Hard Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hard Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2026 Cuma

Badlands – Badlands

 
1989 yılı hard rock ve glam metal açısından son derece kalabalık bir yıldı. Birçok grup saç spreyiyle parlatılmış, makyajın dibine vurmuş, aşırı cilalı prodüksiyonlar peşindeyken Badlands adıyla hayata geçen bir grup başka bir yol seçti. Eski Ozzy Osbourne gitaristi Jake E. Lee'nin, 1986-87 yılları arasında Black Sabbath'da vokal yapmış Ray Gillen ve 1985-88 yılları arasında yine Black Sabbath'da davul çalmış Eric Singer ile birlikte kurduğu Badlands, 1989 tarihli ilk albümünde 1970'lerin blues temelli hard rock ruhunu 1980'lerin teknik becerisiyle birleştirmesiyle dikkat çekmişti. Mesela Cinderella gibi blues rock'tan beslenen hard rock grupları o dönem daha zekice ve kalıcı işler yapıyorlardı. Badlands, böylesi tecrübeli isimlerin sessiz sakin bir araya geldikleri, pek de ticari başarı elde edemedikleri bir proje olarak kaldı. Üç albüm yapıp 1993'te de dağıldı gitti. Lakin kendi adlarını taşıyan ilk albümleri yıllandıkça tadına tat katan bir şarap misali hala dinledikçe damağımı çatlatır. Bir baştapıt değildir belki ama dönemi içinde beceri dolu kaliteli anlar barındırır.

Albüm prodüksiyon açısından yine o yılların sakız edilmiş klişelerini umursamayan bir yanı da var. Davullar doğal duyulur, gitar tonları sıcak ve hamdır, vokaller ise yapay efektlerle boğulmamıştır. Bu yaklaşım, dönemin parlak ve steril kayıtlarından belirgin şekilde ayrılır. Badlands'in bel kemiği Jake E. Lee burada kariyerinin en özgür performanslarından birini sergiliyor. Ozzy dönemindeki agresif metal riflerinden ziyade blues, southern rock ve klasik hard rock etkilerini öne çıkarıyor. Ray Gillen ise albümün diğer bir yıldızı. Çok güçlü, soul etkili ve zaman zaman David Coverdale'i andıran vokalleriyle şarkılara karakter katıyor. Jake E. Lee'nin riff yazımındaki ustalığını hemen gösterdiği açılıştaki High Wire, atmosferi baştan kuruyor adeta. Benzer karakterdeki Hard Driver da pekala açılış yapabilecek kalibrede. 1 dakika 22 saniyelik akustik Jade's Song'un bir nevi intro işlevi gördüğü Winter's Call, demirbaşlardan biri. Başlarda hantal bir izlenim bıraksa da giderek blues ve hard rock arasında coştukça coşan, Lee'nin kozmik gitar solosuyla zirve yapan Streets Cry Freedom ve hemen hemen aynı şeyleri söyleyebileceğim özgün hard rock bestesi Devil's Stomp'u da bir yere not edelim.

Aslında özellikle ikinci yarıdaki son dört şarkı albümü bir miktar ağırlaştırmıyor değil. Kendi içlerinde parlak anlar anlar taşısalar da bir bütün olarak yorabiliyorlar. En iyiyi sona sakladım. Onun adı Dancing on the Edge... Olağanüstü riffleri, şahane nakaratı, grubun grup olarak uyumda tepeye ulaştığı mükemmel bir şarkı. Benim için gerçek bir başyapıt. Hele de Lee'nin inanılmaz gitar solosuyla iyice yükselen, tanrılardan ateş çalan, çalamamış olsa bile buna yeltenen bir parça. Albüm yayımlandığında olumlu eleştiriler aldı ve yıllar içinde kült bir statü kazandı. Daha sonra birçok yayın tarafından en iyi hair metal/hard rock albümleri arasında gösterildi. Bugün özellikle gitaristler ve klasik hard rock meraklıları arasında büyük saygı ve "hidden gem" muamelesi görüyor. Neticede Ozzy'nin, Black Sabbath'ın tedrisatından geçmiş adamlar bunlar. Ömürleri biraz daha uzun ve istikrarlı olsaydı Cinderella ve The Black Crowes ligine adlarını kazıyabilirlerdi. İşte Badlands öyle bir albüm ki, tek başına bile bunları söyletebiliyor. Ham, tutkulu ve zamansız bir hard rock albümü.

1. High Wire
2. Dreams in the Dark
3. Jade's Song
4. Winter's Call
5. Dancing on the Edge
6. Streets Cry Freedom
7. Hard Driver
8. Rumblin' Man
9. Devil's Stomp
10. Seasons
11. Ball & Chain

19 Haziran 2025 Perşembe

The Cult - Ceremony

 
1989'daki başyapıt Sonic Temple'dan sonra beşinci The Cult albümünün nasıl olacağı 90'lara girerken rock dünyasının en merak ettiği konulardan biriydi. Çıta o kadar yükselmişti ki, yeni albümde ticari ve eleştirel başarının düşeceğine yönelik inanç oluşmaya başlamıştı. Bu pozisyonda kalan albüm, film, kitap vb. eserlerin genel kaderi budur zaten. "Yani daha ne kadar iyi olabilir?" Ceremony donemi çok çalkantılıydı. Bas gitarist Jamie Stewart gruptan ayrılmıştı. Vokalist Ian Astbury ve gitarist Billy Duffy'nin arası limoniydi. Öyle ki, ikili çok nadir stüdyoda bir araya geliyor, kendi bölümlerini farklı zamanlarda ayrı ayrı kaydediyorlardı. Bunlar yetmezmiş gibi albüm kapağında fotoğrafı bulunan kızılderili çocuğun ebeveynleri tarafından Werner Bros Records'a 61 milyon dolarlık tazminat davası açıldı. Dava iki defa sonuçsuz kaldı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen bence en iyi ikinci The Cult albümü kesinlikle Ceremony'dir. Onunla da çok anım var. Kızılderililere hayran olmamın, albümün de Amerikan yerlileri konseptine sahip olmasının etkisi pek yok aslında. Bunlar olmasaydı da Ceremony alev alev yanan şahane bir albüm. Söz konusu sıkıntılı dönemi kazasız ve kaliteli biçimde atlatmalarının sonucu 11 adet güçlü hard rock şarkısı daha kazandırdılar. Astbury - Duffy ortak bestesi bu şarkılar, zaman zaman blues kökenli hard rock olmanın ötesine geçip, sert tavrı nedeniyle grunge arefesinde grunge ayak seslerini bile duyabildiğimiz tutkuya sahipler.

Sonic Temple'da yapımcı koltuğunda tartışmalı da olsa özellikle 80'lerde bir sürü rock klasiğine emek vermiş Bob Rock oturuyordu. Ceremony'de ise yine bir sürü tanınmış isimle çalışan Richie Zito oturuyor. Bu değişimin tam olarak nasıl bir fark yarattığını ancak profesyoneller analiz edebilir. Biz şarkılar iyi mi kötü mü ona bakarız. Yalnız dikkat çeken unsurlardan biri şarkıların normalden biraz daha uzun olması. Ama o uzunluk da klasik The Cult bileşenleri yerinde durduğu için sıkıntı yaratmıyor. Astbury, Duffy ve davulcu Mickey Curry yine çok formdalar. Öncelikli olarak davulcu olmak üzere multi-enstrümantalist, stüdyo müzisyeni, yapımcı Charles Drayton ise Jamie Stewart'tan boşalan bas gitar mevkisini tecrübesiyle doldurup devleşiyor. Drayton'ın stüdyoda veya konserlerde düşüp kalktığı isimler arasında The Rolling Stones, Paul Simon, Neil Young, Miles Davis, Herbie Hancock, Johnny Cash, Chaka Khan, Mariah Carey, Seal, Bob Dylan, Iggy Pop, Courtney Love gibi çok acayip isimler olduğunu söylersek kendisinin önemi daha da anlaşılır. Artık kayıtları ayrı ayrı mı, beraber mi, nasıl yapmış olurlarsa olsunlar ortada kanlı canlı, arzulu, tutkulu, disiplinli rock şarkıları mevcut. Albümden Wild Hearted Son ve Heart Of Soul single olarak çıkmış ve Sonic Temple ruhunun devam ettiğini ilan etmişlerdi. Ama albümü bitirince de neredeyse her şarkının birer single olabileceği bu ruha tekrar aşık olduğumu fark etmiştim.


The Cult'ın blues kökenli hard rock reçetesine eser miktarda dahil ettiği funk dengesine hep hayran olmuşumdur. Bu albümde de açılış ve isim şarkısı olan, daha ilk elden çıtayı tepeye diken şahane Ceremony, yılan gibi kıvrım kıvrım Earth Mofo, kapanışı yapan ve Billy Duffy'nin gitarıyla Ian Astbury vokalinin adeta düet yaptığı Wonderland bu dengeye üç örnek. Destansı bir White, grubun hüzün ve coşkuyu tek bedende buluşturma ustalığının örneklerinden olan bir Sweet Salvation, Tom Petty and The Heartbreakers'ın klavyecisi Benmont Tench'in piyano çaldığı bir If, albümün diğer kaliteli anlarını oluşturmakta. Tench Usta aynı zamanda Ceremony, Heart Of Soul ve Sweet Salvation'da org çalmakta. Ayrıca Indian adında davulsuz, akustik, içli bir beste var ki, Amerikan yerlileri konseptini güçlendiren, albümün geniş yelpazesinin altını bir kez daha çizen çok iyi bir şarkı. Yetmediyse şarkıdaki Suzie Katayama'nın çaldığı çelloyu, Perulu caz davulu ve perküsyon ustası Alex Acuña'nın dokunuşunu da ekleyelim. Yani karşımızda öyle alelade bir hard rock albümü durmuyor bunu bilelim.

Bu da mı yetmedi? O zaman Ian Astbury'nin liriklerindeki bir iki ufak referanstan da söz edelim. White'ın sözlerinde Polonya doğumlu Amerikalı yazar, şair, gazeteci Lawrence Lipton'ın 1959 yılında yazdığı The Holy Barbarians romanından bir alıntı bulunuyor. Holy Barbarians aynı zamanda Astbury'nin 96'da kurup 97'de dağıttığı, Cream isminde tek bir albümü bulunan yan grubunun adı. Heart Of Soul'un girişinde yer alan "Down and out in London, Los Angeles, and Paris too" sözleri, George Orwell'in 1933 tarihli romanı Down and Out in Paris and London'a gönderme yapıyor. Los Angeles eklentisi ise İngiliz grubun o sırada bulunduğu ve muhtemelen vatan hasretinden kaynaklı bir referans. En önemlisi, Ceremony genel yapı itibariyle Amerikan yerlileri temasından hareketle küresel ısınmaya, çevre bilincine, doğanın kudretine, en büyük çevreciler olarak kabul edilen yerli kültürüne yazılmış katmanlı bir mektup. Ceremony, bütün bir albüm olarak sevdiğim son The Cult albümü olması nedeniyle bana bir veda albümü gibi gelmiştir. Çünkü sonrasında gelen 6 albümü hiçbir zaman Sonic Temple ve Ceremony gibi sevemedim.Ceremony bence bir Sonic Temple değil. Ama bir Ceremony!

