1989 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1989 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2026 Cuma

Badlands – Badlands

 
1989 yılı hard rock ve glam metal açısından son derece kalabalık bir yıldı. Birçok grup saç spreyiyle parlatılmış, makyajın dibine vurmuş, aşırı cilalı prodüksiyonlar peşindeyken Badlands adıyla hayata geçen bir grup başka bir yol seçti. Eski Ozzy Osbourne gitaristi Jake E. Lee'nin, 1986-87 yılları arasında Black Sabbath'da vokal yapmış Ray Gillen ve 1985-88 yılları arasında yine Black Sabbath'da davul çalmış Eric Singer ile birlikte kurduğu Badlands, 1989 tarihli ilk albümünde 1970'lerin blues temelli hard rock ruhunu 1980'lerin teknik becerisiyle birleştirmesiyle dikkat çekmişti. Mesela Cinderella gibi blues rock'tan beslenen hard rock grupları o dönem daha zekice ve kalıcı işler yapıyorlardı. Badlands, böylesi tecrübeli isimlerin sessiz sakin bir araya geldikleri, pek de ticari başarı elde edemedikleri bir proje olarak kaldı. Üç albüm yapıp 1993'te de dağıldı gitti. Lakin kendi adlarını taşıyan ilk albümleri yıllandıkça tadına tat katan bir şarap misali hala dinledikçe damağımı çatlatır. Bir baştapıt değildir belki ama dönemi içinde beceri dolu kaliteli anlar barındırır.

Albüm prodüksiyon açısından yine o yılların sakız edilmiş klişelerini umursamayan bir yanı da var. Davullar doğal duyulur, gitar tonları sıcak ve hamdır, vokaller ise yapay efektlerle boğulmamıştır. Bu yaklaşım, dönemin parlak ve steril kayıtlarından belirgin şekilde ayrılır. Badlands'in bel kemiği Jake E. Lee burada kariyerinin en özgür performanslarından birini sergiliyor. Ozzy dönemindeki agresif metal riflerinden ziyade blues, southern rock ve klasik hard rock etkilerini öne çıkarıyor. Ray Gillen ise albümün diğer bir yıldızı. Çok güçlü, soul etkili ve zaman zaman David Coverdale'i andıran vokalleriyle şarkılara karakter katıyor. Jake E. Lee'nin riff yazımındaki ustalığını hemen gösterdiği açılıştaki High Wire, atmosferi baştan kuruyor adeta. Benzer karakterdeki Hard Driver da pekala açılış yapabilecek kalibrede. 1 dakika 22 saniyelik akustik Jade's Song'un bir nevi intro işlevi gördüğü Winter's Call, demirbaşlardan biri. Başlarda hantal bir izlenim bıraksa da giderek blues ve hard rock arasında coştukça coşan, Lee'nin kozmik gitar solosuyla zirve yapan Streets Cry Freedom ve hemen hemen aynı şeyleri söyleyebileceğim özgün hard rock bestesi Devil's Stomp'u da bir yere not edelim.

Aslında özellikle ikinci yarıdaki son dört şarkı albümü bir miktar ağırlaştırmıyor değil. Kendi içlerinde parlak anlar anlar taşısalar da bir bütün olarak yorabiliyorlar. En iyiyi sona sakladım. Onun adı Dancing on the Edge... Olağanüstü riffleri, şahane nakaratı, grubun grup olarak uyumda tepeye ulaştığı mükemmel bir şarkı. Benim için gerçek bir başyapıt. Hele de Lee'nin inanılmaz gitar solosuyla iyice yükselen, tanrılardan ateş çalan, çalamamış olsa bile buna yeltenen bir parça. Albüm yayımlandığında olumlu eleştiriler aldı ve yıllar içinde kült bir statü kazandı. Daha sonra birçok yayın tarafından en iyi hair metal/hard rock albümleri arasında gösterildi. Bugün özellikle gitaristler ve klasik hard rock meraklıları arasında büyük saygı ve "hidden gem" muamelesi görüyor. Neticede Ozzy'nin, Black Sabbath'ın tedrisatından geçmiş adamlar bunlar. Ömürleri biraz daha uzun ve istikrarlı olsaydı Cinderella ve The Black Crowes ligine adlarını kazıyabilirlerdi. İşte Badlands öyle bir albüm ki, tek başına bile bunları söyletebiliyor. Ham, tutkulu ve zamansız bir hard rock albümü.

1. High Wire
2. Dreams in the Dark
3. Jade's Song
4. Winter's Call
5. Dancing on the Edge
6. Streets Cry Freedom
7. Hard Driver
8. Rumblin' Man
9. Devil's Stomp
10. Seasons
11. Ball & Chain

8 Mayıs 2026 Cuma

Johnny Diesel & The Injectors - Johnny Diesel & The Injectors


Asıl adı Mark Lizotte olan Amerika doğumlu Johnny Diesel, Avustralya’da kurduğu beş kişilik The Injectors ile birlikte 80’ler sonunda Avustralya’nın en iyi pub rock gruplarından biriydi. 1989’da çıkan Johnny Diesel & The Injectors albümü, nedendir grubun ilk ve son albümü oldu. Albüm, Avustralya’nın Grammy’si sayılan ARIA’lardan “En İyi Yeni Sanatçı” ve "Yılın En Çok Satan Albümü” ödüllerini aldı. Babası saksafon çalan Diesel, onun devasa müzik arşivinde yer alan R&B klâsikleri ile büyümüş olmanın, kendi gönlünün de rock ve blues köklerine kaymasının getirdiği aşkla 1986’da grubunu kurdu. Bir yıl sonrasında ise olağanüstü bir vokal olan ve Avustralya’nın blues markası olarak kabul edilen Jimmy Barnes’ın konser açılışlarını yaptı. Onca konser ve hayrana, üstelik kendi adlarını taşıyan bir rock’roll harikası albüme rağmen bir süre sonra dağıldı. Mark Lizotte’nin 1999’da çıkan solosu Soul Lost Companion’dan beri de ona ait bir notaya rastlanmadı.

Bütün bu bilgileri, albümü dinlediğim 90’lar başında edinmem mümkün değildi. Elimde sadece adını sanını duymadığım James Dean çakması bir adam ve grubuna ait bir kaset vardı. Onu da ta o zamanlar alışkanlık edindiğim yeni şeyler duyma hevesiyle almıştım. Aldığım günden beri adeta walkmenimin bir uzvu haline gelmişti. Yaz kış demeden dinliyor, dinledikçe azıyor, yoruldukça duruyor, hüzünleniyordum. Elimde olmayan gitar ve mikrofonla Johnny Diesel’cilik oynuyordum. Springsteen ve Mellencamp’tan beri böyle tutkulu bir rock duymamıştım. Bunun en mühim sebebi Johnny’nin olağanüstü sesiydi. Her yola gelebilen, anlattığı her duyguyu müziği ile özdeşleştirebilen, söylediklerine gözü kapalı ikna edebilen, dengeli, seksi ve harbi bu ses, içimde müthiş bir şarkı söyleme hissi doğuruyordu. Meseleyi Johnny gibi şarkı söyleyebilmek olarak algılamıştım ilk başlarda. Oysa mesele, onun yaydığı enerjinin sınırsızlığındaki “şarkı söyleme” isteğinin keşfiyle, aslında sevdiğiniz herhangi bir şarkı için de aynı cüreti hissedebilir oluşunuzdu. Yani kabaca, onun sesinin gaza getirişi sadece Johnny Diesel & The Injectors sınırlarına hapsolmuş değildi benim için.


