31 Mayıs 2023 Çarşamba

Issız Ada Radyosu Arşivi (Mayıs 2023)

Jain - The Fool
Yıl: 2023 Fransa
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Save the World"
VA - Middle Eastern Grooves
Yıl: 2023 İngiltere
Tür: Funk, World
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Yossi Fine - "Peres"
Whatitdo Archive Group - Palace of a Thousand Sounds
Yıl: 2023 İtalya
Tür: Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Beyond the Crimson Veil"

Graham Day and The Gaolers - Reflections in the Glass
Yıl: 2023 İngiltere
Tür: Garage Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Different Rules"
Duskwood - The Last Voyage
Yıl: 2023 İngiltere
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Iliad"
Tinariwen - Amattsou
Yıl: 2023 Mali
Tür: Tishoumaren, World
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Anemouhagh (feat. Fats Kaplin)"
Def Leppard & Royal Philharmonic Orchestra - Drastic Symphonies
Yıl: 2023 İngiltere
Tür: Symphonic Rock, Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Gods of War"
The Courettes - Boom! Dynamite
Yıl: 2023 Danimarka
Tür: Garage Rock, Punk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Night Time (The Boy of Mine)"
Tom Meighan - The Reckoning
Yıl: 2023 İngiltere
Tür: Alternative Rock, Alternative Dance
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rise"
Calibro 35 - Nouvelles Adventures
Yıl: 2023 İtalya
Tür: Funk, Neo-Psychedelia
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Gun Powder"

The Bomboras - Songs From Beyond!
Yıl: 2023 ABD
Tür: Surf Rock, Surf Punk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Frenzied"

Boom Pam - Royal
Yıl: 2023 İsrail
Tür: Surf Rock, World
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Juda"
Joseph - The Sun
Yıl: 2023 ABD
Tür: Indie Folk, Pop Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Sun"
Ane Brun - Songs 2013-2023
Yıl: 2023 Norveç
Tür: Folk Rock, Singer/Songwriter, Compilation
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Directions"

Astral Hand - Lords of Data
Yıl: 2023 ABD
Tür: Stoner Rock, Heavy Psych, Psychedelic Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Navigator"
Apex Ten - Aashray
Yıl: 2023 Belçika
Tür: Psychedelic Rock, Stoner Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Brahma"
Bloodgutter - Death Mountain
Yıl: 2023 Danimarka
Tür: Death Metal
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Katabatic Death Wind"
Tokyo - Seven
Yıl: 2023 Almanya
Tür: Hard Rock, AOR
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stop the Rain"
Main Street Revival - Fortune and Fame
Yıl: 2023 Norveç
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "First Time"
Tina Turner - Simply the Best
Yıl: 1991 ABD
Tür: Pop Rock, Pop Soul
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "We Don't Need Another Hero (Thunderdome)"



25 Mayıs 2023 Perşembe

Uhrisavu - Syd​ä​nyö

 
Finlandiya'nın sanayi merkezi olan, kerestecilik, bilişim ve havacılık gibi sanayi dalları yanında tiyatroları ve arenalarıyla sanat ve turizm alanlarında da ülkenin önemli şehirlerinden biri olan Tampere'den çıktığını öğrendiğim Uhrisavu hakkında bunun dışında hiçbir bilgim yok. Yine Bandcamp devriyelerim esnasında "post-punk" etiketi altında gezinirken rastladığım gotik albüm kapağına tıkladığımda tanıdım kendilerini. Tıkladığım sayfada 8 şarkılık Sydänyö adlı bir albüm vardı. Kaç kişidir, isimleri nedir, tipleri nasıldır, başka albümleri var mıdır, hiçbir şey yoktu. Bu kadar bakınmamın sebebi, albümü sevmiş olmam tabii ki. Yarım saati bulmayan, ilk dinlemede (hatta iki ve üç dinlemede bile) bir şarkıyı diğerinden ayırmanın zor olduğu standart post-punk/darkwave/coldwave/synthwave şarkılardan oluşan Sydänyö (Kalbin Gecesi), türlü türlü soundlara sahip post-punk'ın sevdiğim soundlarından biriyle işlenmiş bir albüm. Muhteviyat şöyle: Gitar tonu post-punk, power pop kırması gotik bir atmosferden gelecek. Ekolu vokal öyle olur olmaz yükselip alçalmayacak. Şarkılar da aynı minvalde, yani new wave geleneğinin donuk, soğuk, macera aramayan, ruhunu içten içe hissettirecek, dinleyeni loş mekanlara ışınlayacak. Buna benzer daha nice tarif verebilirim. Lakin sipariş üzerine post-punk soundu temin edemeyeceğimize göre, karşımıza çıkanlardan kendimize ait olanları ayıklayacağız. Uhrisavu bu şartları %100 karşılayan bir grup değil. Ama en azından Seaford Mods gibi post-punk adı altında müzik yapanlardan çok daha işin doğasına hakim bana göre.

