Death Metal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Death Metal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2026 Pazartesi

Eigenstate Zero - A Thousand Blind Windows

 
Kendine Igorrr diyen Gautier Serre, kendine Devin Townsend diyen Devin Townsend ve şimdi de kendine Eigenstate Zero diyen bir başka multi enstrümantalist Christian Ludvigsson... Bu üç kişinin ortak özelliği metal müziği olduğu gibi kabul etmek yerine onu değiştirmek, dönüştürmek, destinasyonu belirsiz bir yolculuğa çevirmek. Devin Townsend'i zaten tanıyordum. Ama şu son iki ay içinde önce Igorrr, şimdi de Eigenstate Zero sayesinde metal müziğin hazırda algılandığı şeylerin ötesinde heyecan verici bir sanat formu olduğuna daha fazla ikna oluyorum. Hazırda algılandığı şeylerden de gayet memnunum. Fakat böylesi yenilik peşinde koşarken ulaşılan olağanüstü sonuçlar beni benden alıyor. Progressive death metal, avant-garde metal denince akla kimler, hangi albümler gelir pek bilmem. Neticede her albüm ancak size hissettirdiği kadardır. A Thousand Blind Windows, Ludvigsson'un 5. albümüymüş. Bana hissettirdiği ilk şey, bu işin burada kalmayacağı, bu albümü anlamak, sindirmek için önünüzde uzun bir yolculuk olduğuydu.

Eigenstate Zero müziğini “şarkı yazmak”tan ziyade “bir bilinç durumu inşa etmek” olarak görmek lazım. Sertliğin, hatta zaman zaman rahatsız eden bir atmosferin bilinç akışı diye de okunabilir. A Thousand Blind Windows'un en güçlü tarafı atmosfer ve yapı kurulumu. Parçalar hızlı tatmin peşinde değil. Tam tersi yavaş yavaş örülen, katmanlanan ve dinleyiciden dikkat talep eden bir mimariye sahip. Gitarlar hem power metal'e bakan tarzda melodik, hem de boğucu distortion’larıyla kaotik. Ludvigsson şarkıları birer riff toplamı olmaktan çıkarıp tek parça bir ses kütlesine dönüştürüyor. Bu yaklaşım, post-metal ve deneysel technical death metal çizgisine yakın dururken, progresif bir anlatı disiplininden hiç vazgeçmiyor. Parçalar, parçaların içinden çıkan parçalar yer yer matruşka bebekleri hatırlatırken, hiperaktif bir zihinden çıkmış olduklarını haykırıyorlar sanki. Ludvigsson'un hiperaktif bir birey olduğuna yemin edebilir ama ispatlayamayız muhtemelen. Onun vokal kullanımı da daha çok bir enstrüman gibi. Çok güçlü, öfkeli, karizmatik. Sözlerin anlaşılmazlığı bir eksik değil, zaten death metal mayasında bulunan bilinçli bir tercih olsa gerek.

Parçalar, kendilerine ait belli alanlar yaratmıyor. Ara geçişlere, kasıtlı olarak yarım bırakılmış akslara, sürpriz eslere sahipler. Gerilim hep pusuda. 20 kez de dinleseniz, sonra size rastgele bir şarkının rastgele bir dakikasını dinletseler hangi şarkı olduğunu anlamazsınız. Bu da A Thousand Blind Windows’u tek tek şarkılarla değil, baştan sona dinlenmesi gereken bir albüm haline getiriyor. Her dinleyişte ilk defa dinliyormuş duygusu yani. Adam hiçbir şekilde durup soluklanmıyor. Her şarkının her dakikasında anlatacak önemli bir şeyleri varmış gibi sürekli arayış içinde. 19 dakikalık kapanış "şarkısı" Mockingbird, tek başına bir albümlük malzeme barındırıyor mesela. A Thousand Blind Windows, kolay tüketilen, playlist dostu bir albüm değil. Sabır istiyor, dikkat istiyor ve karşılığında dinleyicisine net cevaplar değil, sorular veriyor. Eigenstate Zero, bu albümle tür sınırlarını zorlamaktan çok, algının kendisini sorgulayan bir iş ortaya koymuş. Karanlık, yoğun ve bilinçli şekilde mesafeli. İşte tam da bu yüzden etkileyici.

1. A Thousand Blind Windows
2. The Golden Dawn
3. Obsidian
4. Hollowheart
5. Moloch!
6. Mr Illuminati
7. Darkroom Dread
8. Mockingbird

13 Ocak 2026 Salı

Igorrr - Amen

 
Fransız multi-enstrümantalist Gautier Serre, 20 yıldır Igorrr adıyla müzik yapıyor ve ben ilk kez duyuyorum. Her yere yetişmemiz mümkün değil elbette. Belki bir yerlerde yolumuz kesişecek gibi olmuştur, ben de "experimental" kelimesini görünce hızla olay yerinden uzaklaşmışımdır. Bu süre zarfında beş adet stüdyo albümü çıkarmış. Kendisini son albüm Amen ile tanımak nasip oldu. 2025'in son günlerinde duyup, yılın en iyilerinden biri olduğunu anladığımız albümleri seviyorum. Aslında Amen kağıt üstünde pek de sevebileceğim bir albüm değil gibi duruyordu. Avant-Garde metal, experimental, breakcore, barok, trip hop, death metal gibi çok acayip bir karışımı idare etmek kolay iş değil. Meğer Serre bunu 20 senedir yapıyormuş. Ancak Amen'e yetişebildim. Öncesini bilmiyorum ama Amen'de gördüğüm kadarıyla bu karışım ustalık seviyesinde. Daha önce duymadığım bir karışımın ustalık seviyesinde olduğunu anlayabilme ya da yorumlayabilme cüretim dinleyici tecrübelerimle sınırlı. Amen şahane bir albüm. Bunu anlamak için uzman olmaya gerek yok. Gautier Serre'nin gitar, her türlü synth, perküsyon, cowbell (tuhaf bir vurmalı çalgı), saw (bildiğin el testeresi), anvil (bir başka tuhaf vurmalı) elektronik davul, flüt, piyano ve temassız enstrüman theremin çaldığı, dört kişilik grubunun ve bir dolu yardımcı müzisyenin çeşitli şarkılara katkı sağladığı albüm uçuyor, kaçıyor, aynı zamanda çok da iyi konuyor.

Fransa'nın avangart, progressive, death metal'e çok çarpıcı örnekler verdiği bir gerçek. Naïve ve Lazuli ilk aklıma gelenler. Ama Igorrr tarz olarak onlardan farklı. Muadil olarak belki Kanadalı Devin Townsend'i gösterebiliriz. Onda da benzer bir delilik mevcut. Lakin Serre bana bir parça daha yenilikçi ya da deneysel hiperaktiflikte göründü. Tabii yenilikten tam olarak ne anladığımıza bağlı bir durum bu. Her iki isimde de metal müziğe yönelik güçlü bir tutku, progresif bir arayış, epik fikirleri sakız etmeden tasarımlarına ekleyen cool bir tavır söz konusu. İlk üç şarkı, birbirlerinden bazı detaylarla ayrılan, yine de ortak bir zihnin ürünü olduğunu belli eden katmanlara sahip. Progresif düsturlar gereği bir hızlanan, bir yavaşlayan, bir sertleşen, bir yumuşayan, ses efektleri, drum machine ve yaylı tasarımları, teknik death metal'e, industrial metal'e kur yapan cüretkar hamleleriyle Igorrr dört dörtlük bir proje. Yine de hep bu tonda yürüse belki bir yerden sonra sıkabilir, yorabilirdi. O yüzden ADHD ve Ancient Sun gibi iki şahane şarkıyla elektro-industrial, post-industrial, hatta alternatif pop sularında görüyoruz kendisini. Albüme ferahlık, farklılık, canlılık katan bu şarkıların sağaltıcı etkisi, klas bir denge de kuruyor. İlk üç şarkının yoğunluğuna sahip Dinleyici açısından Infestis, Pure Disproportionate Black and White Nihilism ve Silence'a tekrar dönüş bu yüzden çok zorlayıcı olmuyor. Hatta bu saydığım son iki şarkı arasına bir buçuk dakikalık akustik Étude n°120 konmuş ki dinleyici bunalmasın.

Amen'in iki önemli konuğu var. Mustard Mucous adlı çılgın parçanın trash metal ile dirsek teması kurmasının sebebi, artık bir nostaljiye dönüşmüş Anthrax grubunun gitaristi Scott Ian'ın misafirliği. Bildiğim kadarıyla Anthrax'ın damga vurduğu 80'lerin ikinci yarısında bile başka yan projelere, yeniliklere açık bir insandı kendisi. Hazır Scott Ian demişken, evli olduğu Pearl'ün çok beğendiğim Little Immaculate White Fox adlı ilk albümünün üzerinden 15 sene geçmiş. Aynı zamanda Meat Loaf'un kızı olan Pearl, 2010'un en iyi hard rock albümlerinden birine imza attıktan sonra bir daha ses vermedi ne yazık ki. Amen'in bir diğer misafiri de, sadece 94-95 yılları arasında Faith No More'da çaldığını öğrendiğim, onun haricinde bir sürü adı sanı duyulmamış grupta mesai harcamış gitarist Trey Spruance. Bence albümün en iyi şarkılarından biri olan Blastbeat Falafel'de yer alan Spruance'ın hınzır gitarı, şarkının kara komedi havasına ustalıkla sızmış. Spruance ve Scott Ian'ın kesişme noktası ise, pek sevmediğim deneysel avangart rock grubu Mr. Bungle. Aslında Gautier Serre'nin onlarla temas kurup albümüne davet etmesi de pek şaşırtmaz. Sonuçta hepsi de metal formuna yenilikler katma peşinde insanlar. Serre önceki albümlerde onlarla yine çalıştı mı ya da başka kimlerle çalıştı merak ediyorum doğrusu. En kısa zamanda Igorrr evrenine iyice bir bakmak lazım. Zira Amen'e bakınca geçmişte nice madenlerin saklı olabileceği hissi oluştu.