Genelde son paragraflarda şarkı isimleri telaffuz ederim. Ama burada telaffuz edeceğim 12 şarkı var ki, isimleri de zaten aşağıda. Yaklaşık 20 yıldır kopamadığım bir albümden oturup da şarkı ayıklayacak değilim. Hepsini ilk günkü gibi seviyorum. Öyle zamansız bir albüm ki, yer yer verdiğim uzun aralara rağmen yıllar sonra dinlediğimde bile hepsine ayak uydurur biçimde mırıldanabiliyorum. Mırıldanırken işi abartarak sahne triplerine girip tükürükler saçabiliyorum. Artık ne kadar çok dinlediysem gitar ve saksafon sololarına, davul ataklarına bile yetişebiliyorum. Sözünü ettiğim dönemde hayatımın soundtracklerinden biri olan bu albümü, içindeki Don’t Need Love’ı, Cry In Shame’i, Burn’ü, Never Last’ı, Since I Fell For You’yu, Comin’ Home’u dinleyebilmek için okuldan eve nasıl gittiğimi hatırladıkça, o günlerden bu yana Johnny Diesel & The Injectors sevgimin hiç değişmediğini fark ettim. Şimdi işten eve, okuldan eve, sokaktan eve giderken de eve varmamıza gerek kalmadan şarkılara ulaşabiliyoruz. Ama onları özlemenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu unutmamak lâzım.

1. Lookin' for Love
2. Parisienne Hotel
3. Cry in Shame
4. Since I Fell for You
5. Don't Need Love
6. Comin' Home
7. Soul Revival
8. Fire Without a Flame
9. Burn
10. Get Ya Love
11. Never Last
12. Thang II

20 Eylül 2025 Cumartesi

Bonnie Raitt - Nick Of Time

 
2025 itibarıyla 76 yaşında olan Amerikalı blues rock sanatçısı Bonnie Raitt’in 10. stüdyo albümü Nick Of Time çıktığında kendisi tam 40 yaşındaydı. Kariyeri boyunca 18 albüm yaptı. Nick Of Time'dan giriş yapma sebebim, onunla tanışma albümüm olması. Blues'u zaten bilirdik de, blues rock denen, pop rock'tan country'ye, americana'dan folk rock'a uzanan daha geniş bir yelpazeyle tanışmamın ve bu tanışmadan memnun olmamın örneklerinden biridir. 5 milyon kopya satan, 1990 Grammy Ödülleri'nde Yılın Albümü dahil 3 ödül kazanan, dünyaca ünlü Rolling Stone dergisinin tüm zamanların en iyi 500 albümü listesinde 2003 yılında 229. sırada olan, "1001 Albums You Must Hear Before You Die" kitabına dahil edilen, Washington'da bulunan Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihsel veya estetik açıdan önemli" olduğu gerekçesiyle ABD Ulusal Kayıt Sicilinde korunmak üzere seçilen Nick Of Time, kaliteli bir albüm olduğunu göstermek için daha ne yapsın? Tabii ben 89 veya 90'da Nick Of Time kasetini aldığımda bunların olacağını ve albümün bu günlere aynı dirilikte geleceğini öngörecek bir birikimde değildim. Sadece basit bir biçimde şarkıları çok seviyor, defalarca dinliyor, coşuyor, hüzünleniyordum. Benim için yeni tanıdığım bir kadın şarkıcı/gitaristin ilk albümü gibiydi. Kariyerinin orta yerinde piyasaya çıkan ve Raitt'in hayatının akışını değiştiren Nick Of Time'ın hikayesinden çok sonra haberim oldu.

Bonnie Raitt için Nick Of Time sadece bir müzikal dönüş değil, aynı zamanda kişisel bir yeniden doğuş hikayesiydi. 1980’lerde kariyerinde zor bir dönem geçiren, özellikle son iki albümünün başarızlığı sonucu maddi manevi zor bir döneme giren, plak şirketiyle sözleşmesi fesh edilen Raitt, grubunun parasını ödeyemedi, depresyona girdi, aşırı yeme, içme, partileme sonucu darmadağın oldu. Bir ara kendisine hayran olan Prince'in onu kendi şirketi Paisley Park Records'a katılmaya ikna etmesi de faydalı olmadı. Daha yeni materyal hazırlayamadan kayak kazası geçirip iki ay yatağa mahkum oldu. "Adsız Alkolikler"e katılıp arınmaya çalıştı. Prince ile çalışma şansı suya düşünce Paisley Park'tan da ayrıldı. Akustik konserlerle geçimini sağlamaya çalışırken ünlü yapımcı Don Was ile yolu kesişti. Birlikte eski Disney filmlerindeki müziklerden oluşan toplama bir tribute albüm için Baby Mine adlı şarkıyı kaydettiler. Don Was ile kimyalarının uyuştuğunu görunce, çıkarmayı düşündüğü yeni albümü için onun yapımcı olmasını istedi. Ne var ki artık onun ticari bir getirisi olmayacağını düşünen yöneticiler, işin içinde Don Was olmasına rağmen albüm finanse etmeye yanaşmadı. Ta ki Capitol Records'dan Tim Devine yeni bir Bonnie Raitt albümüne sıcak bakıp onunla 150 bin dolarlık sözleşme yapana kadar. Böylece yeni bir doğuş için gerekli tüm şartlar oluştu.


Üç yıl aradan sonra gelecek yeni bir albümün Don Was gözetiminde kaydedilecek olması, acaba işe funk da karışacak mı beklentisi doğurdu. Doğrudan olmasa da country, pop, soul ve blues gibi türlerin zarif bir birleşimine katık edilmiş ince funk dokunuşları ortaya son derece samimi ve derinlikli bir sound çıkardı. Böylece hem ticari, hem de eleştirel anlamda zirveye doğru bir yolculuk başlamış oldu. Açılıştaki Nick Of Time ve kapanıştaki The Road's My Middle Name olmak üzere iki Bonnie Raitt bestesi ve dokuz coverdan oluşan albüm, yaşlanma korkusu, aile bağları ve zamanla yarış gibi temalar içeren Nick Of Time şarkısının huzur veren sounduyla açılış yapıyor. Hemen ardından albümün yıldızı saydığım Thing Called Love geliyor. John Hiatt'ın Bring The Family (1987) albümünden alınma bu cover, albümün temposunu çok iyi yükselttiği gibi, Raitt'in müzikal kimliğine ve karizmasına çok uyan bir yorum olarak göz kamaştırıyor. 35 yaşında bir Dennis Quaid'in oynadığı video klibi de gayet hoştur bu arada. Başta Thing Called Love ayarında başka şarkı olmaması biraz hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama o kulvara çok abanmayıp farklı karakterde şarkılar seçmek, ticari çakallıklar peşinde koşmayıp çeşitliliği, kaliteyi öncelik olarak belirlemek anlamına geliyor. Yaldır yaldır bir geri dönüş albümü yapmaktansa, bu geri dönüşü anlamlandıran daha içsel bir yol seçiyor Raitt.

Cry On My Shoulder (David Crosby ve Graham Nash'in şahane geri vokalleriyle), Nobody's Girl, Too Soon To Tell, I Ain't Gonna Let You Break My Heart Again (Herbie Hancock'un şahane piyanosuyla) dörtlüsü, belki Thing Called Love coşkusu taşımıyor. Ama onların taşıdığı şey, orta yaşla yüzleşme, aşkın iniş çıkışları, kişisel olgunlaşma, kadın ruhunun gücü ve kırılganlığı temalarını işleyen şarkı sözleri yanında, çok çarpıcı bir melankolinin temsili soul, blues, folk, country, caz ustalığı. Raitt’in yumuşak ve güçlü vokali, bu sözlere duygusal bir ağırlık, samimi dokunuşlar katıyor. Ayrıca Raitt’in slide gitar kullanım ustalığı da blues ve folk köklerine olan bağlılığının hala kaybolmadığını hatırlatıyor. Nick Of Time, Bonnie Raitt’in olgunluk döneminin getirdiği içgörülerle harmanlanmış, dürüst, zarif, onun hem sanatçı olarak ustalığını hem de insani kırılganlıklarını sergilediği bir başarı öyküsü. Üstelik bu başarıyı, popüler müzik piyasasının gençleşmeye odaklandığı bir dönemde elde etmiş olması, albümün kalıcılığını daha da anlamlı kılıyor. The Road's My Middle Name gibi gelenekselden, Have A Heart gibi moderne uzanan geniş yelpaze, Nick Of Time'a tecrübe kadar güncele de dal oluşturmuş eski bir ağaç niteliği katıyor. Raitt’in bir sonraki albümü Luck Of The Draw (1991) da çok iyiydi. Something To Talk About, Come To Me, I Can't Make You Love Me gibi hala özlediğim şarkıları içinde taşır. Sonrasında kendisinden kopmuş olsam da, bu iki albümün sağladığı yoğunluğun bir doygunluk yaratmış olma ihtimali de yüksek. Devamında 6 albüm daha çıkarma dirayetine sahip olması bile çok güzel.