Fince isim ve liriklere sahip Uhrisavu şarkıları, tek kelimesini bile anlamadığımız, anlamamıza da hacet olmayan, kulağa adeta müziğin ruhuna uygun bir enstrüman gibi gelen vokallerin yer aldığı ışık hüzmeleri sanki. Ama bu hüzmeler, karanlığın ve loşluğun ahengini bozmayacak şekilde kolektif bir dinginlik taşıyor. Yalnızlık, gece, minik ürpertiler, temkinli bir huzur, birkaç kadeh içkinin, birkaç dal sigaranın bir kol uzaklığında yer aldığı minimal bir çevre düzeni. Tüm bunlar Uhrisavu şarkılarına yakışan şeyler. Açılıştaki Kuollut maa'yı duyar duymaz kanım ısındı. Şarkıların biri bitip öbürü başlayınca aslında birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılmadıklarını, tek bir iyi şarkının epizotlara bölünmüş halinden albüm yaptıklarını düşünüyorsunuz. Kulağa nerede başlayıp nerede bittiğini anlamadığınız ambient şarkılar veya tekdüze bir gidişat gibi geliyor. Fakat şarkıların derinlemesine nüfuz edecek kadar zamanınız ve isteğiniz olursa ufak detaylarda saklı hoşluklar da duyabilirsiniz. Hoşluklar ve loşluklar. Adını ilk kez duyduğum Tampere şehrinin tenha otogarında veya bir apartmanının küçük balkonunda sigara içerken geceyarısını kucaklamanın verdiği nostaljik huzurun son derece mütevazi fon müzikleri. Sizden başka kimsenin seveceğini düşünmediğiniz, nelerden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrinizin olmadığı izole gece şarkıları. Günlük sıkıntıları, geçim derdini, aşkları, ayrılıkları unutup sadece kendimize ayırdığımız kısacık zamanın küçücük çiğ taneleri... diye uzar gider bu. Sydänyö insanı bu kadar şiirselleştirecek bir albüm de değil. İşte bazen her şey doğru yer ve zamandan ibaret.

