Singer/Songwriter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Singer/Songwriter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Glen Hansard & Markéta Irglová - Once: Music From The Motion Picture


Busker deniyor sokak müzisyenlerine. Pek çok ünlü isim zamanında bu tezgahtan geçmiş. Erkin Koray bir Avrupa ülkesinde yolsuz kaldığında yapmış mesela. Bir de Bob Dylan ile ilgili şehir efsanesi var. Kariyerinin ilk zamanlarında bir İskandinav ülkesine giden Dylan sokağın nabzını tutmak, hem de prova yapmak için işlek caddenin birinde başlıyor çalmaya. İyi de para kazanıyor. Ama hiç kimse tanımıyor onu. Ama bu tecrübeyi yaşayan gerçek müzisyenlerin ilk amacının para olmadığını düşünüyorum. Açık havada yanından geçip giden veya durup dinleyen insanlara bir şeyler iletebilmek olsa gerek. Çünkü sokakta o insanların hassasiyetlerine daha bir yakın oluyor, elektriksiz, mikrofonsuz en çiğ halinizle içinizdekileri iletebiliyorsunuz.

İşte Once’ın kahramanı isimsiz busker da bu hemen seziliyor. Zaten idare eder bir işi var. Babası ile beraber elektrikli süpürge tamiratı yapıyor. Yine sokakta tanıştığı isimsiz Çekoslovak kız ile bir süre sonra ortak tutkuları olan müzikte buluşuyorlar. Once için bir film demek pek doğru değil aslında. Hayatın tam ortasından geçerken bu iki insanı gözüne kestirmiş bir kameranın yaptığı takip sanki. Bazı belgesel kanallarında yarım saat-bir saatlik reality hikayeler gösteriliyor. Teknik olarak onları andırıyor. Tabi onlar gibi bilgilendirme ya da gerçek bir kesit sunarak oradan bazı alıntılarla bilimsel, sosyal, kültürel çıkarımlarda bulunma misyonu yok. Peki Once’ın misyonu ne? Daha doğrusu var mı? Bir filmin misyonu olmalı mı? Yoksa sadece göründüğü gibi mi olmalı?

Adam ve kadın. Önce adam, sonra kadın. Falling Slowly’yi beraberce bir müzik dükkanında çaldıkları şahane sahneden sonra ister istemez ikisi arasında gelişecek, yön değiştirecek bir ilişki başlıyor. Önce adam, sonlara doğru da kadın, bu adı konmamış, konamayacak ilişkiyi rencide edebilecek hamleler yapıyorlar. Farklı zamanlarda aynı şeyleri düşündüklerinden erişilmez bir tutkuyu maddeleştirecek, kirletecek, basitleştirecek sevişme şanslarını acemice yokluyorlar. İsteyenler ve reddedenler yer değiştirse de o tutkuda azalan pek bir şey olmuyor. Hem zaten onlar her beraber şarkı söyledikleri sahnede veya birbirlerini şarkı söylerken dinledikleri her sahnede zaten tutkuyla seviştiler. Zamanında o erişilmez tutkuya erişmeyen varsa aramızda, daha hiç bir şey yaşamamıştır. Sevişmeden, öpüşmeden, hatta dokunmadan bir kerecik bile o tutkuyu duymamış olmak çok büyük eksiklik. Buna imkan yok. Çünkü o her yerde. İşte Once o tutkuya aşık bir film. Şimdi o şarkıların hangisinin sözlerini, melodilerini anlatmalı, yorumlamalı, hepsi kendini zaten anlatırken. Benzersiz Falling Slowly (ki Oscar bile aldı), Markéta Irglová’nın Beth Gibbons (Portished) dokunuşlarını andıran meleksi sesiyle yorumladığı If You Want Me, bir partide seslendirilen, parti şarkısından öte bir şey olan Gold, stüdyoda grup halinde çaldıkları muhteşem When Your Mind's Made Up, eski sevgiliye gönderilmiş tüm zamanların en güzel şarkılardan biri olası Lies ve diğerleri… Once’ın müziklerini dinlemek yetmez. O şarkıları yaşamak gerek. Ben de öyle yaptım.



Filmi izledikten sonra edindiğim soundtrack albümü telefonuma yükledim. İş çıkışı kulaklığı takıp en işlek caddelerde kalabalığa karıştım. Soğuk havanın telaşlarına etki etmediği insanlar, habersizce fonlarında çalmakta olan Once’ın şarkılarıyla oradan oraya koşuşturuyor, telefondakiyle değil de sanki telefonlarıyla konuşuyor, sevgilisine sıkıca sarılıyor ya da yanındakinin birgün sevgilisi olmasının hayallerini kuruyordu. Kiminin kafasında tilkiler dönüyor, kimi borçlarını, kimi şapkasının altında bozulan saçlarını düşünüyordu. Yüzler, soğuğun da etkisiyle asık olsa da o üşümüşlüğün altında yatan diğer şeyler fark edilebiliyordu. Hüzün, umut, karamsarlık, aşk, öfke, bezginlik hepsi Glen Hansard’ın sesiyle ifadeleniyor, bir insanlık süzgecinden geçiyordu sanki. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar, dudakları kımıldıyor, ama fonda Glen Hansard ve Markéta Irglová’nın sesleri duyuluyor sadece. Etrafta hiç busker yok. Çiçek satan biri de… Etrafta şarkılardan başka kimse yok.

Once o kadar güzel ki, Once’ın şarkıları o kadar güzel ki, onu hem film, hem de müzik olarak sevmek sanki bir ayrıcalık. Ama onun güzelliği Avrupa hüznünden, Dublin karası efkarından geliyor. “Hüzünden, efkardan, ayrılıktan güzellik mi olurmuş” sadistliğine de ihtiyacımız var. Aslında yapay mutluluklardan daha fazla ona ihtiyacımız var. Bir kerecik de olsa o hüzünün, efkarın tadını aldınız mı tiryakisi oluveriyorsunuz. Once bana bunları anlattı. Hayatıma girdiği anlarda belki başka şeyler de söyleyecek. Yine aynı şeyleri söylese bile razıyım. Tabi bir de yine hayatımda çok önemli bir yeri olan Alan Parker filmi The Commitments filmi ile olan alakasından bahsetti. Oradaki The Commitments grubunun genç gitaristi Foster’ın o zaman 21, şimdi 30'lu yaşlarının sonunda olan Glen Hansard olduğundan… Yıllar geçiyor, ama o müzik tutkusu bitmiyor. Bittiği zaman anlıyoruz ki, bizde de bir şeyler bitiyor.

1. Glen Hansard & Markéta Irglová - Falling Slowly
2. Glen Hansard & Markéta Irglová - If You Want Me
3. Glen Hansard - Broken Hearted Hoover Fixer Sucker Guy
4. Glen Hansard & Markéta Irglová - When Your Mind's Made Up
5. Glen Hansard - Lies
6. Interference - Gold
7. Markéta Irglová - The Hill
8. Glen Hansard - Fallen From the Sky
9. Glen Hansard - Leave
10. Glen Hansard - Trying to Pull Myself Away
11. Glen Hansard - All the Way Down
12. Glen Hansard & Markéta Irglová - Once
13. Glen Hansard - Say It to Me Now

14 Mart 2026 Cumartesi

Ásgeir - Julia

 
İzlandalı singer/songwriter Ásgeir Trausti Einarsson ya da kısaca Ásgeir, sanırım 6. albümü Julia ile bu defa gönül telimizi hakkıyla titretiyor. "Bu defa" dememin sebebi, önceki albümlerinde bu kadar yoğun duygular hissetmemiş olmam. Evet, önceki albümlerinden beğendiğim şarkıları da var. Mesela 2020'deki Bury The Moon'un aynı adlı şarkısını özenle saklıyorum. Ama Ásgeir albümlerinde hep bir şeylerin eksik olduğunu, bir türlü kopup kendini teslim edemediğini düşünmüşümdür. Julia'yı dinlemeden önce de herhalde 1-2 şarkı alır çıkarım sandım. Lakin hiç de öyle olmadı. Julia'nın en iyi Ásgeir albümü olduğuna eminim. Tür olarak dream pop, folktronica, indie folk, folk pop, yani folk ve türevleriyle tanınan Ásgeir, bu türün ince noktalarını iyi görmüş, zaman zaman kendine has diyebileceğimiz farklı dokunuşlar meydana getirmiş bir müzisyen. Tamamen folk veya tamamen pop kalmaktan imtina eder. Tuşluları ve yaylıları sever, onları ekonomik kullanır. En önemlisi, sesi çok hislidir. Bazen kadife, bazen keten, bazen ipek falsetto anlarla bezeli bir yelpazesi vardır. Nihayet bu sesin güzelliğini beliginleştiren şarkılarla geri döndü kendisi. Geçmişle ve kendinle yüzleşme, içe dönüklük, umut gibi temalar içeren liriklerin bu sesle olan uyumu Julia'yı diğer albümlerinden ayıran bir başka etken bana göre. İşin orasını bilemem, bana iyi müzik lazım diyenler için ise, en başta folk ve pop karışımından haz almak lazım diyoruz.

Yalnız buradaki pop'un öyle eller havaya türü şıkır şıkır bir pop olmadığının altını çizelim. Folk nasıl insana ilk elden hüzün çağrışımı yapıyorsa, Ásgeir'in pop algısı da bu çağrışıma uyumlu bir yumuşaklıkta. Bazen yüzeyden, bazen dipten gelen melankolinin sarmaladığı daimi bir efkar hali albümün her anına sinmiş bulunuyor. "Art pop" tabirini pek sevimli bulmam. Lakin illa kullanılacaksa Ásgeir gibi isimler için kullanılmasına razı gelebilirim. Buradaki sanatın içinde insana hüzün kadar huzur da veren, emeğine ulaşamamış tutkuların garibanlığı ya da fısıltı formuna bürünmüş bir çığlığın mütevazi arzuları kol geziyor. İzlanda'da yaşayıp soğuğu hissetmemek gibi bir ruh hali, elini kolunu sallayarak birkaç dakikada yazılmış samimi notlar kadar içtenlik mevcut. Hiçbir Ásgeir albümünde rastlamadığım üzere ilk 6 şarkıyı soluksuz, kaygısız, içimde tatlı bir sızı duyarak dinledim ve çok sevdim. Peki 6. şarkıdan sonra ne oldu? Hani fazlalık gibi gözüktükleri için değil ama Sugar Clouds ve In The Wee Hours çıkarılsa şu albümün güzelliğinden hiçbir şey eksilmez. Bazı albümlerin 8 şarkıdan ibaret olması gerektiği gibi tuhaf bir inanışa sahibim. Müzik tarihinde 8 şarkıdan oluşan, 9 veya 10 olsa dengesi bozulacak bir sürü başyapıt biliyorum. 8 şarkı bazı konseptler için derdini anlatmanın en iyi yoludur. (Bu arada bu ifadeleri şu an hatırlamadığım başka bir albüm için de kullanmış olabilirim. Küçük bir deja vu.) Bence Julia da bu albümlerden biriydi. Dengesi bozulmuş olduğundan falan değil. Sadece yeterli gördüğümden.