1. Ceremony
2. Wild Hearted Son
3. Earth Mofo
4. White
5. If
6. Full Tilt
7. Heart of Soul
8. Bangkok Rain
9. Indian
10. Sweet Salvation
11. Wonderland

13 Ocak 2025 Pazartesi

The Effect - The Effect

 
Albüm seçerken "genre" olarak birtakım tercihlerimiz vardır. Künyede dümdüz "rock" yazan albümlere genelde pek yüz vermezdim. Ama son zamanlarda birkaç deneme sonrasında bu tembel sınıflandırmaya maruz bırakılmış bazı albümleri gayet iyi buldum. Memnun kaldığım en son tecrübem yepyeni bir grup olduğunu öğrendiğim The Effect'in aynı adlı debutu oldu. Dümdüz rock yazan arkadaş belli ki fazla irdelememiş. Zira The Effect için pop rock, AOR, hatta kıyısından hard rock bile yazabilirdi. Neyse albüm başladı, cıva gibi aktı, taş gibi yuvarlandı, güzelce bitti. Merak ettim kim bu insanlar diye. Yer yer Toto tadı aldım. Boşuna değilmiş. Gitarda Trev Lukather yani Toto'nun efsane gitaristi Steve Lukather'ın oğlu var. Trev kardeşimiz 2021'de Levara adlı bir grupla yine aynı adı taşıyan bir albüm yapmış ve onu bu sayfalarda yine övmüştüm. The Effect tarz olarak Levara'dan hiç farklı değil. İyi yazılmış şarkılar olduğu sürece AOR destekli pop rock ile geçmişe dayalı sarsılmaz bir gönül bağım var. Levara beklerken The Effect gelince bir Levara anlaşmazlığı mı, yan proje mi, yoksa Trev'in kur-dağıt tarzı müzikal çapkınlığı mı bilemiyoruz. Çok da mühim değil. Babasının soyadını şimdilik gayet iyi taşıyor. Belki böyle denemelerle bir gün kendi Toto'sunu kurup güzel albümlere imza atar. Yalnız burayı okuyorsa kendisine tavsiyem, vokalist Emmett Stang'i sakın bırakmasın. Levara solisti Jules Galli de hiç fena değildi. Zaten bu müziğe David Paich, Steve Perry gibi AOR tanrıları ses vermeli. Trev'in solistleri o mertebede olmasalar da, Junior AOR tayfası olarak geleceğe umutla baktırıyorlar.

Müzik hakkında fazla gevelemeye gerek yok. Her ne kadar "Adult Oriented Rock" tanımını pek sevmesem de arzu dolu pop rock şarkılarındaki o "yetişkinlik" ifadesini doğru yere koyabilirim. Unwanted gibi gençlik enerjisi aşılanmış modern pop rock şarkılarının olgunluğu insanı böyle düşünmeye itiyor. World Between Us, Head On Collision, Something Wrong, High Life yine bu olgun enerjiyle yüklü kütür kütür rock şarkıları. 2024'ün en iyi şarkıları arasına bir tane seçmem gerektiğinde, duyar duymaz beni 80'ler AOR evrenine ışınlayan TIND'i seçtim. Emmett Stang'in o Steve Perry'yi andıran enfes sesi, şarkının yürek yakan diriliği hemen tüm benliğimi sarıp sarmaladı. It Could Have Been You adlı şarkılarında Perry'nin kendisi de albümün konuğu olmuş. Levara'nın albümünde de konuktu. Trev'in Journey hayranlığı, biri orijinal, biri benzer iki Steve Perry sesi ile kendini göstermiş. Aslında gösterememiş desek daha doğru. Bence It Could Have Been You bu önemli buluşma için en doğru şarkı sayılmaz. Vokaller çok üst üste binmiş, şarkıda bir dağınıklık var sanki. Oysa Perry, kapanıştaki güzelim balad Still In It'e konuk olsaydı bu ikili şahane şeyler yapabilirdi. Varsın olsun. Grup, albüm, şarkılar hepsi canavar gibi. Nakaratlar, köprüler, tasarımlar enfes. Sık sık duymak isteyeceğim Emmett Stang gibi bir solistleri var. The Effect'i çok sevdim. Trev Lukather'ın bir sonraki hamlesi ne olacak merakla bekliyoruz. Yeni kurulan gruplar arasında geleceğe kalmalarını en çok istediklerimden biri The Effect...

1. Toxic Envy
2. Unwanted
3. TIND
4. World Between Us
5. Sadistic Love
6. High Life
7. It Could Have Been You (feat. Steve Perry)
8. Sight Unseen
9. Head On Collision
10. Something Wrong
11. Still In It

18 Kasım 2023 Cumartesi

Izzy Stradlin & The Ju Ju Hounds - Izzy Stradlin & The Ju Ju Hounds


Vakt-i zamanında Guns’n Roses ile ilgili bir yorumda rastladığım bir cümle, demek ki aynı şeyleri hissettiğimiz insanlar da varmış dedirten türdendi: “Axl’da öfke, Slash’te asi rock karizması, Duff’ta enerji vardır. Izzy’de ise kalp!” O Izzy, grubun fotoğraflarında bile dikkat çekmeyecek kadar silik görünen, halbuki Guns’n Roses altyapısının rock tarihinde türlü referanslarını bulmasına en büyük katkıda bulunmuş değerli bir parçası olan Izzy Stradlin’di. Zaten grubun demirbaş albümlerinden sonra, Axl ile olan takışmalarının da etkisiyle kendi yoluna gitmek istemiş, böylece Guns’n Roses ruhu da bitmiştir. Alkol problemlerine ve onun getirdiği dengesizliklere rağmen belki de grubun en olgun, müzikal anlamda en klas elemanıydı. Bir süre oradan oraya savrulduktan sonra 92’de yanına The Georgia Satellites'tan Rick Richards’ı (gitar), Buckcherry'den Jimmy Ashhurst’ü (bass) ve Charlie Quintana isimli avare davulcuyu alarak kurduğu Izzy Stradlin & The Ju Ju Hounds ile resmen bağımsızlığını ilân etmiş oldu. Ne yazık ki tek albümlük bir grup olarak kalan dörtlü, çiğ, enerjik, akustik, saygı duyulası bir rock’n roll’un müdavimi olanların yollarına güller döktü kendi adlarını taşıyan bu albümle.

Klâsik rock’n roll, punk, reggae etkileri taşıyan albüm, müzik dünyasına yeni bir çehre kazandırmış işlerden değil. Öyle bir iddiası da yok. Eski kalıplar üzerine kendi kimyalarından kattıkları kadarıyla, kendi yağlarıyla kavruluyorlar. Ama Izzy’nin kalbi aynen orada. Üstelik Guns’n Roses’ın sırf gürültülü olabilmek adına kastığı anlardan tamamen arınmış biçimde. Mutlaka bir referans gerekirse müziklerini tanımlamak için The Rolling Stones ve The Faces isimleri sıkça kullanılıyor ki, bu da onların klâsik yönlerini yeterince ele verir nitelikte. Bu albümle kaset formatında grunge öncesi çok güzel anlar paylaşmışlığım vardır. Az sayıda insanın biliyor olmasına kanaat getirdiğim için sevinirim aynı zamanda. Bu durum onları gözümde çok daha özel kılar. Asıl adı Jeffrey Dean Isbell olan Izzy, 10 şarkıda da sakin ama tutarlı gitarıyla, sakin ama tutarlı vokalini taş gibi şarkılara nakış gibi işlemiştir. Yıllanmış şaraptır. Sonbahar ateşidir. O gittikten sonra, onsuz müzik yapmaya çabalayan Guns’n Roses’ı cebinden çıkarıp bozuk para gibi harcayacak kadar sağlamdır. Ama maalesef arkası gelmeyendir, tektir! The Ju Ju Hounds’tan sonra önü açılan, canı sıkıldıkça solo albüm yapan, türlü projelerde boy gösteren Izzy için stadyumlar değil, kulüpler, barlar dolarsa müzik bir şeye benzer.


Somebody Knockin' ile daha başlar başlamaz hafiften The Rolling Stones esintileri üfleyen dinamik müzikleri, Toots & The Maytals klâsiği Pressure Drop coverı ile önce punk, sonlara doğru da reggae çeşmesinden içiriyor. Pressure Drop’tan sonra albümden çıkan ikinci single olan Shuffle It All, orta tempolu yoğunluğuyla Izzy için neden “kalp” yakıştırması yapıldığının kanıtı adeta. Time Gone By’ın Bo Diddley ritimli akustik Güney Rock akışkanlığı iç ısıtıyor. Take A Look At The Guy, Train Tracks ve Cuttin' The Rug gibi Stones etkili kıvrak rock’n rollar sallayıp yuvarlıyor. Özellikle de Stones efsanesinin Faces efsanesinden gelme entellektüel gitaristi Ronnie Wood’un gitarı ve sesiyle konuk olduğu Take A Look At The Guy, albümün en iyilerinden. Yine güney efkârı taşıyan, gospel vokallerle zenginleşen huzur dolu Come On Now Inside ile albümün kapıları kapanıyor. Benim için o kapılar her açılışında hiç değişmeden aynı hisleri de içeri buyur ediyor. Dinlediğim bazı Izzy Stradlin solo albümleri de iyidir. Ama Izzy Stradlin & The Ju Ju Hounds albümü çok başka. Zamansız ve samimi bir rock duymak istediğimde başvurduğum belli adreslerden biri. Hep öyle oldu ve olmaya da devam edecek.

1. Somebody Knockin'
2. Pressure Drop
3. Time Gone By
4. Shuffle It All
5. Bucket O' Trouble
6. Train Tracks
7. How Will It Go
8. Cuttin' the Rug
9. Take a Look at the Guy
10. Come On Now Inside

14 Ağustos 2023 Pazartesi

George Lynch & Jeff Pilson - Heavy Hitters II

 
Hard rock'ın güzide isimlerinden Dokken emeklisi George Lynch ve Jeff Pilson'ın 2020 tarihli cover albümleri Heavy Hitters'ın son paragrafında "George Lynch ve Jeff Pilson birkaç sene sonra yine 80'ler, 90'lar karışımı başka pop ve rock hitlerini bu enerjiyle albümleştirsin istiyorum" demiştim. İkili hiç haber vermeden Heavy Hitters II ile tekrar sahada. Evvela playliste baktım ama bu defa Sledgehammer, Shout, Jumpin' Jack Flash ve New Sensation dışında tanıdık isim göremedim. Hiç fark etmez. Ben bu adamların anam babam hard rock tarzını seviyorum. Eminim tanıdık tanımadık her şarkıya hakkını vermişlerdir diye düşündüm. Albüm bitiminden geliyorum ve zaten emin olduğum şeyle karşılaşmaktan çok memnunum. Hadi illa karşılaştır dersen, Heavy Hitters 2020 1-2 adım daha önde diyebilirim. Bunda müzikal hiç bir farklılık etkili değil. Sadece daha tanıdık ve hard rock yorumunu duymak istediğim coverların ilk albüme göre azlığı yüzünden böyle. Fakat yine kütür kütür bir rock, yine yılların tecrübesi vokal, gitar, bas, davul profesyonelliği ve yine orijinal şarkılaın sahip oldukları tutkulara kendi tutkularıyla cevap vermiş 11 enfes şarkı bizi bekliyor.