1. Kuollut ma
2. Kahdestaan
3. Kaupunki
4. Uudestaan
5. Murhæ
6. Sydänyö
7. Astumme yhdessä pimeään
8. Eilinen

20 Mayıs 2023 Cumartesi

Ane Brun - Portrayals

 
1976 Norveç doğumlu Ane Brun'un müzikal künyesinde singer / songwriter, art pop, folk pop, chamber pop, contemporary folk, folk rock gibi bir anda delice üstüne atlamadığımız, hatta bazılarımızın vebadan kaçar gibi kaçtığı müzik türlerini görüyoruz. İlk albümünü çıkardığı 2003'ü baz alırsak 20 yıllık albüm kariyerine 11 adet stüdyo, 5 adet konser albümü, 5 adet EP ve sayısını saymaya üşendiğim single üretmiş bu insandan yeni haberim olmasını 2023 tarihli Portrayals'a borçluyum. Tesadüfen şarkı listesine rastlayıp orada Big In Japan, How To Disappear Completely, Into My Arms isimlerini görmesem, belki de Ane Brun'ün varlığından haberim olmayacaktı. Tanıdık gelen başka şarkı isimlerinden de anlaşıldı ki bu bir cover albüm. Severiz! Nitekim bunca albüm yaptığı için tecrübesine güvendiğimiz bir kadının tatsız coverlar yapmayacağına güvenerek albüme başladım. Bir yandan da bu Ane Brun kimdir, neler yapmıştır diye araştırırken Portrayals'ın sadece bir cover albümü değil, aynı zamanda bir best of albümü olduğunu öğrendim. Kendisi cover çalmayı çok sevdiğinden, son 20 yıl içinde çeşitli hikayelere sahip bu yeniden yorumları derleyip toparlama ihtiyacı duymuş, böylece biz cover severleri de ziyadesiyle memnun etmiş bulunuyor. "Orijinaliyle aynı olan bir cover yapma fikri benim için ilginç değil. Başka birinin şarkısının bir versiyonunu kaydetmek hala yaratıcı bir süreç" diyerek aslında coverları sevme sebeplerimizden birinin de kısa bir özetini dile getiriyor kendisi.

Yine cover çalmayı seven bir başka müzisyen olan Cat Power'dan ve ikonik Nina Simone'dan ilham aldığını söyleyen Brun, yıllar içinde Normal People ve Peaky Blinders gibi mühim TV dizileri, filmler, reklamlar ve bazı etkinlikler için seslendirdiği coverları toplarken bu iki ilham kaynağının müzikal çizgilerinden sapmıyor. Sadece Spotify'da yaklaşık 65 milyon dinlemeyle en çok dinlenen cover ünvanına sahip olduğu söylenen Beyoncé parçası Halo'nun Brun yorumunun yıllarca bir sabit diskte öylece durması bile bu toplama albüm mantığının önemine işaret ediyor. İsveçli şarkıcı Linnea Olsson ile sadece biraz eğlenmek için yaptıkları bu cover, 2013'te Brun'ün Rarities adlı toplama albümünde gün yüzüne çıkarak unutulmaktan kurtulmuş. Bugün ise Portrayals ile yeniden hatırlatılmış. Brun'ün 2008 tarihli Change Of The Seasons albümünde bonus parçalar olarak yayınlanan 80'ler hitleri True Colors ve Big In Japan de arşivden çıkarılıp bu toplama albüme konmuş. Özellikle bir İsveç realite TV programı için kaydedilen Big In Japan, uzun yıllar Brun'ın imza coverı oldu. Brun, orijinalinden çok farklı semalarda süzülen şarkının neden Kazakistan'da 1 numara olduğunu da hala merak ediyor. Zaten böyle bir şeyi merak etmemek de zor. Göteborg'da düzenlenen Emmylou Harris anma gösterisi için bir test kaydı olarak yaptığı All My Tears, menajerinin doğum günü için Blue Moon, 2017'de Stockholm'de terör saldırısında hayatını kaybeden beş kişiden birinin cenazesinde dul eşinin ricası üzerine By Your Side ve How To Disappear Completely derken, Portrayals'ın neden hikayelerle dolu bir toplama albüm olduğu daha iyi anlaşılıyor.