Şarkılara biraz daha yakından bakarsak, açılıştaki Quiet Life'ın bir çırpıda kendine bağlayan büyüsünden bahsederek başlamak gerekir. Ahşap bir altyapı üzerine tatlı melodiler ve Ásgeir'in kırılgan vokali. Zaten neredeyse tüm şarkıların özeti gibi. Against The Current, Ásgeir'in sakız etmediği, arada sırada denediği, insana durduğu yerde salınmalar yaşatan ritmik bir zemine yerleştirilmiş ilginç bir folk tasarımı. Albümde en sevdiklerimden biri. Smoke bu akustik gidişatı elektrik gitarla alt. country ve americana evrenine yerleştiren bir başka harika şarkı. Hüzünden taviz yok. Ferris Wheel nedendir bilinmez, beni tatlı bir huzurla mutlu olduğum eski günlere götürdü. Tarz olarak tam 90'lar diyemem (belki de derim) ama o yıllardakine benzer elit bir yalnızlığın kollarına bıraktı. Pop ve folk'un birlikteliği nadiren bu kadar güzel sonuçlar veriyor. Sonra Universe çıkageliyor. Sadece steel gitar ve Ásgeir'in büyülü sesiyle, tamamlayıcı olarak da yumuşacık pad synth dokunuşlarıyla harikulade bir kozmik dream pop/ambient folk atmosferi inşa edilmiş. Hem uzayda huzur içinde süzülme, hem de gri İskandinav kırsalında evren mucizesine teslim olma hali hasıl oluyor. Her iki halde de kendiyle baş başa kalma duygusunu da beraberinde getiriyor. Aslında yine farkında olmadan Ásgeir müziğinin genel tariflerinden birini yapmış olduk. Buraya kadar beş şarkıyı, tam olarak hakkını veremeden tarif etmiş olduk. Geride beş şarkı daha var.

Akustik gitar ve yaylı eşliğinde bir rüya ambiyansı kuran Julia, kadın ismi taşıyan en güzel şarkılar, (hatta albümler) kulübüne gönül rahatlığıyla alacağımız bir güzellik. Şarkı akarken dinleyenin kafasında çizeceği Julia figürü farklı olacaktır. Ama illa ki bir figür çizecektir. "Julia”, baş karakter olarak metaforik bir figür aslında. Kimi zaman iç ses, bazen bir rehber, bazen de bir hayalet gibi albümün içinde geziniyor. Ásgeir'in kendi iç yolculuğunu da sembolize ediyor bir yerde. Irish folk baladlarını andıran şık nakaratıyla Stranger ve artık nasıl yapabilirse biraz daha umut, biraz daha aydınlık taşıyan kapanış şarkısı Into The Sun ile bu güzeller güzeli albüm bitiyor. Bana kalsa kapanışa Universe'ü koyardım. Bu albümün bir rüya olduğunu, uyanmadan evvel son bir defa bu yerçekimsiz hüzün evreninde süzülmenin flu keyfine mükemmel bir nokta olurdu belki. Efkar krizine girdiğiniz vakit yani başınızda bulundurabileceğiniz albümlerden biri... demek için erken mi bilemiyorum. Ama bu şarkılar yıllandıkça, yaşlandıkça bunu diyebiliriz bence. Julia, Ásgeir’in çağdaş folk/pop sahnesinde kendi sesini en açık şekilde ortaya koyduğu, savunmasızlığını, kırılganlığını en samimi biçimde hissettirdiği introspektif ve atmosferik bir hediye. Kendi yazdığı sözlerle kişisel bir yolculuğu anlattığı bu eser, onun kariyerinde kesinlikle ilerici ve sanatsal bir adım.

1. Quiet Life
2. Against the Current
3. Smoke
4. Ferris Wheel
5. Universe
6. Julia
7. Sugar Clouds
8. Stranger
9. In the Wee Hours
10. Into the Sun

22 Kasım 2025 Cumartesi

Emma Elisabeth - A Sudden Break In The Clouds

 
"A Sudden Break In The Clouds, grubumla tek bir odada, hepimiz mutlu olana kadar birlikte kayıtlar yaparak kaydedildi. Kaydedilmesi ve bu güzel, büyük stüdyo odasında çalışılması, tüm albüme gerçekten özel hissettiren bir enerji verdi. Hepimizin, grup olarak dinamiklerimizin ve yaratıcılığımızın bir albüme yansıtılmış bir sinerjisi. Genellikle aşırı mükemmeliyetçi ve detaycıyımdır, kayıtlar üzerinde çalışmak çok daha uzun sürer. Bu albümle süreci kucaklamaya, bir adım geri çekilmeye ve büyük resme bakmaya karar verdim. Büyüleyici ve alçakgönüllü bir deneyimdi. Başardıklarımızla gurur duyuyorum. Albüme, albümdeki bir söz dizesinden esinlenerek "A sudden Break in the Clouds" (Bulutlarda Ani Bir Kırılma) adını vermeye karar verdim. Genel olarak öncekinden daha az karanlık, yağmur bulutları dağılıyor ve biraz daha fazla güneş ışığı içeri sızıyor (hüzünlü bir havası olsa da). İstikrarı bulmayı, umutlu kalmayı, kaybolmuş hissetmeyi ve yeniden yolunuzu bulmayı konu alıyor."

1984 İsveç doğumlu Alman şarkıcı Emma Elisabeth, detaylarını bilmediğim müzikal hayatına Betty Dittrich adıyla girmiş, 2013 yılında Gute Jungs, böse Mädchen adlı ilk ve tek albümünü yapmış bir insan. Sunshine pop ve schlager (özellikle Almanya, Avusturya, İsviçre'de popüler Avrupa melodik pop türü) nostaljisi taşıyan albüm ne uzayan, ne kısalan bir pop şirinliği. Bu albümden üç yıl sonra 2016'da bu kez Emma Elisabeth adıyla Cover Stories'i çıkardı. 12 adet coverdan oluşan bu akustik, karanlık, kırılgan albümü genel olarak beğendim. Paranoid, The Chain, Only Happy When It Rains, Born To Be Wild gibi çok iyi civerlar vardı. Sonrasında Melancholic Milkshake (2019) ve Some Kind Of Paradise (2022) albümlerini dinledim. Onlar için aynı olumlu şeyleri söyleyemeyeceğim. Sıradan, bende herhangi bir duygu uyandırmayan indie pop şarkılarıydı bunlar. Tabii tüm bu albümleri 4. albüm A Sudden Break In The Clouds'u dinleyip çok sevdikten sonra geçmişinde neler yaptığına bakmak için dinledim. Belki ilk onları dinleseydim bu güzeller güzeli 4. albüm için çok hevesli olmayabilir, pas geçebilirdim. A Sudden Break In The Clouds, diğer albümlerden biraz farklı olarak folk, alt.country, americana türünün iyi örneklerinden biri olarak boy gösteriyor. Hatta ilk dinlediğimde Emma Elisabeth'i Amerikalı kaliteli bir singer/songwriter sandım.


İçinde indie pop ve blues da hissedilen bu tür dönüşümünün ona çok belli bir olgunluk, bir ruh, bir karizma kattığı görülüyor. Yani bana öyle göründü. Onunla tanışmak için en ideal albüm bu olsa gerek. Schlager'dan americana'ya uzanan singer ve singer/songwriter yolculuğu bu albümle çok iyi bir durakta duruyor. A Sudden Break In The Clouds gerçekten de Elisabeth'in grubuyla bir odaya girip sakince şarkılarını çalıp söyledikleri ve kaydettikleri 42 dakikalık bir "session"a benziyor. Etiketindeki Amerikan kırsalına dair pastoral referanslar sebebiyle sıradan bir country albümü izlenimi edinmek olası. Normalde bu izlenim sebebiyle pas geçtiğim çok albüm oldu. Belki oralarda  Elisabeth gibi başka kaliteli insanları kaçırmış olabilirim. Herkese yetişmemiz mümkün değil. Beni Emma Elisabeth'i, özellikle de bu albümünü dinlemeye iten sebep neydi hiç bilmiyorum. Bazen hiç sebepsiz, önsezisiz, temelsiz, pat diye bir albüme daldığımız olur ya (olur değil mi?), işte böyle anlardan birinde kavgasız gürültüsüz, kırsal hüznün içinde kaybolmak isteyeceğimiz bir müziğin kollarında olmak ihtiyaç halini alır. Özellikle bazı kadın country, folk, americana müzisyenlerindeki o ağırbaşlı savruluş o kadar güzeldir ki, onların dinginlikleri altında yatan tutkuyu hissetmemek çok zordur. Bana bunları söyletenler genelde Amerikalı kadınlar oldu. Bir Alman olarak Emma Elisabeth'in bu melankoli evrenine dahil olması, müziğin lokal özgünlüğü kadar coğrafi evrenselliğini de tescilliyor.

Elisabeth ile bizi tanıştıran ilk şarkı Brando, karanlık, mağrur bir western gibi karizmatik. Marlon Brando'nun One-Eyed Jacks'inden esinlenmiş olmasını dilerdim. (Film, Brando'nun ilk ve tek yönetmenlik denemesidir bu arada.) Swan Song, bu hoş kasveti değiştirip olgun bir pop folk serinliği sunuyor. Zaten bu kasvet, karanlık, serinlik paslaşması albüm geneline hakim. Possibly Never, Pretty Garden, Under The Garden, The Ocotillos diye nehir gibi akan şarkılar, her dinleme turunda biraz daha kişilik kazanıyor. Lovers In Reverse'den ayrıca bahsetmek isterim. Bence albümün en kırılgan ve tutkulu şarkısı olabilir. Tabii diğerlerinde de kendi ölçüleri dahilinde o hüzün ve tutku farklı suretlerde görülüyor. Ama Lovers In Reverse sanki albümün üzerine bir battaniye gibi örtülüyor, onun altında üzülüyor, ağlıyor. Benim için albümün Denis Johnson novellasından aynı adla uyarlanan Train Dreams filmiyle aynı zamanlara denk gelmesi, Amerikan kırsalının şiirsel pastoralliğiyle yürek burkan bir örtüşme yaşattı. Benzer duyguları hissetmeyeli uzun zaman olmuş. Kendilerinden uzun süredir haber alınamayan Leah James ve Miranda Lee Richards'ın şarkılarında benzer tatlar vardı. Bu iki kadın o güzel atlara binip batının eşsiz günbatımında kayboldular. Bir gün dönerler diye bekliyoruz. Emma Elisabeth'i de bu albümle kazanmış olduk. Country müziğin melankolik yüzüne yüreğini koymuş kadın şarkıcıların çoğalması dileğiyle.