1. Daemoni
2. Headbutt
3. Limbo
4. Blastbeat Falafel (feat. Trey Spruance)
5. ADHD
6. 2020
7. Mustard Mucous (feat. Scott Ian)
8. Infestis
9. Ancient Sun
10. Pure Disproportionate Black and White Nihilism
11. Étude n°120
12. Silence

10 Ekim 2025 Cuma

Orbit Culture - Death Above Life

 
2013'te Eksjö/İsveç'te kurulup günümüze kadar ufak tefek yol kazalarıyla da olsa gelebilen melodic death metal, groove metal dörtlüsü Orbit Culture, 5. albüm Death Above Life ile tanıdığım bir grup. İyi ki de tanımışım. Death metal'in kanatları altında, groove, power, nu, progressive, technical ne varsa üstümüze salmışlar. O kanatlar bu metal türlerini öyle bir kuşatmış ki, hepsi o death ruhunun sadık hizmetçileri gibi Orbit Culture müziğinin metal eklektiğine katkı sağlamışlar. Grubun vokalisti, ritm gitaristi, şarkı yazarı Niklas Karlsson ve 750 sayfalık bir romanın karakterlerinden birinin adı gibi tınlayan ex-gitarist Maximilian Zinsmeister tarafından, her ikisi de 17 yaşındayken kurulan Orbit Culture, aynı zamanda başka bir yerel grupta da çalan Zinsmeister'ın bir davulcu ayarlaması, sonra da bir basçının katılımıyla şekillendi. Bir EP ile başlayan yolculuk, albümler, konserler, olaylar, ayrılıklar, yeni katılımlar şeklinde günümüze kadar geldi. Grubun tek sabit üyesi, haliyle de lideri Karlsson bu "kültürü" 12 senedir canlı tutuyor. Artık nasıl bir disiplin uyguluyorsa, 2016'da gruba dahil olan lead ve bas gitaristlerle hala birlikte. 2018'de de davulcu yenilemiş. Eskilerle yeniler arasında nasıl bir fark olduğunu, grubun pozitif mi yoksa negatif mi yönde ilerlediğini yorumlayabilecek durumda değilim. 2025'ten bakınca çok iyi bir albüm görüyorum sadece.

Albümü açan Inferma, death metal ile progressive metal'in birlikteliğinden doğan progressive death metal'in gücünü yansıtan taş gibi bir şarkı. Ona taş dediysek hemen peşinden gelen Bloodhound'a ne diyeceğiz? Bloodhound gerçek bir panzer, asla yumuşamıyor, taviz vermiyor. Bazı şarkılar melodik ve brutal vokallerle karışık ilerlerken Bloodhound, Niklas Karlsson'un brutalde daha iyi olduğunu düşündürdü bana. Melodik takıldığı bazı anlarda klişe nu metal vokallerini andırmıyor değil. Albümün bütün şarkılarını yazdığı, sertliği iyi kontrol ettiği, vokal tasarımlarını ustaca dengeleyip seslendirdiği için bu nu metal iticiliğini görmezden gelebilirim. Nu metal karşıtı olduğum anlaşılmasın. Sadece birkaç istisna dışında bana fazla Amerikan gelen bir tür olmuştur. Albüme dönersek, Hydra, Metallica'nın 80'ler trash vokallerini anımsatan nakarat aurası, power metal ile temasta kurduğu sertlik dozuyla gözüme girdi. Death Above Life ve The Storm, technical death dokunuşlarını iyice belirginleştiren ve yine melodik vokali bir kenara bırakarak brutal takılan diğer iki şarkı. Haliyle benim için albümün en iyilerinden, lokomotiflerinden. Gerçi böyle groove kalibresi yüksek bir albümdeki şarkılardan lokomotif şarkı seçmek mantıksız görünebilir. Ancak adını zikrettiklerim o lokomotifliği kaliteli şarkı yazma ve uygulama açısından tepeye ulaştırmış işler.

Neural Collapse ile son bir kez duvardan duvara fırlatıldıktan sonra kapanıştaki The Path I Walk'ın akustik girişli, biraz da albümün karakterine pek uymadığını düşündüğüm o "fazla Amerkan" ya da "fazla Avrupalı" çağrışımlara maruz kalıyorum. Bana fazlalık gibi geliyor. Bence Neural Collapse bir kapanış için şahane bir seçim olurdu. The Path I Walk düşman olunacak bir şarkı değil elbette. Ama kendi kafamda şekillendirdiğim Orbit Culture karakterinin o agresif, enerjik, dramatik parametrelerine bir yerlerden uymayan, kolay açıklanamayan bir içe sinmeme durumu mevcut. Inside The Waves ve The Tales Of War şarkıları da ilk izlenimde böyle hissettirmiş olsa da, zamanla onları bu parametrelere uygun görmeye, bütünün orijinal parçaları olarak algılamaya başladım. Bir yandan da grubun müzikal yolculuğunu merak etmekteyim. Önceki 4 albüm bir şekilde çekici titreşimler yayıyor. Son albümünü çok beğenip önceki işlerine döndüğüm grup/şarkıcılarda geniş bir perspektife, kapsamlı bir gözleme sahip olduğum da oldu, hayal kırıklığına uğradığım da. Orbit Culture'un nerelerden Death Above Life'a geldiğini merak etmemin özel bir sebebi yok. Albümü çok sevdim. Ama bazen çok sevdiğim albümlerin öncesini merak etmediğim de oluyor. Orbit Culture, death metal'in farklı kulvarlara da sıçradığı, sentezlendiği bir dönemde hem sadık, hem de yeniliklere açık metal severlere hitap edebilen güçlü bir grup.

1. Inferna
2. Bloodhound
3. Inside the Waves
4. The Tales of War
5. Hydra
6. Nerve
7. Death Above Life
8. The Storm
9. Neural Collapse
10. The Path I Walk

3 Ağustos 2025 Pazar

Floating - Hesitating Lights

 
2025 benim için death metal açısından şimdiye dek oldukça sönük. Her death metal albüm okumalarımda vurguladığım üzere bu müziğe gönül veren, detaylarına hakim, alt türlerini analiz edip farklarını ortaya koyan dinleyicileri gizli gizli kıskanırım. Sevdiğim bir death metal albümünü yıl sonu seçkilerinde görünce veya eleştirilerindeki övgüleri okuyunca demek ki ağzımın tadını biliyormuşum diye sevinirim. 2025 içinde dinlediğim yaklaşık 15-20 death albümde aradığımı bulamadım. Aradığın tam olarak neydi derseniz ona şimdi girsem çıkamam gibi geliyor. En başta orijinallik sanırım. Şimdi bu benim aradığımı bulamadığım dediğim albümlerin çoğu eminim yıl sonunda en iyiler arasında gösterilecektir. Hakkında hiç bir yorum okumadığım, sadece künyesinde death metal ve post-punk ifadelerini görüp mal bulmuş mağribi gibi üzerine atıldığım Hesitating Lights ismindeki albümün de bunlardan biri olacağına neredeyse kesin gözüyle bakıyorum. Yan yana geleceğine pek ihtimal vermediğim iki türün flörtü, sevişmesi, evliliği artık ne dersek diyelim, daha kağıt üstünde bende acayip duygular uyandırdı.

Her ne kadar yan yana geleceğine pek ihtimal vermemiş olsam da, death-post-punk kombinasyonunu uygulayan başka gruplar da olmuş bu zamana kadar. Hatta black metal ile bile aynı sofraya konmuşluğu vardır. Arvid Sjödin (gitar, vokal, synthesizer) ve Andreas Hörmark (bass, synthesizer, davul programming) şeklinde iki parçadan oluşan İsveçli Floating benim için yılın death metal sürprizi oldu. Post-punk altyapının yoğunluğu, death/black metal yoğunluğuyla atmosferde karşılaşınca ne ondan, ne bundan, hem ondan, hem bundan bir avangartlıkla uçuyoruz. Her iki tür, bu buluşma esnasında dengeli, ferahlatıcı, cesur, işinin ehli ellerde yükseliyor. Arvid Sjödin, post-punk'ın kadife gitar tonunun altına yıldırmayan death/black gitarını, bazen de tersini uygulayarak her iki türün karanlık, gotik, uhrevi ambiyansını eksiksiz inşa ediyor. Üstüne bir de karizmatik death vokalinin şarkılara kattığı ruh eklenince kendisinin Floating'in %80'i olduğunu söylemek kolaylaşıyor. Öte yandan Andreas Hörmark'ın synth ve davul programlama tasarımlarının hakkını yemiyoruz kesinlikle.

2022 tarihli 6 şarkılık ilk albüm The Waves Have Teeth'e geri döndüğümde gördüğüm şeyden pek mutlu olmadım açıkçası. Hatta Floating ile bu albüm sayesinde tanışmış olsam Hesitating Lights'a şans verir miydim bilemedim. İki farklı türü bu kadar iyi kaynaştırıp, yine de bir death metal alt türü şeklinde sunabilen çok fazla grup bilmediğim için mi yükseldim diye düşündüm. Sanırım böyle başka gruplar tanımış olsam dahi Floating'i şu haliyle yine bağrıma basardım. Şarkı ismi vermekte veya şu şarkıda şöyle bir farklılık var şeklinde yorum yapmakta zorlanıyorum. Zaten daha nasıl farklı olsun. Özellikle I Reached The Mew, Exit Bag Song, Hesitating Lights / Harmless Fires, The Waking ilk duyduğum andan itibaren grubun, albümün kalitesini kılçıksız biçimde ispatlamıştı. Dinledikçe de güzelleşiyorlar. Artık hepsi öyle. Birisi çıkıp "bu bir konsept albümdür, konsepti de kapkara bulutlar arasından süzülen ışık hüzmeleridir" dese alır kabul ederim. The Waves Have Teeth'deki ne istediği belli olmayan, hantal grubun artık yere daha sağlam basan, yeni albümlerini sabırsızlıkla bekletecek başka bir gruba dönüşmesi şahane olmuş. Death metal'e arada böyle ayarlar çekmek lazım.