Gerçekten Sledgehammer, Shout ve New Sensation'ı Lynch ve Pilson'dan duymak büyük keyif. Orijinallerine de hasta olduğum için hepsini tüylerim diken diken dinledim. Imagine Dragons ve Sam Smith ne alaka, coverını çalacak başka adam bulamadınız mı diye hayıflanırken, özellikle The Voice yarışmasının gözde seçkilerinden biri olan Stay With Me'nin bu kadar güzel coverlanabileceğini düşünmemiştim. 90'lardan kopmuş altın değerinde bir hard rock baladı gibi kalbimi çaldı. Orijinallerini daha önce duymadığım, haliyle sıfırdan Lynch & Pilson şarkısı gibi dinlediğim lezzetlere gelirsek, burada başı soul ikilisi Sam & Dave'in orijinali 1966'ya ait Hold On (I'm Coming) ve Sly and The Family Stone'un 1969'da çıkan Thank You (Falettinme Be Mice Elf Agin) adlı şarkıları çekiyor. Bu iki şarkının soul ve funky ruhunu kendi hard/blues rock tarzlarıyla yoğuruşları, şekillendirişleri, pişirip sofraya koyuşları harikulade. Crosby, Stills, Nash & Young'dan seçtikleri efsanevi Déjà vu (1970) albümünün açılış şarkısı Carry On'un vokal yoğunluğunu göz ardı etmemelerini de sevdim. Ama bana sorsalar, grubun gönülden bağlı olduğum tek albümü American Dream'den (1988) bir şarkı duymayı daha çok isterdim. Hatta isim de vereyim, Drivin' Thunder acayip yakışırdı. Howlin' Wolf şarkısı Smokestack Lightning'in bizzat kendisi zaten karizmaymış ki, Lynch ve Pilson kendi karizmalarını da katarak şarkıyı tekrar onurlandırmışlar.

Albümde sadece The Stroke, Radioactive ve kapanışa konan anonim Christmas şarkısı It's A Wonderful Life'ı gereksiz buldum. Gerçi üçü de fena değil. Ama sanki bunlara gelene kadar milyonlarca şarkı sayarız ki Lynch & Pilson vizyonundan duymak istediğimiz. Keşke adamlar şu iki Heavy Hitters albümünün yapılış sürecinin belgeselini çekselermiş. Ayıla bayıla izlerdim. İkinci Heavy Hitters'dan sonra George Lynch (69) ve Jeff Pilson (65) şeklinde olan durum, bu adamların sadece kağıt üzerinde yaş aldıklarını gösteriyor. Zira hazır şarkılarla dahi olsa şu albümün enerjisi, yoğunluğu, tutkusu çok çok az hard rock grubunda var. Biraz da o yüzden hem geçmişi, hem de şimdiyi kucaklayan böyle şahane rock albümleri bulunca kaybetmemek, onlara sarılmak, yenilerini de istemek çok doğal. Heavy Hitters 2020'den sonra tuttuğum dileğin gerçekleşmesiyle bu defa yine son paragrafta Heavy Hitters III albümüne de randevu verelim bence. Amcalarımız uzun ömürlü olsunlar, ayaklarına taş değmesin. Ama bu serinin devamı da gelsin ne olur.

1. Sledgehammer (Peter Gabriel)
2. Carry On (Crosby, Stills, Nash & Young)
3. The Stroke (Billy Squier)
4. Radioactive (Imagine Dragons)
5. Smokestack Lightning (Howlin' Wolf)
6. Hold On (I'm Coming) (Sam & Dave)
7. Stay With Me (Sam Smith)
8. Shout (Tears For Fears)
9. New Sensation (INXS)
10. Jumpin' Jack Flash (The Rolling Stones)
11. Thank You (Falettinme Be Mice Elf Agin) (Sly and The Family Stone)
12. It's a Wonderful Life

28 Temmuz 2023 Cuma

Kingdom Come - In Your Face

 
Artık o kadar kötü albümler çıkmaya başladı ki oturup ağız tadıyla yeni bir şeylerden bahsetmek yalan oldu bu aralar. Böyle olunca kulak sağlığımızı da düşünmek icap ediyor. Çare her zaman olduğu gibi eskilerde. Dijitalleşme öncesinde bilgisayarsız, internetsiz dönemin yıldızı kasetlerde bulduğumuz mutluluğa artık kasetlerin kendisiyle olmasa da bilgisayarlı, internetli dönemde ulaşıyoruz. Kötü albümlerden ve şarkılardan kaçarken sığınağımız 80'lerin, 90'ların şahane albümleri oluyor. İşte öyle günlerden birinde sığınak ararken karşıma çıkan Alman grup Kingdom Come'ın kendi adını taşıyan 1988 tarihli ilk albümüne bilmem kaçıncı kez düştüm. Bu hard rock başyapıtından 2010 yılında etraflıca söz etmiştim. O yazının son paragrafında ikinci albüm In Your Face'in bu ilk albüme en çok yaklaşanı olduğunu söylemiştim. İlk albümü yine aynı keyifle dinledikten sonra grubun tadına doyamayıp In Your Face'e uzandım. İlk albümden hemen bir yıl sonra çıkması, daha ilk albümün onyıllar sürecek etkisi bitmediğinden önce tuhaf gelmişti. Belki biraz da bunun yüzünden, ama en çok da ilk albümün koyduğu çıta yüzünden değeri uzun süre bilinmedi. In Your Face'e borçlu hissettiğimden kendi adıma bu değeri bir nebze vermek isterim.

80'lerin sonu Kingdom Come kariyerinin başı oldu. 88 ve 89 albümleri o kadar güçlü, köklerine bağlı, aynı zamanda yenilikçiydi ki, benim için hala taptazedir. Yine de Kingdom Come 88'in tahtına hiçbir Kingdom Come albümünün oturamayacağını tekrarlayarak onun bir yaş küçüğü olan In Your Face'e geçelim. Sound olarak davul tonu dışında pek bir değişiklik yok aslında. Who Do You Love, Perfect 'O', The Wind, Gotta Go (Can't Wage A War) dörtlüsü o taptaze Kingdom Come karakteristiğine sahip şarkılar. Bu karakteristiğin içinde harikulade riffler, tutkulu nakaratlar, Led Zeppelin mirası hard/blues rock kıvraklığı ve yine buna bağlı olarak Lenny Wolf'un erken Robert Plant ilhamlı enfes vokali var. Zaten grubun tek cümlelik özeti de bu. Yukarıda saydığım muhteşem dörtlünün bir lig altında mücadele veren Highway 6, Mean Dirty Joe, Do You Like It ve sağlam bir blues rock olan Just Like A Wild Rose da albümün kalitesine katkı sağlayan besteler. İşte bence Kingdom Come 88'de bu lig olayı yoktu. Tüm şarkılar üst ve eşit bir düzeyden ses veriyordu. Canımı en çok sıkan da albümün Stargazer gibi sıradan bir şarkıyla kapanış yapmasıydı. 

Yine de bu iki olağanüstü albümden sonra gelen tam 11 albümden aklımda kalan tek şey, yalan olmasın sadece Both Of Us adlı nefis şarkı. Bu 11 albümü kesinlikle hatırlamıyorum. Hatta bazılarını dinlediğimden bile emin değilim. Artık Wolf'un şarkı yazarlığındaki gerileme mi, yoksa daha fantastik bir ifadeyle ilham perilerinin terk eylemesinden mi bilinmez, dinlediğim halde beni çarpmamış olmalarından ötürü bu 1 değil, 5 değil, 10 değil, 11 albümden aklımda bir şarkı dışında bir şey kalmamış olması hiç normal değil. Fırsat bulursam dönerim diyeceğim ama ilk iki albümlerinde olmayıp da onlarda olan bir şeylerin varlığına pek ihtimal vermiyorum. Atla deve değil aradığım. İyi şarkılar olsun yeter. Efsanevi ilk albümün görkeminden sonra gelen In Your Face'in bende hep hüzünlü bir havası olmuştur. Üstelik What Love Can Be ve Loving You gibi iki öldürücü balada benzer bir şarkıya sahip olmamasına rağmen. O hüzün, sound kaynaklı bir hüzünden ziyade, belki de Kingdom Come'ın uzun kariyerine benim gözümde daha ikinci albümden erken veda edişinin hüznüdür. "Erken veda" tamlamasının kendisi zaten yeterince hüzünlü değil mi?

1. Do You Like It
2. Who Do You Love
3. The Wind
4. Gotta Go (Can't Wage a War)
5. Highway 6
6. Perfect 'O'
7. Just Like a Wild Rose
8. Overrated
9. Mean Dirty Joe
10. Stargazer

13 Mayıs 2023 Cumartesi

FM - Metropolis


1984’te Londra’da kurulan hard rock grubu FM, ikinci gitar ve keyboard mevkilerinde türlü eleman değişimleri geçirmiş olarak o günlerden günümüze kadar gelmiş bulunuyor. 2010 Mart sonunda çıkan Metropolis ise, grubun 10. albümü olmakta. Hard rock olarak kayıtlara geçmesine karşın, Journey, Toto, Boston, Kansas gibi destansı müzik icra eden AOR (Adult Oriented Rock) türüne mensup güzel insanlar topluluğuna da –satır aralarında olsa da- dahil edilen FM, bu albümle o güzel insanlar topluluğunun icralarına çok da uzak olmayan şarkılar yaratmış. Önceki 9 albüm hakkında en ufak bir fikrim olmamasına rağmen, Metropolis’in enerjisinin, duygusallığının ve AOR görünümlü hard rock ruhunun hiç de yaban ellere atılır cinsten olmadığını söyleyebilirim. Hatta kahve falımda geniş bir zamanda FM geçmişine bir seyahat görünüyor. Bu arada dinleyen kontenjanından müzik hayatıma farklı bir anlam katan Journey, Toto, Boston, Kansas isimlerini anınca gece gece fena halde canım çekti bu vicdansız insanların damardan dalan müziklerini. Vokal ve gitardaki Steve Overland’in, adı geçen grupların benim için çoktan birer yaşayan efsaneye dönüşmüş vokal cazibelerinin yanında çömez olarak kaldığı bir gerçek. Ama onların çömezi olmak bile bir şeydir.

Steve Overland’in güzel sesi yanında, diğer grup üyelerinin yalayıp yutmuş tecrübelerine ve türün gerektirdiği ustalıkta yazmış oldukları şarkılara evsahipliği yapan Metropolis albümü, içinde Bring Back Yesterday, Unbreakable, Hollow, Days Gone By, I Ain't The One gibi dinler dinlemez beni gelecekte nerelere götüreceğini tahmin ettiğim, dinledikçe hastası olduğum, uğruna hasta hasta birkaç gün sırf bunları dinleyerek yorgan döşek yatmayı bile göze alacağım şarkılar bulunduruyor. Halbuki açılış şarkısı Wildside’ı duyduğumda, 10. albümünü yapmış ve hakkında AOR rütbesi zikredilmiş bir gruptan beklemediğim bir sıradanlıkla karşılaştığımı düşündüm. Bunun gibi başka sıradanlıkların albüm içine serpiştirilmiş olması da grup hakkında tam karar vermenizi engelleyebilecek hareketler aslında. Yine de özellikle Bring Back Yesterday, Unbreakable, Hollow üçlüsünü yazmış ve hakkıyla çalmış bir gruba “sıradan” demek ayıptır, günahtır. O yüzden grubun gitar, bas, davul ve keyboardlarıyla, Overland’in hep ustalarından bir şeyler çağrıştıran kaliteli vokaliyle, sık sık atağa kalkan gitar sololarıyla yaratılmış AOR (Arıtılmış Olgun Rahatlama) duyarlılığı, özellikle tür heveslilerinin kısa da olsa bir bakışını mutlaka hak ediyor.