Öte yandan Brun, Feeling Good ve From Me To You gibi coverları da evinde kanepesinde öylece otururken sırf eğlencesine yapmış. Buradan hafif bir mana veya ciddiyetsizlik çıkmasın. Ne amaçla yaparsa yapsın hepsi, en azından bu albümdeki hepsi tutku yüklü bir dinginlik, zekice bir basitlik ve belki de en dikkat çekici olarak güçlü bir sahiplenişlik taşıyor. Yani Brun öylesine cover yapmıyor. Başkalarının farklı duygular ve zamanlar içinde yazdığı şarkıları anaç bir bilgelikle bir yerlerinden yakalayıp kendine ait kıldığı anlar yaratıyor. Örneğin All My Tears'ın Emmylou Harris kökenlerini bilerek, ona ekstradan Dolly Parton ruhu katarak Ane Brun dokunuşu yapıyor. En önemli enstrümanı olan sesiyle, gitarı ve piyanosuyla zaman yolculuğuna çıkıyor. I Want To Know What Love Is de albüme ve Brun'ün kadife sesine yakışan bir cover. Bilenler için bu şarkının orijinali tıpkı Big In Japan veya True Colours gibi direkt 80'lere ışınlayan etkiye sahiptir. Aynı ışınlanma etkisi How To Disappear Completely ve Into My Arms ile bu defa 90'lar sonuna götürüyor bizi. Milyonlarca dinlemeye karşın benim için Halo'dan daha kıymetli olan bu şarkıların varlığı bile yetiyorken, Make You Feel My Love, By Your Side, From Me To You gibi oijinallerini çok uzaklardan bildiğim şarkıları yanıma bırakıp yolculuğuna kaldığı yerden devam ediyor.

Elvis Presley'nin en iyi şarkılarından biri olduğunu düşündüğüm Always On My Mind'ı bugüne dek kimler kimler seslendirmedi. Benim favorilerim Willie Nelson, B.B. King ve Pet Shop Boys yorumlarıdır. Artık bunlara Ane Brun'ü de ekliyorum. Zaten o kadar güzel bir şarkı ki, söyleyen onu değil, o söyleyeni coverlıyor adeta. Bu cümleyi şu albümde yer alan şarkıların yarısı için kullanabiliriz. Bir karaoke barına gitmem halinde her daim yanıma alacağım, kötü söylerim de ona ihanet ederim diye düşünmeyeceğim, acaba beni nasıl coverlayacak diye merak edip sadece söylemek isteyeceğim Into My Arms, Brun'ün ses tellerinin bu teslimiyeti nasıl yaşadığını çok iyi gösteriyor. Yine de orijinalleri gelmiş geçmiş en iyi iki kadın sesine ait olan Feeling Good ve kapanışı kutsayan Blue Moon, bu teslimiyetin doruklarında. Caz ve blues kulüplerindeki Nina Simone ve Billie Holiday'in, kırlarda bayırlardaki Emmylou Harris'in, sonrasında Cindy Lauper ve Sade'nin seslerinde yaşayan binbir duygunun farkındalığına sığınıyor Brun. Dışarıdan gördüğüm bu ve daha da uzatmak istemem. Zaten en basit ve güzel şekilde kendisi de özetliyor: “Sanatçı olmanın ne anlama geldiğine dair eski fikirlerime o kadar takılıp kalmadım. İnsanlar coverlarımı sevdiğinde mutlu oluyorum. Çünkü bu şarkılarda benden hala çok şey olduğunu hissediyorum ve bu kutlayabileceğim bir şey."

1. Halo (feat. Linnea Olsson) (Beyoncé)
2. All My Tears (Emmylou Harris)
3. True Colors (Cindy Lauper)
4. Make You Feel My Love (Bob Dylan)
5. Big in Japan (Alphaville)
6. By Your Side (Sade)
7. I Want to Know What Love Is (Foreigner)
8. Always on My Mind (Elvis Presley)
9. How to Disappear Completely (Radiohead)
10. From Me to You (The Beatles)
11. Feeling Good (Nina Simone)
12. Into My Arms (Nick Cave & The Bad Seeds)
13. Blue Moon (Billie Holiday)