1. Brando
2. Swan Song
3. Pretty Garden
4. Possibly Never
5. Hell Or High Water
6. Under The Sun (Interlude)
7. Under The Sun
8. Songs About The City
9. Lovers In Reverse
10. Head Full Of Dreams
11. Chess With Death
12. The Ocotillos

16 Temmuz 2025 Çarşamba

Lowswimmer - Godspeed, Fantasy

 
2017'nin en iyi albümlerinden biri İngiliz ikili Novo Amor ve Ed Tullett'a ait Heiress albümüydü. Yer yer post-rock'a kayan sakin, dingin, yürek yakan, kalp kıran olağanüstü şarkılarla bezeli bir folk, pop, indietronica çeşnisiydi. Heiress'i yine bu sayfalarda anlata anlata bitirememiş olsam da, anlatarak değil yaşayarak tadı çıkarılacak bir güzellikti. Sadece Heiress için bir araya gelen Amor ve Tullett için de unutulmaz bir anı olsa gerek. Heiress sonrası ayrılan ikiliden Novo Amor solo olarak 4 albüm yaptı, yapmaya da devam ediyor. Ed Tullett'in ise öncesinde 2 solo albümü vardı. Heiress'in ardından adını Lowswimmer olarak değiştirerek Heiress soundunu sürdürdüğü an itibariyle 6 albüm daha yaptı. Bu isim değişikliği nedeniyle 2024'e kadar yaptığı tüm albümleri pas geçtiğimi, ancak 2024'te yaptığı Interpretations'ı duyunca fark ettim. Ben bu sesi, bu dokunaklılığı, bu ipeksiliği bir yerden hatırlıyorum dedim. Interpretations'ı duymak istememin sebebi de bir cover albüm olmasıydı.

İsmini değiştirmiş olsa da müzikal kimliği yerinde duran Tullett bir albüm yapacak, üstelik bu bir cover albüm olacak. Havada kapmış olsam, When You're Gone, I'm with You, Find the River gibi çok iyi yeniden yorumlamalar duymuş olsam da albüm geneli pek tatminkar olmadı benim için. Yine de Interpretations'ın üzerinden daha bir yıl bile geçmemişken yeni bir albümle gelmek, söz konusu Tullett ise hiç rahatsız edici değil. Altı ayda bir albüm yapsın razıyız. Kendisinden sadece Heiress ve Interpretations'ı dinlediğim ve onların melankolik, hüzünlü, ambient/folk/slowcore/dream pop atmosferine aşina olduğum için Godspeed, Fantasy az da olsa ilginç geldi. Gerçi Easydoes, Pleasures, kapanışta yer alan, kapanış görevini de çok iyi yapan Sojourn gibi şarkılar o atmosferi koruyorlar. İlginç gelen kısım Sleeper (Hit), Off-Centre, IRL, Oh Completely gibi bu atmosferi ritmik indie pop, hatta art pop ile gayet kıvamında pişirip servis eden çok iyi şarkılar olması. Özellikle Oh, Completely ile bu aralar biraz fazla flörtleşiyor gibiyiz. Godspeed, Fantasy sayesinde Ed Tullett'ın Heiress sonrası albümlerine dönme ihtiyacı hissettim. Onunla ilgili kaçırdığım bir şeyler olmasını istemiyorum çünkü.

1. Off-Centre
2. Pleasures
3. Sleeper (Hit)
4. IRL
5. Godspeed
6. Easydoes
7. Open Season
8. Oh, Completely
9. I'm Spirals
10. Nosebleeds
11. Sojourn

13 Nisan 2025 Pazar

Katharina Nuttall - Turn Me On


1972'de İngiliz baba ile Norveçli anneden dünyaya gelen Katharina Nuttall, Norveç vatandaşı olarak İsveç'te yaşayan bir şarkıcı, besteci ve yapımcı. Bu karpuzları 2007'den bu yana çıkarmış olduğu üç albümle günümüze kadar taşımayı başaran Nuttall, Norveçli olmanın verdiği anti-popülist dişi yakarışlarını Turn Me On ile tazelemekte. İlk iki albümü hakkında bilgi ve fikir sahibi olmamanın azıcık burukluğuyla dinlemeye başladığım ve oldukça memnun kaldığım Turn Me On, azdırmasa, kudurtmasa da artısı eksisinden fazla bir albüm. Kategoriye sokmak da öyle birlaç saniyelik bir iş değil. Müzikal haritası alternative rock ekseninde seyrediyor ama ince kaçamakları da sevdiği anlaşılıyor Nuttall'ın... Folksever bir kişilik olduğu kadar elektrik elektronik ile arası da fena sayılmaz. Hatta son şarkı The Runner ile kafadan trip hop olayına müdahil olmuş bile denebilir. Birçok şarkısına döşediği elektrik kabloları hiç iletkenlik sorunu yaşamadığı gibi, bazen varlığını bile hissettirmeyecek ölçüde tuz biber katkısı sağlıyor.

Geçmişinde 2007 tarihli Rosa: The Movie adlı, birçok İsveçli'nin dahi bilmediğini düşündüğüm bir filmin müziklerini de yapmış olan bu çok yönlü insan, Turn Me On'da ince ayar kalite sezdiren albümlerin kişisel algılarına gayet net cevapları olan bir albüm. Hem popüler, hem de yeraltı unsurlardan derme bir buket denebilir albüm için. Katharina Nuttall'ın şık sesi, kendinden 15 yaş küçük Amy Macdonald'ı hatırlatmıyor değil. Bir müzisyeni kendinden 15 yaş küçük bir başkasıyla örneklendirmek pek sık yaptığım birşey değil. Genelde bu işler tersine işler. Ama yaş farkına rağmen hemen hemen aynı sıralarda müzik hayatına atılıp, tam da aynı sene ilk albümlerini çıkaran iki müzisyenden genç olanı yaşlıya referans göstermenin ardında popülarite canavarı şekerleme yapıyor. Hoş, bu örneklendirmeye yolda yürüyen beş kişiden kaçı iştirak edecektir o da muamma.

Albümde 11 şarkı var ve en canayakın gözükeni bile içinde karanlık bir taraf taşıyor. Belki bu sayede Depeche Mode'un eşsiz şarkısı Stripped'ın Nuttall'cası kulağa kendi karanlığını farklı bir loşlukla sunar şekilde geliyor. Nuttall'ın kendi disiplini içinde ileri geri oynamalar yaptığı şarkı yazma ve onları seslendirme anlayışı, Play, Paperplane, Not My Lover, We Will Never Meet Again gibi üst sınıf şarkılar ortaya koyuyor. Kadın o kadar güzel "it's too late" veya "you're not my lover" diyor ki, anlattıklarının samimiyetine inanmamak elimde olmuyor çoğu zaman. Böyle kendi iç fırtınalarını kaleminin elverdiğince mütevazi biçimde yazan/söyleyen insanların "singer" kişiliklerini "songwriter" yapılarıyla birleştirdiklerinde yaşattıkları "listener" keyfi, en sevdiğiniz hava şeklinin bir anda bulunduğunuz ortamı kaplamasına benziyor.

1. Turn Me On
2. Play
3. Falling Down
4. Paperplane
5. Bricks
6. Stripped
7. We Will Never Meet Again
8. Take Me Through To Your Side
9. Silver Screen
10. Not My Lover
11. The Runner

28 Temmuz 2024 Pazar

Paul Simon - Graceland

 
1970'lerde yayınladığı bir dizi hit kaydın ardından, Paul Simon zor zamanlar geçirmeye başladı. Simon & Garfunkel olarak birçok önemli albüme ve şarkıya imza attığı eski ortağı Art Garfunkel ile ilişkisi yeniden kötüleşmişti. Altıncı solo albümü Hearts and Bones (1983) kariyerinin en düşük satışını elde etti. Aktris Carrie Fisher ile olan evliliği bitti. Tipik bir romantik komedi erkeğinin başına gelebilecek birçok olumsuz şey onu bu dönem yakaladı. 1984'te Simon, genç bir şarkıcı/söz yazarı olan Heidi Berg tarafından bir kayıt yapmayı kabul etti. Paul Simon ile televizyon yapımcısı Lorne Michaels tarafından tanıştırılan Berg, kaydının nasıl olmasını istediğine örnek olarak, Simon'a Johannesburg'un Soweto ilçesinden siyah sokak müziği mbaqanga'nın kaçak bir kasetini ödünç verdi. Simon'a 1950'lerin rhythm and blues'unu hatırlatan bu müzik, içinde bulunduğu ruh hali de düşünülünce onu derinden etkiledi. Arabasında kaseti dinlerken şarkıların üzerine doğaçlama melodiler yapmaya başladı. İşi iyice ciddiye alan Simon, plak şirketi Warner'daki bağlantılarından kasetteki sanatçıları kim olduklarını öğrenmek istedi. Adres Güney Afrika'ydı ve kayıtlar vokal grubu Ladysmith Black Mambazo ya da Boyoyo Boys'a aitti. Simon, kasetteki en sevdiği şarkı olan Gumboots'un haklarını satın almayı düşündü ve 1970'lerde El Condor Pasa şarkısında olduğu gibi kendi serbest uyarlamasını yapmak istedi. Ama Güney Afrikalı yapımcı Rosenthal büyük resmi görüp bunun yerine Simon'a Güney Afrika müziğinden oluşan bir albüm kaydetmesini teklif etti ve ona Güney Afrikalı sanatçılardan düzinelerce kayıt gönderdi.

