* İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2023 Perşembe

Musselman - Musselman


Musselman'i duyar duymaz "kim bu adam" deyip klavyeye saldırdığımda karşıma çıkan yegâne isim, NBA koçlarından biri olan Eric Musselman oldu. Ben de o saatten sonra aramaya son verip, kendimi bu güzel müziğin kucağına bırakıverdim. Zira son yılların en kıyak folk albümlerinden biriyle burun burunaydım. İspanyol olduğunu öğrendiğimde de ufak bir şaşkınlık yaşamadım değil. Nedense bana fazla Amerikan şekilde çınlamıştı. Gerçi Arjantin kökenli İsveçli singer/songwriter José González de başlarda aynı duyguyu yaratmıştı. González ile bir ruh bütünlüğü olduğunu da hazır yeri gelmişken belirteyim. Amerikalı folkçulardan bana fenalıklar geldiği bir sırada kulağıma çalınan  Musselman, González benzeri hem Amerikalı gibi olup, hem de içime fenalıklar getirmemeyi başaran nâdir isimlerden oldu. "Amerikalı gibi" algısı da başka bir konu. Gücünü İngilizce'nin kuytu köşelerine sızmayı bilen liriklerden ve yıllar yılı Amerikalı olarak tanıyıp bildiğimiz akor formüllerini çekici bir kıvraklıkla hayata geçirmeyi başaran yabancıların müziği bu.

Fazla emek gerektirmeden, pop tınılarıyla folk şarkılarının omurgasını zenginleştirmeyi bilen bir müzik yapıyor Musselman... Kadife gibi bir ses ve akustik gitardan start aldığı belli besteler, aynı akustikliği samimi biçimde yansıtmayı bilen ustalıkta. Trompetin yârenlik ettiği açılış parçası Narrow Path, dinleyeni çok hoş biçimde karşılıyor. Elektrik gitar solosuyla kulak tırmalamadan karakterini ortaya koyan One For You ve bana göre albümün en iyi şarkısı Wicked Mind, bu hoş açılışı sadece "hoş" olmaktan çıkarıp, çok daha ciddiye alınası bir altyapıya oturtulmuş şarkılar bütünü haline getiriyor. O altyapı, tipik akustik gitarın, tipik perküsyonla buluşmasından ibaret olsa da, folk müziği folk yapanın o tipiklik değil, ona hizmet eden şarkı yazma ruhu olduğunu kanıtlar şekilde kendini sağlama alıyor. İlginç biçimde hiçbir şarkıda o altyapının altını oymamayı, tam tersi ona katlar çıkmayı çok iyi biliyor. Neden ilginç? Çünkü ortalamanın üzerinde kabul ettiğimiz herhangi bir folk albümü bile içinde mutlaka bir iki "zamana oynayan" şarkı barındırıyor. Oysa bana bu albümde hiçbiri öyleymiş gibi gelmedi. Özellikle Wicked Mind, Cold Breeze, Snake In The Floor, Freaks ve Winds dinledikçe açılan, insanın içini de açan ferahlıkta şarkılar. Birçoğu daha kalabalık enstrümanlarla ve yüksek volumlü rock versiyonlarıyla da çalınabilirdi. Ama bu halleri benim için her zaman tercih sebebidir. Hatta akustik olarak çok daha güçlüler. Piyasadaki binlerce "kendine yabancı" folk albümünden çok daha kişilikli, oturaklı ve karizmatik kesinlikle.

1. Narrow Path
2. One For You
3. Wicked Mind
4. Hide Me
5. Cold Breeze
6. Snake In The Floor
7. Torch Song
8. Flame
9. Chasing The Stars
10. Freaks
11. Winds

27 Mart 2023 Pazartesi

Zålomon Grass - Space Opera

 
İspanyol üç müzisyenden kurulu Zålomon Grass, Space Opera adını verdikleri ilk albümleriyle kulağımızın pasını silmeye talip bir grup. Zira o kulakları paslandıran bir sürü içi çürümüş grup ve albüm kaynıyor ortalık. Zålomon Grass gibi cool bir ismi, hele de nefis albüm kapağını görünce kayıtsız kalamayıp dinlediğimde o kuru kalabalık içinde ışıl ışıl parladığını görmek hiç zor gelmedi. Space Opera için "en yoğun insan duygularının merkezine ulaşmak için yakın galaksiler boyunca yapacağınız bir yolculukta denizcilik alegorilerinin size eşlik edeceği zamansız bir estetik ve ses bütünü" gibi afili cümleler gördüm. Tahmin edileceği gibi Space Opera bir konsept albüm. Alevler içindeki gemiler, gök gürültülü fırtınalar, otoritenin kötüye kullanılması, isyanın eşliğindeki mürettebat vs. kulağa sıkı bir hikaye gibi geliyor. Hikayesini tam olarak anlamadım ama zaten orada değilim. Albümün müzikal konsepti bundan çok daha fazlasını vaat ediyor. Blues ve psychedelic rock ekseninde, vintage ve cosmic blues'un kanatları altında hacimli bir hard/stoner rock'tan söz ediyoruz ki bu şahane bir karışımdır. Yine de iyi şarkılar yazmazsanız bu karışımın da, yapılan jam'lerin de bir kıymeti kalmaz. İşte Zålomon Grass'in iyi şarkılar yazdığını, gitar, bas, davul üçgeninde güçlü bir özgürlükle, olgun bir disiplinle jam yaptıklarını söyleyeceğimiz yer tam da burası. Dinlerken bize pek çok ismi hatırlatıyorlar. Onların çoğu da 70'lerin şimdiye olan ustalıklı izdüşümleri. Kısacası lirik olarak ortaya koydukları konsept kadar, müzik olarak da klasikten progresife genişleyen belli bir konsepte sahipler.

