıl ki albümleri arasında bariz oynamalar gerçekleştirmiyorsa, albüm içindeki şarkılarında da bu tarzlarını sürdürüyorlar. Bazen bizim de "şarkılar hep birbirine benziyor" yorumunda bulunduğumuz, ama dinledikçe ince detaylar ya da sözünü ettiğim akıcılık faktörü sayesinde bağrımıza bastığımız türde bir rock albümü Sister Psychosis. Favori şarkılarım şimdilik Don't Look Back, Feed Your Demons, Sister Psychosis, Cold As Stone, State Of Shock şeklinde. Belki birkaç gün sonra bunlara başkalarını da eklerim. Neden favorim olduklarını gerçekten bilmiyorum. Böyle durumlar için cankurtaran niteliğindeki kelime de zaten "akıcı" oluyor. Tabii bu akıcılığın farkındalığı, güzellik kıstaslarımız gibi değişken. Yoksa bu Alman arkadaşlar, bazı dinleyiciler tarafından rahatlıkla fazla Amerikan olmakla veya migren azdırmakla suçlanabilirler. Dinlerken bir ara keşke demedim değil. Keşke İsveçli The Hellacopters gibi garaj raconlarını melodik hard rock yönünde biraz esnetselermiş. Fazla değil, biraz! Çünkü şahsen bu tip Amerikan menşeli müzik icra eden Avrupalı şahsiyetlerde o Avrupa havasını solumak isteyebiliyorum. Ama Sister Psychosis albümünün soluttuğu havaya da itirazım olmaz. Hele de grup böyle bir enerjiye sahipken.

1. New Dawn Boogie
2. Too Little (and Too Fast)
3. Don't Look Back
4. Feed Your Demons
5. Song To Somebody Else
6. Whatever It Takes
7. Sister Psychosis
8. Cold As Stone
9. Good Times Gone Bad
10. Strikes Me Down
11. State of Shock
12. Get Ready (To Testify)

16 Kasım 2013 Cumartesi

Tricky Lobsters - The Blue Hospital Conspiracy

 

1996'da Rostock, Mecklenburg-Vorpommern, Almanya'da kurulan Tricky Lobsters, blind test yaptırılarak dinletilse asla "bunlar Alman" diyemeyeceğim rock gruplarından biri. Bunun bir orijinallik mi yoksa bir taklit yeteneği mi olduğu gruptan gruba değişen bir tartışma. Bence Tricky Lobsters için bu durum tamamen orijinal. Deutsch rock'ın da kendine özgü cazip yanları vardır belki. Tabii Deutsch rock adı altında bitmek bilmeyen Kuschelrock serisinde yer alan Amerikan, İngiliz, Alman vb. mamülü bayık pop rock şarkıları veya "schlager" adı verilen ana akım Alman parçalarının kemikli kısımları da zaman zaman yutturulmaya çalışılır. Sözkonusu hard, blues, heavy rock olunca diğerlerine göre bir miktar daha orijinal bulduğum İngiliz örnekleri çağrıştıran Tricky Lobsters'ın neden bunca zamandır popüler olmadığını anlamak zor. Gerçi bizim popülerlik anlayışımız Alman müzik piyasasını pek kapsamıyor. Ama The Blue Hospital Conspiracy, ister müzisyen, ister dinleyen, ister Amerikan, ister Alman, ister Flaman her rock severin evine lazım müthiş bir albüm.

Staff Sarge Grauper, Doc Rawhead, Cpt. Peters adlı üç müzikal karizmadan oluşan grup, henüz ulaşamadığım Untouched (2006) ve Dead Man's Ball (2007) albümleri ve neyse ki ulaşabildiğim Black Songs'un (2009) ardından çıkardıkları The Blue Hospital Conspiracy ile ortalığı darmadağın etmeyi sürdürüyorlar. "Wanted" ilanlarını her yere astığım ilk iki albümleri bir yana, Black Songs'un enerjisinin üstüne bu son albümde daha fazlasını koymuşlar. Blues, alternative, hard, stoner ne buldularsa hepsini birden idare edebilen çapkın müzikleri, Strollers, Black Soul / White Lies, Shakin' Off The Heat, One Man Show, Little Brother adlarında taş gibi şarkılar üretiyorlar. Grubun bu saydığım türlerle olan ilişkisi tepeden bakıldığında basmakalıp gibi görünse de, direk bunlardan sadece birine ait olmayışları detaylarda gizli. Ve o detaylar Tricky Lobsters'ı çok özel kılıyor.


Örneğin albümün ilk iki şarkısı olan Strollers ve Shakin' Off The Heat, eski veya yeni farketmez, bir grupla yaşanabilecek en güzel tanışma anlarını yaratıyorlar. Bu ikisini duyduktan sonra albümün kalanı hakkında en ufak bir tereddüt yaşamıyorsunuz. Nitekim sesiniz kısılana kadar "Strollers" diye bağırmak isteyebiliyor, Queens Of The Stone Age'in artık Shakin' Off The Heat gibi şarkılar yazamadığını üzülerek kendinize itiraf edebiliyorsunuz. Ama Tricky Lobsters'ı kazandığınız gerçeği moralinizi anında düzeltiyor. Rock ağacının farklı dallarını büyük bir ustalıkla uzatıp, yeşertip, meyve vermesini sağlıyorlar. Bas, gitar, davul üçlüsü her şarkıda konumlarının gereğini yerine getiriyor. Ama bu denklemde olağanın üzerine çıkan çok önemli bir unsur var: Staff Sarge Grauper'ın mükemmel sesi! Şarkılara hakim olduğu kadar, onları özgürleştiren bir rock meastrosu adeta. İçine Chris Cornell kaçmış bir Sammy Hagar gibi söylüyor adam.

Grauper bu tarzını, o ismini verdiğimiz şarkıların farklılıktan bir bütün yaratmış dokusunda yansıttığı gibi, Conspiracy ve War şarkılarının punk karakterinde, hatta How Not To Forget'in nispeten dozu çok iyi ayarlanmış pop rock ölçütlerinde de hissettirmiş. Üstelik tüm bunları yaparken "bak adam sesini şarkıdan şarkıya nasıl da değiştiriyor" dedirtmemiş. Belki de tam olarak anlatamadığım bu durumu yerine getirebilmek bana göre üstün yeteneklerden biri. Kabaca bakıldığında herşey normal görünür, normal duyulur. Oysa o normalliği özel kılan bazı elementler ayrıntılarda saklıdır. Tricky Lobsters hem olması gerektiği gibi, hem de olduğu gibi bir grup. Buna bir "hem" daha eklemek gerekirse, olduğundan fazlası bir grup.

1. Strollers
2. Shakin' Off The Heat
3. Suffering Soul (feat. Claus Grabke)
4. Black Soul / White Lies
5. One Man Show
6. Little Brother
7. Shapers Of The Future
8. Conspiracy
9. How Not To Forget
10. The Dark Side Of The Sun
11. War
12. Dust