Ne var ki 1980'lerde Güney Afrika'da kayıt yapmak tehlikeliydi. Çünkü Birleşmiş Milletler ırkçılık politikaları nedeniyle kültürel bir boykot uygulamıştı. Bu boykot, diğer devletleri Güney Afrika ile "tüm kültürel, akademik, sportif ve diğer alışverişleri engellemeye" zorladı. Yazarlara, sanatçılara, müzisyenlere ve "diğer kişiliklere" ülkeyi boykot etmeyi dayattı. Simon yine de Güney Afrika'ya gitmeye kararlıydı. "Müziğine büyük hayranlık duyduğum insanlarla çalışmak için müzikal içgüdülerimi takip edeceğim" şeklinde demeçler verdi. Güney Afrikalı siyah müzisyenler birliği de, bu müziğin uluslararası arenalarda tanıtılacak, geniş kitlelere ulaştırılacak, sorunları daha görünür kılacak olması sebebiyle Simon'ın gelmesine izin verdi. Bu arada Simon, Heidi Berg'in ödünç verdiği kasetten esinlenerek bir albüm kaydetme planlarından ona bahsettiğinde, projesinin sahiplenilişini tam sindiremediği için ilişkileri kötüleşti. Belki de Simon'ın kendi fikrini çaldığını düşünerek bu boyutlara getirmesini hazmedemedi bilemiyoruz. Şubat 1985'te Simon ve uzun yıllardır onun ses mühendisliğini yapan Roy Halee, gizlice Johannesburg'a uçtular. Rosenthal da Simon'ın etkilendiği Lulu Masilela, Tao Ea Matsekha, General M. D. Shirinda and The Gaza Sisters ve The Boyoyo Boys Band gibi müzisyenleri çoktan ayarlamıştı bile. Johannesburg'daki müzisyenlere genellikle saatte 15 dolar ödenmesine rağmen, Simon onlara saatte 200 dolar ödeme ayarlattı ki bu o dönem New Yorklu müzisyenlerin bile aldıkları ücretin yaklaşık üç katıydı.

Halee'nin kayıtların yapılacağı stüdyodan pek ümidi yoktu ama şaşırtıcı biçimde iyi buldu. Biraz garajı andırması, müzisyenlerin kulaklık takmamaları vs. kayıtları aksatmadı. 10 ila 30 dakika süren jam sessionları ve bilumum kayıtları toplayan Simon ve Halee, New York'a dönünce albüm projesinin peşini bir an olsun bırakmadılar. Johannesburg kayıtlarından üç ay sonra kayıtları tamamlamak için birkaç Güney Afrikalı müzisyeni New York'a taşıyan Simon, 25 Haziran 1986'da resmen Graceland'i piyasaya sürdü. Benim de albümle, aynı zamanda Paul Simon ile tanışmam sanırım bir sene sonrayı buldu. MTV ve radyolar sayesinde ilk single You Can Call Me Al'a rastlamamak mümkün değildi. O kadar canlı, sevimli, zeki bir pop şarkısıydı ki, dinledikçe dinleyesi geliyordu insanın. Hala da öyle. Perküsyonların, nefeslilerin, Ladysmith Black Mambazo geri vokallerinin, şahane bir penny whistle (teneke flüt) solosunun arasından şirin şirin şarkı söyleyen bu küçük adam da nereden çıktı demiştik. Sonra da o zaman 45 yaşında (şu an 83) olmasına, 1965'ten beri albüm yaptığına şaşırmıştık. Belki Simon & Garfunkel döneminden 1-2 şarkısını bildiğimiz bir müzisyeni yakından tanıma fırsatı bulmuştuk.


Açıkçası Paul Simon'ı birkaç şarkısı dışında pek dinlemem. Ama Graceland'in yeri çok başka. 80'lerin ortasında hard rock veya pop müziğin dışında "world music" diye bir evrenle tanışmamıza vesile oluşu, Afrika ezgilerinin pop ve pop rock unsurlarıyla kaynaştığında gidebileceği yerleri göstermesi, ergenlik çağlarımızın belirli anlarına fon müziği olup o anları çıkmamak üzere zihnimize kazıması ona olan borcumuzun boyutlarını gösteriyor olmalı. Zaten o world music geçidinin açılmasıyla bu albümde tanıştığım Ladysmith Black Mambazo, Youssou N'Dour, Boyoyo Boys gibi isimlerle ilerde yollarımın kesişmesi de çok anlamlıydı. Özellikle 1964'te kurulan bayıldığım Ladysmith Black Mambazo'nun yer aldığı üç parça Diamonds On The Soles Of Her Shoes, You Can Call Me Al ve Homeless, albümü yıllar boyunca sevmeme katkısı olan şarkılardır. Hele de mükemmel bir a capella olan Homeless'in büyüsü beni hiç terk etmedi. Sevimli bir çocuk şarkısıyla, kederli bir Afrika türküsü arasında gidip gelen bu Shabalala karrdeşler- Simon ortak bestesi albümün en özel anlarından birini oluşturmakta.

Albümün ismini Graceland olarak seçmekle Elvis Presley'in Memphis'teki evine atıfta bulunan Paul Simon bunun manevi bir yönü temsil ettiğine inanıyordu: Afrika'da fikir toplamak için fiziksel bir yolculuğa çıktığı gibi, müziğe olan sevgisini yeniden canlandırmak için manevi olarak rock "atasının" evine de seyahat edecekti. Bu hac fikrinin kaynamakta olan bir kazan halindeki Güney Afrika'yı kapsıyor olması ayrıca manidar. Şarkı ise Afrika ezgileriyle Amerikan rockabilly buluşması nefis bir serinlik. Yılların rockabilly/country duosu The Everly Brothers'ın vokalleriyle katkı sağladığı Graceland her ne kadar Elvis'in rock'n roll ateşiyle yanmasa da, Simon'ın yolculuğundaki köklere dönüşün anlamlı bir ifadesi olduğunu hissettirmiş. Bir başka favorim ise, Linda Ronstadt'in geri vokal yaptığı Under African Skies... Adı gibi, Afrika gibi, gökyüzü gibi olağanüstü bir şarkı. (Bu arada kim bu Linda Ronstadt diyen olursa kendisi 90'larda Star televizyonunda gece yayına giren Parliament Sinema Kulübü'nde duyduğumuz All My Life şarkısını seslendiren country/pop rock şarkıcısıdır.)

Yine Ladysmith Black Mambazo'nun 1 dakikalık a capella girişinden sonra tatlı mı tatlı bir Afrika şarkısı olarak yüreklere akan Diamonds On The Soles Of Her Shoes, albüm bütünlüğüne pek uymuyor gözükse, Los Lobos ne alaka dedirtse de kalite bütünlüğünü kesinlikle bozmayan All Around The World or The Myth Of Fingerprints, The Boy In The Bubble, I Know What I Know diye sürüp giden, ayrı ayrı hayranlık duyduğum diğer Graceland şarkıları. A cappella, Zydeco, Isicathamiya, Mbaqanga, Mbube gibi duymadığımız Afrika müzik türlerini klasik Paul Simon folk, pop ve rock kimliğiyle buluşturan Graceland bu satırlar yazılırken 38 yaşında. Dönemin müzikal ikliminde büyük bir fark yaratmış, yine dönemin apartheid (beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan ideoloji) rüzgarının karşısına "anti" bir duvar örmüş bu albümden sonra Simon, 1990'da bu defa Brezilyalı müzisyenlerle The Rhythm Of The Saints'i çıkardı. O albümü, benim için bir başyapıt olan The Obvious Child haricinde Graceland kadar sevemedim. Zaten hiçbir Paul Simon albümünü Graceland kadar sevemedim. Hatta şimdi bakınca Graceland'in Paul Simon'ı bile aştığını düşünüyorum.

1. The Boy in the Bubble
2. Graceland
3. I Know What I Know (with General M.D. Shirinda and The Gaxa Sisters)
4. Gumboots (with The Boyoyo Boys)
5. Diamonds on the Soles of Her Shoes
6. You Can Call Me Al
7. Under African Skies (with Linda Ronstadt)
8. Homeless (with Ladysmith Black Mambazo)
9. Crazy Love, Vol. II (with Stimela)
10. That Was Your Mother (with Good Rockin' Dopsie And The Twisters)
11. All Around the World or the Myth of Fingerprints (with Los Lobos)

18 Nisan 2023 Salı

Ryan Adams - Morning Glory

 
Ryan Adams 2015 yılında Taylor Swift'in 1989 adlı albümünün tamamını coverlamış, nasıl bir cover sever olduğunu ve elini attığı şarkıları nasıl başkalaştırabildiğini göstermişti. Kendisine 2022'de ne olduysa tam 6 albüm çıkardı. Bunlardan dördü pek bir şeye benzemezken, önce 7 Aralık'ta Nebraska, 24 Aralık'ta ise Blood On The Tracks albümlerini çıkardı. Her ikisi de yabancı gelmeyen bu isimlere baktığımda yine cover albümler olduğunu anladım. Adams bu defa Bruce Springsteen'in Nebraska (1982) ve Bob Dylan'ın Blood On The Tracks (1975) albümlerine el atmıştı. Her iki albüme saygım var. Ama gönül bağım yok. O olmayınca, Adams'ın yeniden yorumlarıyla da pek bağ kurduğum söylenemez. Yine de kaliteleri gayet anlaşılır vaziyette. Keşke Springsteen'in Born In The U.S.A. veya Tunnel Of Love'ını, Dylan'ın da Time Out Of Mind'ını coverlasaymış diye içimden geçirdim. 2022 yılı üretkenliği bittikten sonra bu kez 2023 Nisan başında üzerinde Ryan Adams - Morning Glory yazan bir albüm daha çıktı. Görür görmez anladım. "Adams"ımız şimdi de Oasis'in 1995 şahanesi (What's The Story) Morning Glory?'yi gözüne kestirmişti.

Orijinal albümün şarkı sırasını karıştıran, remastered edition'dan Talk Tonight, Headshrinker, Acquiesce ve Rocking Chair şarkılarını ekleyen Adams, açılışa dokunmayıp bir 90'lar Tom Petty şarkısını andıran tutkuyla bezediği Hello ile başlıyor coverlamaya. Ardından genç ve detone bir Neil Young'ın sesiyle, yumuşacık ve hüzünlü bir Some Might Say dinliyoruz kendisinden. Albüm böyle çırılçıplak soyulmuş akustik folk rock Oasis rotasında seyredecek diye beklerken, şahane bir Hey Now yorumu peydah oluyor. Yine akustik folk rock fakat mid-tempo drum machine eşliğinde, yaylıların (veya yaylı rolü yapan keyboardun artık her neyse) desteğinde, pes bir shoegaze vokalinin ketumluğunda kayboluyoruz. Bu kez yukarıdaki denklemde drum machine olmadan, vokalin de daha güney takıldığı Cast No Shadow sıcaklığı yaşıyoruz. Gönül çelen, yürek yakan, aşık üzen bir akustik yorumla Don't Look Back In Anger duymak ne kadar güzel. İlerleyen dakikalarda genç Neil Young tekrar ortaya çıkarak bu kez Morning Glory'yi seslendiriyor. Nakarata eşlik eden gitar bölümü öteden beri R.E.M.'in The One I Love'ını andıran Morning Glory, bu haliyle gün yüzü görmemiş bir R.E.M. şarkısını anımsatıyor. Tabii sonlara doğru yaşanan gitar kaosu da korunarak.