13 Mayıs 2023 Cumartesi

FM - Metropolis


1984’te Londra’da kurulan hard rock grubu FM, ikinci gitar ve keyboard mevkilerinde türlü eleman değişimleri geçirmiş olarak o günlerden günümüze kadar gelmiş bulunuyor. 2010 Mart sonunda çıkan Metropolis ise, grubun 10. albümü olmakta. Hard rock olarak kayıtlara geçmesine karşın, Journey, Toto, Boston, Kansas gibi destansı müzik icra eden AOR (Adult Oriented Rock) türüne mensup güzel insanlar topluluğuna da –satır aralarında olsa da- dahil edilen FM, bu albümle o güzel insanlar topluluğunun icralarına çok da uzak olmayan şarkılar yaratmış. Önceki 9 albüm hakkında en ufak bir fikrim olmamasına rağmen, Metropolis’in enerjisinin, duygusallığının ve AOR görünümlü hard rock ruhunun hiç de yaban ellere atılır cinsten olmadığını söyleyebilirim. Hatta kahve falımda geniş bir zamanda FM geçmişine bir seyahat görünüyor. Bu arada dinleyen kontenjanından müzik hayatıma farklı bir anlam katan Journey, Toto, Boston, Kansas isimlerini anınca gece gece fena halde canım çekti bu vicdansız insanların damardan dalan müziklerini. Vokal ve gitardaki Steve Overland’in, adı geçen grupların benim için çoktan birer yaşayan efsaneye dönüşmüş vokal cazibelerinin yanında çömez olarak kaldığı bir gerçek. Ama onların çömezi olmak bile bir şeydir.

Steve Overland’in güzel sesi yanında, diğer grup üyelerinin yalayıp yutmuş tecrübelerine ve türün gerektirdiği ustalıkta yazmış oldukları şarkılara evsahipliği yapan Metropolis albümü, içinde Bring Back Yesterday, Unbreakable, Hollow, Days Gone By, I Ain't The One gibi dinler dinlemez beni gelecekte nerelere götüreceğini tahmin ettiğim, dinledikçe hastası olduğum, uğruna hasta hasta birkaç gün sırf bunları dinleyerek yorgan döşek yatmayı bile göze alacağım şarkılar bulunduruyor. Halbuki açılış şarkısı Wildside’ı duyduğumda, 10. albümünü yapmış ve hakkında AOR rütbesi zikredilmiş bir gruptan beklemediğim bir sıradanlıkla karşılaştığımı düşündüm. Bunun gibi başka sıradanlıkların albüm içine serpiştirilmiş olması da grup hakkında tam karar vermenizi engelleyebilecek hareketler aslında. Yine de özellikle Bring Back Yesterday, Unbreakable, Hollow üçlüsünü yazmış ve hakkıyla çalmış bir gruba “sıradan” demek ayıptır, günahtır. O yüzden grubun gitar, bas, davul ve keyboardlarıyla, Overland’in hep ustalarından bir şeyler çağrıştıran kaliteli vokaliyle, sık sık atağa kalkan gitar sololarıyla yaratılmış AOR (Arıtılmış Olgun Rahatlama) duyarlılığı, özellikle tür heveslilerinin kısa da olsa bir bakışını mutlaka hak ediyor.

1. Wildside
2. Hollow
3. Unbreakable
4. Flamingo Road
5. Metropolis
6. Over You
7. Days Gone By
8. Bring Back Yesterday
9. I Ain't the One
10. Don't Need Nothing
11. The Extra Mile
12. Who'll Stop the Rain
13. Still the Flight Goes On