1. Nick of Time
2. Thing Called Love
3. Love Letter
4. Cry on My Shoulder (feat. David Crosby & Graham Nash)
5. Real Man
6. Nobody's Girl
7. Have a Heart
8. Too Soon to Tell
9. I Will Not Be Denied
10. I Ain't Gonna Let You Break My Heart Again
11. The Road's My Middle Name

28 Temmuz 2023 Cuma

Kingdom Come - In Your Face

 
Artık o kadar kötü albümler çıkmaya başladı ki oturup ağız tadıyla yeni bir şeylerden bahsetmek yalan oldu bu aralar. Böyle olunca kulak sağlığımızı da düşünmek icap ediyor. Çare her zaman olduğu gibi eskilerde. Dijitalleşme öncesinde bilgisayarsız, internetsiz dönemin yıldızı kasetlerde bulduğumuz mutluluğa artık kasetlerin kendisiyle olmasa da bilgisayarlı, internetli dönemde ulaşıyoruz. Kötü albümlerden ve şarkılardan kaçarken sığınağımız 80'lerin, 90'ların şahane albümleri oluyor. İşte öyle günlerden birinde sığınak ararken karşıma çıkan Alman grup Kingdom Come'ın kendi adını taşıyan 1988 tarihli ilk albümüne bilmem kaçıncı kez düştüm. Bu hard rock başyapıtından 2010 yılında etraflıca söz etmiştim. O yazının son paragrafında ikinci albüm In Your Face'in bu ilk albüme en çok yaklaşanı olduğunu söylemiştim. İlk albümü yine aynı keyifle dinledikten sonra grubun tadına doyamayıp In Your Face'e uzandım. İlk albümden hemen bir yıl sonra çıkması, daha ilk albümün onyıllar sürecek etkisi bitmediğinden önce tuhaf gelmişti. Belki biraz da bunun yüzünden, ama en çok da ilk albümün koyduğu çıta yüzünden değeri uzun süre bilinmedi. In Your Face'e borçlu hissettiğimden kendi adıma bu değeri bir nebze vermek isterim.

80'lerin sonu Kingdom Come kariyerinin başı oldu. 88 ve 89 albümleri o kadar güçlü, köklerine bağlı, aynı zamanda yenilikçiydi ki, benim için hala taptazedir. Yine de Kingdom Come 88'in tahtına hiçbir Kingdom Come albümünün oturamayacağını tekrarlayarak onun bir yaş küçüğü olan In Your Face'e geçelim. Sound olarak davul tonu dışında pek bir değişiklik yok aslında. Who Do You Love, Perfect 'O', The Wind, Gotta Go (Can't Wage A War) dörtlüsü o taptaze Kingdom Come karakteristiğine sahip şarkılar. Bu karakteristiğin içinde harikulade riffler, tutkulu nakaratlar, Led Zeppelin mirası hard/blues rock kıvraklığı ve yine buna bağlı olarak Lenny Wolf'un erken Robert Plant ilhamlı enfes vokali var. Zaten grubun tek cümlelik özeti de bu. Yukarıda saydığım muhteşem dörtlünün bir lig altında mücadele veren Highway 6, Mean Dirty Joe, Do You Like It ve sağlam bir blues rock olan Just Like A Wild Rose da albümün kalitesine katkı sağlayan besteler. İşte bence Kingdom Come 88'de bu lig olayı yoktu. Tüm şarkılar üst ve eşit bir düzeyden ses veriyordu. Canımı en çok sıkan da albümün Stargazer gibi sıradan bir şarkıyla kapanış yapmasıydı. 

Yine de bu iki olağanüstü albümden sonra gelen tam 11 albümden aklımda kalan tek şey, yalan olmasın sadece Both Of Us adlı nefis şarkı. Bu 11 albümü kesinlikle hatırlamıyorum. Hatta bazılarını dinlediğimden bile emin değilim. Artık Wolf'un şarkı yazarlığındaki gerileme mi, yoksa daha fantastik bir ifadeyle ilham perilerinin terk eylemesinden mi bilinmez, dinlediğim halde beni çarpmamış olmalarından ötürü bu 1 değil, 5 değil, 10 değil, 11 albümden aklımda bir şarkı dışında bir şey kalmamış olması hiç normal değil. Fırsat bulursam dönerim diyeceğim ama ilk iki albümlerinde olmayıp da onlarda olan bir şeylerin varlığına pek ihtimal vermiyorum. Atla deve değil aradığım. İyi şarkılar olsun yeter. Efsanevi ilk albümün görkeminden sonra gelen In Your Face'in bende hep hüzünlü bir havası olmuştur. Üstelik What Love Can Be ve Loving You gibi iki öldürücü balada benzer bir şarkıya sahip olmamasına rağmen. O hüzün, sound kaynaklı bir hüzünden ziyade, belki de Kingdom Come'ın uzun kariyerine benim gözümde daha ikinci albümden erken veda edişinin hüznüdür. "Erken veda" tamlamasının kendisi zaten yeterince hüzünlü değil mi?

1. Do You Like It
2. Who Do You Love
3. The Wind
4. Gotta Go (Can't Wage a War)
5. Highway 6
6. Perfect 'O'
7. Just Like a Wild Rose
8. Overrated
9. Mean Dirty Joe
10. Stargazer

9 Mart 2021 Salı

Texas - Southside


1990 yazıma damgasını vuran 3-4 albümden birisidir Texas’ın Southside’ı. Zaten o sıralarda favori 3-4 albüm oluyor, tüm yaz boyunca dönüşümlü vaziyette onları dinliyordum. Kaset sektörünün (iyi ki) bilip bilmeden her albümü ülkemizde piyasaya sürmeye başladıkları bir dönemde edindiğim Southside, o yaz beraber tatile çıkmak isteyeceğim kadar harika bir albümdü. Geçmiş zaman kullandığıma bakılmasın, hâlâ da öyle. Sadece gelişen teknolojinin sağladığı imkânlar furyası ve yeniliğe aç müzik serüvenleri arayışları ile böylesi favori albümlerimizden uzun vadeli kopmalar yaşayabiliyoruz. Ve dönüş hep hüzünlü oluyor. Çünkü o yaz, o kış, o bahar aklınıza geliyor, her şarkı sizi bir zaman makinesine bindirip tekrar oralara fırlatıyor. Bize geçen yılları, yaşlandığımızı hatırlatan şarkıların, aslında hiç de yaşlanmadıklarını fark etmenin hüznü bir bakıma.

Southside, Texas’ın ilk albümü. Sonrasında 6 albümleri daha çıktı. Ama hiçbiri Southside’ın kalitesinin yanına bile yanaşamadı benim gönlümde. Southside sonrası albümlerden birinde yer alan Inner Smile şarkısı –ki hiç de Southside tarzı bir şarkı değildir- dışında Texas adına aklımda kalan neredeyse hiçbirşey yok. Birçok insanın gönlüne taht kurmuş, yazına damga vurmuş şarkılardan olan Summer Son’ı bile sevemedim. Peki mesele Texas’ın Southside’ın güney rock soundu ile pop rock karışımı sıcaklığını bırakıp tamamen ticari pop müzik ile başlayan ilişkisi mi? Belki evet, belki hayır! Tam olarak o da değil. Örneğin Southside ile hemen hemen aynı frekanslardaki ikinci albüm Mothers Heaven bile kesmemişti. Sebebini yıllar sonra anladım: Demek ki Southside tek başına zaten keseceği kadar kesmiş, kendinden başka büyük bir Texas albümü gelmeyeceğine beni inandırmıştı adeta. Ben Sharleen Spiteri’nin daha yüzünü bile görmeden sesine vurulmuştum çoktan. (Yüzünü ilk gördüğümde de kamyon çarpmışa dönmüştüm o ayrı!)