8 şarkılık albümde ilk etapta en çok dikkatimi çekenler, kütür kütür blues rock duruşlarıyla Cosmic Relief, The Drill ve All Hands On Deck oldu ki, bunlar zaten albümün ilk üç şarkısı. İkinci etapta da hiç vakit kaybetmeden Heard It On The News, Groove To Prove, Harder To Rise, Don't Let Me Go Down (Space Opera) ve Too Late Now bunlara katıldı ki, bunlar da albümün tamamı eder. Detaya girersek, Cosmic Relief'in liderlik vasıflarından, The Drill'in karizması ve yakışıklılığından, Heard It On The News'ün özellikle Led Zeppelin'e duyduğu saygıdan, Harder To Rise'ın 80'ler ve 90'lar hard rock baladlarına duyduğu sevgiden, Too Late Now'ın Bo Diddley'e uzanan geleneksel blues olgunluğundan bahsedebiliriz. Grubun gitar ve vokallerinden sorumlu Gabriel McKenzie, öyle ayrıksı bir sesi olmasa da gitarıyla çok acayip işler çıkarıyor. Basçı David Ross istisnasız her şarkıya fark edilir imzalar atıyor. Davulcu Mauro Comesaña'ya sanki anafikri verseniz tüm şarkıyı tek seferde çıkaracakmış gibi bir olgunluk hakim. Comesaña demişken, kendisi yine Galiçyalı bir blues rock grubu olan The Soul Jacket'ın da davulcusu olarak görünüyor. Bu grubun da çok iyi puanlar almış 6 albümü var. Bunlardan sadece 2021 yılına ait Let Me Stand'i dinlemiş, 6/10 vermişim. Hiç de hatırlamıyorum. Şayet Zålomon Grass'in genleri veya Galiçya'nın havası suyu onlarda da mevcutsa 2012-2022 arasındaki 10 yıllık süre içinde çıkmış bu albümleri de elden geçirmek gerekecek. Neticede grubun üç üyesi de gitar, bas, davul klasik üçgeninde o kadar yetkinler ki, tadına doyum olmayacak bir Zålomon Grass kariyerini izlemek çok keyif verecek gibi duruyor.

1. Cosmic Relief
2. The Drill
3. All Hands on Deck
4. Harder to Rise
5. Heard It on the News
6. Too Late Now
7. Groove to Prove
8. Don't Let Me Go Down (Space Opera)

25 Mart 2020 Çarşamba

Manu Chao - Clandestino


1961 Paris doğumlu José-Manuel Thomas Arthur Chao, ya da bilinen adıyla Manu Chao, İspanya kökenli bir Fransız müzisyen olarak 90'ların sonunda çıkardığı ilk solo albümü Clandestino ile bağımsızlığını güçlü biçimde ilan etmiş harikulade bir müzisyen ve aktivist. Bu ilan öncesinde yapmış olduklarına şöyle bir bakalım. Ailesi o doğmadan kısa bir süre önce Franco diktatörlüğündeki İspanya'dan kaçıp Paris'e yerleşmiş. Yazar ve gazeteci olan babası Ramón Chao'nun sanatçılar ve entelektüellerden oluşan eş dost çevresi, Manu'nun büyüme çağlarında hep etrafındaymış. Müziğin bu etkileşimlerin önemli bir parçası olduğunu söylemeye gerek yok. Yaşıtları dönemin popüler şarkıcı ve gruplarını dinlerken, Manu'nun favori müzisyeni Kübalı piyanist şarkıcı Bola de Nieve'ymiş mesela. Müzik kariyerine Paris sokaklarında müzisyenlik yaparak başlayan Manu Chao, 1984-86 arasında Hot Pants isimli grubuyla iki albüm, 1985-90 arasında da Los Crayos adlı grupla da dört albüm yapmış. Bu gruplarda çeşitli dilleri ve müzik türlerini tecrübe etmiş. Bir yandan da kardeşi Antoine Chao ve arkadaşlarıyla birlikte 1986-95 arasında aktif olan, dört stüdyo, bir de konser albümü çıkaran Mano Negra serüveni başlamış. Özellikle Avrupa'da çok sükse yapan, latin alternative, alternative rock, folk punk, pop rap türünde çok iyi şarkılar çıkaran Mano Negra, türlü başarılara imza attıktan sonra 1995'te Antoine'in de içlerinde olduğu grup üyelerinin çoğunun ayrılmasıyla dağılmıştı. Ama Manu Chao için bazı şeyler yeni başlıyordu.