1. I Reached the Mew
2. Grave Dog
3. Cough Choir
4. Exit Bag Song
5. Hesitating Lights / Harmless Fires
6. Still Dark Enough
7. The Wrong Body
8. The Waking

23 Şubat 2025 Pazar

Blood Incantation - Absolute Elsewhere

 
ABD'nin Denver'ında 2011 yılında kurulan Blood Incantation, çok başarılı iki EP ile tansiyonu yükselttikten sonra Starspawn (2016), Hidden History of the Human Race (2019) ve Absolute Elsewhere (2024) adında üç acayip albümle yoluna devam eden bir grup. Daha sonra bu EP'lere iki tane daha eklemiş. Ama onları albüm bütünlüğünde dinlemek müthiş bir deneyim. Death, doom ve progressive metal diyerek basitçe altından kalkabileceğimiz künyesinde bundan daha fazlası var. İşin içine space rock, hatta space/dark ambient unsurları da koyarak çok daha özgün bir sound elde eden grup, oya gibi işlediği sertliğini progressive rock ve bu ambient deneyselliğiyle sağaltmanın kitabını yazıyor adeta. Kendilerini tanıma şerefine Absolute Elsewhere albümüyle nail oldum. Her müzik türünde olduğu gibi death metal'de de ortalıkta milyon tane grup olunca insan farklı sesler, zeki sentezler, sertliğe abanmayıp onu dönüştürmeye uğraşanlar arayışına giriyor. Onca grup sistemde cirit atarken, hatta bazıları boşa yer işgal ederken, kalburüstü olanları keşfedebilmek için deneme yanılmalara ya da güvenilir kaynakların yorumlarına ihtiyaç hasıl oluyor. İşte bu ikincisi sayesinde tanıdığım Absolute Elsewhere, haklı olarak yarattığı rüzgara kapılmaktan kendimi alamadığım modern bir metal anıtı. Bu arada güvenilir kaynakların övdüğü bir grubu ve albümünü anlamadığım, sevmediğim de çok olmuştur. Fakat Absolute Elsewhere başka bir alem. Üçer parçaya bölünmüş The Stargate ve The Message konseptleri. Başlayalım.

The Stargate

[Tablet I]: Türler arası paslaşmaların ustalıklı örneklerinden biriyle başlıyoruz. Progressive metal olark başlayıp, psychedelic rock'a, oradan tekrar başladığı yere dönen ilk Tablet, vokalist Paul Riedl'ın çok iyi işlenmiş ses düzeniyle duyulan ürkütücü ve gizemli bağırışları sayesinde death metal ile dirsek temasını da kaybetmeyen bir tasarım.

[Tablet II]: İlk Tablet'in sonuyla bağlanan Brian Eno'msu ambient açılış, meğer açılış değil, 5 dakikalık Tablet II'nun ilk 3 dakikasıymış. Bu ambien atmosferi sağlayan ise Almanya'nın 1967'den beri progressive electronic duyeni Tangerine Dream'den başkası değil. Daha doğrusu, 2005'ten beri grupta yer alan synth ustası Thorsten Quaeschning'in Tangerine Dream'i temsilen yaptığı harikulade bir dokunuş. Kalan 2 dakikanın yarısına kadar akustik gitar ve flütün öncülük ettiği bir girizgahın ardından tansiyon ufak çaplı bir kaosa kadar yükseliyor. Hiçbir şekilde şikayetçi olmayıp, bu enfes dakikaların tadını çıkarmayı sürdürüyoruz.

[Tablet III]: Standart bir progressive death metal olarak ilerlerken tam orta yerinde birden kısa bir perküsyon arası verince mutlu bir "ne oluyoruz" ifadesi beliriyor suratımda. O kısacık anda Sepultura'nın efsane Roots albümündeki (bir ara oralara da bir Amazon gezisi yapacağız) şahane perküsyon numaraları aklıma geldi. Keşke daha uzun olsaydı. Neyse sonra kaldığı yerden başka riff ve ritmle bölüm sonu canavarını alt etmeye çalışan bir başka yoğunlukla The Stargate faslının finalini yapıyorlar.


The Message

[Tablet I]: Yine yaldır yaldır, birinci sınıf bir progressive (death) metal yoğunlukla bezeli Tablet I, sadece ortalarda kendini gösteren lead gitar hamleleriyle az da olsa bir fark yaratmakta. Riedl'ın korku filmlerinden fırlamış vokali acayip zevkli tabii.

[Tablet II]: Absolute Elswhere'in en özel tabletlerinden birine geldik. Yine sıkı bir açılış, yavaş yavaş sakinlik ve 2 dakikanın sonunda bambaşka bir şeye dönüşerek yine sakince bir havalanış. Hem de nereye biliyor musunuz? Pink Floyd evrenine! Çoğu yerde bu destinasyona King Crimson denmiş gerçi. Ben ondan pek anlamam. Paul Riedl mı söylüyor tam emin değilim ama puslu bir David Gilmour vokali anımsatışı ve A Momentary Lapse Of Reason ile The Division Bell arası döneme uygun enfes bir psychedelic rock ambiyansı hissettim. Öyle ki, bu iki albüme çok uzun zamandır geri dönmediğimi yüzüme vururcasına retro bir hüzünle kuşatıldım. 

[Tablet III]: Final 11:27 dakikalık epik bir tabletle yapılıyor. Gümbür gümbür speed metal şeklinde başlamışken, artık albümün bizi alıştırdığı üzere ne zaman birden kesip başka bir sounda geçeceği, o soundun ne olacağının çekici belirsizliğine kendimizi bırakıyoruz. Bu hız 2 dakika sürüyor ve birden kesilip böyle akustik gitarlı, perküsyonlu, flütlü sakin vokalli saykodelik, egzotik bir huzur dönüşüyor. Peyderpey alternative metal ve death arası paslaşmalarla yoluna devam ederken yine birden baştaki speed tonuna, ama bu defa daha güçlü ve daha epik bir biçimde dönüyor. Ta ki bu sound fade out olana, yaklaşık 2 dakika sanki geride kalan 40 dakikalık muhteşem yolculuğun sonuna gelinmiş olmasının huzurunu iliklerde hissettirmeye oynayana kadar.

Blood Incantation bir arayışın mükafatlarından biri. Zaman zaman çöle dönen death evreninde bir vaha. Tangerine Dream, Brian Eno, Pink Floyd, King Crimson gibi referansların bir death metal albümünde geçmesinin ironisini yaşattığı için albüme minnettarım. Bu haliyle death metal alemini ikiye bölmüş bir yapısı da var. Tabii anam babam death metalden şaşmayan kemik kitleyi de çok iyi anlıyor, onları buradan selamlıyorum. Ben de brutal, black ayırmadan sevdiğim bir grubu tam seviyorum. Ama bizi de anlayın. Blood Incantation gibi daha çok gruba, Absolute Elsewhere gibi daha çok albüme ihtiyacımız var.

1. The Stargate [Tablet I]
2. The Stargate [Tablet II] (feat. Tangerine Dream)
3. The Stargate [Tablet III]
4. The Message [Tablet I]
5. The Message [Tablet II]
6. The Message [Tablet III]

14 Şubat 2025 Cuma

The Halo Effect - March Of The Unheard

 
1990'da kurulmuş, 14 stüdyo albümü çıkarmış İsveçli melodic death metal, alternative metal grubu In Flames üyeleri, artık tek iş geçindirmediğinden mi nedir, 2019'da bu defa The Halo Effect adında bir başka melodic death metal grubu daha kurmuşlar. 2022'de kendi adıma orta karar diyebileceğim Days Of The Lost isimli ilk albümlerini muhtemelen aynı yıl dinlemiştim. Pek iz bırakmamış olacak ki üç yıl sonra March Of The Unheard ile geri döndüklerinde ilk kez The Halo Effect dinliyormuş gibiydim. In Flames hala aktif görünüyor. Hatta en son 2023'te Foregone adlı 14. albümlerini çıkarmışlar. Days Of The Lost'u hatırlamadığım gibi, hiç In Flames dinleyip dinlemediğimi de hatırlamıyorum. Oysa metal camiasında çok popüler olduğunu biliyorum. Tişörtlerine, bazı albüm kapaklarına aşinayız. Kariyerlerinin başı olan 90'lı yıllarda yaptıkları 3-4 albüm çok methedilir. Bir ara oralara bakılır. The Halo Effect'in March Of The Unheard'ünü duyduktan sonra mutlaka bakılır. Sound farkı var mıdır, şarkılar istenen randımanı verir mi bilemem. Zaten death metal'in "melodic" olanıyla ilişkim, çoğu dinleyenin talepleriyle benzer biçimlerde paralellik gösteriyorsa iyidir. Melodi ve sertliği dengelenmiş, sağlam rifflere ve etkileyici bir vokale sahip şarkılar. March Of The Unheard bunlara sahip bir albüm. Çok büyük şeyler vaat etmiyor belki ama tecrübesi sayesinde vaat ettiklerini gerçekleştirmede hiç sıkıntı çekmiyor.

Albümden dört tekli çıkmış. Bunlardan Detonate'i duyar duymaz hemen kenara çekip emniyete aldım. Şahane riffleriyle epik bir death/senfonik metal örneği. Hani şu fazla poz yapmadığı halde durduk yere destansı gaza gelmeler yaşatan türden. Aslında melodic death metalin fazla "melodic" olanını pek beğenmiyorum. Ama The Halo Effect istisnalardan biri oldu benim için. Böylelikle power metale yaklaşıp o kanaldan güzel sesler veriyor. Bu kriterle bakılacak olursa özellikle A Death That Becomes Us ve What We Become nefis besteler. Bunlara Cruel Perception, Between Directions, The Burning Point ve enstrümantal akustik duruşuyla kapanışa konması çok isabetli Coda da eklenince March Of The Unheard'ü 2025'in en iyi metal albümleri arasında anmamak için neden kalmıyor bana göre. Belki benzeri çok geldi, yapılmamış bir şey yapmıyorlar. Lakin tecrübelerini bu basmakalıp formüller üzerinde bile o kadar zinde ve ruh sahibi biçimde gösteriyorlar ki, kapıp götürmeleri çok kolay oluyor. Tüm İskandinav ülkeleri gibi İsveç'in de bu türe katkıları muazzam. The Halo Effect ise bu katkıları sağlamış gruplardan biri olan In Flames'in kollarından biri olarak yoluna gururla devam ediyor. Belki de en güçlü kolu olarak.