Anlaşılacağı üzere adı gibi güneyden, yani köy ile kent arasında sıkışmış kırsaldan ses veren bir albüm. Akustik, elektro, slide gitarlar, davul, bas, piyano ile şekillenmiş, Sharleen Spiteri’nin sesine yansıyan karizma ile o şekli rötuşlamış Texas müziği (daha doğrusu Southside müziği) mütevazi olduğu kadar tutkulu bir denge tutturmakta. Adı Texas olan, üstelik Amerika’nın güneyinden izleri kendi müziğine başarıyla uyarlayan İskoç grubun sonunun bu kadar çabuk gelmesi beni çok üzmüştü. Resmi anlamda bir sondan bahsetmiyorum. Kaldı ki öyle olup da üstüne 6 albüm daha çıkaran bir grup olamaz. Bu son, benim Texas’tan beklentilerimi her geçen albümde biraz daha suya düşürüp dibe çeken, Southside ile kafamda beliren Texas imajının sonuydu. Yine de öyle bir imajın, zamanında imajdan öte saf bir gerçeklik olduğunu ispat eden çok mühim bir delil var elimde. Southside!

Albümdeki 11 şarkıyı da dinlemekten hiç sıkılmadığımı hatırlıyordum. Ara sıra tekrar denediğimde değişen hiçbirşey olmadığını, hatta her birinin zihnimden birilerini, bir şeyleri hâlâ çağırmayı başarabildiğini görüp daha çok bağlandım Southside’a. Özellikle Everyday Now, Future Is Promises, Southside, Prayer For You, Thrill Has Gone şarap gibi şarkılarmış meğer. Tozu üzerinde bir western tutkusunun notalarla ve Sharleen’in mavi sesiyle, loş sahil barlarında, boş şezlonglarda, hoş bakışlarda hâlâ yaşamakta olduğunu fark ettim. Ömrümüz bir slide gitar sanki!

1. I Don't Want a Lover
2. Tell Me Why
3. Everyday Now
4. Southside
5. Prayer for You
6. Faith
7. Thrill Has Gone
8. Fight the Feeling
9. Fool for Love
10. One Choice
11. Future Is Promises

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Don Henley - The End Of The Innocence


2017 itibariyle 1947 doğumlu Don Henley 70 yaşına bastı. Onu çoğu insan Eagles grubundan, en çok da Hotel California'yı söyleyen adam olarak tanır. Pek bayıldığım bir şarkı değildir kendileri. Zaten Don Henley'yi ne Eagles, ne de Hotel California ile tanıdım. Vokal yapıp davul çaldığı Eagles ile 70'lerde ne uzayıp, ne de kısalan bir yeri olan Henley, 1982'de başladığı solo kariyeriyle çok daha derin, kişisel ve olgun işlere imza atmıştır kanımca. Beş albümden oluşan bu kariyerin üçüncü halkası olan 1989 tarihli The End Of The Innocence ile tanıdığım bu adamın önceki ve sonraki albümlerinden değil aynı tadı, hiç tat almamış olmayı neye bağlayacağımı bilemedim. Önemli de değildi. Kendisine hakaret gibi olacak belki ama, sanki Don Henley, birgün The End Of The Innocence'ı yapsın diye müzisyen olmuş, yaptıktan sonra da misyonunu tamamlamış bir müzisyen gibi göründü hep bana. Keşke diğer albümlerini de sevseydim diye düşünmedim. Çünkü bu albüm o kadar doyurucu, renkli, efkarlı, kuvvetliydi ki, inişleri çıkışlarıyla, parlak ve ufak tefek sönük anlarıyla 50 dakikalık bir film gibiydi.

Dönemin en popüler yapım şirketlerinden biri olan Geffen'den çıkan 10 şarkılık The End Of The Innocence, Henley'nin en kaliteli albümü olduğu kadar, en çok satan albümü de oldu. Rolling Stone dergisi tarafından "Tüm Zamanların En İyi 500 Albümü" listesinde yer buldu. Albümün isim parçası ile Grammy kazandı, Rolling Stone, Grammy vs. hiç itibar ettiğim isimler değildir. Ama bir şekilde bu albüme hak ettiği itibarın kazandırılması da insanı mutlu ediyor. Bu kaliteyi elde etmek için özenli bir prodüksyon, iyi yazılmış şarkılar ve yine dönemin çok önemli isimlerinden oluşan zengin konuk listesi halkayı tamamlıyor. İlk şarkı The End Of The Innocence, Henley / Bruce Hornsby ortak bestesi ve Hornsby'nin şırıl şırıl piyanosuyla birçok duygunun yaşanacağı albümün kapılarını aralıyor. Aslında bu kapı aralama benzetmesini albüm için yapabileceğimiz gibi, şarkının kendi bütünlüğünde de ele alabiliriz. Her şarkı kendi kapı ve pencerelerine sahip. Belli bir Don Henley tarzı olmadığı için, The End Of The Innocence'ın Bruce Hornsby şarkılarına çok benzediğini biliyoruz. Ama bu rahatsızlık vermiyor. Çünkü o piyano, etrafını yine Hornsby'nin çevrelediği keyboard atmosferi, efsane cazcı Wayne Shorter'ın soprano saksafon dokunuşları ve Henley'nin yumuşak sesi şarkıyı bulutların üzerinde gezdiriyor.


New York Minute'te piyano ve keyboardu David Paich, davulu da Jeff Porcaro çalınca, yani Toto'nun kemik kadrosundan iki isim olunca şarkının da Toto şarkılarını andırması kaçınılmaz. Ama Henley'nin vokali bu kentli balada kendi karakterini vermiş denebilir. Her şarkıda karakterden karaktere geçen Henley, albümdeki 6 şarkının yazımında kendisine omuz veren gitarist Danny Kortchmar'ın ağırlığını koyduğu I Will Not Go Quietly'de bu kez sert yapıyor. Guns'n Roses'ın tozu dumana kattığı yılları göz önüne alırsak, şarkıdaki Axl Rose geri vokalinin önemi bir kat daha artıyor. Ama onunla veya onsuz, I Will Not Go Quietly albümün en sert ve dinamik şarkısı olarak altın değerinde. Bir başka parlak an olan Shangri-La'da birçok efsane isimle çalışmış isimsiz stüdyo müzisyenleri yanında, vokal grubu Take 6 ve Neville Brothers'tan Ivan Neville başta olmak üzere müthiş bir geri vokal desteği dikkat çekmekte. Reggae ritmiyle sevimli mi sevimli Little Tin God, seslerini beğendiğim iki blues/pop rock kadını Edie Brickell ve Melissa Etheridge'in vokallerde yer aldığı, bana şimdilerin Ryan Adams şarkılarını anımsatan Gimme What You Got ile yolculuk sürüyor.