En merak ettiğim Roll With It ise bir parça hayal kırıklığı. Pek bir özelliği olmadığı gibi, şarkının en vurucu yanı olan nakaratı da biraz değişime uğramış. Benzer bir değiştirme fikri Wonderwall'da da kendini göstermekte. Bu biraz anlaşılabilir. Wonderwall gibi dünyanın en popüler hitlerinden birini orijinaline yakın çalmak sıkıcı olabilir. O yüzden Adams, şarkıyı akustik, davulsuz (ya da drum machine'siz) ve hit olmaktan uzak bir kişiselliğe sokmuş. Belki albümün en iyi coverı sayılmaz ama en azından bu tavır için takdir edilebilir. Sonradan eklenenlerden Talk Tonight ve Acquiesce gayet başarılı uyarlamalar. Açılış Hello ise kapanış da tabii ki Champagne Supernova... Şarkı o kadar sağlam ki, coverlamak bile onu bozamıyor. Zaten aynı şeyi Wonderwall, Don't Look Back In Anger, Roll With It veya Morning Glory'nin herhangi bir şarkısı için de söyleyebiliriz. Tesadüfen Yumi Zouma adlı Yeni Zelandalı bir synthpop grubunun da 2017'de Morning Glory şarkılarını coverladığı bir albüme rastladım. Adams kadar iyi değillerdi belki ama yine de farklı bir tecrübeydi. Müzisyenlerin bu şarkıları neden yeniden söylemek istediklerini anlıyoruz. Karaoke barlarda, duşta, kırda, bayırda biz de söylemek istiyoruz onları. Çünkü söylensin diye yaratılmışlar. O kadar "geniş zaman" ürünü şarkılar ki, her ortama, her duyguya denk versiyonlarını da duymak istiyoruz.

1. Hello
2. Some Might Say
3. Hey Now
4.  Cast No Shadow
5. She's Electric
6. Talk Tonight
7. Don't Look Back in Anger
8. Headshrinker
9. Morning Glory
10. Roll With It
11. Acquiesce
12. Rocking Chair
13. Wonderwall (2023 Version)
14. Champagne Supernova

17 Şubat 2023 Cuma

Kristin Hersh - Hips and Makers


90'lar şahaneydi. Bilgisayarsız, internetsiz, iPodsuz, cep telefonsuz üniversite yıllarının boş vakitlerinde kitap okunur, sinemaya gidilir, müzik setinden veya walkmenlerden müzik dinlenirdi. 90'ların birçok albümü, hayatım boyunca edindiğim dinleyici vizyonumun oluşmasındaki en önemli etkendir. Çünkü o kadar teknoloji yoksunluğuna rağmen, her türlü olumlu-olumsuz duruma karşı imdadınıza yetişecek bir albüm mutlaka vardı. Şimdi daha çok var elbette. Ama önemli olan o yoksunlukta bile bu kadar donanımlı, bu kadar hazırcevap, bu kadar çeşitli olabilmekti. Üstelik o yıllardaki birçok isim, şimdilerde o zaman yazdıklarından daha güzel şarkılar yazamıyor. REM, Depeche Mode, The Cure hep yanımızda olmalarına rağmen hiçbir zaman 90'larda oldukları gibi derinleşmemişlerdi benim için. Madonna dahi bir başka içtendi sanki.

90'ların en büyük hediyesi grunge idi. Alternative Rock ile klasiğin mükemmel buluşması, kendini arayan, sonra da soluğu bu müziğin ve onun getirdiği alternatif modanın içinde alan, ama bu durumu tam olarak tanımlayamayıp "X Kuşağı" olarak kimlik tespitinde bulunan rockerların gönlünde kolayca yer buldu. Tüm zamanların en harika dörtlülerinden Pearl Jam, Nirvana, Soundgarden, Alice In Chains dışında da yığınla grup vardı. 80'lerin ortasından kopup gelen Throwing Muses, bu akımın içinde doğal bir varoluş sergiledi. Üvey kardeşler Kristin Hersh ve Tanya Donelly'nin önderliğinde grunge'ın erkek egemen bir müzik olmadığı yönünde bayrak açmaya çalıştılar. 9 albüm yaptılar. Dağılınca da Belly ve The Breeders gibi iki güzide grup armağan ettiler. Hepsini biliyorum ve seviyorum. Ama Kristin Hersh'in yeri çok başka. Daha doğrusu onun 94 tarihli Hips and Makers albümünün yeri çok başka desem daha doğru.


Henüz kendisini hiç tanımaz etmez iken duyduğum Your Ghost'un inanılmaz hüzün büyüsü bedenimi öyle sarmıştı ki, ölen sevgiliye ithafen "galiba dün gece etrafımda çemberler çeviriyordun" diyen bu tutkusu derinden hissedilen kadın sesi beni hüzünlendirdiği kadar ürpertmişti de... Michael Stipe'ın bu gotik havaya kattığı geri vokal, çello denen tanrısal enstrumanın tepemize bindirdiği kara bulutlar belki de dünyanın en güzel şarkılarından birini döllüyordu. Sonra baktım ki, albümün geneline hâkim bu sıkıntılı iklim, o dönem, daha sonra dönem dönem tam da aradığım şeydi. Grunge yobazı olma yolunda sağlam adımlar attığımı hissettiğim anlarda Hips and Makers'ın beni kontrol etmesi, akustik bilincimin gelişmesinde çok önemli rol oynamıştır. Ders çalışma saatlerinde masa lambası ışığında baştan çıkmak için en mükemmel albümlerden biriydi. Hiçbir şey ifade etmeyen tıngır mıngır folk albümlerinden değildir. Dinledikçe, özledikçe güzeldir Hips and Makers...

Hüzün yüklenmediği halde belki Your Ghost kadar sarsıcı Sundrops, savunmasız ruh halini güçlü bir söyleyişle dengeleyen Me and My Charms, tanımlamak için gotik country şirinliği şeklinde saçmalama gereği duyduğum Cuckoo, piyano ve çellonun bir ninni estetiğinde buluştuğu Beestung, mumlar arasında unutulmaz bir dinleti ortamı vaat eden Houdini Blues ve Teeth, yarısı hırçın, yarısı dingin A Loon ve albümün en uzun, aynı zamanda en olgun parçalarından Close Your Eyes, ilk kez dinleyenlere birşeyler, kendisine alışanara milyonlar ifade eden besteler. Herbiri günler veya saniyeler sürmüştür bilemeyiz. Bildiğimiz, ortaya çıkanın saniyelere ve günlere sığmayı reddeden bu sığmazlık içinde telli çalgıların kudretini en canlı biçimde kulaklara, oradan da beyin kıvrımlarına sızdırmasıdır sanırım.

1. Your Ghost
2. Beestung
3. Teeth
4. Sundrops
5. Sparky
6. Houdini Blues
7. A Loon
8. Velvet Days
9. Close Your Eyes
10. Me And My Charms
11. Tuesday Night
12. The Letter
13. Lurch
14. Cuckoo
15. Hips and Makers

10 Eylül 2022 Cumartesi

Heather Nova - Other Shores


Şeytan Üçgeni ile meşhur Bermuda doğumlu şarkıcı/şarkı yazarı Heather Nova, 1993 yılında başladığı albüm kariyerine 11. albümü Other Shores ile devam ediyor. Bu 11 albümün isim ve kapaklarına şöyle bir baktım. Sadece Siren (1993) ve 300 Days At Sea (2011) dinlemiş olduklarım. Onlar da hayal meyal. Ama 300 Days At Sea'de Higher Ground diye bir şarkısı var ki, ne kadar playlist yaptıysam hepsine aldım. Hatta bazen aldığıma da pişman oluyorum. Zira yüreğime oturan, neşeli ve pozitif haldeysem bile hemen gönül tellerimi titreten şahane bir şarkı. İşin özü, Heather Nova geçmişim sadece Higher Ground'dan ibaret diyebiliriz. 2011'den sonra iki albüm daha yapmış ama takipte olmadığım için yeni öğrendim. Nova, cover çalmayı seven bir müzisyen. Bugüne dek yaptığı Norwegian Wood ve We Can Work It Out (The Beatles), I'm On Fire (Bruce Springsteen), Straight To Hell (The Clash), The Ship Song (Nick Cave & The Bad Seeds), Wicked Game (Chris Isaak) gibi başarılı coverlarını her yerden duyabilirsiniz. Other Shores'un o yarısı güneşli, yarısı gölgeli, siyah beyaz indie folk kapağını görünce kayıtsız kalamadım ve uzun bir aradan sonra kendisiyle buluştum. Şarkı isimlerini de görünce cover albüm olduğunu anlayıp işi gücü bıraktım.

Albümde en hoşuma giden şarkılar Stayin' Alive ve Never Gonna Give You Up oldu. Çünkü bu iki güzel dans şarkısını çıplak bir folk akustiğinde duymak büyük keyif. Bu tip zıtlıklardan bambaşka bir şarkı çıkarabilmek, iyi cover formüllerinden biridir benim için. Benzer bir keyfi bu defa Waiting For A Girl Like You ve Don’t Stop Believin’ gibi iki pop rock şarkıdan da aldım. Nova, cover tecrübesi sayesinde orada da golünü atmış. Fireproof yine etkilendiğim şarkılardan biriydi. Hatta orijinal şarkının The National efkarını Heather Nova efkarına dönüştürmeyi bilen çok olgun bir cover. Hiç duymadığım, fena olmayan bir John Lennon coverı da mevcut ama onun yerine bir The Beatles coverı olsa aşinalığından dolayı daha bir ısınabilirdim gibi geldi. Dünyanın en güzel şarkılarından biri olan Fragile'ı şayet başkası yeniden söylese bu kadar ılımlı olabilir miydim bilemiyorum. Ama orijinalin çıplaklığını, büyüsünü, ince hüznünü taşımasa da kendine has çıplaklığıyla Heather Nova da bu efsaneyi utandırmamış. Mevsimsiz, zamansız, mekansız bir şahesere hak ettiği saygıyı göstermiş.

Tamamı akustik albümdeki tek perküsyonlu parça, İngiliz punk rock / power pop grubu Buzzcocks'ın 1978 yılına ait Ever Fallen In Love şarkısı. Yine 70'lerden, Françoise Hardy'nin 1973 tarihli Message Personnel şansonunun coverını yarı İngilizce, yarı Fransızca seslendiren Nova, Fragile için söylediğimiz o çıplaklığı ve büyüyü yine kullanmasını bilmiş. Ama asıl çıplaklık, kapanışta yer alan Rod Stewart şarkısı Sailing'in enstrümansız, sadece Heather Nova'nın sesiyle yorumlanışında görülüyor. Bu haliyle nakaratını bildiğimiz bir ilahiye dönüşen Sailing, denize açılma fikrindeki o arınma duygusunu, saflığı, aidiyetsizliği (veya denize olan aidiyeti) harikulade bir sadelikle buluşturuyor. "Harikulade sadelik" bu albümün geneli için kullanabileceğimiz bir tanım aslında. Neil Young ve Michael Kiwanuka coverları bence fazla olmuş, olmasa da olurmuş. Onun haricindeki her şarkıya, Nova'nın ziyaret ettiği başka sahillerden huzur veren esintiler, kulak okşayan dalga sesleri, zeytin tadında tuzlu su kalıntıları konmuş. Kendi sabit zamanı içinde bir zaman yolculuğu tasarlamış. Gidip döndüm, oradan biliyorum.