1. Conspire to Deceive
2. Detonate
3. Our Channel to the Darkness
4. Cruel Perception
5. What We Become
6. This Curse of Silence
7. March of the Unheard
8. Forever Astray
9. Between Directions
10. A Death That Becomes Us
11. The Burning Point
12. Coda

25 Şubat 2024 Pazar

Vermintide - Virus Pedigree

 
Tel Avivli death metal triosu Vermintide ile, Virus Pedigree adlı ikinci albümü vesilesiyle tanışmış bulunmaktayım. 12 şarkı, toplam 12 dakika 47 saniyelik temiz bir delirme hali. Hiç lafı dolandırmadan gümbür gümbür bir death metal, deathgrind (death metal'in daha tiz, brutal vokalli ve kısa süreli şarkılardan oluşan bir alt türü) ve cehaletimden mülhem bir tabirle death punk yapan Ortadoğulu üç adam. Andrey (vokal), Yaniv (gitar), Ido (bas) adındaki bu üçlünün 12 dakikalığına hayatı dar eden albümünde davulu kim çalıyor (ya da drum machine kimin kontrolünde) bilemiyoruz. Lakin ortada kayıtsız kalınmayacak bir sertlik, yoğunluk, vahşilik var. Death metalde aradığım özellikler farklı farklı. Belki başka bir albümle ilgili yorum yaparken de tekrar etmiş olabilirim. Bazen melodik, bazen brutal, bazen extreme. Bu çoğu zaman sounddan kaynaklı bir his meselesi. Mesela davulun hızını da yavaşlığını da derinden hissedeceksin. Riffler kuvvetli olacak. Vokal bir death metal enstrümanı gibi tamamlayıcı rolde olacak, dehşet verecek, bunda samimi olduğuna inandıracak. Bunun gibi daha pek çok gerekçe sayabilirim. Bir yemeği nasıl yemeyi veya bir kıyafeti nasıl kombinlemeyi sevdiğinize benziyor. Herkesin death metali kendine. Camiada birbirlerinden farklı muameleler görseler de Cattle Decapitation, Insomnium veya Organectomy'de hep binlercesinden farklı bir şeyler buluyorum. Zira her türde olduğu gibi gittikçe büyüyen bir death metal çöplüğü de var. 

En uzunu 1:47, en kısası 38 saniye süren Virus Pedigree şarkıları (şarkıları deyince bir an gülesim geldi) death metal uzmanları arasında nasıl karşılandı bilemiyorum. Albümle ilgili hiç yorum okumadım. Ama benim hala tam kapasite açıklayamadığım beklentilerime cevap verdi. 2023'te çıkardıkları Ashamed Of My Species de 14 dakika 17 saniyeden oluşuyordu. İki albüm arasında neredeyse hiç fark yok. Seneye 13 dakika civaında bir albüm daha yapmalarını bekliyorum. Böyle albümlerden favori şarkı ismi vermek de tuhaf kaçıyor. Fakat yine de az önce sözünü ettiğim 1:47'lik They Told Me I Did It belki de tek aklımda kalan şarkı sanırım. Onun da sebebini hiç bilmiyorum. Albümün en uzun şarkısı olmasıyla ilgisi olabilir mi, o da bilmediğim şeylerden biri. Hoş, yine az önce sözünü ettiğim 38 saniyelik An Open Door bile kendini bir şekilde ortalama uzunlukta bir death metal şarkısı olarak göstermeyi bir şekilde beceriyor. Sadece 12 dakika olup da bu kadar doyurucu olabilen hiç bir albüm dinlemedim. Zaten hayatımda dinlediğim tek 12 dakikalık albüm de bu. Bu kulaklar 12 dakikadan fazla süreye sahip tek bir death metal şarkısı bile duydu. Şimdi Virus Pedigree'ye konsept albüm diyeceğim, yine gülesim gelecek. Hadi "korku tüneli" desek neyse!

1. Sky Burial
2. Cut by Hitchens's Razor
3. Collectivistic Reproductive System
4. Human Rape
5. The Consumer Automaton
6. An Open Door
7. Those Are Walls I Call My Home
8. Are We Human or Are We Cancer?
9. They Told Me I Did It
10. Bring Back the Children
11. Taste or Life?
12. Daily News

17 Haziran 2023 Cumartesi

Cattle Decapitation - Terrasite

 
San Diego'da 1996'da kurulan, 1999'dan beri albüm yapan, 2023'te de 10. albümü Terrasite'ı çıkaran Cattle Decapitation, etiketinde Deathgrind, Goregrind, Grindcore, Technical Death Metal, Brutal Death Metal, Screamo gibi uçuk kaçık yan yollar bulunduran, kısaca death metal anayolunda seyreden taş gibi bir grup. Bunu sadece Terrasite'ı dinlemiş biri olarak söylüyorum. Terrasite o kadar güçlü bir albüm ki, ben bile bunu anlayabilirim. Bazen yeni çıkan death metal albümleriyle ilgili incelemelerde, bahsi geçen grubun geçmişini, gelişimini, başka gruplarla olan benzerliklerini okurken konuya tam hakim olamamanın burukluğunu yaşarım. Öte yandan konuya tam hakim olamadığım için yine bu incelemelerde bahsi geçen bazı albümlerin neden bu kadar yüceltildiğini de anlayamam. O albümlerde benim duyduklarımla, bu müziğe gönülden bağlı dinleyicilerin ve eleştirmenlerin duydukları illa ki boy ölçüşemez. İşte Terrasite gibi albümlerle ilgili okuduklarımın hissettiklerimle örtüşmesi, yukarıda sözünü ettiğim burukluğu hafifletiyor. Cattle Decapitation'ın geçmişini hiç bilmem. Ama iyi bir death metal albümünün nasıl olması gerektiği hakkındaki şahsi beklentilerimin fazlasıyla karşılandığı bir albüm bu. Travis Ryan adında geniş bir vokal paketine sahip şahane bir sesin öncülüğünde gitarları, bası, davuluyla groove harikası şarkıların yüreklere korku saldığı progresif/agresif bir çılgınlık. Ama harala gürele değil, müzikal teknik olarak son derece zekice tasarlanmış bir agresiflikten ve çılgınlıktan söz ediyoruz.

Daha karizmatik bir ismi hak ettiklerini düşündüğüm grubun, sık sık çoğumuzu yoklayan, gezegenin huzur bulabilmesi için insan ırkının toptan ortadan kalkması gibi ütopik bir felsefesi var. Yeryüzü anlamına gelen "terra" ile yiyecek anlamındaki Yunanca kökenli "site" kelimesini birleştirip, gezegene yiyecek muamelesi yapıp önüne gelen her şeyi delice tüketen insanoğlunun bu "parazit"liğini "terazitlik" olarak somutlaştıran grup, dinlemekten çok, okuyarak anlaşılabilecek liriklerinde bu terazit ırkına tüm nefretini kusuyor. Tabii müzik de bu nefrete mükemmel eşlik ediyor. Progresif metali teknik death metal bileşenleriyle iç içe geçirmek, türlü riffleri şarkıların kolon ve kirişlerini sağlamlaştırmak için kullanan, yer yer "bu şarkı birtakım ayarlarla progressive veya alternative rock şarkısı da olabilirmiş" hissiyatı yaratan ama esasen tasarım gücünü tavizsiz sertliğiyle harikulade birleştiren bir grup kendileri. Vokalist Travis Ryan'a geri dönersek, bu gücü omuzlayış biçimine hayran bıraktıran bir insan. Saniyeler içinde brutal vokalden temiz vokale dönebilen, ikisinin ortasından da ses verebilen, sık sık içindeki Gollum'u çıkaran Ryan, gruba karakterini veren en önemli unsurlardan. Cattle Decapitation ile ilgili en tuttuğum şeylerden biri de, death veya black metal albümlerindeki şarkıları birbirinden ayırt etme güçlüğü ve bu yüzden yaşanan tekdüzeliğe düşme halinden uzak oluşu. İlk izlenimin yaratacağı bu benzerlik/tekdüzelik intibasına rağmen her şarkı kendi karakterini oturtmuş vaziyette. Bunu anlamak için de death metal eksperi olmak gerekmiyor. 

Açılıştaki Terrasitic Adaptation ve peşinden gelen We Eat Our Young öyle böyle bir giriş değil hani. Bu iki şarkının üstüne daha 8 tane daha olduğunu düşününce insan hem geriliyor, hem de sabırsızlanıyor. Önce favorilerim neler diye düşündüm. Ama albümle vakit geçirdikçe bunun olmayacağını, içinde bir tane bile boş parça olmadığını anladım. Progresif kelimesinin hakkını veren, dinledikçe başka başka rifler sunan, ilk seferde bu sunduklarını nasıl saklayabildiğini düşündürüp hayran bırakan doyurucu, sonra tekrar iştah açıcı bir albüm. Makul uzunluklara sahip, hani daha uzun olsalar da yine yağ gibi akacakları neredeyse kesin şarkılar içinde oradan oraya savrulmanın keyifli yüzüyle karşılaşıyoruz. En uzun şarkıları kapanıştaki 10 dakikalık Just Another Body bile bu 10 dakikayı bir an olsun sıkmadan epik bir metal yolculuğuna çeviriyor. Şahane bir bütünlük, harikulade bir kaos. Scourge Of The Offspring'de dedikleri gibi "biz (insanoğlu) mikrobuz, bulaşıcıyız, gökteki yıldızlar kadar, sinek sürüleri kadar çokuz". Gerçekten çok haklılar. Müzikal ustalıkları politik haklılıklarıyla birleşince çok daha nitelikli bir oluşum olduklarını anlıyor, teslimiyet talep eden albümlerine, şarkılarına birer terazit oluşumuzun ironisiyle saygı duyuyoruz.