Madrid'e dönen Chao, burada Mano Negra'dan bazı grup arkadaşlarıyla birlikte Radio Bemba Sound System adındaki grubunu kurdu. Bu isim, Küba Devrimi sırasında Fidel Castro ve Che Guevara tarafından Sierra Maestra'da kullanılan iletişim sisteminden geliyordu. Bunun yanında Meksika'dan Tijuana No!, Brezilya'dan Skunk, Arjantin'den Todos Tus Muertos gibi yerel ska, punk, rock, reggae gruplarıyla da temas halindeydi. Chao'nun amacı, farklı kültürlere ait müziklerden, sokak ve bar şarkıları formatında şarkılar yazıp söylemekti. Bu ortak kimyadan ve prensipten olağanüstü şarkılar çıktı. O şarkılar da grup ismi kullanılmadan, Manu Chao'nun kendi adıyla Clandestino (Yeraltı) ismi verilerek Ekim 1998'de piyasaya sürüldü. 16 şarkılık albümde İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve İngilizce dilleri, "soundbite" denen minik konuşma ve müzik alıntıları ve tabii birbirinden rol çalan, birbirine destek çıkan, birbirinden güzel ezgileri duymak süper bir deneyimdi. Clandestino, Fransa'nın her yıl düzenlediği müzik ödülleri olan Victoires de la Musique 1999'da En İyi Dünya Müziği Albümü ödülü aldı. 2005'te yayınlanan "Ölmeden Önce Dinlemeniz Gereken 1001 Albüm" adlı kitapta yer aldı. Dünya çapında 5 milyon kopya sattı. Hepsinden önemlisi, Manu Chao gibi harika bir müzisyeni, duyarlı bir aktivisti Mano Negra dışında kendi adıyla tüm dünyaya tanıttı.


Açılış şarkısı Clandestino, aynı zamanda albümde Manu Chao ile birlikte Chico César'ın ortaklaşa yazdıkları tek şarkı. Diğer tüm besteler Chao'ya ait. Genel bir değerlendirmeyle, sıcacık akustik latin nağmelerine kimi zaman ska, kimi zaman reggae ritimlerinin eşlik ettiği ama şarkıların asıl ritmini liriklerinden ve onları yazıp seslendiren Manu Chao'nun şahane vokalinden alan şarkılarla dolu 45 dakikalık bir yolculuğa çıkıyoruz. Şarkılar birbiriyle o kadar içli dışlı, o kadar bütünlüklü ve uyumlu ki, konsept albüm bile denebilir. İki İngilizce, iki Fransızca, iki Portekizce, geri kalanı İspanyolca şarkılardan oluşan bu konsept içinde şarkılar hiçbir şekilde ayrıksı, eğreti durmuyor. Mesela albümün en sevimli şarkılarından İngilizce olarak söylediği Bongo Bong'un alt yapısı kendini hiç bozmadan Fransızca Je ne t'aime plus'ye dönüşüyor. Benzer ritimlerde ilerleyen 7-8 şarkı var ama hepsi kendini bir şekilde diğerlerinden ayırmayı başarıyor. Mentira… ve Welcome To Tijuana'nın western soslu tropik atmosferleri her dinleyişimde sıcak bir çöle, sıcak bir plaja, sıcak bir tropik bara ışınlıyor beni. Bazen gündüzü, bazen geceyi yaşıyorum. Desaparecido ve La Vie à birer enstrümantal olsalar hoş birer fon müziği olurlardı. Oysa Manu Chao vokaliyle karakterize olup bambaşka bir şeye dönüşüyorlar. Por el Suelo veya La Despedida'yı da birbirinden ayıran yine ufak nüanslar oluyor. Aslında bu yorumları ikili, üçlü eşleştirmelerle diğer şarkılara uyarlayabiliriz. Bu rengarenk sound bunu gerektiriyor.