1. Waiting for a Girl Like You (Foreigner)
2. Jealous Guy (John Lennon)
3. Stayin’ Alive (Bee Gees)
4. Fireproof (The National)
5. Never Gonna Give You Up (Rick Astley)
6. Don’t Stop Believin’ (Journey)
7. Here Comes Your Man (Pixies)
8. Fragile (Sting)
9. Like a Hurricane (Neil Young)
10. Cold Little Heart (Michael Kiwanuka)
11. Ever Fallen in Love (Buzzcocks)
12. Message Personnel (Françoise Hardy)
13. Sailing (Rod Stewart)

26 Haziran 2022 Pazar

Orville Peck - Bronco

 
Orville Peck... Bu ismi ilk defa 2019'da olağan internet turlarımdan biri esnasında rastladığım Pony albümüyle duymuştum. Gayet iyi bir alt. country albümüydü ve son sıralarda olmasına rağmen yılın en iyileri listeme almıştım. Davudi sesinden ötürü kendisini 55 yaşında Nashville dolaylarından bir country amcası sanmış, Googlelamaya bile gerek duymamıştım. Zaten belli bir süre sonra Orville Peck adını da unuttum gitti. Bu kez 2022'deki olağan internet turlarımdan biri esnasında rastladığım Bronco adlı albümün yine Orville Peck'e ait olduğunu öğrenince, pek bayılmayarak bakalım amcamız bu defa neler yapmış diye albüme öylesine başladım. Ama 15 şarkılık albüm tarafından öyle bir çapıldım, hırpalandım, sarhoş edildim ki, değil Googlelamak, onunla tanışmak, karşılıklı kadeh tokuşturmak, salaş bir country barda onu canlı dinleyerek hüzünlenmek, coşmak istedim. Bunları yapamayacağım için çaresizce Googlelayıp hakkında o kadar çok şey öğrendim ki, böyle bir müziğin, böyle bir sesin, böyle bir albümün var olan değeri kat kat arttı gönlümde.

Kanada'da yaşayan, aslen Johannesburg, Güney Afrika doğumlu Peck, 15 yaşına kadar orada yaşamış ve bu süre boyunca ses teknisyeni babasının teşvikiyle çizgi film seslendirmeleri yapmış, bale eğitimi almış, sahne performanslarında yer almış. Yine bu dönemlerde müzik eğitimi almadan kendi kendine akustik gitar ve Casio keyboard çalmayı öğrenmiş. 20'li yaşlarının ortalarında Londra'ya taşınıp köklü okullardan London Academy Of Music and Dramatic Art'ta eğitim almış. "Orville Peck" aslında onun takma adı. 34 yaşında bir gey olduğu bilinen Peck'in gerçek adını kimsenin bilmediği gibi yüzünü gören de yok. Çünkü bu isimle ortaya çıktığından beri kovboy şapkalarının altındaki yüzüne türlü türlü saçaklı maskeler takarak kendini saklıyor. Bu tercihiyle ilgili hiç bir sorudan kaçmadığını ama insanların kendi çıkarımlarını yapmalarından hoşlandığını söylüyor. İşin en bariz yanı gizem oluşturmak ki bunu başarıyor. Üstelik bu maske meselesinin kendisiyle ilgili bir numaralı tanımlayıcı olmasını engelleyen çok önemli bir özelliği var. Oraya birazdan geleceğiz.

Bazı kaynaklar, Peck'in dövmelerinin benzerliğine dayanarak onun Kanadalı punk grubu Nü Sensae'nin davulcusu Daniel Pitout'un yarattığı bir persona olduğunu iddia ediyor. Pitout da Johannesburg doğumlu. Her ne kadar Peck doğrulamış olmasa da, Pitout 2016'da Peter Pan Goes Wrong In The West End oyununda onun yerine rol almış. Amerikan Besteciler, Yazarlar ve Yayıncılar Birliği (ASCAP), Peck'in  Old River adlı şarkısının ve Peck tarafından yayınlanan Roses Are Falling gibi şarkıların adlarıyla eşleşen diğer şarkıların söz yazarı olarak Daniel Pitout'u listelemiş. Tüm bunlar bir yana, maskeden görünen kadarıyla Peck ve Pitout arasındaki benzerlik de seçilebiliyor zaten. Punk rock davulcusu Pitout'un ve yürek yakan country şarkıcısı Peck'in aynı kişi olmasının orijinalliği bir yana, bunun nedenleri hiç de önemli değil. Zira tüm bu gizemli imajın albenisi bir yana, maske olsun veya olmasın country şarkıcısı ve şarkı yazarı Orville Peck'in en bariz, en önemli özelliği, adeta içinde bir country tarihi taşıyan olağanüstü güzellikteki sesi.


Bronco'ya gelelim. Tipik bir country/western olarak başlayan Daytona Sand, daha 5. saniyede şarkıya giren Peck'in o acayip sesi sayesinde "acaba eski bir albümün remastered halini mi dinliyorum" hissi verdi. Kendisiyle olan 2019 karşılaşmamızı unuttuğum için de veteranlardan sanıp "acaba bu amca kimlerden" diye merakla kulaklarımı açtım. Dörtnala temposu, soluklanma araları ve en önemlisi de süper nostaljik sesiyle daha ilk şarkıdan dikkatimi çeken albüm, hemen arkasından The Curse Of The Blackened Eye diye olağanüstü bir şarkının geleceğini önceden haber vermeyecek kadar da acımasız olabileceğini göstererek ikinci şarkıdan belamızı bulduruyor. Bu erken gol sayesinde daha ikinci şarkıdan bu albümün kötü olamayacağı gibi bir fikre kapıldım ki, ilerleyen dakikalar, ilerleyen şarkılar beni birer birer doğruladı. Dinlendikçe güzelleşen Daytona Sand, Outta Time, C'mon Baby Cry, Trample Out The Days, Hexie Mountains gibi yoğun ve tutkulu Peck şarkılarını aradan çıkarıp albümün bana göre yıldızlarına doğru uzanalım.

The Curse Of The Blackened Eye'dan ne kadar bahsetsem az gelecek. Tek başına "Orville Peck kimdir" sorusunun görkemli bir cevabı olabilecek bu muhteşem şarkı, ikide bir dinlenip eskitilecek türden değil. Dinlemeyince de kendini özleten türden. Kalahari Down, gri bir western atmosferi çizen mızıka girişiyle son yılların en iyi country baladlarından biri. Yaylıların yaydığı yoğun hüzün enerjisini havada yakalayıp sesiyle iyice kederlendiren Peck'in şarap misali yıllandıkça tatlanacak şarkılarından. Bir diğer favorim olan Lafayette, nedendir bilmem bana nostalji duygusunu en fazla hissettiren şarkı oldu. Bilinçaltımda birikmiş western külliyatından süzülen bu nostaljinin "ben bu şarkıyı daha önce duydum" hissiyatı, sıfır kilometre bir şarkıda en sevdiğim özelliklerden biridir. Gidip görmemiş bile olsanız eviniz bellediğiniz o nostalji coğrafyasına ışınlayan beyin faaliyetleri sizi bir kez daha hayran bırakır. Albüme adını veren süper karizmasıyla Bronco, bu hüzün yumağı albümün orta yerinde coşku dolu bir country'n roll anıtı gibi dikiliyor. Lafayette, Daytona Sand ve Any Turn ile birlikte albümün tempolu kanadını temsilen, değil o hüzün yumağını bozmak, şahane bir balans sağlıyorlar.

Kapanışta yer alan All I Can Say, özellikle belirtilmese de muhtemelen şarkıyı Peck ile yazan Bria Salmena'nın Peck ile düet yaptığı, Mazzy Star şaheseri Fade Into You'yu anımsatan harika bir country pop baladı. Albüm bitince tarifsiz bir boşluk duygusu sarıyor. 53 buçuk dakika boyunca yaşadıklarımı, duyduklarımı düşünüp böyle bir albümün her zaman ulaşılabilecek şekilde elimin altında olmasına seviniyorum. Peck'in kimlerden etkilendiğini merak edip araştırdığımda hepsi birer country efsanesi olan Merle Haggard, Willie Nelson, Loretta Lynn, Dolly Parton isimlerine rastladım. Jefferson Airplane, The Mamas and The Papas, Güney Afrikalı olması sebebiyle Miriam Makeba ve Hugh Masekela, hatta Pink Floyd bile Peck'in hayran olduğu isimler arasında. Az sayıda eleştirmen tarafından standart country vokalini taklit ederek şarkı söylemekle eleştirilen Peck'in bir taklitçi olamayacak kadar güçlü, tutkulu, gökkuşağı sesinin içinde Johnny Cash var, Marle Haggard var, Kenny Rogers var, Elvis var! Adını bilmediğim ama country namına bugüne dek dinlediğim en harikulade şarkıcıları bir şekilde anımsatan nostaljik western manzaraları var. Çünkü Bronco, loş ışıklarla bezeli ahşap bir country bar evrenine olduğu kadar, o evrene sığmayan geceli gündüzlü, kederli coşkulu sınırsızlıklara da ait bir albüm.

1. Daytona Sand
2. The Curse of the Blackened Eye
3. Outta Time
4. Lafayette
5. C'mon Baby, Cry
6. Iris Rose
7. Kalahari Down
8. Bronco
9. Trample Out the Days
10. Blush
11. Hexie Mountains
12. Let Me Drown
13. Any Turn
14. City of Gold
15. All I Can Say

19 Aralık 2021 Pazar

Charlie Winston - Hobo



Yılsonu en iyiler seçimlerine bakıp da bir şey sandığınız, dinledikten sonra bir temiz sövdüğünüz albüm de çoktur hani. Bu sınıfa aldığınız albümlerin çoğunda deneysel ruhsuzluk hakimdir size göre. O nedir diyorsanız, iş olsun diye entelektüel cazırtılardan, post modern elektro sentezlerden veya “ne kadar anlaşılmaz, o kadar kültürlü” şarkı(!)lardan oluşturulmuş gavur eziyetleri derim. İçinde “şarkı” olan albümleri seviyorum. Kulağa deneysel ses yığınları olarak gelen, melodisiz, dilsiz, kulaksız şeyler bana göre değil. Kendine, albümüne, şarkılarına (lafta) karizmatik isimler uydurup, pop-art basın fotoları çektirip, indie veya deneysel yaftasıyla ortada dolaşan bu insanlar başka bir gayretin meyveleri bana kalırsa. Hani artık yazacak şarkı kalmadı da farklı birşeyler deneme uğruna böyle arayışlara girildi dense, arayış dediğin müzik değil de ses ise bir nebze anlaşılır. Ulan kötü olsun, ama şarkı olsun bari! Charlie Winston dinleyince böyle şeyler geçti aklımdan. Onun bir suçu yok. Sadece insanın daha yazacak çok şarkısı olduğu ümidini yüreklere salan bir müzik + şarkılar ürettiği için, artık standart normlarda şarkılar yapmanın bile kötü gözle bakılma sebebi sayılmaya yüz tuttuğu bir dönemde bu kadar doğal, normal ve keyifli olabildiği için suçludur olsa olsa!