1. Terrasitic Adaptation
2. We Eat Our Young
3. Scourge of the Offspring
4. The Insignificants
5. The Storm Upstairs
6. ...And the World Will Go on Without You
7. A Photic Doom
8. Dead End Residents
9. Solastalgia
10. Just Another Body

9 Mart 2023 Perşembe

Insomnium - Anno 1696

 
Death metalin en sevdiğim gruplarından Finlandiyalı Insomnium hiç kötü albüm yapmıyor. En son 2011'de çıkan One For Sorrow adlı 5. albümlerine çok yükselmiş, ondan sonra yaptıkları üç albümün de bende kemikleşmiş Insomnium sevgisini pekiştirdiğini bir kez daha anlamıştım. Anno 1696 grubun dört yıl aranın ardından çıkardığı 9. albümü. O da yanıltmadı ve yine neresinden tutsak mest eden epik bir konsept etrafında sevenlerini topladı. "Melodic Death Metal" başlığı altında toplanan ve progressive, doom, black, folk, symphonic metal flörtlerinden oluşan müzikleri hala formunda. 1997'de kurulup albüm kariyerine 2002'de başlayan grubun başarısı sadece bu karışımı gerçekleştirmiş olmasından değil, bu karışımı özenle yazılıp tasarlanmış şarkılarla buluşturmasından kaynaklanıyor. Dindar veya faşist olmadıklarından emin olduğum grupların liriklerine pek dikkat etmiyorum. (Zaten dindar ve faşist grupları kimse dinlemesin.) Aslen müziğin uçurucu gücü daha önem kazanıyor benim için. O yüzden, konsept albümler yapmayı seven Insomnium'u konsept albüm moduyla dinlemiyorum. (Konsept albüm modu nedir onu da bilmiyorum.) Zira şarkılar birbirine bağlıymış duygusu yanında, bağımsız oldukları duygusu daha ağır basıyor. Anno 1696 da vokalist basçı Niilo Sevänen'in kısa hikayesinden uyarlanmış bir albüm. Yani bütün lirikler Sevänen'e ait. İskandinavya için çok zorlu bir dönem olan MS 1670'den 1700'e kadarki yıllarda kıtlık, nüfusun büyük bir bölümünü perişan etmişti. Öye yandan dini coşku sebebiyle çok sayıda kadın cadı avlarıyla korkunç şekillerde idam ediliyordu. İşte Anno 1696 bu karanlık dönemi hikayesine kaynak almış bir albüm.

Herhangi bir Insomnium albümünde ne ile karşılaşacağımı bildiğim halde her seferinde yeni materyallerle karşılaşacak olmanın konforunu kolay kolay her gruptan alamıyorum. Mesela beklediğim bir çok yeni albümden hiç memnun kalmadığımı da bilirim. Yeni Insomnium albümü çıkacak dendiğinde çok iyi olacağı biliniyor ama yine de o heyecana engel olunamıyor. Sertliği ve melodikliği kıvamında bir sound, güçlü vokaller, kaliteli albümler hep bu istikrarı besleyen unsurlar. Müzmin depresifliğini koruyup, onu istediği zaman öfkeye, hüzüne, korkuya, coşkuya dönüştürebilen, o depresyon ve karanlıktan bilgelik yaratan adamlar bunlar. Albümleri bittiğinde yine bu duygularla yoğrulmuş doyurucu bir epik film izleme haleti ruhiyesine bürünüyorsunuz. Artık belli türlerin üzerine yeni şeyler koymak zorlaştığında, güçlü müziğinizi ancak istikrarlı biçimde yeni albümlerle taçlandırdığınız ölçüde dinç kalabiliyorsunuz. Mesela 2023'te Anno 1696 değil de One For Sorrow (2011) veya Heart Like A Grave (2019) çıksaydı, başka bir benzetmeyle Anno 1696, şu anki haliyle Winter's Gate (2016) yerine piyasaya sürülseydi aradaki farkı anlamamız pek mümkün olmazdı. İşte bi, buna halk arasında kendini tekrar değil, "istikrar" diyoruz. Akustik girişli açılış parçası 1696, bu istikrarın, 50 dakika sürecek bu epik yolculuğun tüm bileşenlerini taşıyan, sinematik, sert ve bu sertliği kendi anlam bütünlüğü içinde ehlileştirmiş şahane bir temsilcisi. Dinleyicinin kendini bu yolculuğa hazırlaması için çok fazla çaba sarfetmesini gerektirmeyen bir tecrübe abidesi.


Albümün teklilerinden biri olan White Christ, içinde din eleştirisi olan hiçbir şeyi kaçırmayan Rotting Christ kurucusu Sakis Tolis'in brutal vokaliyle konuk olduğu şahane bir parça. Dediğim gibi, sözlere bakma gereği duymuyorum ama Tolis işin içinde olunca insan merak ediyor. Niilo Sevänen ve Sakis Tolis'in vokalleriyle adeta iki ekstra gitar katkısı verdikleri White Christ, metal camiasının 2023'teki en mühim birlikteliklerinden biri olarak göz kamaştırıyor. Hemen peşinden gelen Godforsaken'da yine bir konuk ağırlamış grup. Tam 7 albüm sahibi Fin şarkıcı Johanna Kurkela, folk ve pop karışımı müziğinden de anlaşılacağı üzere o billur sesiyle şarkının folk metal atmosferine renk, grubun karanlık sounduna az biraz ışık hüzmesi olmuş. 2015'ten beri Finlandiya metalinin bir başka devi Nightwish'in keyboard sorumlusu Tuomas Holopainen ile evli olan Kurkela, bu vesileyle de özel bir konuk. Albümün orta yerine konmuş bir bomba gibi patlayan Lilian ile vites yükselten Insomnium, dinamik, karizmatik, bir üzgün, bir kızgın, ama daha çok kızgın ruh halindeki albümün en klas şarkılarından The Witch Hunter'ı gururla sunuyor. Bir Insomnium best of albümü yapılsa (yapılmasın, isteyen albüm albüm dinlesin) bu parçanın yeri garanti sanki.

The Witch Hunter'ın enerjisinin ardından sanki bir parça yorgun düşmüş kulaklara şifa niyetine, bir Insomnium geleneği olarak akustik The Unrest'i görüyoruz. Bu geleneği genellikle enstrümantal ve biraz daha kısa olarak yapmasının aksine bu defa death metal vokalinin o akustiğe uyumlu fısıltılı haliyle seslendiren Niilo Sevänen, gitaristler Ville Friman ve Jani Liimatainen'in "clean" vokalleriyle üç buçuk dakikalık bir dinginlikle albümün kapsamını genişletiyorlar. Yedi dakikanın üzerindeki iki şarkı Starless Paths ve kapanıştaki The Rapids, grubun death metal tabanlı progressive ve senfonik ustalığını tüm yönleriyle sergilerken, bir Insomnium albümünün daha sonuna geliyoruz. Her Insomnium albümü melodic death metal türünün dersi niteliğinde olgunluklarla dolu görünüyor bana. Her dinleyişte başka detayların keşfi, aradan geçen süre sonrasında tekrar dönüşlerde unutulmuş olanların yeniden hatırlanması ve bunun verdiği coşku, tutku, kaygı ve epik karanlıklar. Dokuz güne dokuz Insomnium albümü dinlemek, bunu yaparken başka hiçbir işle uğraşmayıp tamamen dikkatimi onlara vermek gibi bir planım var. Bir yandan da örüntüye bakarsak en az üç yıl sonra gelecek 10. albümlerinin hayalini kurmak.

1. 1696
2. White Christ (feat. Sakis Tolis)
3. Godforsaken (feat. Johanna Kurkela)
4. Lilian
5. Starless Paths
6. The Witch Hunter
7. The Unrest
8. The Rapids

6 Ağustos 2022 Cumartesi

Hypermass - Empyrean

 
Trondheim, Sør-Trøndelag, Norveç'te 2012'de, yani 10 sene önce kurulan Hypermass, her ne hikmetse ilk albümü Empyrean'ı 2022'de, yani 10 sene sonra çıkardı. Gerçi 2015'te 5 şarkıdan oluşan Clouded Visions EP'si ile ufak bir heyecan yaratmışlardı. Bu EP dışında ne yaptılar, ne ettiler bilemiyoruz. Belki bir şey üretmediler veya yerel kaldılar. Ama Empyrean öyle bir albüm ki, bu müziğe sahip insanlar bunca yıl neredeymişler diye hayretler içinde kalmak mümkün. On yıllardır bu işin içinde olup, onlarca albüm yapmış bir sürü grubun kariyerinde bile Empyrean gibi bir canavar yok. Bana göre 2022'nin en iyi 10 metal albümünden biri olması yanında, dört Norveçliden (session davulcuları olan Torgeir Aambø gruptan sayılmıyor bazı kaynaklarda nedense) oluşan Hypermass de yılın en büyük keşiflerinden biri. Yazının bitiminde kullanılabilecek bu cümleleri erkenden söylememin sebebi, hala içimin içime sığmamasından kaynaklı. Hypermass'i nasıl öveceğimi bilemiyorum. Muhteşem bir grup, muhteşem bir albüm.

Aslında grup, metal müziğe yeni bir şey katmış sayılmaz. Zaten bu saatten sonra yeni ne katılabilir demeyin. Eldeki veriler ve malzemelerle inanılmaz işler yapmış gruplar var. Hypermass'in elinde de bu veri ve malzemeler mevcut. Hatta fazla fazla mevcut. Öyle ki, sonunda "metal" kelimesi olmak üzere alternative, groove, stoner, death, melodic death, technical death, symphonic, trash, speed, power, progressive şeklinde bütün tuşlara basmışlar. Ama bunlara basarken o kadar profesyoneller ki, her tuşun yeri ve zamanlaması olağanüstü. Bu tür farklılıkları kimi zaman ikili veya üçlü birleşimlerle progressive bir olgunluğun zeminine yerleştiriliyor, sonra da ustalıkla üzerine katlar çıkılıyor. Mesela herhangi bir şarkı groove bir yolda ilerlerken yumuşak geçişlerle power ve symphonic öğeleri de yanına katıyor. Hatta "senkoplanmış ritmik yapılar, açısal melodiler ve uyumsuz akorlar" şeklinde tarif edilen djent unsurlar bile görülüyor albümde. Bu tarife en uygun örneklerden biri olan İsveçli Meshuggah'ın ligine çok rahat bir giriş yapıyorlar. Gerçi Meshuggah'ın 2022 albümü Immutable bence tam bir faciaydı ve hiç de grubun 10. albümü gibi durmuyordu.