1. Wildside
2. Hollow
3. Unbreakable
4. Flamingo Road
5. Metropolis
6. Over You
7. Days Gone By
8. Bring Back Yesterday
9. I Ain't the One
10. Don't Need Nothing
11. The Extra Mile
12. Who'll Stop the Rain
13. Still the Flight Goes On

27 Mart 2023 Pazartesi

Zålomon Grass - Space Opera

 
İspanyol üç müzisyenden kurulu Zålomon Grass, Space Opera adını verdikleri ilk albümleriyle kulağımızın pasını silmeye talip bir grup. Zira o kulakları paslandıran bir sürü içi çürümüş grup ve albüm kaynıyor ortalık. Zålomon Grass gibi cool bir ismi, hele de nefis albüm kapağını görünce kayıtsız kalamayıp dinlediğimde o kuru kalabalık içinde ışıl ışıl parladığını görmek hiç zor gelmedi. Space Opera için "en yoğun insan duygularının merkezine ulaşmak için yakın galaksiler boyunca yapacağınız bir yolculukta denizcilik alegorilerinin size eşlik edeceği zamansız bir estetik ve ses bütünü" gibi afili cümleler gördüm. Tahmin edileceği gibi Space Opera bir konsept albüm. Alevler içindeki gemiler, gök gürültülü fırtınalar, otoritenin kötüye kullanılması, isyanın eşliğindeki mürettebat vs. kulağa sıkı bir hikaye gibi geliyor. Hikayesini tam olarak anlamadım ama zaten orada değilim. Albümün müzikal konsepti bundan çok daha fazlasını vaat ediyor. Blues ve psychedelic rock ekseninde, vintage ve cosmic blues'un kanatları altında hacimli bir hard/stoner rock'tan söz ediyoruz ki bu şahane bir karışımdır. Yine de iyi şarkılar yazmazsanız bu karışımın da, yapılan jam'lerin de bir kıymeti kalmaz. İşte Zålomon Grass'in iyi şarkılar yazdığını, gitar, bas, davul üçgeninde güçlü bir özgürlükle, olgun bir disiplinle jam yaptıklarını söyleyeceğimiz yer tam da burası. Dinlerken bize pek çok ismi hatırlatıyorlar. Onların çoğu da 70'lerin şimdiye olan ustalıklı izdüşümleri. Kısacası lirik olarak ortaya koydukları konsept kadar, müzik olarak da klasikten progresife genişleyen belli bir konsepte sahipler.

8 şarkılık albümde ilk etapta en çok dikkatimi çekenler, kütür kütür blues rock duruşlarıyla Cosmic Relief, The Drill ve All Hands On Deck oldu ki, bunlar zaten albümün ilk üç şarkısı. İkinci etapta da hiç vakit kaybetmeden Heard It On The News, Groove To Prove, Harder To Rise, Don't Let Me Go Down (Space Opera) ve Too Late Now bunlara katıldı ki, bunlar da albümün tamamı eder. Detaya girersek, Cosmic Relief'in liderlik vasıflarından, The Drill'in karizması ve yakışıklılığından, Heard It On The News'ün özellikle Led Zeppelin'e duyduğu saygıdan, Harder To Rise'ın 80'ler ve 90'lar hard rock baladlarına duyduğu sevgiden, Too Late Now'ın Bo Diddley'e uzanan geleneksel blues olgunluğundan bahsedebiliriz. Grubun gitar ve vokallerinden sorumlu Gabriel McKenzie, öyle ayrıksı bir sesi olmasa da gitarıyla çok acayip işler çıkarıyor. Basçı David Ross istisnasız her şarkıya fark edilir imzalar atıyor. Davulcu Mauro Comesaña'ya sanki anafikri verseniz tüm şarkıyı tek seferde çıkaracakmış gibi bir olgunluk hakim. Comesaña demişken, kendisi yine Galiçyalı bir blues rock grubu olan The Soul Jacket'ın da davulcusu olarak görünüyor. Bu grubun da çok iyi puanlar almış 6 albümü var. Bunlardan sadece 2021 yılına ait Let Me Stand'i dinlemiş, 6/10 vermişim. Hiç de hatırlamıyorum. Şayet Zålomon Grass'in genleri veya Galiçya'nın havası suyu onlarda da mevcutsa 2012-2022 arasındaki 10 yıllık süre içinde çıkmış bu albümleri de elden geçirmek gerekecek. Neticede grubun üç üyesi de gitar, bas, davul klasik üçgeninde o kadar yetkinler ki, tadına doyum olmayacak bir Zålomon Grass kariyerini izlemek çok keyif verecek gibi duruyor.

1. Cosmic Relief
2. The Drill
3. All Hands on Deck
4. Harder to Rise
5. Heard It on the News
6. Too Late Now
7. Groove to Prove
8. Don't Let Me Go Down (Space Opera)

15 Mart 2022 Salı

Skambankt - Ti

 
Yıl 1994... Bir rock konserinde sahneye çıkması gereken gruplardan birinin etkinliğe yetişemeyeceği anlaşılınca devreye giren bir başka grup kendini ortaya atıyor, aynı gün 9 şarkı yazıyor, akşamında da o şarkılarla sahneye çıkıyor. İşte o kendini ortaya atan üç kişilik grup Norveçli Skambankt... Tabii o zamanlar adları Skambankt mıydı, hatta bir adları var mıydı bilmediğimiz şeyler bunlar. O ana kadar sadece birkaç canlı konsere, birkaç da demoya sahiptiler. Bu sıra dışı konser hadisesinden 10 yıl sonra aynı üçlü bu defa bir bekarlığa veda partisinde karşılaşıyorlar. Böyle ekipmanlı, sahneli, ışıklı, ses sistemli bir parti olması nedeniyle oradaki performansla gaza gelip artık daha ciddi biçimde yol almaları gerektiğine karar veriyorlar. Davulcu Hans Panzer ikinci gitara geçmek isteyip yerine Tom Skalle'yi alınca orijinal Skambankt kadrosu şekillenmiş oluyor ve o su götürmez azimleri sayesinde anlaşma imzalama, albüm yapma evrelerine giriş yapıyorlar. Konsere çıkmayan grubun yerini doldurmalarının üstünden 10 yıl sonra kendi adını taşıyan debut Skambankt'i piyasaya süren grup, 2022 Şubat sonlarında çıkardığı Ti ile dokuzuncu albümlerine imza atmışlar. Dokuzuncu albüme Ti (10) adını vermek hangi sivri zekanın fikriydi ona da bakmak lazım. Belki arada kayıtlara girmemiş bir albüm daha vardır. Lakin güvenilir üç farklı kaynakta dokuzuncu albüm Ti olarak görünüyor. Müzik iyiyse böyle şeylere takılmayalım, takılanları da uyaralım.

Önceki 8 adet Skambankt albümü hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Grubu direkt Ti ile tanıdım. Her ne kadar tanıdığım grup önceki 8 adet Skambankt albümünü merak ettirecek kapasitede görünmese de, boş vakit bulunduğunda uğranabilir. Öte yandan Ti ile tanıdığım gruptan çok memnunum. Heavy metal eşiğine varmadan duran klasik hard rock, İskandinav rock gruplarının köklere olan sadakati, sağlam nakarat bilinci gibi çeşitli sebeplerden dolayı daha ilk buluşmada hoşlandığım Ti, 28 yıllık bir tecrübenin geldiği son noktanın abartılmamış, mütevazi unsurlarıyla bezeli bir hard rock güzelliği. Açılıştaki Satan - det e du, klasik Amerikan uyuz hard rock teranelerinden farklı bir havası olacağının sinyallerini veriyor. Bunda Norveççe olmasının etkisi de bazen var, bazen yok. Fonetik olarak fark yarattığı kesin. Kimi şarkılar için ise İngilizce olsa da fark etmezmiş diye düşünebiliyoruz. Müzik olarak basit, etkili, çekici hamlelerin yeterliliği anlaşılmış. Faen ta, Amerika adlı şarkı da risk taşımadan işini görüyor. Üçüncü şarkı Døde øyne, risk dediğimiz şeylerden biri olan psychedelic bölgelere girerek grubun klasik takılmanın dışında özgün şeyler de yazabildiğini gösteriyor.

Gelelim Skambankt'i ve albümünü sevmemi sağlayan en önemli nedene. Albüme adını veren Ti, son yıllarda duyduğum en diri, karizmatik, yoğun hard rock şarkılarından biri. Dördüncü şarkı olarak o kadar kararlı ki, albümün geri kalanı için insana "nereyi imzalıyorum" garantisi veriyor. Onu her dinleyişimde farklı duygular yaşıyorum. Mesela bugün, yenilmek üzere olan bir gruba yetişen son dakika kurtarıcısı eğer bir şarkı olsaydı Ti gibi olurdu diye düşündüm. Elefanten i rommet, Ulver, Tider gibi şarkıların kiminin gitar melodisi, kiminin davul ritmi, kiminin vokal/nakarat bölümleri onların kendi imzaları olarak albümde yerlerini almışlar. Kuru gürültü yapmadan hard rock olabilen Faen ta, Amerika ve kapanışa konan Boomerang iki farklı karakterde şarkı ama genleri aynı. Bu genler Skambankt'in dil ya da tarz olarak bu dev alemde bir şekilde iz bırakabileceklerini gösteriyor bana göre. Motörhead, AC/DC, Sex Pistols, Ramones, The Stooges gibi geleneklere olan sadakatlerini onları taklit etmeden de ifade edebiliyorlar. Yenilenmenin bir yolunu buluyorlar. Belki de bu yüzden Scorpions, Saxon, Magnum gibi bir zamanların fırtına hard rock devlerinin 2022 albümleri bile Ti'nin yanına yaklaşamıyor.

1. Satan - det e du
2. Faen ta, Amerika
3. Døde øyne
4. Ti
5. Elefanten i rommet
6. Ulver
7. De uenige
8. Tider
9. Plan A
10. Boomerang

17 Kasım 2021 Çarşamba

The Jeff Healey Band - Feel This

 
Çok sevdiğim türlerden biri olan blues rock ile ilgili uzun zamandır üzerine konuşmaya değecek bir albüm çıkmaması beni ziyadesiyle üzmektedir. Ben de bu açlığımı eski ama benim için asla eskimeyecek albümleri tekrar tekrar döndürerek gidermekteyim. Onlardan ikisi de The Jeff Healey Band'in Hell To Pay ve Feel This albümleri olmuştur her zaman. Hell To Pay'e gereken saygılarımı zamanında sunmuştum. Geçenlerde geri döndüğüm Fell This ile ilgili de kısaca bir şeyler gevelemek, ona da saygılarımı sunmak istedim. Hell To Pay'den iki yıl sonra çıkan Feel This, tek bir şarkısını dahi daha önceden duymadan, gözü kapalı aldığım bir albümdü. Üstelik çok iyi anlaştığı basçı Joe Rockman ve davulcu Tom Stephen yine Healey'nin yanındaydılar. Çok iyi olacağına zaten emindim de, sıfır kilometre Jeff Healey şarkılarını o iki yıl önceki ateşi içimde hala sönmemiş haldeyken harlamak çok önemliydi. Küçük yaşta yakalandığı göz kanseri nedeniyle göremiyor olması, görebilen gözlere sahip nicelerinden çok daha yetkin çalış tekniklerine, coşkulu, tutkulu, hırçın, kırılgan ruh hallerine haiz olmasına engel olmadı hiçbir zaman. Ama profesyonelliğini, virtüözlüğünü Hell To Pay'de abartmamış, "şarkı" gibi şarkılarla içimize işlemişti. Feel This ise "abartı" kelimesi tuzağına düşülmemesi gereken şekilde oldukça sert ve duygu yelpazesini yitirmemiş şarkılarla fırtınalar estiren bir albümdü.