Albümün iki lokomotif şarkısı olan Luna y Sol ve Malegria'yı ne kadar da dinlesem doyamam. Hele de Luna y Sol'un dile yapışan "arriba la luna ohea" nakaratını konserlerde kimbilir seyircilerle birlikte nasıl bir coşkuyla söylüyordur. Malegria'ya ise böyle "catchy" bir nakarat düşünmemiş. Día luna... día pena'da da aynı nakarat var. Ama şarkı pamuk gibi olunca etkisi de farklı oluyor. İşte Día luna... día pena'yı da Luna y Sol gibi bir stadyum canavarına dönüştürmek varken hoş bir latin günbatımı lezzetine dönüştürme özgürlüğünü ilk solosunda doya doya yaşıyor, yaşatıyor Manu Chao. Lagrimas de Oro'da çift sesle kendiyle düet yapıyor. Minha Galera duyduğum en zahmetsiz ve en güzel reggae şarkılarından biri. Clandestino'dan sonra dört albüm daha yapan Chao, bunlardan sadece 2001 tarihli ikinci albümü ...próxima estación... Esperanza ile Clandestino'ya yaklaşabildi bana göre. Zaten onun dışında kalmış şarkıların toplandığı bir albüm gibiydi. Me gustas tu, La primavera, Denia üçlüsü harikadır. Diğer Chao albümleri de güzeller. Ama asla Clandestino gibi bir başyapıt olamadılar benim için. Başında "latin" kelimesi bulunan hiçbir müzik türüyle (Brownout'a şerh düşerek) aram sıkı fıkı olmadı. Belki biraz da bu yüzden Manu Chao'ya ve Clandestino'ya verdiğim önem çok başkadır. Manu Chao'ya benzeyen beş kişi bile sayamam. Gittiği her ülkede hala sokaklarda müzik yapabilen, şöhretli bir rock star yerine mahallenin gitarlı abisi gibi takılan, yerli halk, kadın, seks işçileri, hayvan, çevre hakları konusunda hem sosyal medyadan, hem de müzikal kimliğiyle duyarlılığını gösteren, marihuananın yasallaşmasını savunan şeker gibi bir adam. Clandestino da bu adamın birebir yansıması.

1. Clandestino
2. Desaparecido
3. Bongo Bong
4. Je ne t'aime plus
5. Mentira…
6. Lágrimas de oro
7. Mama Call
8. Luna y sol
9. Por el suelo
10. Welcome to Tijuana
11. Día luna... día pena
12. Malegría
13. La vie à
14. Minha galera
15. La despedida
16. El viento

27 Kasım 2019 Çarşamba

Love Of Lesbian - 1999

 
Evveliyatı 1997’ye dayanan Barcelona bandıralı indie pop rock grubu Love Of Lesbian, kariyeri boyunca geride 5 albüm bırakmış bir grup. Haliyle oturmuş bir müzikleri, beş müzisyenin beşinin de işlerini hakkıyla yaptığını söyleyebileceğim kabiliyetleri, sözlerini anlayamasam da muhakkak Barcelona gibi bir şehirde müzik yapmanın nimetlerinden faydalanmak suretiyle güzel şeylerden bahsettiğini düşündüğüm İspanyolca akışkanlığıyla bezenmiş lirikleri mevcut. Rakamlarla konuşursak, tüm bunları 2’şer yıl aralarla çıkardığı 5 albüme dayanarak değil, 2009 tarihli 1999 adlı 6. albümlerine yaslanarak söylemekteyim. Böylesi olumlu şeyleri söyletmeleri için tek albümlerini bile dinlemek kafi geliyorsa arkalarında bıraktıkları da fena değildir. Gerçi olumlu olmasına olumlu da, 14 adet şarkı sonunda solist Santi Belmes’in neredeyse hep aynı yumuşak tonla söylediği İspanyolca’dan ve başlarda gayet ferahlatan, biraz alışınca kimsenin dikkatini vermediği düğün salonlarında çalınan parçaların kaderini paylaşan ılıman pop rock’tan bunalmak da ihtimaller arasında.

Sapına kadar İspanyolca müzik yapan bir grup olarak kendilerine neden İngilizce bir isim verdiklerini bilemiyoruz. Zaten bunu İngilizce müzik yapmayan pek çok grup da yapıyor. Yine de beterin beteri var. Kendilerine “Los Lesbianos” falan da diyebilirlerdi evlerden ırak! Piyano ve tuşlu çalgılar yanında, farklı gitar tonları kullanarak, kimi zaman (nadiren) bunları renkli geri vokallerle süsleyerek duygulu, diskolu ama bol ”r”li bir müzikten geçiniyorlar. Bu yazıyı albümü henüz bir defa dinledikten sonra yazıyorum. Las Malas Lenguas güzelliğini tamamen ayrı bir yere koyarak, diğer beğendiğim parçalar Ectoplasta, Miau, Te Hiero Mucho, Cuando Diga Ya civarlarında. Birkaç kez daha dinlersem bunların üzerine bir iki tanesi daha eklenir, geri kalanlarla da dostça el sıkışıp ayrılırız gibi geliyor. Peki gerideki 5 albüm ne olacak? Bilmem, belki bir gün!