Misafire doymayan albümdeki bir başka şarkı olan If Dirt Were Dollars, az duyulsa da Sheryl Crow geri vokalinden sebeplenen modern bir blues rock örneği. How Bad Do You Want It? ile pop rock, The Last Worthless Evening ile soft rock türünün kaliteli numunelerinin yer aldığı albümün finalini yapan The Heart Of The Matter'ın Tom Petty bestelerine benzemesinin nedeni ise, şarkıyı Henley ile birlikte yazan Tom Petty and The Heartbreakers gitaristi Mike Campbell'in gitar ve keyboard olarak varlığı. The End Of The Innocence ile başlayıp The Heart Of The Matter ile sonlanan albüm, başladığı gibi diri bir hüzünle bitiyor. Türlü türlü duygular yüklenmiş şarkıların birbirinin yerini alışı, sonra diğerine terk edişi, yeni başlayanın bir öncekinden izler taşıması ve hepsinin kırılgan ama bilinçli Don Henley sesiyle kendilerini ifade edişleri neden tüm zamanların en iyi 500 albümünden biri olduğunu kanıtlıyor adeta. 89'da çıkan albüm, efsane haline gelecek bu zaman dilimine, yani "Masumiyetin Sonu"na kendi iç hüznü ve çeşitliliğiyle görkemli bir veda niteliğinde. Don Henley, 42 yaşında yaptığı bu albümdeki enerjiyi ve olgunluğu bir daha hiç bulamadı. 70 yaşından sonra da bulamaz. Ama onu zamansız ve yaşsız olarak insanlara hatırlatacak bir albümü var.

1. The End of the Innocence
2. How Bad Do You Want It?
3. I Will Not Go Quietly
4. The Last Worthless Evening
5. New York Minute
6. Shangri-La
7. Little Tin God
8. Gimme What You Got
9. If Dirt Were Dollars
10. The Heart of the Matter

19 Ocak 2016 Salı

Tom Petty - Full Moon Fever


1950 doğumlu Tom Petty, saygın kişiliği, müzikal tecrübesi ve iz bırakan çalışmalarıyla yıkılmaz rock abidelerinden biridir. Böyle insanların doğumundan, çocukluklarından, müziğe girişlerinden, yaşadıkları zorluklardan bahsetmeye kalkarsak çıkamayız. O, müzik tarihçilerinin ve belgeselcilerin işi. Gerçi onlar da Cobain, Winehouse gibi dünkü çocukların hayatlarıyla daha fazla ilgililer. Belgesel çekmek için illa ki bir müzisyenin ölmesi gerekmiyor. (Bkz. ölmeden önce çekilen Lemmy belgeseli.) Petty, DylanSpringsteen, Cohen gibi çınar ağaçlarının hayatı şöyle güzelce derlenip toparlansa kültürel hizmet mahiyetinde olur. Madem öyle, artık adamakıllı bir David Bowie belgeseli beklemeliyiz. Konumuza dönersek, 80'lerin sonunda tanıştığım Tom Petty'nin bazen kadim grubu The Heartbreakers ile, bazen de solo olarak yaptığı bir dolu albüm arasından benim için en anlamlı olanı seçtim. Full Moon Fever (1989). Tanışma albümüm olması, yani bu albümden önce Tom Petty diye birinden haberim olmaması çok saf bir durum. Albümün kendisi de her dinlediğimde o saflığı yeniden önüme getirmiştir.

Full Moon Fever, Petty'nin The Heartbreakers adını kullanmadan yaptığı ilk solo albüm. Gerçi sadece adı solo. Bazı The Heartbreakers üyeleri yine imece usulü yardımlarını esirgememişler. Ama en büyük destek, Petty'nin süper grup Traveling Wilburys'den arkadaşı Jeff Lynne'dan ve The Heartbreakers gitaristi Mike Campbell'dan gelmiş. Lynne - Petty ikilisi şarkıların çoğunu birlikte yazdığı gibi, Campbell ile birlikte yapımcılık yapmışlar. Free Fallin', I Won't Back Down, Runnin' Down A Dream, A Face In The Crowd gibi hitlerle çok zaman geçirdim. Hatta 91 veya 92 yazında aralarında Full Moon Fever'ın da bulunduğu birkaç kasetle tatile bile çıktım. O yüzden bu albümden ne duyarsam duyayım, bana yaz mevsimine dair acayip bir nostalji yüklemesi yapılır. Free Fallin'in karizmatik olgunluğu, şehrin gece ışıklarına doğru orta hızla araba kullanmak gibidir. George Harrison'ın akustik gitar çalıp geri vokal yaptığı A Face In The Crowd'ın bıkkın güzelliği, sokakta yürürken insanların sana baktıklarını fark etmenin umursamazlığı gibidir. Runnin' Down A Dream'in enerjisi, arı kovanından bal çaldıktan sonra tabana kuvvet koşmak gibidir.

Altyapısı Bo Diddley'ye dayanan evrenselleşmiş ritmin, üst yapısı Petty ve Lynne'a ait rock'n roll coşkusuyla birleşiminden doğan A Mind with A Heart Of Its Own ile, iki dakikaya sığdırılmış küçük bir huzur zerresi olan Alright For Now'ı yanyana getiren, farklı hız ve şekillere rağmen aynı yoğunluğu sarıp sarmalayan albüm, her daim hiç bitmesini istemediğim kırsal bir atmosfer yaratır. Kapanışta büyük usta Roy Orbison'ın geri vokal yaptığı Zombie Zoo'nun çocuk şarkılarını anımsatan sevimliliğinden sonra tekrar Free Fallin'in kollarına atlamayı isterim. Ama kendimi frenlerim. Çünkü böyle albümlerle uzunlu kısalı ayrılıklar yaşamak çok güzeldir. Full Moon Fever'dan sonra Learning To Fly, Into The Great Wide Open, Too Good To Be True, You Don't Know How It Feels gibi çok sevdiğim Tom Petty şarkıları oldu. Ne var ki yola çıkarken yanıma alacağım, albümle beraber çifte yolculuğa çıkacağım tek Petty albümü Full Moon Fever olurdu. Artık dijital hafızalar yüzlerce albümü alabiliyor, onlarla tatile çıkmak daha kolay. Ama işte bizi bu hale kasetler getirdi.

1. Free Fallin'
2. I Won't Back Down
3. Love is a Long Road
4. A Face in the Crowd
5. Runnin' Down a Dream
6. I'll Feel a Whole Lot Better
7. Yer So Bad
8. Depending on You
9. The Apartment Song
10. Alright for Now
11. A Mind with a Heart of Its Own
12. Zombie Zoo

21 Kasım 2015 Cumartesi

Stevie Ray Vaughan and Double Trouble - In Step


3 Ekim 1954'te Dallas'ta doğan, 27 Ağustos 1990'da bir konser dönüşü geçirdiği helikopter kazası sonrası henüz 35 yaşında hayatını kaybeden Stevie Ray Vaughan, bu ömre sığdırdığı albümler, sayısız konserler, önemli ödüllerle olağanüstü bir blues efsanesiydi. Benim bunu anlamam ise kadim dostları Double Trouble ile 1989'da çıkardığı In Step albümü ile oldu. Özellikle 90'larda hiç elimden düşürmediğim bu albüm (kaset), dönemin çetrefilli rock atmosferinden bunaldığım anlara acayip bir alternatif oluşturuyordu. Yeni bir şey içermemesine, eski kaynakları modern blues kalıplarıyla yansıtmasına rağmen üstadın gitarından yaydığı, şarkı formuna soktuğu süper yeteneğini en iyi özümseyebileceğimiz anlara sahip In Step, aradan geçen 25 yıldan sonra bile yan bakılmayacak sertlikte blues rock besteleriyle hala bir çınar ağacı gibi dimdik durmakta.

Vaughan'ın 6 stüdyo albümünden dördüncüsü olan In Step, onun için bir yeniden doğuş albümü sayılırdı. Uzun süren alkol ve uyuşturucu alışkanlığı yüzünden girdiği rehabilitasyonun ardından çıkan ilk, üç kişilik Double Trouble ile yaptığı son albümdü. 10 şarkının hepsi için ayrı paragraflar açabilir, yazının iyice şişmesine sebep olabilirim. Zamansız ya da kendi zamanını sürekli ileri alabilen yapıdaki In Step, bir kere benim için gelmiş geçmiş en büyük blues rock şarkılarından biri olan, hatta toplamda benim için gelmiş geçmiş en büyük şarkılardan biri olan Crossfire'ı barındırıyor. İlk duyduğum andan bu yana her dinleyişimde yeniden aşık olduğum Crossfire, asla başkasının çalıp söyleyemeyeceği, çalıp söylese bile asla buradaki tadı veremeyeceği süper bir blues rock bestesi. Günümüz modern blues kalıpları diye bir şey varsa (ki var), bana göre örnek gösterilmesi gereken şarkılardan biridir Crossfire.