Charlie Winston bir İngiliz. 2007’de Make Way isminde bir albüm yayınlıyor. Ama o albümden bazı şarkıları tekrar elden geçirip yanlarına yenilerini de ekleyerek temiz bir sayfa açmak suretiyle 2009’da Hobo albümünü çıkarıyor. Çok da iyi ediyor. Kulağımın pasını şöyle sağlamından siliyor. Şu ilk paragrafta dile getirmek istediğim bazı şeyleri bana daha ilk dizesiyle sunan Kick The Bucket, 80’lere el sallayan piyano baladı Boxes, her şeyiyle gerçek bir şarkı Like A Hobo, "voulez-vous coucher avec moi"yı bile çok güzel yerleştirdiği Tongue Tied ve bazen durgun, dingin, bazen de akustiğini hiç bozmadan eğlendiren diğerleri… İtinayla okunası sözleri, dinlendiği anı özelleştiren usta işi müziği ile uzun süredir görülmeyen bir dost sanki. Her şey bir yana çok güzel bir sesi var adamın. Soul statüsünde bile adını gururla taşıyabilecek derece hem de. Bu bile Hobo albümüyle uzun vadeli bir ilişki sağlayabilir benim için.

1. In Your Hands
2. Like A Hobo
3. Kick The Bucket
4. I Love Your Smile
5. My Life As A Duck
6. Boxes
7. Calling Me
8. Tongue Tied
9. Soundtrack To Falling In Love
10. Generation Spent
11. Every Step
12. My Name

15 Ekim 2020 Perşembe

Uffe Lorenzen - Magisk Realisme

 
Galmandsværk (2017) ve Triprapport (2019) adlı iki şahane akustik rock albümünün ardından fazla bekletmeden üçüncü atışı Magisk Realisme'yi yapan Danimarka'nın garage rock gururu ve gurusu Uffe Lorenzen, bu iki albümden farklı olarak kurucusu olduğu ve emekliye ayrıldığı Baby Woodrose grubunun garage/blues rock geleneklerine dönüş yapıyor. Albümü dinledikten sonra ne yalan söyleyeyim keşke bu da öncekiler gibi akustik olsaymış dedim. Ama bu albümün kötü olduğu anlamına gelmiyor kesinlikle. 4 yıl içinde soloları üçleyen, yine anadili Danca ile duygularını, tecrübelerini dillendiren Lorenzen, solo yolculuğuna önce Fas'tan başlamış, ikinci albümü için de ıssız bir yazlığa kapanmıştı. Bu defa 2019 yazı boyunca Kopenhag'da tek bir yere bağlı kalmadan, arkadaşlarının da yardımıyla 9 farklı evde ikamet etmek suretiyle 10 şarkının yazım sürecini geçirmiş. Başkentin farklı yerlerinde geçirdiği bu göçebe ve bohem yaşantı şarkılara da yansımış. Kalabalık bir şehirde yalnız olmak ve kendini kaybetmek teması etrafında şekillendirdiği şarkılar da bu ruh halini yansıtır nitelikte bestelerden oluşmakta.

Albüme adını veren ve önceki albümlerindeki haletiruhiyeyi koruyan Magisk Realisme dışında tüm şarkılar güçlü bir garage ve psychedelic rock dengesi taşımakta. Livet Skriger, I Mit Blod,  Stjernestøv, Lad Det Gå gibi şarkılar Baby Woodrose bölgesine ait. O bölgenin blues destekli cayır cayır ya da daha az cayırlı pop rock bileşenlerini taşıyorlar. Ama mesela Lorenzen'in trompet de çalarak inceden latin duygusu aşıladığı Efterår, pedal steel gitar çalarak nitelikli country yaptığı Caminoen, psychedelic pop rock denebilecek Tornerose albümü tekdüzelikten fersah fersah uzaklaştıran farklılıklar olarak görünüyorlar. Tekdüzelik, bazı Baby Woodrose albümlerinde hissettiğim hep garaj, hep psychedelic ısrarına istinaden kullanılmıştır. Kapanıştaki Dommedags Eftermiddag ise, Lorenzen'in Galmandsværk ve Triprapport albümlerindeki akustik evreniyle Baby Woodrose'un psychedelic hassasiyetlerini tek vücutta toplamış 4 dakikalık içsel bir yolculuk gibi sanki. Keşke bu albüm de öncekiler gibi akustik olsaymış dememin sebebi, o evreni özlemiş olmak yanında, bazı şarkıları o akustik çıplaklıkla hayal etmiş olmamdan kaynaklanmıştır. Muhtemelen Baby Woodrose'a doydum. Canım hala Galmandsværk ve Triprapport çekiyor. Yine de Uffe Lorenzen albümlerinin hikayelerini bilerek dinlediğimizde her şarkı yolunu bir şekilde buluyor. Magisk Realisme'nin "Kopenhag'da yalnız bir adam" hikayesi de dinledikçe gecesiyle gündüzüyle kendini anlatıyor zaten.

1. Lad Det Gå
2. I Mit Blod
3. Efterår
4. Camionen
5. Magisk Realisme
6. Livet Skriger
7. Tornerose
8. Nede Ad Vejen
9. Stjernestøv
10. Dommedags Eftermiddag

16 Temmuz 2020 Perşembe

Marc Cohn - Marc Cohn


Marc Cohn ismini bilmiyorum kaç kişi duymuştur. Duyduysa da 1991 tarihli ilk albümünün hit şarkısı Walking In Memphis ile duymuştur. (Şarkıyı yıllar sonra coverlayan Cher'e ait sananlar bile var bu arada.) 1959 Cleveland doğumlu Cohn, kendi adını taşıyan bu ilk albümüyle abur cubur gibi kaset tükettiğim bir dönemde, alacak daha iyi bir kaset bulamadığım bir gün, hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan, hatta daha önce bir yerlerde Walking In Memphis'i bile duymadan hayatıma girmişti. Beni bu kaseti almaya iten nedenleri hiç hatırlamıyorum. Belki Michael Bolton ve Rod Stewart'ın o blue-eyed soul hüznüne sardığım döneme denk gelmiştir. Tabii bu dönem, duygusal açıdan tutunamamışlığın o hüzne kapılarını ardına dek açmış olduğu da bir dönemdi. Zaten o boşluğu hissettirecek bir albüm kapağı da son noktayı koymuştur. Hatırlamadığım o satın alma günündeki ruh halimi şimdi böyle yorumlamaya çalışıyorum. Lise yıllarında önce gitar, ardından piyano çalmayı öğrenerek kendi şarkılarını yazmaya başlayan Cohn, Şubat 1991'de kendi adını taşıyan ilk albümüyle en başta ülkesinde çok önemli başarılar kazandı. 1992'de En İyi Yeni Sanatçı kategorisinde Grammy kazandı. Şimdilerde osuranların bile 1 numaraya yükseldiği Billboard 200 listesinde Walking In Memphis ile o zamanlar 38 numaraya kadar yükseldi. Billboard'un, Grammy'nin saygınlığı olduğu güzel yıllardı.

İlk albüm Marc Cohn, Willie Dixon coverı 29 Ways dışında tamamı Cohn bestesi şarkılardan oluşmakta. Tıpkı albümü hangi duygularla, nerede, ne zaman aldığımı hatırlamadığım gibi, açılış şarkısı Walking In Memphis'i ilk duyduğumda ne hissettiğimi de hatırlamıyorum. Ama albüm onunla ve birazdan sayacağım başka şarkılarla yıllar içinde o kadar demlendi, o kadar güzel yaşlandı ki, bende 2020'lere kadar taze kalabilmesi harika bir duygu. Walking In Memphis, piyanonun Cohn'un başta hüzün olmak üzere her duyguya hakim sesiyle mükemmel bütünleştiği, sonlara doğru gospel korosuyla tüyleri iyice dikenleştiren, sonra tekrar sakinleyip finalini yapan asla eskimeyecek bir şarkı. Albüme konuk olup Cohn'a omuz veren çok kaliteli isimler var. Mesela en başta müzik dünyasında sayısız isme hizmet vermiş, burada da çeşitli şarkılarda gitar, bas, organ, buzuki çalmış bir John Leventhal var. Perfect Love'da Amerikalı singer/songwriter insan James Taylor geri vokalde, Saving The Best For Last şarkısında The Beatles ile de çalışmış David Spinozza akustik gitar çalıyor. Üç şarkıda New Yorklu efsane perküsyonist Bashiri Johnson dokunuşları mevcut. Yine albümün en içten şarkılarından olan Dig Down Deep'te Arto Tunçboyacıyan hem perküsyonda, hem de final düzlüğündeki geri vokallerde şahane. Daha ilk albümden bu kadar elit müzisyenin konuk olması, şarkıların kalitesine baktığımızda hiç de boşuna değil.


Her ne kadar albüm vitrini Walking In Memphis gibi görünse de, başından beri ondan hiç ayrı bir yere koymadığım harika şarkılar var. Her dinlediğimde içimi sinematik hissiyatlarla acıtan Strangers In A Car, müzikal manada hüzün ve umudu bünyesinde buluşturan şarkılardan biri olmuş Silver Thunderbird, türlü perküsyon materyalleriyle bu hüzne otantik bir havanın katıldığı Dig Down Deep, Cohn'un konuşmakla şarkı söylemek arası vokaliyle, enfes akustik gitar melodisiyle, Bashiri Johnson'ın perküsyonlarıyla, James Taylor'ın doğru zamanda ortaya çıkıp iç ısıtan "under the moon and stars above" repliğiyle Perfect Love, Cohn'un adeta kendi piyanosuyla düet yaptığı Walk On Water, o piyanoya slide gitarın, buzukinin katıldığı kapanış gibi kapanış True Companion kesinlikle zamansız şarkılar. Marc Cohn soul odaklı pop rock şarkıcılığı, gitar ve piyano odaklı müzisyenliği kadar şarkı sözleriyle de edebi bir güce sahip. Ateistliğini ironilerle, tutkusunu nokta atışı tespitlerle, hayata dair gözlemciliğini umursamaz teslimiyetlerle betimleyen ve bunların hepsini kendi kontrolü altında tutan içten hüznüyle çok iyi bir yazar. Onun ikna edici sesi, her ne anlatıyorsa ne kadar haklı olduğunu düşündürürdü bana. Geçen yıllar, alınan yaşlar bile bunu değiştiremedi.