Açılışa konan 2:12 dakikalık enstrümantal The Constant'ın ilk yarısı 80'ler synthwave dokunuşu taşırken giderek video oyunlarındaki metal parçalarına dönüşüp yoğun bir biçimde sonlanıyor. Sağlam bir açılış ama grup hakkındaki asıl fikrimiz hemen ondan sonra gelen Hivemind denen çılgın sayesinde oluşmaya başlıyor. Şahane bir groove, enstrüman ve uyum şovu, tabii ki çoğu şarkıda hissedilen tavizsiz matematik. Açıklamakta zorlanacağım çok acayip şeyler oluyor albüm boyunca. Müthiş bir kan, ter, emek var. Her şarkının planı programı yapılmış fakat buna rağmen doğaçlama şüphesi taşıyan anlar da var. 9 şarkının 9'u da kendi içlerinde katman katman minik evrenler yaratıyorlar. Girişler, çıkışlar, geçişler, köprüler, hız ayarları, sertlikten inşa edilen dramatik dengeler, hepsi ortak bir evrene, Empyrean evrenine hizmet ediyor. Şarkı ismi vermeye kalksam sanki albümde favori şarkılarım onlarmış gibi anlaşılacak. Oysa içinden favori seçme saygısızlığı yapılamayacak kadar tüm şarkılarıyla bütünleşmiş bir albüm var karşımızda. O şarkılar, kendi iç bağımsızlıklarına sahip oldukları halde Empyrean çatısı altında bu bütünlüğün kitabını yazıyorlar.

Her ne kadar vokalden anlaşılmasa da lirik açısından da saykodelikten güncele, edebi ve genelde karamsar bir duruş sergileyen Hypermass, öfkenin, isyanın, aksiyonun da üzerine sözel olarak pek bir şey koymuyor. Ama ciddiyetinden sual olunmaz. Hele o lirikleri hayata geçiren Markus Sundet'in, yukarıda tek tek saydığımız metal türlerinde olması beklenen ses aralıklarına hakimiyeti Hypermass'in önemli bir yüzdesini oluşturuyor. Metalin her yoluna girebilen, brutal death metalden power metale her vokal dinamiğine hakim olan Sundet, onca riffin arasından sesiyle hem vokal, hem de enstrüman olabiliyor. Empyrean riff zengini bir albüm. Üstelik bunları sütun, kolon, köprü artık ne tür bir mimari benzetme uygun olacaksa her şarkıda yaratıcı suretlerde kullanan gitaristler Thomas Pedersen ve Sindre Dagestad, hayran bırakan enerjileriyle baştan sona adeta arı gibi çalışıyorlar. Hivemind gibi dinamo bir groove metalden, Behind The Leviathan gibi epik bir progressive metale genişleyen vizyonları onları daha uzun yıllar konuşulacak metal gruplarından biri yapıyor. Hem de daha ilk albümden...

1. The Constant
2. Hivemind
3. The Degenerate Strain
4. Null and Void
5. To Dissect and Serve
6. Behind the Leviathan
7. Equalizer
8. Empyrean
9. Motherdome

6 Mayıs 2022 Cuma

Rotting Christ - The Heretics

 
Sakis Tolis'in solo albümünü gazıyla girmeye karar verdiğim Rotting Christ evreninden geliyorum: İnanılmaz! Yıllarca bu ismi bir yerlerde görüp de hiç bir albümünü dinlememiş olmam da öyle. 1987'de kurulmuş, 1993'ten itibaren 13 albüm yapmış, konserler vermiş, konser programlarına bilerek alınmamış veya çıkarılmış şahane bir grup. Metalin black, death, gothic, symphonic hallerini bünyesinde toplayıp o bünyeye en iyi yakıştıran isimlerden biri olan Rotting Christ,  stüdyoda iki, konserlerde dört kişiden oluşuyor. Vokal, ritim gitar, bas, keyboard Sakis Tolis'ten soruluyor. Kardeşi Themis Tolis ise davul çalıyor. Zaman içinde pek çok müzisyen girip çıkmış ama Tolis biraderler dükkanı hiç boş bırakmamış. Uzmanı olmadığım için grubun ilk beş albümünü genel anlamda beğenmekle beraber, asıl keyfini 2007 tarihli Theogonia ile çıkarmaya başladığımı itiraf edeyim. Bu albümün ivmesi 2010 yılına ait Aealo ile bir seviye iner gibi görünse de, Κατά Τον Δαίμονα Εαυτού (2013), tanışma albümüm olan Rituals (2016) ve The Heretics (2019) üçlüsü beni bu müziğin duruma göre bir ihtiyaç olabileceği fikrine ikna etti. Benim için zirveleri de The Heretics oldu. Rituals ile 2016'da farkına vardığım grubu The Heretics ile neden takip etmediğimi de sorgular oldum. Zira 2019'un en iyi albümlerinden birini fena halde ıskalamışım. Sakis Tolis'in tam zamanında yakaladığım solo albümü Among The Fires Of Hell, Rotting Christ'ın geleceğini de merak ettirmedi değil. Grubun diskografisine girmemiş olsam umursamazdım ama şimdi işler değişti.

"Konser programlarına bilerek alınmamış veya çıkarılmış" olmalarının tek nedeni isimleri ve bu ismin hakkını veren Hristiyanlık karşıtı duruşları. Tabii genel olarak din kavramına karşılar ama en yakınlarında Hristiyanlık olduğu için öfkelerini ona yönlendiriyorlar. Üstelik bunu şarkılarındaki ironik veya doğrudan liriklerle, müziklerindeki  ilahi korolarıyla, senfonik düzenlemelerle, dini sembollerle, sert, karanlık ve gotik bir anti-maneviyat hissiyle gerçekleştiriyorlar. Rotting Christ, bu ismi nedeniyle 2000 ABD Başkanlık Ön Seçimleri sırasında Hıristiyan muhafazakar aday Gary Bauer'ın grubu "Katolik karşıtı" olmakla suçlamasıyla uluslararası medyanın dikkatini çekti. Buna cevaben Sakis Tolis ise "Madem demokratik bir toplumda yaşıyoruz, herkesin dinlere istediği gibi hitap etme hakkına sahip olması gerekir. Aslında basitçe onların "çürüdüğüne" inanıyoruz" dedi. Malta'da verecekleri bir konser öncesinde işgüzar bir hayranın kilise kapısına Rotting Christ broşürü yapıştırması da kilise ve Katolik gruplarla sıkıntılar yaşamalarına sebep oldu. 2018'de yine konser amaçlı Gürcistan'a gelen Tolis kardeşler, Tiflis'te "terör zanlıları" ve "satanistler" suçlamasıyla 12 saat boyunca gözaltına alındı. Ama kısa sürede hukukçuların, gazetecilerin ve aktivistlerin oluşturduğu kamuoyu sayesinde serbest kaldılar, hatta planlanan konserlerini de verdiler. Politikacı ikiyüzlülüğü, din adamı yobazlığı, yetkili merci muhfazakarlığı neyse de, gruba en şaşırtıcı tepkinin metal camiasındaki önemli (!) bir isimden gelmesini pek fazla kimse beklemiyordu.

2005 yılında metal dünyasının en abartılmış, en üfürme gruplarından biri olan Megadeth'in lideri Dave Mustaine, Yunanistan'da vereceği konserlerde Rotting Christ'ı kadroda istemediğini, aksi halde konserlere çıkmayacağını söyleyerek organizatörleri tehdit etti. Tabii Rotting Christ'a destek çıkanlar da oldu, tartışmanın dışında kalmayı seçen "metal" zihniyetini yanlış anlamış ikiyüzlüler de... Sakis Tolis bu konuda ise "Dave Mustaine'den böyle bir şey beklemiyordum. Onun "metal" olması gerekiyordu. Sadece onun için ve her yeni Hıristiyan için üzülüyorum. Çünkü Hristiyanlığın insanlık tarihinin başına gelen en kötü şey olduğunu düşünüyoruz. Bu, toplumu kontrol etmek için iyi organize edilmiş bir hile ve bu yüzden Hıristiyan olmaya kendini kaptırmış, bu sisteme teslim olmuş birini gördüğümde, özgür olmadıkları için çok üzülüyorum." demiş. Görülüyor ki Tolis'in üzüldüğüne bile değmeyecek bu kişi ve konular Rotting Christ müziğini her albümde daha güçlü hale getiriyor. Bu gücün son halkası, 13. ve şimdilik son Rotting Christ albümü olan The Heretics, yukarıda saydığımız metal türevlerini büyük bir ustalıkla birleştirmiş, dinleyicisinin üstüne üstüne giden, onu alıp gotik, uhrevi, kasvetli, puslu bir coğrafyaya, aynı zamanda sert, enerjik, epik bir atmosfere bırakan devasa bir araç. 10 şarkının hepsi tarif edilmesi de edilmemesi de zor metal cevherleri. Yolu bir şekilde metal müzik formlarıyla kesişmiş insanlar için bu tarifler farklı olacaktır. İki şarkı dışında bütün sözleri yazan, bütün müzikleri tek başına tasarlayan Sakis Tolis kesinlikle metal müziğin başına gelmiş en güzel şeylerden biri. Bu camiada bir şehir olarak Atina'nın saygınlık kazanmasında da etkisi büyük.


Özellikle Heaven and Hell and Fire, Hallowed Be Thy Name, The New Messiah, The Voice Of Universe, In The Name Of God kelimelerimin yetmeyeceği kadar harikulade besteler. Aklımı başımdan aldıkları gibi, yerine hiç tatmadığım başka bir epik metal aklı koydular sanırım. Hepsinde sanki bir stadyum ambiyansında yaylıların yerini gitarların aldığı devasa bir klasik müzik coşkusu hakim. İsmen bu şarkıları neden seçtim bilmiyorum. Albümde bu tarifin uymadığı tek bir parça yok zaten. The Heretics bana bir konsept albüm gibi görünüyor her seferinde. Şarkıların birbirine olan organik ama daha çok ruhani bağları inanılmaz. Her biri albüm içinde kendi cumhuriyetlerini ilan etmiş ama bir yandan da birbirlerine sadakat yemini etmişler. Endüstriyel metal parçalarını anımsatan Fire, God and Fear, Sakis Tolis'in solo albümündeki We The Fallen Angels'a benzeyen The Sons Of Hell, Edgar Allan Poe'nun aynı adlı şiirinin üzerine okunduğu bir başka Tolis tasarımı The Raven, albümün hiç düşmeyen, enerjisini, spiritüelliğini, zenginliğini koruyan diğer Rotting Christ çılgınlıkları.