1. Allí donde solíamos gritar
2. Club de fans de John Boy
3. Las Malas Lenguas
4. Algunas Plantas
5. Cuestiones de Familia
6. Ectoplasta
7. Segundo Asalto
8. Incendios de Nieve
9. 1999
10. Te Hiero Mucho (historia del amante guisante)
11. Cuando Diga Ya
12. Miau
13. La mirada de la gente que conspira
14. Voy a romper las ventanas

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Funkiwi's - Nadie al volante


Şubat 2012 yılında, Valencia dolaylarında çeşitli gruplarla müzik yapan 8-9 müzisyenin nasıl olduysa tek çatı altında toplanmaya karar vermesi sonucu oluşan Funkiwi's, üçüncü albümleri Mondo roto'yu da Nisan 2017'de çıkardı. Ben de onları bu albüm sayesinde tanıdım. Alternative rock ile funk + hip-hop buluşması gerçekleştirmelerinden ötürü kısa sürede kanım kaynadı. Acaba önceki iki albümde nasıl takılmışlar diye bakma ihtiyacı hissettim. 2014 tarihli ilk albüm Sírvase su copa aquí, kendine daha funk, daha hip-hop biçimde bir yol belirlemiş, adeta canlı dinliyormuş gibi bir atmosfer yaratmıştı. Ama asıl tokadı, 2015 yılına ait ikinci albüm Nadie al volante'den yedim. Grubun bileşenlerini oluşturan funk, hip-hop, rock (arada bir de reggae) türleri tek vücut halinde nefis şarkılarla bütünleşmiş, funk coşkusu ete, kemiğe, kafaya, göze büründürülmüş, hem yerinde duramayan, hem de durduğu yerden hiç kımıldamayan bir istikrar sergilemişler.

Nasıl olduysa tek çatı altında toplanmışlar dedik ama nasıl olduğu çok belli. Farklı gruplarda olup da tek seferliğine jam yapmış olsalar bile gaza gelip Funkiwi's'i kurmuş olabilirler. Nadie al volante ile de zirveye ulaşmışlar adeta. O kadar eğlenceli ve enerjik bir sound ki, dinleyeni çaldıkları kulübe sokup orada ter içinde bırakıyorlar. Gitarı, bası, davulu, nefeslileri, vokali her bir unsuru kendi şovlarını yaptıkları gibi, kolektif bir hava da yakalamasını biliyorlar ki, zaten bu karışımın en keyif veren yanı da o kolektiflikten ortaya çıkan dinamizm. Uzun zamandır karşıma albüm bazında İspanyolca kaliteli rock, funk, pop vs. çıkmadığı için soğukluk hissediyordum. Ama Funkiwi's, cıvıl cıvıl müziklerine ayak uyduran tempolu vokal tarzıyla da ekstra bir ritim kazanıyor. Farklı vokalistlerin yarattığı çeşitlilik, kimi zaman rap yapılması, pek sık olmasa da soul dokunuşları, işin müzikal cümbüşünün altında kalmamaya çalışıyor. O cümbüşe renk katıyor.

Ladrón, ¿Hasta Cuándo?, Entre Barrotes, Grito a la Tierra, Funkiwi's in da House, 4ª Dimensión gibi benim şimdilik favorilerim olan şarkıların coşkusu, kısa süreliğine diğerlerindeki detayları görmemi engellemiş olabilir. Ama Ritmo Hostil'in o tatlı funk/reggae/ska karışımı tadı, El Mundo Es Nuestro'nun tropik latin esintileri, jazz funk olarak başlayıp punk olarak devam eden, sonra tekrar başlangıçtaki tonuna geri dönen kapanıştaki Teletranspórtate'nin ustalığı görülmeyecek gibi değil. Zaten albümü şarkı şarkı değerlendirmek bile tuhaf geliyor. Sanki kendi içinde değişip dönüşen tek bir şarkı çalıyorlarmış gibi bir bütünlük hakim. Her şarkıda o canlı müzik duygusu var. Aynı anda birkaç türe göz kırpan uçarılık, kendi iç disiplininin bilincindeki bir funk rock olgunluğuyla çok iyi dengeleniyor. Albümün bir sürü lokomotifinden biri olan Funkiwi's in da House'taki o 90'lar Red Hot Chili Peppers lezzeti, aslında bu karışımların zamansızlıklarını en iyi ifade eder nitelikte. Yine de son albüm Mondo roto'daki sertliği, Nadie al volante'deki yumuşatma becerisi Funkiwi's'in gerçek kimliğini yansıtıyor diye düşünüyorum.

1. Ladrón
2. Grito a la Tierra
3. A Todo Groove
4. ¿Hasta Cuándo?
5. Ritmo Hostil
6. Entre Barrotes
7. Funkiwi's in da House
8. El Mundo Es Nuestro
9. 4ª Dimensión
10. Teletranspórtate

25 Ekim 2011 Salı

Amores Perros (OST)