Cruel Little Number, Baby's Lookin' Hot, My Kinda Lover, Heart Of An Angel tayfası, hepsi için aynı cümleleri söyleyebileceğim fişek gibi şarkılar. Enerjileri, nakaratları, enstrüman uyumları, harikulade Healey sololarıyla bu motorun parçaları. Bir de Leave The Light On, Lost In Your Eyes, You're Coming Home tayfası var ki, onların kattığı duygu yoğunluğu da aynı motorun yedeği olmayan diğer parçaları. Lost In Your Eyes, 1970'lerden gelen bir Mudcrutch şarkısının coverı. Mudcrutch ise Tom Petty'nin ara sıra kaçamak yaptığı grubuydu ve şarkı da zaten bir Tom Petty bestesi. Evil and Here To Stay, olayın blues yönünü kirli, sert, tavizsiz, tekinsiz boyutlara taşıyor. If You Can't Feel Anything Else, Jr. John adlı bir rapçinin Healey ile düet yaptığı, enerjisi tavan yapmış olağanüstü bir funk/hard/blues rock. Albüme adını veren Feel This ifadesi de bu şarkıda geçiyor ki, şarkı boyunca şarkının yoğunluğundan başka bir şey hissetmek zaten mümkün olmuyor. Aslında cümleyi daha da genişletirsek, albümün tamamı boyunca şarkıların gücüne kaptırıp gitmek suretiyle başka bir şey hissetmek mümkün olmuyor.

Albümde, daha doğrusu benim onunla en çok vakit geçirdiğim kaset formatında Live and Love ve Joined At The Heart adlı iki şarkı daha vardı. Bu şarkılar nedense albümün ABD versiyonlarına konmamış. İkisi de iyi şarkılar olmasına rağmen yoklukları bir eksiklik yaratmıyor. Internetin kıt notlarıyla meşhur online müzik veritabanı Allmusic, Hell To Pay'e 5 üzerinden 3 vermişken, Feel This'e 4 vermiş. Bunlar bir gösterge değildir, kendilerini bağlar. Bana göre Hell To Pay bir puan daha iyidir. Ama Feel This gibi albümlere kim ne puan verirse versin, onlarla geçirdiğimiz anlar, gitarlarına, davul ataklarına, nakaratlarına eşlik ettiğimiz o büyülü saniyeleri puanlarla ölçemeyiz. Hayatı boyunca göz kanserinin engellerini engel olmaktan çıkarmış, 2008'de henüz 41 yaşında akciğer kanserine yenik düşmüş, ardında şahane albümler, şarkılar, konserler bırakmış Jeff Healey'nin değerini hangi puan karşılar? Her dinleyişimde ne gözünü, ne akciğerini, ne de ölümünü kabullenemeyip hala hayatta olduğuna inanmamı, hatta bu dünyadan göçmüş tüm iyi müzisyenlerin hala yaşadıklarına inanmamızı da bu albümlere, bu şarkılara borçlu değil miyiz?

1. Cruel Little Number
2. Leave the Light On
3. Baby's Lookin' Hot
4. Lost in Your Eyes
5. House That Love Built
6. Evil and Here to Stay
7. My Kinda Lover
8. It Could All Get Blown Away
9. You're Coming Home
10. If You Can't Feel Anything Else
11. Heart of an Angel
12. Dreams of Love

20 Mayıs 2021 Perşembe

Levara - Levara

 
Hakkında hiçbir şey bilmeden daldığımız albümler, istediğimiz yelpazeden bir renk sunduğunda ne kadar seviniriz. O renk bazen pop olur, bazen rock olur. Bazen Levara gibi pop rock olur. Tabii ilk izlenim pop rock yönünde. Ama albüm açıldıkça pop rock şeklinde dar bir açıdan bakmamamız gerektiğini anlıyoruz. Zira Levara'nın künyesinde AOR (Adult Oriented Rock) yazıyor. Hard rock, pop rock ve progressive rock karışımı bir tür olarak 1970-80 arası ortaya çıkan, Asia, Boston, Foreigner, Journey, Toto gibi canımız ciğerimiz gruplarla da özetlenebilecek bu türün izinden giden Levara, Josh Devine (davul), Jules Galli (vokal), Trev Lukather (gitar) isimlerinde birbirinden yakışıklı üç gençten oluşuyor. Aynı cümle içinde geçen Toto ve Lukather isimlerinden de şüpheleneceğimiz üzere yaptığımız araştırmalar sonucu gitarist Trev Lukather'ın Toto gitaristi Steve Lukather'in oğlu olduğunu öğreniyoruz. Hatta genç Lukather'ın 2008 tarihli Trev adlı orta karar bir solo albümü olduğunu da bu bilgilerimize ekliyoruz. Bu bilgi, muhtemelen ikinci dinlememizde yerli yerine oturuyor. Geçi debut albümden ne kadar anlaşılabilir ama Trev de babası gibi iyi bir gitarist ve yol aldıkça çok daha iyi olacağının sinyallerini gönderiyor.

Grubun iyisi sadece Trev değil elbette. İngiliz davulcu Josh Devine'ı zamanlaması ve coşkusu yerinde tarzı, bir frontman olarak gerekli tüm bileşenlere sahip solist Jules Galli'nin AOR dinamiklerine çok uygun tutkulu vokali Levara'nın yan bakılmayacak özellikleri arasında. Bu tip yetenek yüklü üçlüleri, dörtlüleri çok gördük, şarkılardan ne haber derseniz, zaten bu üçlü ve dörtlüleri övmemizin asıl sebebi o şarkılar. İstediğiniz kadar yetenekli olun, iyi şarkı yazamazsanız havanda su döversiniz. Bu çocuklar o havanda atalarından aldıkları paha biçilmez mirası kendi çaplarında o kadar güzel dövüyorlar ki, Heaven Knows, Chameleon, Allow, Ever Enough, Automatic gibi sağlam bestelerle geleceğe umut dolu bakışlar atıyorlar. Ön ve geri vokallerdeki yoğunluk, yukarıda saydığımız baba AOR gruplarının hemen hepsinde gördüğümüz, yıllar boyu unutmadığımız yoğunluğa oldukça yakın. Mesela Ever Enough ve Automatic'teki ritim gitarın şarkıyı dizayn edişindeki ustalık kesinlikle Toto'dan, yani Steve Lukather'dan oğlu Trev'e miras kalmış görünüyor.

Bu gençleri teker teker öven bir cümle daha kuracağım ki bunu hak ediyorlar. Josh Devine'ın güven veren davulculuğu, Trev Lukather'ın gitar hakimiyeti ve 80'leri 90'lara ekleyen soloları, Jules Galli'nin şu an adını hatırlayamadığım ama mutlaka tanıdığım ve sevdiğim nice AOR solistinden izler taşıyan güçlü sesi, ne iyi olmuş da bu üçlü bir araya gelmiş dedirtiyor. Can't Get Over şarkısında geri vokal yapan Toto solisti Steve Perry ve Chameleon klibinde görünen baba Lukather sayesinde Toto desteğini de arkalarına almaları beni gelecekleri için daha da ümitlendiriyor. (Bu arada şarkıların güzelliğini hiç yansıtamayan dört adet kötü video klip de beni üzüyor.) Belki ilk albüm olmasından ötürü bıraktıkları izlenim pop rock yönlerinin biraz daha ağır bastığı, çok güçlü nakaratlarla radyo dostu takıldıkları yönünde olabilir. Fakat maksat iyi bir çıkış yakalamak, devamında isim yapıp daha özgün işlere, daha progressive ve AOR sulara yelken açmaksa "kendi adını taşıyan ilk albüm" olarak Levara o çıkışın ta kendisi bana göre.

1. Heaven Knows
2. Automatic
3. Ever Enough
4. On for the Night
5. Allow
6. Can't Get Over
7. Chameleon
8. Ordinary
9. Just a Man
10. No One Above You

5 Mayıs 2021 Çarşamba

The Vintage Caravan - Monuments

 
Üzerinde The Vintage Caravan yazan bir albümü, klasik bir hard rock beklentisi ile ama hakkında hiçbir şey bilmeden dinlemeye başladığınızda ilk şarkı Whispers size "evet bu klasik bir hard rock" duygusunu veriyor. Crystallized, o hard rock'ın üzerine blues rock katkılı progressive rock koyunca olayın "klasik" tarafı biraz geri çekiliyor. Hemen ardından gelen Can't Get You Off My Mind olaya biraz daha kıvraklık katarak bu Amerikalı arkadaşların aslında hiç de öyle klasik mlasik diye yabana atılır olmadıklarını gösteriyor. Dördüncü şarkı Dark Times'a geldiğimizde ise aslında bu arkadaşların Amerikalı olmadıklarına dair şüpheler beliriyor. Gerçi albümün bu noktasına kadar bazı aksan kaymaları hafif işkillendirmedi değil. Ama olay aksanda değil, şarkı atmosferinin yarattığı İskandinav aşinalığında. Hard, progressive, blues farketmez, rock namına en güzel nostaljik duyguları günümüze başarıyla uyarlayan milletler çoğunlukla İsveç, Norveç, Danimarka gibi kardeşlerimiz olmuştur. The Vintage Caravan ile ilgili araştırma safhasına geçtiğimizde kendilerinin Reykjavík/İzlanda'da bulunan Höfuðborgarsvæði bölgesinden gelme bir grup oldukları bilgisine ulaşıyoruz ki, aynı ülkedeki meşhur yanardağ Eyjafjallajökull'u tuhaf bulanların bir de bunu denemelerini tavsiye ederiz.

Dark Times, dinleyici tecrübesiyle açıklanabilecek veya sadece bir his diye işin içinden çıkıp açıklanamayabilecek şekilde İskandinav/Nordik retro tutkunu gruplara ait bir şarkı. Zaten bu yüklemeden sonra ne çalsalar o İskandinavlığa ve Nordikliğe havale edilerek keyfi çıkarılan Monuments adlı beşinci The Vintage Caravan albümü, artık klişe olduğu üzere dinledikçe serpilen, kodlarını ortaya koyan tecrübe yüklü bir rock güzelliği. Tabii önceki dört albümü de dinlettiren bu tecrübe, 2006'da kurulan grubun müzik yolculuğu hakkında her şeyi öğrenmemizi sağlıyor. Özellikle Arrival (2015) ve Gateways (2018) albümleri grubun hard, progressive, blues karması rock olgunluğunu gözler önüne seren kalitede. Bu karmaya bir isim de bulmuş olan otoriteler, "heavy psych" demeyi uygun görmüşler. The Vintage Caravan, bu türe ait dinlediklerime nazaran geçmişe biraz daha bağlı kalmış gruplardan. Dark Times kadar, Forgotten ve Clarity gibi 8'er dakikalık katmanlı şarkılarla zaten yılın en iyi rock albümlerinden biri olduğunu ilan eden Monuments, adı gibi vintage olması yanında çağdaşlığıyla da kulak dolduruyor. Grup Can't Get You Off My Mind ve Sharp Teeth'te ara ara Red Hot Chili Peppers numaraları çekiyor. Forgotten ve Said & Done'da yakaladığı modern riffleri yeni yetme gruplara ilham verecek çeşitlilikte işliyor.