Marc Cohn'un ikinci albümü The Rainy Season 1993'te çıktı ve bu defa ne ile karşılaşacağımı bilerek o kaseti de hemen aldım. Leventhal ve Tunçboyacıyan onu yine yalnız bırakmamıştı. James "Hutch" Hutchinson,  Jim Keltner,  Larry Campbell, Benmont Tench gibi ancak o dönemin kaliteli albümlerinin bookletlerinde görebileceğiniz usta müzisyenler gelmişti. Bu defa vitrinde enfes bir Walk Through The World vardı. Rest For The Weary, bir zamanların en cool blues rock sanatçılarından Bonnie Raitt'in vokali ve slide gitarıyla eşlik ettiği The Rainy Season, hele de David Crosby ve Graham Nash'in geri vokalleriyle Crosby, Stills, Nash and Young armonisi kattıkları She's Becoming Gold, rhythm & blues lezzeti Baby King şarkıları da Marc Cohn deyince aklıma gelenlerden oldu. Ama ilk albümün efsanesinin gölgesinde kalmış ikinci albümden sonra nedense onu takip etmeyi bıraktım. Belki de Marc Cohn'a doydum ve bilinçaltım bir şekilde ondan gelebilecek olası vasat albümleri kabul etmeye yanaşmıyordu. Öyle ki daha sonra dört albüm daha çıkarmış ve ben hiçbirini henüz dinlemedim. Bu vesileyle onlara da uğrarım. Benim Marc Cohn'a olan sevgim sadece ilk iki albümle değil, onların beni bir dinleyici olarak yükseltip bıraktığı zirveyle tanımlanıyor. Onları dinlerken zaten yeni Cohn albümleri dinler gibi hissediyorum. Bu da bana yetiyor.

1. Walking in Memphis
2. Ghost Train
3. Silver Thunderbird
4. Dig Down Deep
5. Walk on Water
6. Miles Away
7. Saving the Best for Last
8. Strangers in a Car
9. 29 Ways
10. Perfect Love
11. True Companion

25 Mart 2020 Çarşamba

Manu Chao - Clandestino


1961 Paris doğumlu José-Manuel Thomas Arthur Chao, ya da bilinen adıyla Manu Chao, İspanya kökenli bir Fransız müzisyen olarak 90'ların sonunda çıkardığı ilk solo albümü Clandestino ile bağımsızlığını güçlü biçimde ilan etmiş harikulade bir müzisyen ve aktivist. Bu ilan öncesinde yapmış olduklarına şöyle bir bakalım. Ailesi o doğmadan kısa bir süre önce Franco diktatörlüğündeki İspanya'dan kaçıp Paris'e yerleşmiş. Yazar ve gazeteci olan babası Ramón Chao'nun sanatçılar ve entelektüellerden oluşan eş dost çevresi, Manu'nun büyüme çağlarında hep etrafındaymış. Müziğin bu etkileşimlerin önemli bir parçası olduğunu söylemeye gerek yok. Yaşıtları dönemin popüler şarkıcı ve gruplarını dinlerken, Manu'nun favori müzisyeni Kübalı piyanist şarkıcı Bola de Nieve'ymiş mesela. Müzik kariyerine Paris sokaklarında müzisyenlik yaparak başlayan Manu Chao, 1984-86 arasında Hot Pants isimli grubuyla iki albüm, 1985-90 arasında da Los Crayos adlı grupla da dört albüm yapmış. Bu gruplarda çeşitli dilleri ve müzik türlerini tecrübe etmiş. Bir yandan da kardeşi Antoine Chao ve arkadaşlarıyla birlikte 1986-95 arasında aktif olan, dört stüdyo, bir de konser albümü çıkaran Mano Negra serüveni başlamış. Özellikle Avrupa'da çok sükse yapan, latin alternative, alternative rock, folk punk, pop rap türünde çok iyi şarkılar çıkaran Mano Negra, türlü başarılara imza attıktan sonra 1995'te Antoine'in de içlerinde olduğu grup üyelerinin çoğunun ayrılmasıyla dağılmıştı. Ama Manu Chao için bazı şeyler yeni başlıyordu.

Madrid'e dönen Chao, burada Mano Negra'dan bazı grup arkadaşlarıyla birlikte Radio Bemba Sound System adındaki grubunu kurdu. Bu isim, Küba Devrimi sırasında Fidel Castro ve Che Guevara tarafından Sierra Maestra'da kullanılan iletişim sisteminden geliyordu. Bunun yanında Meksika'dan Tijuana No!, Brezilya'dan Skunk, Arjantin'den Todos Tus Muertos gibi yerel ska, punk, rock, reggae gruplarıyla da temas halindeydi. Chao'nun amacı, farklı kültürlere ait müziklerden, sokak ve bar şarkıları formatında şarkılar yazıp söylemekti. Bu ortak kimyadan ve prensipten olağanüstü şarkılar çıktı. O şarkılar da grup ismi kullanılmadan, Manu Chao'nun kendi adıyla Clandestino (Yeraltı) ismi verilerek Ekim 1998'de piyasaya sürüldü. 16 şarkılık albümde İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve İngilizce dilleri, "soundbite" denen minik konuşma ve müzik alıntıları ve tabii birbirinden rol çalan, birbirine destek çıkan, birbirinden güzel ezgileri duymak süper bir deneyimdi. Clandestino, Fransa'nın her yıl düzenlediği müzik ödülleri olan Victoires de la Musique 1999'da En İyi Dünya Müziği Albümü ödülü aldı. 2005'te yayınlanan "Ölmeden Önce Dinlemeniz Gereken 1001 Albüm" adlı kitapta yer aldı. Dünya çapında 5 milyon kopya sattı. Hepsinden önemlisi, Manu Chao gibi harika bir müzisyeni, duyarlı bir aktivisti Mano Negra dışında kendi adıyla tüm dünyaya tanıttı.


Açılış şarkısı Clandestino, aynı zamanda albümde Manu Chao ile birlikte Chico César'ın ortaklaşa yazdıkları tek şarkı. Diğer tüm besteler Chao'ya ait. Genel bir değerlendirmeyle, sıcacık akustik latin nağmelerine kimi zaman ska, kimi zaman reggae ritimlerinin eşlik ettiği ama şarkıların asıl ritmini liriklerinden ve onları yazıp seslendiren Manu Chao'nun şahane vokalinden alan şarkılarla dolu 45 dakikalık bir yolculuğa çıkıyoruz. Şarkılar birbiriyle o kadar içli dışlı, o kadar bütünlüklü ve uyumlu ki, konsept albüm bile denebilir. İki İngilizce, iki Fransızca, iki Portekizce, geri kalanı İspanyolca şarkılardan oluşan bu konsept içinde şarkılar hiçbir şekilde ayrıksı, eğreti durmuyor. Mesela albümün en sevimli şarkılarından İngilizce olarak söylediği Bongo Bong'un alt yapısı kendini hiç bozmadan Fransızca Je ne t'aime plus'ye dönüşüyor. Benzer ritimlerde ilerleyen 7-8 şarkı var ama hepsi kendini bir şekilde diğerlerinden ayırmayı başarıyor. Mentira… ve Welcome To Tijuana'nın western soslu tropik atmosferleri her dinleyişimde sıcak bir çöle, sıcak bir plaja, sıcak bir tropik bara ışınlıyor beni. Bazen gündüzü, bazen geceyi yaşıyorum. Desaparecido ve La Vie à birer enstrümantal olsalar hoş birer fon müziği olurlardı. Oysa Manu Chao vokaliyle karakterize olup bambaşka bir şeye dönüşüyorlar. Por el Suelo veya La Despedida'yı da birbirinden ayıran yine ufak nüanslar oluyor. Aslında bu yorumları ikili, üçlü eşleştirmelerle diğer şarkılara uyarlayabiliriz. Bu rengarenk sound bunu gerektiriyor.

Albümün iki lokomotif şarkısı olan Luna y Sol ve Malegria'yı ne kadar da dinlesem doyamam. Hele de Luna y Sol'un dile yapışan "arriba la luna ohea" nakaratını konserlerde kimbilir seyircilerle birlikte nasıl bir coşkuyla söylüyordur. Malegria'ya ise böyle "catchy" bir nakarat düşünmemiş. Día luna... día pena'da da aynı nakarat var. Ama şarkı pamuk gibi olunca etkisi de farklı oluyor. İşte Día luna... día pena'yı da Luna y Sol gibi bir stadyum canavarına dönüştürmek varken hoş bir latin günbatımı lezzetine dönüştürme özgürlüğünü ilk solosunda doya doya yaşıyor, yaşatıyor Manu Chao. Lagrimas de Oro'da çift sesle kendiyle düet yapıyor. Minha Galera duyduğum en zahmetsiz ve en güzel reggae şarkılarından biri. Clandestino'dan sonra dört albüm daha yapan Chao, bunlardan sadece 2001 tarihli ikinci albümü ...próxima estación... Esperanza ile Clandestino'ya yaklaşabildi bana göre. Zaten onun dışında kalmış şarkıların toplandığı bir albüm gibiydi. Me gustas tu, La primavera, Denia üçlüsü harikadır. Diğer Chao albümleri de güzeller. Ama asla Clandestino gibi bir başyapıt olamadılar benim için. Başında "latin" kelimesi bulunan hiçbir müzik türüyle (Brownout'a şerh düşerek) aram sıkı fıkı olmadı. Belki biraz da bu yüzden Manu Chao'ya ve Clandestino'ya verdiğim önem çok başkadır. Manu Chao'ya benzeyen beş kişi bile sayamam. Gittiği her ülkede hala sokaklarda müzik yapabilen, şöhretli bir rock star yerine mahallenin gitarlı abisi gibi takılan, yerli halk, kadın, seks işçileri, hayvan, çevre hakları konusunda hem sosyal medyadan, hem de müzikal kimliğiyle duyarlılığını gösteren, marihuananın yasallaşmasını savunan şeker gibi bir adam. Clandestino da bu adamın birebir yansıması.

1. Clandestino
2. Desaparecido
3. Bongo Bong
4. Je ne t'aime plus
5. Mentira…
6. Lágrimas de oro
7. Mama Call
8. Luna y sol
9. Por el suelo
10. Welcome to Tijuana
11. Día luna... día pena
12. Malegría
13. La vie à
14. Minha galera
15. La despedida
16. El viento