Şiir demişken, The Raven ile birlikte In The Name Of God ve Hallowed Be Thy Name'de de yer alan dizeler Stelios Steele adlı bir dostumuz tarafından okuyormuş. Steele yanında albüm boyunca dört kişilik olağanüstü bir koro var ki, onlara The Heretics'in gizli kahramanları desek yeridir. Davudi, gotik, hatta bazen ürkütücü boyutlara varan bu muhteşem koro özellikle Hallowed Be Thy Name, The New Messiah, In The Name Of God, The Voice Of The Universe parçalarını hiç yere indirmemecesine uçuruyorlar. 2022'nin Nisan sonlarına doğru sessiz sedasız Holy Mountain adında bir tekli çıkaran grubun yeni albümü çıkacak mı, ne zaman çıkacak herhangi bir bilgi yok henüz. Hatta resmi sitelerinde Holy Mountain bile yok. Norveçli melodik black metal grubu Borknagar'ın vokalisiti olan "Lazare" lakaplı Lars Nedland'in konuk olduğu Holy Mountain pek heyecan yapılacak bir şarkı olmamış ama en azından Rotting Christ cephesinde bir şeyler olduğuna dair ümit veriyor. Bu kadar Hristiyan unsuru barındırmasına, hiç dinlememiş birine yobaz bir Katolik grup imajı verme ihtimaline rağmen anti-Hristiyan varoluşuna her yönden sahip çıkan Rotting Christ, Tolis'in yukarıda belirttiği üzere Hristiyanlık özelinde genel olarak dinlerin kontrol ve manipüle edici gücüne karşı özgürlüğü savunan istikrarlı, mantıklı, zamansız, şahane bir duruş.

1. In the Name of God
2. Ветры злые
3. Heaven and Hell and Fire
4. Hallowed Be Thy Name
5. Dies Irae
6. Fire, God and Fear
7. The Voice of the Universe
8. The New Messiah
9. The Raven
10. The Sons of Hell

12 Nisan 2022 Salı

Sakis Tolis - Among The Fires Of Hell

 
Sonunda "metal" olmak üzere gothic, symphonic, black, death ne buldularsa onun metalini yapan Atinalı grup Rotting Christ, 1987'den beri camianın en saygın isimlerinden biri. Hatta sık sık "efsanevi" kelimesi de kullanılır. En son 2019'da The Heretics adlı 13. albümleriyle görüldüler. Takipçileri olmamakla beraber 2016 yılına ait Rituals albümlerini pek severim. Başka da bildiğim yok zaten. Grubun kurucusu, vokalisti, gitar ve keyboard çaları Σάκης Τόλης, yani Sakis Tolis ise metal tutkusunu sadece Rotting Christ ile sınırlı tutmayıp ara ara Black Church, Desolation, NEKPΩN IAXEΣ, Thou Art Lord gibi başka projelerle beslemiş bir çınar adeta. 50 yaşındaki Tolis, pandemi dönemindeki kapanmalar esnasında yazdığı ve düzenlediği bestelerini 2021'den beri bir albüm haline getirme çalışmalarında sona gelmiş, böylelikle Among The Fires Of Hell adını verdiği ilk solo albümünü Mart sonlarında beğenilere sunmuş. Biri cover, diğerleri Sakis Tolis bestesi 9 şarkıdan oluşan albüm, gotik metal ağırlıklı olup daha ilk dinleyişte çarpan, savuran, tekrar güçlü biçimde ayağa kaldıran olağanüstü bir yapım. "Yapım" deyince kulağa film gibi gelmesi de boşuna değil. Among The Fires Of Hell, 1.5-2 saatlik çok iyi bir epik gerilim izleme duygusunu 40 dakikada tattıran müthiş bir tecrübe.

Her ne kadar solo da olsa insan alışkanlıklarından, zevklerinden, rifflerinden kurtulamıyor tabii. Sakis Tolis de görkemli Rotting Christ geçmişinden kopup başka yollara sapmamış. Davul hariç duyduğumuz her şeyi kendisi çalmış, black ve death arasında gidip gelen vokallerle şarkıların gizemine gizem, karizmasına karizma katmış. Davulu ise başta Nightrage, Septicflesh gibi nispeten daha tanınmış isimler olmak üzere bir sürü grupta baget sallamış Selanikli Fotis Benardo çalıyor. Bazı şarkı girişlerinde ve aralarda anlatıcı edasıyla replikler söyleyen Andrew Liles ve Stratis Steele'in davudi sesleri, zaten atmosferi çok kuvvetli olan albüme sinematik bir hava estiriyor. Rotting Christ'e nazaran biraz daha melodik, bazı gitar melodilerinde daha oryantal biçimler tercih eden Tolis, özellikle arka arkaya gelen The Dawn Of The New Age, We The Fallen Angels ve Ad Astra şarkılarındaki muhteşem ritim ve lead gitar rifflerinde yabancılık çekmeyeceğimiz köprüler inşa ediyor. Keyboardların kattığı power metal duygusunun fenalıklar getirmesine izin vermeden (ki power metal bünyesinde o fenalıklara çok maruz kalmışımdır), o duyguyu black metal vokallerle, kıvrak gitar müdahaleleriyle, bazen de power abartısını sağaltan gotik güçlendirmelerle dengeliyor. Bir çok şarkıda bunu duymak mümkün. Benim için bu dengeden emin olmamı sağlayan son nokta da Live with Passion (Die with Honour) diyebilirim.


Sondan bir önceki şarkı The Silence, gotik ve karanlık bir koro ambiyansıyla büyülü bir sabit nakaratı yücelterek Sakis Tolis'in yarattığı bu evrenin önemli parçalarından biri haline geliyor. Ama koro ve büyü demişken kapanışta yer bulan ve albümün tek cover parçası olan Nocturnal Hecate'den de bahsetmek gerek. Şarkının orijinali 1994'te Atina'da kurulan, müzik hayatını Londra'da sürdüren, antik Yunan ve Neo-Pagan folk müzik türünde biri remiks olmak üzere 8 albüm yapmış, aynı zamanda Sakis Tolis'in arkadaşları olan Daemonia Nymphe grubuna ait. Grup şarkıyı Tolis'e vermekle kalmamış, kadınlı erkekli altı üyesiyle de tam kadro koroya geçmiş. Daemonia Nymphe'nin 2007 tarihli Krataia Asterope albümünde bulunan şarkı Tolis'in ellerinde albümün karakterine bire bir uyan şahane bir gotik gerilim kısa metrajına dönüşmüş adeta. Nocturnal Hecate ile albüm bitiyor ama döngüye aldıysanız My Salvation ile o enfes yolculuk tekrar başlıyor. Hazır havaya girmişken devam edersiniz veya durdurup kendinizi yeniden ona hazırladığınız başka bir anda tekrar dinlersiniz. Among The Fires Of Hell öyle çerez niyetine tüketilecek albümlerden değil. Başka işlerle uğraşırken fonda çaldığında bile ziyan olacak diye korktuğum albümlerden.

Pandemi dönemi pek çok sanat dalını farklı şekillerde etkilediği gibi müzisyenler üzerinde de yoğun baskı ve buna bağlı olarak ilham yarattı. Zaten öncesinde de şarkıların liriklerine nüfuz eden ölüm, kurtuluş, melekler, cehennem gibi imalı mistik ve uhrevi temalar üzerinden oluşturulan karanlık ve nihilist okumalar Rotting Christ tarzından çok farklı değil. Bunların karantina döneminde iyice birikip Tolis'e ilham olarak dönmesi sonucu Among The Fires Of Hell gibi bir albümün çıkması son derece anlaşılır. Aslında albüm koyuluğu yanında tanımlanması tuhaf bir coşkuyu da beraberinde getiriyor. Hakkında bu kadar çok isim ve bilgi verebilmiş olmamda, Tolis'i veya Rotting Christ'ı çok iyi bildiğim sanılmasın. Albümden o kadar etkilendim ki, hakkında bulabildiğim her şeye baktım. Tolis'i o köklü geçmişiyle değil de ilk solosuyla tanıdığıma da çok memnun oldum. Hatta fırsat bulunca Rotting Christ külliyatına da girmeyi ciddi ciddi düşünüyorum. Grubunun dağıldığına dair bir bilgi yok ama böyle olacaksa bundan sonraki her Sakis Tolis solosuna kapılarım ardına kadar açık.

1. My Salvation
2. Among the Fires of Hell
3. The Dawn of a New Age
4. We the Fallen Angels
5. Ad Astra
6. Live with Passion (Die with Honour)
7. I Name You Under Our Cult
8. The Silence
9. Nocturnal Hecate (feat. Daemonia Nymphe)

6 Temmuz 2021 Salı

Obligatory Human Destruction - Obligatory Human Destruction

 
Eternal Tears Of Sorrow ve Mors Subita gibi tanımadığım, Wolfheart gibi 2017'den beri tanıdığım ve her albümüne düştüğüm Finlandiyalı death metal gruplarında pena sallayan Mika Lammassaari'nin tek kişilik projesi olan Obligatory Human Destruction, çok fazla death metal dinlemeyen, son zamanlarda dinlediğini de anladığı ölçülerde beğenmeyen beni can evimden vurdu. Zaten Wolfheart ismi bile bir albümü dinlemem için yeterli referanstır. Lammassaari'nin ismini ve faaliyetlerini de bu albüm sonrası baktığım yerlerde gördüm. Bitmeyen bir enerji, şahane riffler, bu türe en çok yakıştırdığım vokal tonu, bir death metal albümde aradığım epik bileşenlerin hepsi beni sarıp sarmaladı. Albümü tek başına yazan, çalan, söyleyen, yapımcılığını yapan Lammassaari'nin engin tecrübesi onu bu camianın en saygın figürlerinden biri yapıyor olmalı. Hiçbir yerde böyle bir cümle görmedim ama bu kadar proje, enerji, çalışkanlık her şeyden evvel bir saygı gerektiriyor. Bence Lammassaari, bu saygının ardına sığınıp "metal tayfası ne yapsam yer" mantığından uzak zeki, özenli, detaylı ve boyutlu işler yapıyor. Obligatory Human Destruction özelinde konuşursak, yan bakılamayacak 10 şarkı, boş yok ve her yeni dinleyişte üstüne koyan, "bunu duymamıştım" dedirten usta işi hamleler.