Aynı zamanda grubun vokalisti olan Óskar Logi Ágústsson'un gitarıyla attığı güçlü temeller, üzerine özgürce çıkılacak katlar yaratıyor. Heavy psych olmanın getirdiği özelliklerden biri olarak doğru yer ve zamanda devreye giren harikulade gitar soloları kimi zaman şarkının suyuna giderken, kimi zaman sürpriz bir şekilde yan yollara sapabiliyor. Bu da o vintage duygusunu hissettiren özelliklerden biri. This One's For You ve kapanışta yer alan Clarity'nin yumuşaklığı, bu bas, davul, gitar yoğunluğunda hiç sakil durmadığı gibi, albümün karakter gelişimine önemli katkılar sağlıyor. İlk başlarda kıyıda köşede kaldığını düşündüğüm Hell bile dinledikçe o kadar güzelleşti ki, zaten iyi albümlerin hepsi böyledir. Filmlerde gördüğümüz İzlanda'nın o soğuk ama etkileyici atmosferinden o güzel filmlerin nasıl çıktığını biliyoruz. Onları modernlikleriyle, pastorallikleriyle sevdik. Monuments gibi güzel albümlerin de oradan çıktığını bilmek, beni o filmlere götürdü bazen. Şehir ışıklarıyla donatılmış gecelerine, doğayla iç içe yaşayan gündüzlerine gittim. The Vintage Caravan'ın İzlandalı olduğunu bilmesem yine gider miydim emin değilim. Ama boş boş dinlemeyip o bilgilere sahip olunca şarkıların sizi oralara götürmesi daha kolay ve anlamlı oluyor.

1. Whispers
2. Crystallized
3. Can't Get You off My Mind
4. Dark Times
5. This One's for You
6. Forgotten
7. Sharp Teeth
8. Hell
9. Torn in Two
10. Said & Done
11. Clarity

8 Nisan 2021 Perşembe

Thunder - Laughing On Judgement Day

 
1989 yılında Londra’da kurulan hard rock grubu Thunder, 1990'da çıkardığı ilk albüm Back Street Symphony ile albüm kariyerine başlamıştı. Tabii o yıllarda bir grubu ve albümünü tanımak için radyo dinlemeniz gerekiyordu. Tek tük müzik dergilerinin de Thunder'dan bahsettiğini pek göremezdiniz. Bu durum sadece Thunder'a özel değil, genel eğilim bu yöndeydi. Radyoda yer bulmak için de popüler olmalıydınız. Kaset teknolojisi bandrollü biçimde ülkeye giriş yaptıktan sonra, bazen radyoda duyduğunuz 45'likler, bazen TV'de gördüğünüz o 45'likliğin video klipleri sayesinde gaza gelip albümü alıyordunuz. Hatta bunların hiçbirini yapmadan, sırf kapağını beğendiğimiz için bile aldığımız kasetler vardır. Ama en iyi kasetlerimiz, radyodan çektiğimiz karışık kasetlerimiz olmuştu uzun süre. İşte benim bu kasetlerimin demirbaşlarından, her çektiğim yeni kasetin içinde olmasını istediğim şarkılardan biri de Thunder'ın Back Street Symphony albümüyle aynı adı taşıyan şarkısıydı. O kadar enerjik, karizmatik ve güçlüydü ki, kasetini bulsam bir an bile tereddüt etmez alırdım. Kimbilir diğer şarkılar nasıldı. Ama uzun süre bulamadığımı hatırlıyorum. Bu süre o kadar uzundu ki, grubun ikinci albümü çoktan çıkmış, müzik marketlerdeki raflarda yerini almıştı bile.

1992'de çıkan bu ikinci albüm Laughing On Judgement Day adını taşıyordu ve daha Thunder'ın ilk albümünü alamadan ikinciyi vitrinlerde gördük. Sırf Back Street Symphony şarkısının bendeki kredisi yüzünden, tek bir şarkısını dahi duymadığım bu kaseti satın aldım. Bon Jovi, Cinderella, Mötley Crüe gibi adamların duraklama dönemine girdiği, Grunge'ın yeni yeni filizlenmeye başladığı 1992 senesinde ortamlara düşen ikinci Thunder albümü, yakıp kavurmasa, ilk albüm kadar aman aman eleştiriler almasa, onun kadar ticari başarı elde etmese de, bence halen en iyi Thunder albümüdür. Halen diyorum çünkü birbirinden kötü albümlerle kariyerini ısrarla sürdüren grup, 2021'de de geleneği bozmayıp 11. albüm olarak All The Right Noises adlı havanda su döven bir vasatlığa mührünü basmış. Laughing On Judgement Day'i Back Street Symphony'den daha fazla severim. 14 şarkılık blues rock köklerinden beslenen kaliteli bir hard rock albümü olarak sanki 80'lere veda, 90'lara merhaba işlerden biridir. Gitarların yoğun atmosferi, iyi yazılmış ve tasarlanmış şarkıların eski gelenekleri sürdüren ve onların daha ilerilere de taşınabileceğine inandıran havası, albümü yıllar sonra bile iyi bir yerde tutuyor bana göre.


Her yeni Thunder albümünü dinleyip beğenmedikten sonra mutlaka geleneksel olarak Laughing On Judgement Day'e dönüş yaparım. Grubu iyi hatırladığım anlara dönüş, nostalji tazeleme ihtiyacı gibi nedenlerden dolayı yapılan bu dönüş, her seferinde iyi gelir. Everybody Wants Her gibi dönemin MTV kriterlerini karşılayan şarkıları, Empty City gibi progressive hard rock tasarımlarıyla aynı saflarda görebilirsiniz. Does It Feel Like Love?, Laughing On Judgement Day, Feeding The Flame, The Moment Of Truth ve gelmiş geçmiş en iyi hard rock albüm kapanışlarından biri olarak gördüğüm Baby I'll Be Gone, grubun genel duruşu itibariyle orta tempolu, aynı formüller üzerinden ilerledikleri için bir miktar birbirlerine benzeyen ama kendi farklılıklarını zamanla ortaya koyan ve kesinlikle yıllandıkça güçlenen şarkılar. Şahane nakaratıyla Like A Satellite, akustik bir balad olarak başlayıp sonradan yukarıdaki orta tempo ekibine katılan Low Life In High Places'ı saymazsak albümün biricik baladı olan, iyi de ticari başarı getirmiş 45'liği A Better Man de Thunder deyince aklıma gelenlerden. Thunder deyince zaten Back Street Symphony dışında aklıma gelen her şey Laughing On Judgement Day'e ait.

Thunder'ın (daha doğrusu bu yazının konusu olan Laughing On Judgement Day'in) başarısı, tüm şarkılarda imzası olan gitarist Luke Morley karizmasından ve 90'ların erkek güzellerinden solist Danny Bowes'un muhteşem vokalinden kaynaklıydı. Albümün yapımcılığını ise 80'lerin ikoncan gruplarından Duran Duran gitaristi Andy Taylor yapmıştı. İlk duyduğumda çok şaşırmıştım. Fakat artık müzikal farklılıklar arasındaki sınırlar ortadan kalkmaya başladıkça bu birliktelik çok havalı gelmişti. Andy Taylor, Thunder haricinde Robert Palmer (ki birlikte The Power Station adlı bir grup da kurmuşlardı), Rod Stewart, C. C. Catch, Paul Rodgers, Belinda Carlisle, Gun gibi isimlere de yapımcılık, şarkı yazarlığı, müzisyenlik hizmetleri sunmuş çalışkan bir bireydi. Laughing On Judgement Day ile ilgili bir diğer dikkat çeken nokta da albüm kapağı. Başta en fazla çalıştığı Pink Floyd'un efsanevi The Dark Side Of The Moon kapağı olmak üzere, aralarında Led Zeppelin, The Black Sabbath, UFO, Peter Gabriel, The Alan Parsons Project, Genesis, Yes, Kansas, The Mars Volta gibi acayip örneklerin de bulunduğu sayısız albümün kapak tasarımlarını yapmış Storm Thorgerson, bu en iyi Thunder albümüne yakışır bir tasarımla yine sanatçı dokunuşunu yapmış. Bu dokunuşların hepsini topladığımızda ortaya çıkan bu ikinci Thunder albümü, 40 tane albümü olduğu halde içlerinden sadece birini arşivime koyduğum gruplar kulübüne ait bir hard rock güzelliği olarak kalacak.

1. Does It Feel Like Love?
2. Everybody Wants Her
3. Low Life in High Places
4. Laughing on Judgement Day
5. Empty City
6. Today the World Stopped Turning
7. Long Way From Home
8. Fire to Ice
9. Feeding the Flame
10. A Better Man
11. The Moment of Truth
12. Flawed to Perfection
13. Like a Satellite
14. Baby I'll Be Gone

9 Ocak 2021 Cumartesi

George Lynch & Jeff Pilson - Heavy Hitters

 
Amerikalı hard rock grubu Dokken bünyesinde 1978-98 arası gitar çalmış George Lynch ile 1984-99 arasında bas gitar çalmış Jeff Pilson, dönem dönem bir araya gelip takılan iki arkadaş olmanın ötesine geçip 2003 yılında Wicked Underground adlı bir albüm de çıkarmış iki tecrübeli rock insanı. Lynch'in kariyerinde Dokken haricinde adı sanı pek duyulmamış hard rock grupları varken, Pilson çıtayı yüksekte tutup Dio, Foreigner ve McAuley Schenker Group gibi adı sanı epey duyulmuş gruplarla ter dökmüş. Yıllar sonra tekrar bir albüm yapmak isteyen ikili yeni materyaller üzerinde çalışmaktansa, eski materyalleri yeniden yorumlamaya karar vermişler. Yani cover bir albümle bir çeşit meydan okuma gerçekleştirmek istemişler. İşin meydan okuma kısmı, hadi Led Zeppelin, Deep Purple veya Dio çalalım değil de, Prince, Madonna, Duran Duran, R.E.M. çalıp havamızı bulalım şeklinde olmuş. Diğer türlüsü zaten sıkıcı olurdu. Zira 80'ler ve 90'ların bazı unutulmaz ya da dinlenince hatırlanır pop ve rock şarkılarından derlenmiş bir meydan okumayı her türlü tercih ederim. Artık virtüöz olmuş bu adamların kendilerini başkalarının hard rock şarkıları ile kanıtlayacak halleri yok. Maksat You Got The Love, Kiss, Music gibi şarkıları bakalım nerelere götürebiliriz topuna girmek ki, iyi veya kötü her şeyden önce bu girişime saygı duyarım.

Aralık 2020'de çıkan Heavy Hitters'ın şarkı listesini görmek bile başlı başına bir heyecan vesilesiyken, Dokken gibi hayatımda tek bir albümlerini sevdiğim (Back For The Attack - 1987) bir grubun tanımadığım iki üyesinin bu oyunu nasıl oynayacaklarını da merak + endişe ile beklemekteydim. Tatsız tuzsuz ya da arabesk şeyler yaşanabilirdi. Lakin albümün 11 şarkılık evrenine girince yavaş yavaş, şarkı şarkı hiç de endişeye mahal olmadığını anlamaya başladım. Yıllar geçtikçe cover albümlerde aradığım özellikler de evrimleşti. Bir şarkıcı veya grubun kendi tarzı dışında yaptığı coverlar daha çok ilgimi çekmeye başladı. Hani bu yüzden mi Kiss, You Got The Love, Music, Apologize şarkılarını daha farklı sevdim acaba diye düşünmeden edemedim. Öyle tabii, ama coverlanan şarkıları coverlayanların farklı kulvarlardan olması kadar, bu insanların o şarkılar için çizdiği rotalar da çok önemli. Mesela ülkemizde yıllarca arabesk şarkıları coverlayan rock grupları, arabeskin sadece farklı bir versiyonunu önümüze koymaktan başka bir şey yapmadılar. Tek tük coverlanan pop şarkılarında da heyecan verici bir yenilik öne sürmediler. Rock müzisyeninin vizyonsuzu hiç çekilmiyor kısacası. Kendi türünde bile kötü müzik yapandan da fazla bir şey beklememeli. 