Üç blues ikonundan Let Me Love You Baby (Willie Dixon), Leave My Girl Alone (Buddy Guy), Love Me Darlin' (Chester Burnett) gibi üç şahane cover bulunan albümde Vaughan, bu şarkılara adeta yeniden hayat veriyor. Hatta bu şarkıların orijinallerinden haberim olmadığı için uzun süre Vaughan'a ait olduklarını sanmıştım. Orijinallerini de sonra dinledim. Onların önünde ceketimi iliklemekle beraber, Vaughan yorumlarına da şapka çıkarmadan edemem. Vaughan'ın 2011'de hayata veda eden yakın dostu şarkıcı, besteci, davulcu Doyle Bramhall (Snakecharmer şarkısı nefistir bu arada) ile yazdığı dört şarkı da birbirinden çılgın anlar içerir. Bunlardan The House Is Rockin' ve Scratch-N-Sniff'in rock'n roll enerjileri adamı kan ter içinde bırakırken, Tightrope ve Wall Of Denial'ın 1989'a ait modern blues rock duruşlarını günümüzle karşılaştırmak insanı zaman zaman hayrete düşürür. İki enstrümantal Vaughan bestesinden biri olan iki dakikalık Travis Walk, sanki Vaughan gitarına nazire yapan Double Trouble davulcusu Chris Layton'ın ağzı bir karış açık bırakan performansıyla dikkat çekiyor. Bir diğeri olan kapanıştaki dokuz dakikalık Riviera Paradise ise, caz rock sularında uzun ve serin bir yolculuğa çıkarıyor.

Stevie Ray Vaughan aramızdan ayrılalı uzun yıllar oldu. Ardında bıraktığı tüm kayıtlar çok değerli. Ama benim için In Step, Stevie Ray Vaughan kullanma kılavuzu gibidir. Tellere tane tane vurduğu anları gözünüzde canlandırırcasına özümsediğiniz mükemmel gitar tekniği, boyut değiştirten gitar soloları kadar, eşsiz bir soul gırtlağına sahiptir. Bilmeyen biri onu rahatlıkla bir siyah sanabilir. Beyaz blues rock'ın bu soul ses ile kimyası, siyah ve beyazın karışıp grileşmeden kendi renklerini diledikleri an ön plana çıkardıkları bir blues cümbüşüne dönüşür. En ufak açığı bile kapatmaya muktedir, sanki Vaughan sesi ile düet yapan Vaughan gitarı ilham vericidir. Buna işinin ehli bas, davul, hammond organ, nefesliler dahil olunca tüm blues rock karizması iliklere kadar hissedilir. Rehabilitasyon sonrası psikolojiden haberim yok. Ama tahmin edilir biçimde eski düzensiz hayatı yeniden rayına oturtmak için alınan tedbirler, verilen sözler bütünü olarak tanımlarsak, In Step hem bütün tedbirlerini almış, sözlerini tutmuş, rayına oturmuş bir görüntü çiziyor. Tabii blues sertliğini, çılgınlığını, hüznünü, emprovize yoğunluğunu törpülemeden.

1. The House is Rockin'
2. Crossfire
3. Tightrope
4. Let Me Love You Baby
5. Leave My Girl Alone
6. Travis Walk
7. Wall of Denial
8. Scratch-N-Sniff
9. Love Me Darlin'
10. Riviera Paradise

27 Nisan 2015 Pazartesi

VA - Stairway To Heaven / Highway To Hell


"Bugünlerde bir albümün içine albümle ilgili tanıtıcı yazılar koymak biraz tuhaf kaçıyor. Ama bu albüm için birşeyler söylemenin önemli olduğunu hissediyorum. Öncelikle hiçkimse bu şarkıların 'önceden belirlenmiş' cover versiyonlarını yapmak için stüdyoya gelmedi ve hiçbir grup, farklı birşeyler yapmak ya da bir sonrakinden daha iyi çalmak için içeri girmedi. Her gruptan sadece uyuşturucu ve alkol sorunlarına değinen bir şarkıcı veya grup tarafından yazılmış, hep çalmak istedikleri birer şarkı seçmelerini, bunu yaparken eğlenmelerini istedik. Bu ruhla, her grup yoğun programlarından 1-2 gün ayırarak bunun gerçekleşmesini sağladı. Bu albüm 8 stüdyo kaydı coverdan, aynı zamanda 12-13 Ağustos 1989 yılında Moscow Music Peace Festivali kapanışındaki 'The Jam' adı verilen konser kayıtlarından oluşmakta. Projenin gerçekleşmesine katkıda bulunan bütün büyük müzisyenlere, şarkıcılara ve yapımcılara teşekkürlerimi sunarım. Bunun bir parçası olmaktan gurur duyuyorum."

Bu cümleler, 1949 - 1999 yılları arasında yaşamış Kanadalı müzisyen, ama daha çok yapımcı Bruce Fairbairn'e ait. Kendisi Blue Öyster Cult, Bon Jovi, Poison, INXSAerosmith, AC/DC, Scorpions, Van Halen, Chicago, The Cranberries, KISS, Yes diye uzayıp giden bir listeye dahil çok önemli albümlere para ve emek sarfetmiş önemli bir insandı. Slippery When Wet, Permanent Vacation, Pump, To The Faithful Departed gibi satın aldığım ve kaç kez dinlediğimi hatırlamadığım kasetlerin bookletlerinde adına rastladığım bu gizli kahramanın bana göre en mühim çalışmalarından biri 1989 tarihli cover projesi Stairway To Heaven / Highway To Hell albümüydü. İlk paragrafta söyledikleri de bu albümün bookletinde yer alıyordu. Yıllarca kulağımdan düşürmediğim bu kaset, şimdi artık dijital formuyla hala arşivimin en değerli parçalarından biri.


Albümdeki 8 stüdyo coverı arasında Ozzy Osbourne ve kadim gitaristi Zakk Wylde'ın adeta kanat taktığı Purple Haze, Cinderella'nın Move Over, Mötley Crüe'nün Teaser, Gorky Park'ın My Generation yorumları başta olmak üzere hiç sıkıldığım bir şarkı olmadı bugüne kadar. Drum Madness adıyla yorumlanan Led Zeppelin klasiği Moby Dick'ten ayrıca söz etmek gerek. Tico Torres (Bon Jovi), Mickey Curry (The Cult) ve babasının oğlu Jason Bonham'ın beraber ve solo takıldıkları bu davul epiği insanda korkunç bir davul çalma arzusu yaratır. Özellikle Bonham kendi bölümlerinde fena yardırmıştır. Finaldeki "Jam" hadisesi ise, stüdyoda iyi işler çıkarmış bu 80'ler abilerinin milli takım kurarak iki Elvis, bir Zeppelin şarkısından oluşan medley ile Lenin Stadyumu'nu inlettiği konser kayıtlarından oluşuyor.

İlk zamanlar ayrı ayrı dinleyip sevdiğim adamları aynı şarkıda ter atarken duymak gerçekten tüyleri diken diken eden bir deneyimdi. Cover cover üstünde bırakmayan, fellik fellik o konser kayıtlarını aratan bu proje, kendi zamanına bile çok fazlaydı. Yanyana gelemeyecekleri, ego çatışmaları sırasında çeşitli zayiatlar verebilecekleri düşünülen grupların kardeşliğine tanık olmak çok öğreticiydi. Kaldı ki geçmiş zaman kullanılmayacak bir albüm kendisi. Zaten coverlanan şarkıların kendisi zamansız iken bir de bu keyif verici yorumları duymak duble mutluluk veriyor. Nasıl ki albüm kapağında katılımcı grup ve şarkıcılara içtenlikle teşekkür ettiyse, biz de bu deneyimin fikir ve emek babası, güzel insan Bruce Fairbairn'e borçlu olduğumuz teşekkürü bu harikulade albüm sayesinde etmiş olalım.