İnsanların terör, deprem, trafik yüzünden bozuk para gibi harcandığı, işin kötüsü bazılarının buna sevindiği, masum insanların, gencecik askerlerin, küçük bebeklerin bile bedel ödemek zorunda olduklarının utanmadan ima edebildiği, birilerinin "kınıyoruz", "ayıplıyoruz", gereği yapılacaktır", "herşey yolunda" gibi avuntuları sürekli önümüze sunduğu zor zamanlar yaşıyoruz. Müzik dinlemek bile istemediğimiz anlar olabiliyormuş. Amores Perros müzik albümünün şu söylediklerimle görünen hiçbir alâkası yok. Sadece müzik dinlemek istemediğim o anlardan sonra dayanamayıp oyalanmak için seçtiğim bir soundtrack (o anlardan sonra özellikle bir soundtrack dinleme ihtiyacı oluyor genelde) sadece. Belki böyle bir ruh halini daha da koyultacak ama ağlayan, öfkeyle bağıran, dik durmaya çalışan ve artık gülen yüzü fotoğraflarda kalacak yüzlerce binlerce insan suretine mükemmel fon oluşturabilecek albümlerden biri olur diye seçmiştim aslında. Oysa birkaç şarkı ve Gustavo Santaolalla'nın kısa temaları dışında gayet neşeli, hatta kurtlu bir albüm çıktı. Halbuki Amores Perros'un müzikleri aklımda hiç de böyle kalmamıştı.

Guillermo Arriaga'nın yazıp Alejandro González Iñárritu'nun yönettiği 2000 tarihli Amores Perros, üç dramatik hikâyeyi ayrı ayrı işleyen, sonra da onları ilgili ilgisiz küçük ayrıntılarla birbirine bağlayarak insan hayatının bağlı olduğu pamuk ipliklerini, yaptıkları seçimleri, umutlarını, hayalkırıklıklarını, ödemek zorunda kaldıkları bedelleri ve yanlış zamanda yanlış yerde olmayı seslendiren bir filmdi. Müzik albümü ise 2 disk, (minik tema geçişlerini de sayarsak) 30 şarkıdan oluşan bir yolculuk. Rock, punk, bossa nova, hip-hop, pop rock ve folk şarkılarının buluştuğu bu mecranın hatırla(yama)dığım kadar hüzünlü olmaması onun suçu değil elbette. Peki bu bir suç mu? Değil ama şu an ihtiyacım olan 21 Grams veya Diarios de Motocicleta albümleriydi sanırım. Yanlış geldim. Zira benim aradığım, açılışta yer alan Tema Amores Perros hüznüydü. Yoksa Café Tacvba çok iyi bir grup, Nacha Pop'un Lucha De Gigantes'i, Titán'ın Corazón'u bir harika, Madridli Dover ve Meksikalı Moenia geçmişine bakılası gruplar.

Çok beğendiğimiz bir filmin yine çok beğendiğimiz müzik albümü hakkında sorulduğunda "hmm, evet çok sağlamdır" dediğimiz halde bu kadar az şey, hatta yanlış izlenimler edinmiş olmamız da ilginçtir. Çoğul konuşuyorum çünkü benim Amores Perros'u efkârlı bir albüm gibi hatırlayıp uzun bir aranın ardından geri dönüşümde yaşadığım şaşkınlığı, başkalarının hüzünlü olduğunu düşündüğü Dirty Dancing'de (içinde "dancing" var bir de!) ve gelmiş geçmiş en kötü filmlerden biri olarak gördüğüm Fear & Loathing In Las Vegas'ın enfes soundtrack seçkisinde yaşayanlar var. O zaman bunca laf edeceğime direk 21 Grams veya Diarios de Motocicleta odaklı bir yazı yazıp, çalkantılı ve hüzünlü gündeme şiirsel giydirmeler, öfkeli çıkartmalar yapabilirdim. Gücüm yetmedi. Daha kısa bir yol aradım. Bunları bu güzelden de öte albümle dile getirmek istememin belli bir sebebi de yok. Belki zorlasak bu zorlu, yılgın, nefret dolu gündeme ve onun aktörlerine (doğal afetleri suçlayanları da bu aktörlere dahil edersek) olan isim benzerliğinden birşeyler çıkarabiliriz. Bu durumda Amores Perros pek uymuyor tabiî. Ama en güzelini (nasıl olduysa!) filmi zamanında Türkçe'ye çevirenler bulmuş. "Paramparça Aşklar ve Köpekler!"

Disc 1

1. Gustavo Santaolalla - Tema Amores Perros
2. Control Machete - Sí señor
3. Nacha Pop - Lucha de gigantes
4. Gustavo Santaolalla - El afiche
5. Celia Cruz - La vida es un carnaval
6. Gustavo Santaolalla - Memorias
7. Titán - Corazón
8. Gustavo Santaolalla - Quiebre, fuego y revelación
9. Illya Kuryaki & The Valderramas - Coolo
10. Gustavo Santaolalla - Un amor encontrado
11. The Hollies - Long Cool Woman (In a Black Dress)
12. Los Del Garrote - La cumbia del garrote
13. Gustavo Santaolalla - Chivo Groove
14. Banda Espuela De Oro - Dame el poder
15. Gustavo Santaolalla - El apartamento
16. Control Machete - Pesada
17. Gustavo Santaolalla - Tema Amores Perros + Atacama
18. La Fiebre - Lucha de gigantes