Bu işe yıllarını vermiş George Lynch (67) ve Jeff Pilson (62), her şeyden evvel hard rock hadisesini yalayıp yutmuş adamlar. Cover albüm için seçilen şarkıların renkliliği kadar onları yorumlarken 32 yaşındalarmış gibi göstermelerine ne demeli? You Got The Love, Music ve Kiss'ten muhteşem birer funky hard rock üreten, Apologize gibi içli bir slowdan 80'ler anımsamalı ciğer bıraktıran bir rock baladı çıkaran, Champagne Supernova ile İngiliz britpop /Amerikan hard rock arasındaki kardeşliği görünür hale getiren amcalarımız, orijinal şarkılara olan sadakat ve saygılarını koruyarak ama sık sık onları kaçırıp yaramaz şeyler yaptırarak "cover karakteri" demek istediğim şeyi sapına kadar gerçekleştiriyorlar. O kadar R.E.M. şarkısı dururken, özellikle söyleyiş olarak zorlayıcı sayılabilecek It's The End Of The World (As We Know It) seçmek, üstelik şarkıyı iki farklı tempoda çalmak da bu meydan okumanın parçalarından biri. Ordinary World ve Champagne Supernova'da bu defa fazla macera aramayan, böylece şarkıların dokularını koruyarak onları kendi rock versiyonlarıyla işleyen ikili, macera aradığında da, doku korumak gibi dertler edinmediğinde de cıva gibi akan bir müzik icra ediyorlar. Hatta kapanışı bir konser kaydı olan Lucille ile yapıyorlar. Şahane tasarımlar, yaratıcı gitar sololar, 60 yaş üzeri gencecik ve tutkulu bir vokal, sapına kadar en kalitelisinden hard rock!

Heavy Hitters bana yine iki hard rock veteranı olan Pat Travers & Carmine Appice'ın 2016 tarihli The Balls Album'de duyduğum heyecanı yaşattı. O bir cover albüm değildi ama yıllara meydan okuyan bu adamların içindeki rock tutkusunu her türlü hissedebiliyorsunuz. Yaşlandıkça kendilerini hantal blues şarkılarına ya da milyonlarca kez yapılmış sözde "yeni" hard rock şarkılarına teslim etmeyip egolarından arınmış şekilde başkalarının şarkılarına kendi perspektiflerinden bakma olgunluğu göstermişler. Heavy Hitters ile birlikte Annett Louisan'ın Kitsch, Rosie Carney'in de aynı adlı 1995 tarihli Radiohead albümünü komple coverladığı The Bends albümleri 2020'nin bende iz bırakan cover çalışmalarıydı. Nasıl ki birkaç sene sonra Rosie Carney'nin Ok Computer veya Kid A albümlerini coverlayarak çıkagelmesini istiyorsam, George Lynch ve Jeff Pilson da birkaç sene sonra yine 80'ler, 90'lar karışımı başka pop ve rock hitlerini bu enerjiyle albümleştirsin istiyorum. Hatta isterlerse onlara birkaç tracklist bile gönderebilirim. Bir cover avcısı ve severi olmak bunu gerektirir. 

1. One of Us (Joan Osbourne)
2. You Got the Love (Rufus & Chaka Khan)
3. I Feel the Earth (Carole King)
4. Ordinary World (Duran Duran)
5. Music (Madonna)
6. Apologize (OneRepublic & Timbaland)
7. Nowhere to Run (Martha Reeves & The Vandellas)
8. Kiss (Prince)
9. It's the End of the World (As We Know It) (R.E.M.)
10. Champagne Supernova (Oasis)
11. Lucille (Little Richard)

25 Kasım 2020 Çarşamba

Second Sun - Kampen Går Vidare

 
Önce Hopp/Förtvivlan (2015), ardından Eländes Elände (2018), Kasım 2020'de de Kampen Går Vidare... Stockholm kökenli dörtlü Second Sun bu albümüyle 3'te 3 yaparak her seferinde gönlümdeki yerini sağlamlaştırıyor. İlk iki albümle ilgili duygu ve düşüncelerimin üzerine daha ne ekleyebilirim derken fark ettim ki, Second Sun hakkında yeni bir şeyler söylemesem bile konuşmayı/yazmayı seviyorum. Çünkü bana rock nostaljisinin görüş alanları kadar kör noktalarını da gösteren şahane bir havası var. Her ne kadar Hopp/Förtvivlan'ın yeri bir başka olsa da, sonrakiler de içimde bir Second Sun evreni oluştuğunu gösterdi. Jakob Ljungberg ve üç kişilik tayfası yepyeni 9 şarkıyla o evreni iyice genişletti. Sanırım her yeni Second Sun albümünde aynı şeyleri yaşayacağım ve bu nadide grubu öveceğim. Büyük konuşmak istemem. Ama beslendikleri geniş retro yelpaze ve onların bu yelpazeyi ele alış biçimindeki klasik ve yenilikçi tavır düşünülürse bence sessiz ve derinden kendilerine çok güçlü bir kariyer inşa ettiklerini söylemek mümkün. Teşbihte hata olmaz derler. Bu inşa, depremde yıkılmayacak binalardan biri olmalarını sağlıyor.

Artık klişe ötesi oldu ama şu "bütün şarkılar birbirine benziyor" cümlesini her önümüze gelen grup için kullanmamanın yolu, o grubun yolculuğuna ortak olmaktan geçiyor. Bu cümlenin akıllara ilk getirdiği isim olarak AC/DC gibi yıllarca üç akorla kariyer yapmış gruplardan farklı olarak o sözde birbirine benzeyen şarkıların içine, değeri yıllandıkça, işlendikçe, demlendikçe anlaşılacak kenarlar, köşeler, ekmek kırıntıları yerleştiren Second Sun, aslında bir benzemezliğin, kendi nüfus kağıdına sahip şarkıların varlığına inandıran gruplardan biri. Mesela Kampen Går Vidare (The Fight Goes On), bir bireyin psikolojik/politik yolculuğunu anlatan şarkılardan oluşan bir konsept albümmüş. Kendi dillerinde söyledikleri şarkıları oturup Google Translate çevirisiyle anlamaya çalışmak için enerjim yok. Zaten ben işin orasında değilim. Müziğin gücü bana birçok şeyi anlatıyor, anlatmadıklarını da ustalıkla saklayıp bir sonraki seanslara saklıyor. Bugüne kadar Deep Purple, Thin Lizzy, Blue Öyster Cult ve 70'lerde fırtınalar estirmiş nice gruba benzetilmesi boşuna değil. Ben işin orasında da değilim. Bu zamansız hard rock, günümüze o kadar güzel taşınıyor ki, bir süre sonra tüm bu benzetmelerden, farklı referanslardan arınıyorsunuz. Aranızdaki ilişki kişiselleşip aşka dönüşüyor.

Hangi şarkısını övsem, kime benzeterek bunu yapsam diye düşünmeyi bıraktım. Zira bu evrende 1-2 orta karar dediğim şarkıda bile dinledikçe yeni şeyler ortaya çıkıyor hep. Hatta bu albümde daha öncekilerde fark etmediğim veya tam olarak adını koyamadığım farklı türlere bile uyanıyorum. Mesela NWOBHM'deki coşkuyu daha inceltilmiş 70'ler hard rock kıvamıyla dengelemeleri veya narin folk şarkılarındaki inceliği aynı 70'ler kıvamıyla bu kez kalınlaştırmaları, ancak 3. albümde anlamaya başladığım bir şey. Tabii böyle şeylerin emarelerine rastlamıyor değilsiniz. Ama kendi bakış açınıza dayanarak kendi kendinize bunun adını koymak zaman alabiliyor. Ve işin bu kısmı çok heyecan verici. Sång om våren gibi mükemmel bir hard rock ile açılan, Gör alltid ditt bästa för de du älskar gibi şık bir blues rock ile kapanan 3. Second Sun albümü Kampen Går Vidare, 32 dakika süren 9 şarkısıyla kendi kurduğu evrende "usta" diyebileceğimiz kim varsa hepsinden irili ufaklı izler taşıyan, geçmişe dair o izleri nasıl günümüze kadar getirebileceğine, hatta nasıl daha ileri taşıyabileceğine hakim Second Sun'ın hayranlık veren enerjisine tekrar ortak ediyor dinleyicisini. Bir sonraki Second Sun albümünde övecek yeni şeyler bulmak üzere.

1. Sång om våren
2. Du är allt du har
3. Slå tillbaks
4. Attack
5. Kampen går vidare
6. Hatar det ändå
7. Vem ska bry sig
8. Om alla bara var mer som jag
9. Gör alltid ditt bästa för de du älskar

12 Kasım 2020 Perşembe

Neil Young - Mirror Ball

 
Kanadalı rock çınarı Neil Young, 80'lerin sonlarında adını duymaya başladığım bir müzisyendi. Ama o yoklukta nasıl duyabildiğimi tam bilmesem de muhtemelen az sayıdaki müzik dergisinde  haberlerine denk gelmişimdir. Kendisiyle resmi tanışmamız Crosby, Stills, Nash & Young'ın 1988 tarihli American Dream albümüyle oldu. Yani onun şarkıcı/şarkı yazarı özelliğini bir solo albümünde değil, grup çalışmasında anlayabilmiştim. Young'ın 70'lerden 2010'lara kadar ara ara takıldığı Crazy Horse adlı dört kişilik bir grubu daha vardı. Bu süre zarfında Neil Young & Crazy Horse adı altında 6 stüdyo albümü bile çıkarmışlardı. Ama en bilineni Buffalo Springfield olmak üzere Young'ın grup kariyerinin solo kariyeri kadar yoğun oluşu, beni vuran bir albümünün veya bestesinin olmayışı gibi nedenlerden dolayı kendisine uzaktan saygı duyan bir dinleyiciydim. Zaten 90'lardan itibaren esmeye başlayan grunge fırtınasıyla birlikte Neil Young gibi adamlarla ilişkim istisnalar dışında mesafeliydi. Takvimler 1995 yılını gösterdiğinde Young'ın 21. stüdyo albümü Mirror Ball'un çıkacağı haberi, her zamanki Young haberlerinden daha cafcaflı çıkmaya başlayınca anlaşıldı ki, Young bu defa grup olarak yanına grunge devlerinden Pearl Jam'i almıştı.

Neil Young ve Pearl Jam'in yolları, 95 sentesinde Washington'da düzenlenen kürtaj hakları etkinliğinde kesişti. Bundan sadece 11 gün sonra stüdyoya girip sadece 4 günde albümü canlı olarak kaydettiler. Tabii öncesindeki provalar Ocak ve Şubat aylarındaydı. Ocak seansına 7 şarkı ile gelen Young, Şubat seansına ise 2 şarkı artı 2 adet de kısa akustik ile geldi. Aralarında Song X ve Act Of Love'ın da yer aldığı 4 şarkı, Young tarafından albümün kayıt süreci olan 4 gün içinde yazılmıştı. Albümün yapımcılığını üstlenen, arada eline elektrik gitar alan, geri vokal bile yapan Brendan O'Brien aynı zamanda Pearl Jam albümleri Vs ve Vitalogy'nin de yapımcısıydı. Kulağa her şeyiyle aceleye gelmiş gibi duran Mirror Ball süreci, başkalarının aylarca özene bezene hazırlayıp bir halta benzemeyen albümlerinden kat kat güçlü bir albüm doğurdu. Artık bu adamlar işlerinde o kadar ustaydılar ki, Young'ın rahatlıkla folk perspektifiyle çalıp söyleyebileceği şarkıları Pearl Jam dokunuşlarının getirdiği alternative/hard/grunge rock evrenine uyarlamak onlar için basit bir refleksten ibaretti.