9 Mayıs 2023 Salı

Page & Plant - No Quarter: Jimmy Page & Robert Plant Unledded

 
90'ların kendine has müzikal iklimi, yaptığı işi son derece ciddiye alan müzisyenleri, bir daha asla öylesini göremeyecegimiz albümleri hakkında defalarca konuştuk. Ne kadar konuşsak da bitmez. Pek listelere alınmaz ama 1994 tarihli No Quarter: Jimmy Page and Robert Plant Unledded albümü de belki bu altın değerindeki 10 yılın en kıymetli albümlerinden birisi. Zaten adından da anlaşılıyor. Dönemlere sığmayan Led Zeppelin'in yaşayan efsaneleri Jimmy Page ve Robert Plant'in yapımcılığını üstlenip 14 Ekim 1994'te piyasaya sürdükleri albüm, merakla beklenen bir geri dönüş albümüydü. MTV'deki 90 dakikalık UnLedded projesinin ilham verdiği, kayıtları Fas, Galler ve Londra'da gerçekleşen No Quarter, Plant'in solo albüm kadrosunun ağırlıklı olduğu rock müzisyenleri yanında, 4 kişilik Marakeşli, kalabalık olmak üzere Mısırlı müzisyenler, daha da kalabalık olmak üzere Londra Metropolitan Orkestrası yaylılarının katkılarıyla kaydedildi. Evet, bu bir geri dönüş albümüydü ama o dönem medyanın gazlamaya çalıştığı üzere Led Zeppelin'in geri dönüşü değildi. Eylül 1980'de hayata gözlerini yuman davulcular şahı John Bonham olmadan böyle bir şey olamayacağını Plant ve Page de söylediler. Öte yandan bir diğer yaşayan Led Zeppelin üyesi olan basçı John Paul Jones, bu projeye dahil olmadığı için gönül koymuş. Üstelik Plant ve Page'in bu projeye isim olarak verdikleri Houses Of The Holy (1973) albümündeki No Quarter parçasında en çok emeği geçen kişi olduğu halde.

14 parçalık albümün 10'u muhtelif Led Zeppelin albümlerinden seçilmiş, bazıları Fas ve Mısırlı müzisyenlerle birlikte yeniden tasarlanıp baharatlandırılarak egzotik diyarlara götürülmüş şarkılardan oluşuyor. Özellikle Robert Plant'in solo kariyerinde azar azar albümlerine serpiştirdiği doğu ezgilerinin burada başrole çıktığını görüyoruz. Önce 4 adet yeni şarkıdan söz etmek gerekirse, City Don't Cry ve Wah Wah gerçekten şahaneler. Onları ilk duyduğumda keşke albümün tamamı sıfır şarkılardan oluşsa diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Tabii eski Zeppelin şarkılarını yine kendi sahiplerinden farklı şekillerde duymaktan da hiç şikayetçi değildim. Ama bu dört şarkının "yeni" oluşundan ve 1994 itibariyle Page/Plant efsanesinin sıfır şarkılarına yetişmiş olmaktan mutluydum. Yallah, yine Plant'in sololarında kimi zaman rastladığımız endüstriyel tınıları garaj gitar tonuyla buluşturan karizma bestelerden biri. Son yeni parça Wonderful One ise diğer üçünün yanında biraz sönük kalsa da asla kötü denemez. Babaların doğu kültürüyle harmanlamaktansa doğal halleriyle tekrar yorumlamayı tercih ettikleri Since I've Been Loving You, tutku dolu blues ambiyansı ve Jimmy Page'in alıp götüren solosuyla albümde kendine itiş kakış bir yer bulmuş sanki. No Quarter'ın karanlık saykodelyasının içine bir türlü giremiyorum. Buradaki yeniden yorumu da hiç yardımcı olmuyor. O kadar ufuk açıcı, remake için türlü fikirler havalandıran Zeppelin şarkıları dururken No Quarter'ın, Thank You'nun, Gallows Pole'un seçilmesi ve onlara diğerleri gibi world music tarifesi uygulanmamsı albümü bir miktar ağırlaştırmış diye düşünmüştüm ve bu zamana kadar çarpılmadım.