1. Gorky Park - My Generation (The Who)
2. Skid Row - Holidays in the Sun (Sex Pistols)
3. Scorpions - I Can't Explain (The Who)
4. Ozzy Osbourne - Purple Haze (Jimi Hendrix)
5. Mötley Crüe - Teaser (Tommy Bolin)
6. Bon Jovi - The Boys Are Back in Town (Thin Lizzy)
7. Cinderella - Move Over (Janis Joplin)
8. Drum Madness - Moby Dick (Led Zeppelin)
9. "JAM" - Hound Dog (Elvis Presley)
10. "JAM" - Blue Suede Shoes / Long Tall Sally (Elvis Presley)
11. "JAM" - Rock and Roll (Led Zeppelin)

14 Nisan 2012 Cumartesi

Stevie Nicks - The Other Side Of The Mirror


Kenarda köşede kalmış eski bir albüm hakkında yazı okumak, (o yazıyla aynı dalga boyunu yakalamasa da) sırf o eski albümün kendi kıyısı köşesinde hakkını veren günlük konuşmalar duymak gibisi yoktur. Kimisi de bu yazılar, bu konuşmalar sayesinde geç keşifler yapıp, kendine has nostaljik çıkarımlar yapar. Ne halt yaparsa yapsın o zamanın ruhunu tam manasıyla yakalayamayacaktır. Çünkü herşey ilk tadına varıldığı anda eşsiz ya da rezildir. 1967 kurulumlu Fleetwood Mac efsanesinin kendi çapındaki efsanelerinden biri olan Stevie Nicks, bu efsaneye 1975'te iştirak etmiş bir ses. O zamana dek Fleetwood Mac bir sürü albüm yapmış. Ama grubu grup yapan esas albümleri olan Fleetwood Mac (1975), Rumours (1977) ve Tusk (1979), gerçek takım ruhunun oluşmasında önemli pay sahiplerinden biri olarak Stevie Nicks adını da bu efsanenin bir parçası olarak tarihe geçmiş.

Onun sesini ilk duyuşum, birçok sesi ilk duyuşumun merkezi konumundaki TRT FM sayesinde olmuştu. O sesi duyduğum şarkı ise 1985 yapımı üçüncü solo albümü Rock A Little'ın ilk single'ı I Can't Wait'tir. Hiç de feminen bir ses değildir bu. Sert altyapıların altından girip üstünden çıkabilecek kapasiteye sahiptir. Öte yandan güzel bir soul tonu da vardır ve bu siyah ton, onun 80'ler pop rock bestelerine gayet güzel gitmektedir. Benim sayabildiğim 8 kadar solo albümü, sayamadığım bir sürü single'ı ve o tarifi hem kolay, hem zor ses rengi ile en başta saygı duyulası bir solisttir kendisi. 1948 doğumlu olup, nasıl oluyor da bunca yıldır hep aynı sesle şarkı söyleyebiliyor diye düşündüren bir sihirbazdır aynı zamanda. 1989 tarihli The Other Side Of The Mirror adlı dördüncü albüm ise onu baştan ayağa dinlediğim ve kesinlikle kariyerindeki en iyi solosu olduğunu düşündüğüm yegâne albümüdür.


Bir kadını o kadar albümü arasından tek biriyle sevmenin ne demek olduğunu şimdi oturup tarif edemem. Devreye giren hislerimin kısa devre yapmasına müsaade etmeden bu albümü tanımlamanın en kestirme yolunu "tutku" kelimesiyle buluyorum. Bu durum, 80'lere veda etmenin eşiğinde çıkan bir albümün salgıladığı nostaljinin UB40 veya Bon Jovi keskinliğinden ırak bir kişisellik içermesiyle alâkalı. The Other Side Of The Mirror benim için çok özel bir albüm. Hâlâ her dinlediğimde beni büyüleyebilmesine hayret ediyorum. Rooms On Fire, Ghosts, Long Way To Go onları benimsediğim ilk gün tazeliklerini korumaktalar. Bluesy bir karizmanın çakırkeyif bar salıntısını anlamlandıran Whole Lotta Trouble da öyle, zaten özünde bulunan yaşama sevincine finali olan bir slide gitar coşkusu ekleyen Fire Burning de öyle. Rahmetli Laura Branigan'a ait olan Cry Wolf coverı, hiç dinleme zahmetine girmediğim orijinalinden ne kadar kötü olabilir ki? Asla! Yine 80'leri yaşayanlara yabancı gelmeyecek güzel insan Bruce Hornsby ile yapılan düete ıslak ıslak Kenny G sosu katılmış bir Two Kinds Of Love, hayatımda dinlediğim en güzel baladlar listesinden çıkmaya hiç yeltenmedi. Aynanın diğer tarafı hep gizemlidir. Gizem sürdüğü sürece merakımız ölümsüzdür. Stevie Nicks'in tüm albümleri aynadan yansıyanlardan ibaret. The Other Side Of The Mirror hariç!

1. Rooms on Fire
2. Long Way to Go
3. Two Kinds of Love (feat. Bruce Hornsby & Kenny G)
4. Ooh My Love
5. Ghosts
6. Whole Lotta Trouble
7. Fire Burning
8. Cry Wolf
9. Alice
10. Juliet
11. Doing the Best I Can (Escape from Berlin)
12. I Still Miss Someone (Blue Eyes)

23 Ocak 2011 Pazar

The Cult - Sonic Temple


Su küçüğün, söz büyüğün! O kadar The Cult ismi geçmişken rock tarihinin en sıkı albümlerinden biri olan Sonic Temple'dan bahsetmemek camiaya ihanettir. 1983 yılında Londra'da kurulmuş olan The Cult, zaten ne verdiyse 80'lerde verdi gitti. Dreamtime, Love ve Electric gibi üç güzel albümden sonra çıkardıkları Sonic Temple, benim için inanılmaz, birçok müzik dergisi ve rock otoritesine göre olağanüstü, lisede olduğum yıllarda birgün dinlerken kulak misafiri olan babaanneme göre ise "şeytan işi" bir albümdü. O yıllarda "yeni keşfettiklerim" olarak Bon Jovi'ye, Aerosmith'e, Guns'n Roses'a laf söyletmeyen ben, Sonic Temple bittiği anda manda boku gibi olduğum yere yığılıp kalmıştım adeta. Led Zeppelin bana rock müziğin tanrılardan çalınan bir ateş olduğunu çoktan söylemişti de, o ateşin 2000 küsürlü yıllarda bile sönmeyeceğini Sonic Temple şimdi bile söylüyor.

90 ve ya 91 yazıydı şimdi tam hatırlamıyorum, ne zaman dinlesem, bana şu an pek de hoş olmayan biçimde tanımladığım üzere süper bir rock yazı albümü gibi gelir Sonic Temple... Halbuki mevsimsiz ve sevimsizdir aynı zamanda. Sevimli olursa arızaları vardır mutlaka. Çok sevdiğiniz bir kötü adam gibidir deyip işin içinden çıka(ma)yım iyisi. Adını saydığım ilk üç albümde de hemen hemen aynı formüller mevcuttur ama bir efsanenin her zaman kolladığı doğru bir an vardır. The Cult 90'ların başını kolluyormuş demek ki. Maço lirikler, aynı akorlar, tanıdık çığlıklar yerli yerindedir de, Sonic Temple o zamanlardaki rock mantığıma henüz yerine oturmamış o kadar çok şey sunmuştur ki, şimdi ezberimde olanların yerinde bir zamanlar onun bozdukları vardı. Konu sadece akor, lirik, çığlıktan ibaret değil. Soyut bir somutlama vardı Sonic Temple şarkılarında. Öyle bir ruhâni altyapı vardı ki, sözlerinde sabah yumurta kırdığından bahsetse, ülke fethetmiş gibi algılayabilirdiniz Ian Astbury ve arkadaşlarını.