Pearl Jam vokalisti Eddie Vedder'ın Young ile beraber yazdığı, vokal ve geri vokal yaptığı Peace and Love dışında bütün şarkılar Neil Young'a ait. Aslında albüm kaydedilirken Vedder bazı ailevi sebeplerden ötürü pek ortalarda olmuyor. Young'ın Pearl Jam performansından çok memnun olduğunu söylemeye gerek yok. Özellikle o dönem davulcu olan Jack Irons'ın performansı için "inanılmaz" kelimesini kullanıyor. Gossard, McCready, Ament üçlüsünün süper uyumu, iş disiplinleri ve doğaçlama profesyonellikleri zaten malum. Lirikler ise idealizm ve gerçeklikle yoğrulmuş toplumsal meselelerden inşa edilen tipik Neil Young muhaliflikleri içermekte. X kuşağına yazılmış bir grunge marşı kalibresindeki Song X ile Act Of Love kürtaj hakkında mesela. Ama asıl büyü, canlı çalındığını hissettiren, gitar yoğunluğunun ve çiğliğin ustalıkla dizginlendiği, coşkulu, kederli ama hep dimdik ayakta duran rock soundunda. İlk single Downtown, Neil Young kariyerinde en fazla ticari başarı ve beğeni kazanan şarkılardan biri oldu. Jimmy Hendrix'in kuliste pratik yaptığı, Led Zeppelin'in sahne aldığı, tüm hippilerin uğrak yeri olan Downtown adlı fantastik bir mekandan bahseden şarkı, bu kariyerde eşine az rastlanır bir Young bestesiydi. Hiçbiri gözükmese de videosu bile çekildi ve MTV'de dönüp durdu.

I'm the Ocean, Big Green Country, Throw Your Hatred Down gibi tempolu şarkıların klasik rock ve grunge karışımlı yoğunlukları, Song X ve Peace and Love gibi orta tempolularda da aynı. 9:50 dakikalık nakaratsız Scenery, nakaratsız bile olsa bu yoğunluğun nasıl kapıp götürebildiğinin en güçlü kanıtlarından biri. Kendilerine ait bir tempo ve şablon üzerinden ilerleyen şarkılar, sanki belli bir süre kısıtlaması olmaksızın, doğaçlamalara da elverişli yollardan gidiyorlar. Herkes ne yapacağını, nerede durup nerede coşacağını bildiği için sarıp sarmalandığınızı hissediyorsunuz. Albümün canlı kaydedilişinin yarattığı çiğlik, aynı zamanda güçlü bir konser atmosferi de oluşturuyor. Böylece Amerika, Avrupa ve bazı Ortadoğu yörelerini kapsayan Mirror Ball Tour'un nasıl coşkulu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Eddie Vedder'ın çoğunlukla katılmadığı ama diğer Pearl Jam üyelerinin Neil Young'ın arkasında çalma şerefini her fırsatta dile getirdikleri bu konserler herkesi ziyadesiyle memnun etti. Mirror Ball haricinde sadece 1-2 albümüne indiğim Neil Young ile, neredeyse 20 yıldır iyi bir albümünü duymadığım Pearl Jam arasındaki bu ortaklık, tıpkı Temple Of The Dog projesi gibi tek seferlik olduğu için müzik tarihinde ve özellikle X kuşağının gönlünde çok önemli bir yere sahip olacak. Zira o kuşak da çok çekti zamanında. Mirror Ball da bir şekilde hep oradaydı.

1. Song X
2. Act of Love
3. I'm the Ocean
4. Big Green Country
5. Truth Be Known
6. Downtown
7. What Happened Yesterday
8. Peace and Love
9. Throw Your Hatred Down
10. Scenery
11. Fallen Angel

26 Ekim 2020 Pazartesi

Van Halen - 5150

 
Alex Van Halen (1953) ve Eddie Van Halen (1955) kardeşler, Hollandalı müzisyen baba Jan Van Halen ve Endonezya kökenli anne Eugenia Van Beers ile 1962 yılında Amsterdam'dan Pasadena/California'ya taşındılar. Eddie klasik piyano eğitimi almasına rağmen kafasında başka şeyler olan bir çocuktu. 1960'larda Eddie davul, Alex de gitar çalarak kendi çaplarında müzik yapmaya başladılar. Eddie aldığı davul setinin parasını çıkarmak için gazete dağıtırken Alex gizli gizli onun davulunda pratik yapıyordu. Bu durumdan bıkan Eddie, abisine "tamam, sen davulu al ama bana da gitarını ver" dedi. Böylece bir efsanenin temelleri atılmış oldu. Ergen partilerinde, ufak etkinliklerde The Broken Combs adıyla müzik yapmaya başlayan Van Halen kardeşler, daha sonra gruplarının adını The Trojan Rubber Co olarak değiştirdiler. 1972 senesinde bu kez bas gitara Mark Stone isminde bir eleman alarak ve isimlerini tekrar değiştirip Genesis yaparak müzik yolculuklarını sürdürdüler. David Lee Roth adında birinden ses sistemleri kiralayan kardeşler, çakallık edip para vermemek için vokalist olma hevesindeki bu arkadaşı (hiçbir seçmede başarılı olamadığını öğrenmelerine rağmen) gruba solist diye almayı teklif ederler. Teklife atlayan Roth ve daha sonra Snake isimli bir yerel grupta bas çalan Michael Anthony'nin de alınmasıyla çekirdeği oluşan grup, Genesis isminin başka bir grupta da olduğunu öğrenince nihayet Van Halen adıyla 1974 yılında kariyerlerine giriş yaptılar.

Yıl 1986... Milletlerarası Müzik Yayınları (MMY) etiketiyle dünyayla hemen hemen aynı anda yayınlanan kasetlerin marketlere düşmeye başladığı yıllardan. Hakkında hiç fikrimin olmadığı, alıp walkmene taktıktan sonra sürprizini yaşamak istediğim kasetlere merak saldığım dönemler. Van Halen'ın 7. stüdyo albümü 5150 de onlardan biriydi. İlk paragrafta anlattığım kuruluştan 12 yıl sonra grup 6 albüm devirmiş, "hard rock'ı restore eden grup" ünvanını almıştı bile. Zamanında seçmelerde başarısız olan David Lee Roth, rock dünyasının en iyi vokallerinden biri, Michael Jackson'ın 1982'deki Thriller albümünde yer alan Beat It için attığı "milyon dolarlık solo" ile daha geniş kitlelerce tanınan Eddie Van Halen da dünyanın en iyi (ve en hızlı) gitaristlerinden biri olmuştu bile. Çıktığı yıl ile aynı adı taşıyan 6. Van Halen albümü 1984 sonrasında solo projelerini hayata geçirmek isteyen David Lee Roth gruptan ayrıldı ve yerine Montrose adlı grubun solisti Sammy Hagar geldi. İşte 5150, Van Halen'ın Hagar ile çalıştığı ilk albümdü ve ben Van Halen'ı bu muhteşem sesle tanıdım. İlginç bir şekilde yine aynı yıl çıkan ilk David Lee Roth solosu Eat'Em and Smile'ı da aynı dönemlerde aldım ve ona da vuruldum. İlginç olan, Van Halen ve Roth arasındaki ilişkiden hiç haberim olmamasıydı.


5150, Eddie Van Halen'ın ev stüdyosuna verdiği isim. Aynı zamanda California'da zihinsel olarak rahatsız olan kişiler için kullanılan kolluk kuvvetleri kodlarından biri. Ayrıca Eddie Van Halen, "EVH Striped Series 5150" ismini verdiği kırmızı üzerine beyaz çizgili meşhur gitarını da bu albüme özel tasarlamış. Kurulduğu günden beri David Lee Roth ile çalışmış grup için Sammy Hagar'ın nasıl uyum sağlayacağı, eski hayranların Hagar'ı nasıl karşılayacakları merak konusuydu. Hatta yapımcı firma Werner Bros. Roth gittikten sonra ticari kaygılara kapılıp Van Halen kardeşlere isim değişikliği bile önerdi. 5150 de beklentilere öyle bir cevap verdi ki, kalitesi, ticari başarısı, Sammy Hagar'ın ilerde "Van Hagar" şeklinde kelime oyunu yapılacak derecede adaptasyonu grubun hayranlarına hayran kattı. Hagar az da olsa Roth'u anımsatsa bile, enerjik, karizmatik, en önemlisi de Roth'da pek görülmediği üzere romantik ses yelpazesiyle Van Halen'ı adeta uçurdu. Coşkulu bir aşk şarkısı olan Why Can't This Be Love o kadar güzeldi ki, ne zaman duysam bana yepyeni bir şarkıymış gibi gelir. Hatta Van Halen deyince çoğunun aklına ilk Ain't Talkin' 'Bout Love veya Jump gelirken benim aklıma direkt Why Can't This Be Love gelir.

Why Can't This Be Love'ın gölgesinde kalsa da hemen hemen aynı ayardaki Dreams, ışıl ışıl parlayan balad Love Walks In, orta tempo güzellikleri Summer Nights ve Best Of Both Worlds, haylaz çocuklar Good Enough, 5150 ve Get Up albümü her ziyaret edişimde tatlı bir hard rock nostaljisiyle kucaklarlar. Sonraki Van Halen albümleri OU812 (1988) ve For Unlawful Carnal Knowledge (1991) da fena değildir. Ama ondan sonrası azalarak bitmeleri üzücüdür. 1995'teki Balance albümünün ardından önce Sammy Hagar, 1998'de solist olarak Extreme grubundan Gary Cherone'un Hagar taklidi yaptığı Van Halen III albümünden sonra da Michael Anthony gruptan ayrılır. 2012'de çıkan A Different Kind Of Truth'da nasıl olduysa David Lee Roth gruba tekrar döner, bas gitara da Eddie oğlu Wolfgang Van Halen geçer. Buna rağmen albüm ticari olarak çakılıp eleştirel olarak da beğenilmeyince kendilerinden uzun süre haber alınamaz. Ta ki 6 Ekim 2020'de "one and only" Eddie Van Halen, gırtlak kanseri yüzünden 65 yaşında aramızdan ayrılana kadar. Patentli gitar tasarımları ve çalma teknikleriyle, olağanüstü sololarıyla gerçek bir ekol olan usta gitaristin ölümüyle de bir devir kapanmış oldu. O devir, içinde şahane hard rock, pop rock, glam metal şarkıları barındıran rock tutkusuyla doluydu. Gitarını gerçek anlamda ağlatan, güldüren, ona tekerlemeler söyleten, matkap taklidi bile yaptıran Eddie Van Halen, markalaşmış soyadının bundan böyle rock kalelerinden biri olarak kalacağını bilerek yerinde rahat ve huzur içinde uyuyacaktır muhtemelen.

1. Good Enough
2. Why Can't This Be Love
3. Get Up
4. Dreams
5. Summer Nights
6. Best of Both Worlds
7. Love Walks In
8. 5150
9. Inside