OHD, dümdüz bir death metal albümü değil. Melodic, Technical, Progressive ön eklerinin de hakkını veriyor. Lammassaari her şarkıda kendi belirlediği serbest formülleri uygularken onların nereye, ne şekilde gideceklerini hem ince ince hesaplamış, hem de sanki oluruna bırakıp kendine sürpriz yapmış gibi iki duyguyu birden veriyor. Holy Man, Martyr, Cancer, Despicable, We Are Extinct, Whirlmind, üzerine bir şey söylenmeyecek süper parçalar. Ama isimleriyle özdeşleştirilmeleri zaman alıyor ki, en sevdiğim şeylerden biri de budur. Albüme her başladığımda hangi şarkının nasıl başladığını, ilerlediğini, bittiğini hatırlamıyorum ve bu sanki ilk kez dinliyormuşum hissi veriyor. Zaten ismini saydıklarımda da saymadıklarımda da durum aynı. Sadece zevkten dört köşe dinlemelerim esnasında bu şarkının adı neymiş diye baktığımda gördüğüm isimlerden ibaret sadece. Eğer 37,5 dakikalık bir konsept albüm diye çıkmış olsaydı bile kabulümdü. Yer aldığı diğer gruplarla, 2018 tarihli enfes metal komedisi Heavy Trip için yapmış olduğu iki şarkı ve manevi desteğiyle, bu müziği canlı tutmak için verdiği mücadelelerle Mika Lammassaari, bana metalin en bilge "badass"lerinden biri olarak görünüyor. Obligatory Human Destruction ise öyle yan proje, solo albüm vs. diyerek hafife alınmayacak kadar güçlü bir fikir.

1. Despicable
2. Cancer
3. Holy Man
4. Whirlmind
5. Martyr
6. Servant of Violence
7. Forlorn
8. Attention Whore
9. We Are Extinct
10. Scorn Son

14 Nisan 2013 Pazar

Heaven Shall Burn - Veto


1996 Saalfeld / Thüringen / Almanya doğumlu melodik death metal grubu Heaven Shall Burn, 7. stüdyo albümleri Veto ile üç yıl aradan sonra geri dönüyor. Aslında albümden önce Louvre'dan fırlamış gibi duran (belki de fırlamıştır, zira Louvre'u gezmediğim için bilemeyeceğim) muhteşem albüm kapağıyla ortamı ısıtmıştı. Grubun sadece bir önceki albümü Invictus'u dinlemiş ve pek beğenmemiştim. Ama her ne kadar bu işin fanatikleri tarafından çok özel bir albüm gibi görünmese, hatta bazılarına göre fazla hazıra konmuş eleştirilerine maruz kalsa da Veto bence gerçek bir melodik death ve metalcore cümbüşü. Bu tür ile çok fazla düşüp kalkmadığımdan mıdır, bir grup hakkında bu tip hazıra konma, taklit, aşırma, üfürme eleştirilerini kavramakta güçlük çekiyorum. Zaten hepsi birbirine benziyor dersem dayağı hakederim. Fakat türü ne olursa olsun, benzerlerinden ayrılan veya iyi niyetle bu ayırımda bulunmaya yeltenen gruplar bir şekilde bu farklılıklarını ve niyetlerini belli ediyorlar. Heaven Shall Burn de sertlikten progressive zeka pırıltıları bulup çıkaran ve onları etrafa saçan tecrübeli gruplardan biri.

Irkçılık karşıtı, sosyal adalet yanlısı, vejeteryan ve vegan üyelerden oluşan Heaven Shall Burn, iyi yazılmış liriklerinde bu özelliklerini görkemli müziklerine katık ediyor. Veto boşu olmayan bir albüm. Harika bir giriş yaptıkları Godiva, devamında bilincini kaybetmemiş hırçınlıklarını tam gaz sürdürdükleri Land Of The Upright Ones ve Die Stürme rufen Dich, çılgın bir epik metal olan Hunters Will Be Hunted, power'dan speed'e ne varsa sergileyen, bir yandan da tüyleri dikleştiren marşımsı coşkun vokalleriyle dikkat çeken Valhalla albümün kalite çıtasını sürekli yükselten örnekler. Finale yaklaşırken iyice yükselen grup, Like Gods Among Mortals ve 53 Nations ile artık neredeyse balkondan atlatıp iki ayak üstüne düşürecekmiş gibi dinleyicisini dolduruyor. Final yaptıkları Beyond Redemption ile de melodik yanlarının hakkını yine sert yapılarını fazla dışlamadan veriyorlar.

Antigone (2004) ve Deaf To Our Prayers (2006) albümleriyle ilgili de daha dinlemeden çok iyi eleştiriler okudum. Bu tip albümler için şöyle bir kriterim var: Dinledikten sonra bana yorgunluk değil enerji verdiğini hissedersem o albümü sevmişim demektir. Zira içinde "death" kelimesi geçen türlere ait albümlerle olan beraberliğim genelde tek gecelik ilişkilere benziyor. Uzun süreli beraberlik yaşadığım death albümleri hemen koruma altına alıyorum. Çünkü onların eğitici yanları çok fazla oluyor ve o eğitime ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Sert, hırpalayıcı, bazen yıkıcı, ama tüm bunların perde arkasında aslında tedirgin eden bir gerçekliğin kucaklayıcı etkisi. Bu kucaklama öyle laf olsun diye değil, kucakladığı kişiye vermek istediği enerjiyi vermeye kararlı kutsal bir amaç taşıyan türden. Veto kesinlikle onlardan biri. Ve kesinlikle yılın en iyi albümlerinden biri.

1. Godiva
2. Land of the Upright Ones
3. Die Stürme rufen Dich
4. Fallen
5. Hunters Will Be Hunted
6. You Will Be Godless
7. Valhalla
8. Antagonized
9. Like Gods Among Mortals
10. 53 Nations
11. Beyond Redemption

10 Kasım 2011 Perşembe

Insomnium - One For Sorrow


Finlandiyalı Insomnium dörtlüsünün yaptığı müziği tanımlamak için şiir gibi bir kurnazlık düşünülmüş. "Melodic Death Metal"... Birkaç yıl öncesine kadar böyle bir tanımdan haberim yoktu açıkçası. Yani death metal'in başına melodik bir ekleme yapıldığını müzikal anlamda fark etmişliğim vardı fakat bunun kağıt üstünde tanıma dökülmesi çok daha anlamlı olmuş. İlk başta bende death vokalli power metal algısı yaratsa da, işin progressive metal yanının ağır basması beni bu türe, sade death metal'den çok daha fazla yakın hissettirmekte. Çünkü death metal'in koyu havasındaki melodik eksiklik, onu fazla ruhsuz göstermekte. "Türün kendi adı Ölüm olan bir müzikten neyin ruhunu bekliyorsun" türü sözde esprili yaklaşımları çoktan aşmış, buna rağmen "ucunda ölüm yok ya, dinler geçeriz" dediğim birçok albümün sonunu zor getirmiş biri olarak işin içine dahil edilen melodik unsurların ve progressive zekânın bu müziğin gerçek itibarını teslim ettiği kanaatindeyim. Ancak bu sayede şarkılar ve onlara yazılan nihilist veya ümit ışığı barındıran felsefi lirikler daha bir sivrilip hedefine ulaşabiliyor benim nazarımda.

1997'de kurulan Insomnium'un beş albümü var. İskandinav ülkelerinin death metal ve türlerine olan ölümcül bağlılığını kutsayan, ona harika bir melodi anlayışıyla seviye atlatan gruplardan biri olan Insomnium'u ilk defa 2009 tarihli 4. albümleri Across The Dark ile tanımıştım. İçinde "metal" kelimesi geçen her türde haklı olarak aranılan hız ve sertliği poz amaçlı değil, şarkıların omurgasını oluşturmak için kullanan olağanüstü bir tecrübenin ürünü bu albümü dinlememin üzerinden 2-3 ay geçtikten sonra yeni albümlerinin çıktığını öğrenmem güzel bir sürpriz oldu. O albümün adı One For Sorrow ve grup aynı güçlü duruşunu eksiksiz biçimde bu albüme yansıtmış. Insomnium'a ve benzeri pekçok gruba karakterini veren brutal vokalin melodik altyapıyla birleşimi One For Sorrow'a devasa kanatlar takıp gökyüzüne yükseltmiş. Niilo Sevänen'in brutal tekniği, bir teknik olmanın ötesine geçip şarkılara bir kış rüzgârı, bir Orta Dünya canavarı, çılgınlığın güzelliğine vurgu yapan bir death metal enstrümanı kimlikleri vermiş. NWOBHM yoğunluğunu sert perdeden epik bir hardcore ile yücelten, böylece death metal olgusunu kendi kısır döngüsünden kurtarıp özgürleştiren müzikal olgunluk Insomnium'un her hücresine, her notasına sinmiş.

Sert başlayıp yumuşayan, yumuşak başlayıp sertleşen, sonra tekrar yumuşayıp tekrar sertleşen, tüm bunlar olurken hayranlık veren biçimde metal müziğin duygusal zekâsına sonuna kadar sahip çıkan bu üslubun ürünü Song Of The Blackest Bird, Unsung, Lay The Ghost To Rest, One For Sorrow, Only One Who Waits ve diğerleri, tadına doyum olmaz sert bir enerjiyi müthiş bir duygu yoğunluğu haline getiriyorlar. Hepsi ayrılmaz bir bütünün parçaları. O bütünün parçası gibi durmayan tek şarkı olan Decoherence'in inanılmaz yumuşaklığında hissedilen destansı hüzün bile aslında o bütünün içinde var olan her türlü teslimiyetin çıplaklığını en basit biçimde ele veren nitelikte. Dinlemediğim ilk üç Insomnium albümünün de hiç yanlış yapmayacağına neredeyse emin hâle geliyorum bu yüzden. Dinlediğimiz müziğin türü ne olursa olsun, farkında olarak veya olmayarak aradığımız en belirgin özelliklerden biri ortaya çıkıyor böylece.

1. Inertia
2. Through the Shadows
3. Song of the Blackest Bird
4. Only One Who Waits
5. Unsung
6. Every Hour Wounds
7. Decoherence
8. Lay the Ghost to Rest
9. Regain the Fire
10. One for Sorrow
11. Weather the Storm