Disc 2

1. Julieta Venegas - Me van a matar
2. Café Tacvba - Aviéntame
3. Café Tacvba - Dog:God
4. Illya Kuryaki & the Valderramas - Stop, muerte
5. Zurdok - Una vez más
6. Control Machete - De perros amores
7. Dover - Love Is a Bitch
8. Bersuit Vergarabat - Perro amor explota
9. Ely Guerra - Dime cuándo comenzó el dolor
10. La Fiebre - Tienen el odio enjaulado
11. Moenia - Lado animal
12. Banda Espuela De Oro - Que arañan las entrañas

18 Şubat 2011 Cuma

Souvenir - Travelogues


Vokalde Patricia de la Fuente, geri kalan herşeyde ise Jaime Cristóbal'ın yeraldığı İspanyol electropop grubu Souvenir, 1999'da kurulmuş, son albüm Travelogues ile birlikte 6 albümlük bir kariyer patlarmış. Bu kalabalık arasında takip etmediğim gruplardandır. Hatta 2009 tarihli Drums, Sex and Dance'i dinledikten sonra da takip etmeyi düşünmediğim gruplar arasına girmiştir. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra "Souvenir kimdir, nedir, nasıl müzik yapar" çoktan unuttuğum için, geçenlerde karşıma çıkan Travelogues albümünün o 2009 tarihinde beğenmediğim grubun yeni albümü olduğu aklımın karşı kaldırımından bile geçmiyordu. Zaten Drums, Sex and Dance'i de isminden değil, kapağından zar zor çıkarabildim. Neyse, 2011 model Souvenir, Patricia de la Fuente'nin sayesinde her ne hikmetse Fransızca ve İngilizce ağırlıklı seslendirdiği serin şarkılar eşliğinde olgun bir indie pop albümü dinleme şansı veriyor dinleyenlerine. Önceki albümleriyle ne derece alâkalı bilemiyorum fakat Drums, Sex and Dance ile neredeyse (ve iyi ki) alâkasız olduğu kesin. En azından o albümden yansıyan sıkıcı şarkılara benzer şeyler yazmıyorlar denebilir.

Dört dakikanın altına bir kez düşen, birkaç defa da altı dakikayı zorlayan pop şarkılarının her bünyeye iyi gelmeyebileceği bilim adamları tarafından henüz kanıtlanmamışsa da, bunu çevrenizde gördüğünüz bazı insanlardan anlamak o kadar zor olmasa gerek. Çünkü normal bir pop şarkısı fazla yormamalı, dans mı ettirecek, tempo mu tutturacak, yoksa sadece basit bir parti fonu olarak mı kullanılacak, bir çırpıda adı konabilmeli diye düşünen hızlı tüketici için Souvenir, öyle kullan-at bir hadise sayılmaz. Arrête-toi, Dance It Away, lounge kıyılarına kayan Coup de coeur, nefis bir "surf pop" diyebileceğimiz Taboo, aynı nefis sörflükteki kapanış şarkısı Mots, benim yoklamamda bir adım öne çıkanlar. Tabiî yeni tanıştığım ve isimlerini tekrar dile getirmekten hiç gocunmadığım LCMDF, Cinnamon Chasers, Oona, Tesla Boy, Gypsy & The Cat, The Chain Gang Of 1974 veya Futurecop! gibi coşkuyla karşıladığım bir grup olmadılar ne yazık ki. Ama bu isimler gibi çıtır olmamalarına rağmen sanki bu albümle olaya yeni yeni ısınıyor gibiler. Bu da iyi birşey sanırım. Sünger çekilesi bir geçmişleri var mı bilmem. Lâkin sünger çekilesi Drums, Sex and Dance albümlerine o süngeri yedirmişler kanımca.

1. Whispers in the Night
2. Dance It Away
3. Sinking Stone
4. Arrête-toi
5. Taboo
6. Coup de coeur
7. Talk to Me
8. Peintures de guerre
9. Mots

8 Haziran 2009 Pazartesi

Vega - Metamorfosis


İspanya gezisi sürüyor. Sürüyor sürmesine de, bu milletin müzik anlayışı pek monoton geldi nedense. Latin etiketli geleneksel Gypsy Kings müziğinden değil, Amerikan, İngiliz tarzı pop, rock, indie tabanlı örneklerden söz etmekteyim. Zaten o gelenekle aram hiç iyi değildir. Bu modern müzik-İspanyolca monotonluğu dile bağlanabileceği gibi, bağlanmayabilir, tam tersi İspanyolca’nın cazibesi ile hoş dakikalar geçirebilirsiniz. Lakin modernlikten nasibini almamış ruhsuz bestelerle dolu bir sürü albüm dinledim. Beğendiklerim de oldu ama anlık duygulardı. Bir süre sonra o kadar daralıyorsunuz ki, ileri sarma tuşunun gelmiş geçmiş en faydalı buluşlardan biri olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. 21. yüzyılda hala boğalara eziyet eden bir milletten müzikal anlamda atla deve beklemeyi de içim almıyor kimi zaman. Dinlerken (ve ileri sardırırken) bir yandan da vaktimi aldıkları için dümdüz saydırdığım onca isim arasında birini öyle bir yakaladım ki, piyasaya ilk çıktığı 2003’ten beri hiçbir yerde rastlamamış olmayı neye vermeli bilmiyorum.