Eskilerden miras kriterleri en sadık ve en güncel zemine oturtmuş birkaç albümden biri olarak Sonic Temple'ın birbirinden özel 11 şarkısının her biri için paragraflar düzebilirim. Zamanında onlar beni az düzmediler. İntikamımı alma fırsatını, gençken bu kaçınılmazdan zevk almış bir ortayaş zihniyetiyle bile reddediyorum. Ben bu arızalı ilişkiyi seviyorum çünkü. O yüzden paragraflar dolusu övgüler düzmüyorum hiçbirine. Burada ortak bir ruh var. Hepsi efsanevi bir albümü oluşturmak için aklın bilimum noktalarından çağrılmış akorlardan, liriklerden, çığlıklardan ibaret. Biraraya gelmeleri bir Led Zeppelin, bir Pink Floyd derinliği taşımıyor belki. Fakat neredeyse kendi klişelerini yaratan bir The Cult albümü çıkarıyor ortaya. Fire Woman ile çırılçıplak dans etmek, Edie (Ciao Baby) ile ayrılık acısı tatmak, American Horse'a binip günbatımına doğru dörtnala gitmek, Wake Up Time For Freedom diyerek binlerce kişilik bir stadyumda sonradan özür dilmeksizin büyükbaşı yuhalayan kitleye avazı çıktığı kadar eşlik etmek geliyor insanın içinden. Kafanıza göre takılın. Zira bu bir yaz albümü ve siz bir Sun King'siniz.


Saymaya başlasam pembe diziye dönecek eleman değişim rüzgârları, bir tek vokalist Ian Astbury ve gitarist Billy Duffy'yi etkilemedi. Sonic Temple'dan iki yıl sonra gelen Ceremony de benim için Wild Hearted Son, White, Ceremony, Heart Of Soul, Indian, Wonderland şarkıları ile ayrı bir efsanedir. Ama ondan sonrası bir şekilde silinip gitmiş nedense. Sonic Temple'ın yeri çok başka. Adını andığım parçalar dışında Sweet Soul Sister, Automatic Blues, Soul Asylum, Medicine Train ve kulaklıkla dinlediğimde ortalarda bir yerde sağ kulağımdan girip sol kulağımdan çıkan davudi Iggy Pop sürpriziyle unutulmazlar arasına giren New York City her dinleyişimde aklımı uçurur. Sonra da yere indirmek için adam gibi bir düzlük bulamaz. Astbury'nin "yeiy-youv" çığlıkları, Duffy'nin hakiki guitar hero'lardan biri olduğunu ta 80'lerde ispatlamış asi disiplini ile yan yana gelince açığa çıkan enerji inanılmaz. Evet, su küçüğün, söz büyüğün! Bu adamların sözü de Sonic Temple! Bu adamlar da birilerinin küçüğü elbet. Ama bunlar dokunulmazlık camını kırdıktan sonra kaçmayan, gereksiz yere özür dilemeyen tipler.

1. Sun King
2. Fire Woman
3. American Horse
4. Edie (Ciao Baby)
5. Sweet Soul Sister
6. Soul Asylum
7. New York City
8. Automatic Blues
9. Soldier Blue
10. Wake Up Time for Freedom
11. Medicine Train

19 Ocak 2011 Çarşamba

The Front - The Front


80'ler bittiği sıralarda walkmenimden düşürmediğim albümlerden biriydi The Front... Daha bir ay önce bir internet sitesinde gördüğüm albüm kapağı beni bir anda dürtüverdi. Aradan o kadar zaman geçmiş ki, "yahu ben bu grubu biliyorum, hatta bu albümü hiç walkmenimden düşürmezdim" dedim. Ama huylar değişti. Yıllar önce dinlemekten içini dışına çıkardığınız kasetler yerine, nostalji artık bir tık uzağınızda. Huylarla beraber arşiv teknikleri de değiştiği için The Front albümünü bir de dijital formatta depolamak gerekti. Michael Anthony Franano (vokal, gitar) ve Bobby Franano (keyboard) kardeşlerin önayak olduğu, solo gitar, bas ve davul mevkilerine aldıkları üç müzisyenin de arka ayakları oluşturdukları The Front, nedense tek albümlük bir proje olarak kaldı. Bu albüm sonrasında kardeş Bobby haricinde grubun hepsi Bakers Pink adlı yine tek albümlük bir grup kurup tekrar olaysız biçimde dağılmışlar. Dağılmayı seviyorlar anlaşılan. Michael Anthony Franano'nun yükseklerde uçan egosunun da bunda payı olduğu dedikoduları dolaşıyormuş. Zamanında kendisini Jim Morrison'a, sesini de Ian Astbury'ye (The Cult) benzettiklerinin farkına varmış olmak o egoyu yükseltmez de ne yapar?

Franano'nun Jim Morrison gibi hayatı tripten ibaret bir şişirme olup olmadığını bilemem ama sesinin Ian Astbury'ye benzediği kısım çok doğru. Lâkin bu benzerlik, bir Astbury sever olarak bana hiç rahatsızlık vermedi. Kendisini taklitle suçlayacak kadar ne kötü bir ses, ne de kötü bir müzik var ortada. 1989'a göre çok iyi olması bir tarafa, 2000 küsürlerde bile tür hânesinde "alternative" veya "modern rock" yazan grupların çoğuna rahmet okutabilir. Mesela Sunshine Girl, pop rock yerine biraz punk oynasa, sözlerini de klişe hatun güzellemesi yerine daha ergen hissiyatları üzerine odaklasa, üstüne bir de ellerinden tutan bir yapımcısı olsa Smells Like Teen Spirit'ten 1-2 sene önce Smells Like Teen Spirit olması işten bile değildi. Fire ve Sister Moon da aynı şekilde elinden tutulmayı bekleyen potansiyel hitlerdi. Belki de The Cult gibi hazırda bir büyüğü varken taklit sanıldı, yanlış anlaşıldı. Sıkıcı blues ve hard rock numaraları da yok değildi. Ama Violent World, Sin ve Ritual benzeri şarkılar, öyle basit bir The Cult taklidi sanılabilecek veya yanlış anlaşılacak şarkılar değildi.

The Front'un rock temelleri gayet sağlamdı. Üstelik kardeş Bobby gibi çok iyi bir keyboard gücüne sahiptiler. 80'ler artığı çapsız hard rock gruplarının uyduruk keyboard kompozisyonlarından farklıydı. Şarkıların özüne zarar vermeyen, bazılarının da direk özünü kendisinin belirlediği bir klavye ustalığı vardı Bobby'de. The Front'u ilk duyduğum sıralarda uzun soluklu olacaklarını düşünmüştüm. Kim olsa öyle düşünürdü. Özellikle adı geçen şarkılarıyla zamanını aşan bir albümdü. Olan oldu, önlerindeki maçları bile göremeden dağıldılar. Tek albümlü bir efsane olmadılar belki ama az sayıda rock dinleyeninin gözünde saygı kazandılar. Üzerinde son kullanma tarihi yazmayan şarkılar yazmak her rock yiğidinin harcı değil. Hele The Front diye adı sanı duyulmamış, eskiden duyulmuş olsa bile yıllar sonra karşılaşıldığında adı sanı unutulmuş bir grubun bunu yapmış olması dikkate değer. Şu albüme rastlamasam The Front'un hakkını teslim edip, geçmişteki hizmetleri için teşekkür etme fırsatı bulamayacaktım.

1. Fire
2. Sunshine Girl
3. Pain
4. Sweet Addiction
5. Ritual
6. Le Motion
7. Sister Moon
8. In The Garden
9. Violent World
10. Sin