Gelelim takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, otantik kıyafetler giymiş eski dostlara. Açılışa konan Nobody's Fault But Mine, 76 albümü Presence'deki gaza getiren orijinal halinden çok uzak ama aynı liriklerle bambaşka birer şarkıya dönüşebilecek güçlü vizyonun örneklerinden. İçli ney solosuyla başlayan Friends, ikinci yarısında yaylıların devreye girişiyle zımba gibi bir oryantal dönüşen Four Sticks ve tabii kapanışta yer bulan Kashmir... 1971 tarihli efsanevi Led Zeppelin IV albümünün efsanevi şarkılarından Kashmir, böyle bir etnik tasarım için olmazsa olmaz bir dev. Led Zeppelin'in ve sonrasında Robert Plant'in yarattığı çok yönlülük, hoşgörü, cesaret, duyarlılık, dünya müziğine bakış, grubun blues ve hard rock köklerinin yobazlıktan arınmasını sağladı. Bazı grupların hiç kalkışmadıkları ve nedense kendilerine yakıştırmadıkları değişimleri korkusuzca uygulayabildiler. Böylece içinden dansözler geçen bir Kashmir'e kimsenin itirazı olmadığı gibi, tüyleri diken diken eden bu orijinalliğin zemininin de çok önceden atıldığı bir kez daha anlaşıldı. Doğu - Batı buluşmasına dair bir referans, bir ders niteliğindeki Kashmir gibi sentezler o kadar ufuk açıcı ki, olaya Fas veya Mısır coğrafyasında geziniyormuşçasına turistik gözle bakmanın ötesinde, ister yeni, ister yeniden yorum olsun, belli bir duygusal zekanın, kıvrak bir matematiğin, tutkulu bir karışımın varoluşu iliklere kadar hissediliyor. Bir başka Zeppelin IV efsanesi The Battle Of Evermore'un sentezlenmeyip yeniden yorumlanması bile sentezlenenlerin arasında bu tutkuyu koruyabiliyor. Kashmir'in dokunulabilirliği ile, The Battle Of Evermore'un dokunulmazlığı aynı potada eriyebiliyor.

Page ve Plant, No Quarter'dan dört yıl sonra Nisan 1998'de tamamı stüdyoda yapılmış Walking Into Clarksdale adında bir albüm daha çıkardı. Üstelik albüm The Beatles ile anılan meşhur Abbey Road stüdyolarında kaydedildi. (Söz açılmışken, Paul McCartney'in kızı Mary McCartney'in çektiği, Abbey Road stüdyolarının tarihini, hissiyatını yolu oradan geçmiş ünlü müzisyenlerden dinlediğimiz If These Walls Could Sing belgeselini tavsiye edelim. Jimmy Page'in de kısa bir bölümle katkıda bulunduğunu ekleyelim.) Adını blues müziğin doğduğu Mississippi Deltasında bulunan Clarksdale adlı yerleşim yerinden alan albüm, coğrafyasına uygun biçimde old school folk rock bestelerinden oluşuyordu. Aradan yıllar geçti. En son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum. Zaten bu albüme dair aklımda sadece Most High duruyor. No Quarter'ın devamının, yani Walking Into Clarksdale'in geleceğini duyduğumda acaba bu kez hangi Zeppelin şarkılarını Fas, Tunus, Mısır baharatlarıyla sunacaklar diye heyecan yapmıştım. Oysa sıfır şarkılar görünce, bu şarkıların da City Don't Cry veya Wah Wah gibi kalıcı olmayacaklarını anlayıcınca biraz kalbim burkulmuştu. Yoksa kötü sayılmaz. Zaten bu adamların yaptığı herhangi bir şarkıya kötü demek, çarpılmak suretiyle ağzın gözün yamulma sebebidir. Müzikal olarak Page'den daha aktif durumdaki Plant'in çok iyi solo albümlerle şahane bir yan yol açabilmiş olması, doğu müziğiyle olan temasları, genç müzisyenlerle takılmayı sevmesini seviyoruz. Keşke Page de müziğe bu kadar yakın kalabilseydi, onun eşsiz gitar ustalığından daha yeni şeyler duyabilseydik. Yine de arkalarında bıraktıkları muhteşem geçmişte o keşkelere yer yok.

1. Nobody's Fault but Mine
2. Thank You
3. No Quarter
4. Friends
5. Yallah
6. City Don't Cry
7. Since I've Been Loving You
8. The Battle of Evermore
9. Wonderful One
10. That's the Way
11. Gallows Pole
12. Four Sticks
13. Kashmir