1979 doğumlu, asıl adı Mercedes Migel Carpio olan Vega’yı daha yeni duymuş olmanın utancını utanmadan dile getireyim de ders olsun. India (2003), Circular (2006) ve Metamorfosis (2009) adlarına sahip birbirinden güzel üç albüm sahibi güzeller güzeli Vega’nın insanı yormayan, kimi zaman pop/rock klişelerinden beslenen, bazen alternatife, nadiren pop caza kayan müziği ile tanıştığıma çok sevindim. Birbirinden güzel de olsalar, üçünü arka arkaya dinledikten sonra fark ettim ki son albüm Metamorfosis ayrı bir güzel. Adeta İspanyolca ile sevişen sesini her saniyeye sığdıran Vega’nın Lolita, Mágico, Nada Es Infinito, Nueva York ile pop/rock kalitesine vakıf olmanız mümkün. Klişelerden beslenmek her zaman olumsuz sonuçlar vermez. Kaldı ki artık müzik dinlemekten melodik zombilere dönmüş insan evladı üzerinde bazen Eurovision tadı bırakan (ama yağsız tarafından!) Vega’nın o aşina müziği bile farkını bir şekilde hissettirebilir. Olgun, duyarlı, güçlü bir klişe bile Vega örneğinde olduğu gibi o kadar eciş bücüş İspanyol grubundan/şarkıcısından gına gelmiş dimağlara o farkını, veya farksızlığını fark olarak algılatan hassaslığını kulaklara tattırabilir. Bu kadar İspanyolca yeter, Vega uzun bir süre o ihtiyacı idare eder.

1. Lolita
2. Mejor Mañana
3. Nueva York
4. Cuánta Decepción
5. Nada es Infinito
6. Dentro
7. Princesa De Cuento
8. Te Tengo a Ti
9. Mágico
10. Faro de Guía
11. A Salvo

5 Haziran 2009 Cuma

Lagartija Nick - Larga Duración


Hazır İspanya’ya uğramışken bir de Lagartija Nick dörtlüsünün çayını içelim. Gerçi 1989’dan beri demlenmekte olan o çay, ardında 9 (dokuz) demlik bırakmış olmasına rağmen icra ettikleri rock müziğin sınırlarını zorlamayıp, kendi sınırları etrafında gezinmeyi tercih eden bir görünümden fazlasını tepsiye koymuyor. Nedense bu İspanyol ince bellileri ile içtiğim çaylar hep aynı tadı damaklarımda bırakıyor. Lagartija Nick’te de durum farklı değil. Evet, demliliği üzerine fazla şey söylememek gerek. Fakat nasıl ki çay içerken “ilk içtiğim bardak çok güzeldi, ikincisi biraz fazla demliydi, dördüncünün suyu fazla çekilmişti sanki, yedinci sallama mıydı” gibisinden cümleler kurmayacağımızdan dolayı, nasıl başladıysa öyle biten, en uzunu 3,5 dakika süren 11 şarkı süresince tek bir bardak çay içiyormuşcasına tekdüzelikte ilerleyen bir 2009 albümü olmuş grubun Larga Duracion albümü.

Üç erkek, bir kadından kurulu Lagartija Nick çaycıları arada bir de olsa farklı damak tatlarına hitap etmeye çalışan iyi niyetlerle servis yapıyorlar. Bana göre o tekdüzelikten bir nebze sıyrılan Sin Salir, Cuerpo Y Metne, Linea Recta şarkıları da kendi içlerinde aynı benzerliği barındırmaktalar. Öyle ki, bu üç şarkıdan birini dinleyip diğerlerini dinlemeden bile albüm geneli hakkında bir fikir sahibi olunabilir şeklinde peşin hükmümü taksitsiz dile getireyim. Lagartija Nick’siz de yaşanabilir. Love Of Lesbian nasıl geçmişini merak ettiriyorsa, Lagartija Nick de o kadar “geçmişimden uzak durun, size aradığınızı vermez” diyor sanki. Yine de gönül bu belli olmaz. Geri besleme yapıp geçmişteki 9 (dokuz) albümlerine de kulak atabilirsiniz.

1. De Par en Par
2. Cuerpo y Mente
3. Clavo Ardiendo
4. Sin Salir
5. Variación y Error
6. Nuevo Nexus
7. Sol
8. Sistemas de Visión
9. Línea Recta
10. Larga Duración
11. En mi Nombre