* Danimarka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Danimarka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2026 Çarşamba

Santino Surfers - Moon Dancing

 
Danimarkalı gitarist, besteci ve prodüktör Jonas Krag, Santino Surfers adı altında ikinci albümü Moon Dancing'i 2026 Eylül başında ortamlara salmış bulunuyor. 2023 tarihli kendi adını taşıyan ilk albümden tecrübe ettiğimiz psychedelic rock, surf rock, psychedelia, blues, funk, chill-out karışımı enstrümantal şarkılardan oluşan tarzını bozmamış görmek sevindirdi. Çünkü usta işi gitarıyla çok güzel bir atmosfer kurmuş ve adı geçen türlere arasında yumuşak geçişler, hoş hisler inşa etmiş bir müzisyen olarak Jonas Krag'in bu kendi halindeliğini çok sevdim. Albümün, hatta genel olarak Santino Surfers müziğinin muhteviyatında reverberasyonlu surf gitarları, yumuşak ama belirgin baslar, organik ve elektronik perküsyon, soul/funk groove'ları, psychedelic gitar katmanları, hafif caz armonileri ve bol miktarda gün batımı / gece yolculuğu hissi mevcut. Khruangbin benzetmesine itiraz etmeyeceğim gibi, ondan daha diri bulduğumu da belirteyim. Ama BALTHVS, Arc de Soleil, The Groovy Nobody gibi son gözdelerimden izler taşımasına da bayılıyorum. Surf rock'ı nostaljik bir tür olarak değil, atmosfer yaratma yöntemi olarak kullanması da önemli. Krag'ın gitarı albümün başrolünde olsa da parçalar hiçbir zaman gitar gösterisine dönüşmüyor, surf / desert rock arasında yoğunlaşan bu ambiyansın oluşturulmasına hizmet ediyor.

Albümde beğenmediğim tek bir şarkı olmadı. O yüzden şarkı ismi vermeye pek gönlüm yok. Ama yine Danimarkalı bir müzisyen olan Morten Woods'un konuk olduğu üç şarkıdan bahsetmeden geçmeyelim. Üçü de vokalli ve üçü de sahip olduğu karışımı disko altyapısına uydurmuş nefis şarkılar. Hele de sanki yaza harikulade bir veda aurasına sahip Surfin The Sunlight, bana şezlong tembelliğini uzun süre hissettirecek gibi görünüyor. Jonas Krag'ın uzun yıllara yayılan bir session müzisyenliği geçmişi var ve Santino Surfers projesiyle bu birikimi daha kişisel bir müzikal dile dönüştürdüğünü görmekteyiz. Moon Dancing, büyük iddialarda bulunan bir rock albümü değil. Daha çok bir ruh hali albümü. Santino Surfers'ın yaptığı şey aslında oldukça basit görünüyor: Güzel gitar melodileri, rahat groove'lar, bol reverb ve psychedelic renkler. Fakat bu malzemelerin bir araya gelişinde ciddi bir müzisyenlik ve prodüksiyon zevki var. En önemli şeylerden biri de albüm zorlamıyor. Dinleyiciden özel bir dikkat istemiyor. Arka planda çalışırken bile küçük bir evren yaratıyor. Özellikle kulaklıkla dinlediğinizde ayrıntıları keşfetmeye izin veriyor. Gün batımından geceye dönüşen bir samimiyetin, estetiğin, belki nostaljinin biraz daha farkına varabiliyorsunuz böylece.

1. The Soul Echo
2. Goodnight Mr. Racoon
3. Moon Dancing (feat. Morten Woods & Eliel Lazo)
4. Bluebird Bolero
5. Underwater Disco (feat. Morten Woods)
6. The White Rhinos Tail
7. Mexican Blue
8. Surfin the Sunlight (feat. Morten Woods)
9. Wear the Green Hat

11 Haziran 2025 Çarşamba

The Raveonettes - Pe'ahi II

 
Danimarkalı ikili Sune Rose Wagner ve Sharin Foo'dan oluşan The Raveonettes'un 10. stüdyo albümü Pe'ahi II, uzun süren The Raveonettes hasretimi dindirdi. Neyse abartmayalım. Öyle bir hasret olmadı. Ama gerçekten bu sayfalarda içimi döktüğüm 2012 tarihli Observator albümü öncesi ve sonrası gruptan istediğim verimi alamamış, Observator'ın en iyi The Raveonettes albümü olduğunu bağırmıştım. Pe'ahi II ile de en iyi ikinci albümleri geldi diyebiliyorum. Aslında albüm kapağını ve adını görünce gözüm bir yerden ısırdı. O ısırık küçük bir araştırmaya dönüştü ve 2014 tarihli Pe'ahi'nin devamı olduğu anlaşıldı. 2014'te kaldığı için hafıza tezelemek gerekti tabii. Zamanında 3.5/5 verdiğimi ve bu notu hak ettiğini düşündüğüm Pe'ahi gayet iyi bir albüm. Ama Pe'ahi II, özellikle ikinci dinleyişten sonra 4/5 ettiğini düşündüğüm bir devam. Grubun neden 11 yıl sonra bu albüm üzerinden bir devam tasarladığını tam olarak bilmiyorum, röportaj falan da okumadım. Ancak iki albüm arasındaki müzikal atmosfer sanki peş peşe çıkmış olsalar aradaki zaman farkı hiç de hissedilmeyecekmiş gibi uyumlu ve bütünlüklü.

STRANGE, gözümde nedense gotik bir mezuniyet balosu sahnesi canlandıran olgunlukta ve bunu söylediğim için tuhaf hissettiğim üzere "sevimlilikte" bir shoegaze. Yok, hiç de tuhaf değil aslında. Yürek burkan bir sevimlilik diyelim ona. BLACKEST'ın "industrial" karizmasına hiç direnmeden teslim oldum. Aslında direkt kendisi beni teslim aldı. DISSONANT'ta da benzer durumlar vardı. The Raveonettes'un garaj rock'ı getirdiği bu noktaya Observator'dan sonra yine hayran hayran bakakaldım. KILLER, ilk yarısında ritmik altyapısının üstüne yine dream pop/shoegaze üstyapısı yerleştirerek yaklaşık üç dakika mest ediyor. İkinci yarıda ise enstrümantal bir trip hop'a evrilip tekdüzeleşse de bunaltmıyor. LUCIFER yine ritmik, yine gizemli, yine sonlara doğru tempoyu biraz düşürüp enstrümantal hale gelse de sevimsizleşmeyen bir başka beste. SPEED, ismine uygun hızlı bir düzlemde o hızı radara yakalatmadan shoegaze tutkusunu koruyabilen tatta bir güzellik. Albümün tek iki kelimelik şarkısı olan SUNDAY SCHOOL, puslu bir atmosfer içinde neşeli takılan, şirin gitar riffiyle hem karanlığa, hem aydınlığa çeken bir sounda sahip.

Kapanışa geldiğimizde, zaten albümün ve hatta Pe'ahi konseptinin alameti farikası olan endüstriyel, alternatif, art, saykodelik gibi kelimelerle başlayan pop anlayışının zirvelerinden biri olan ULRIKKE bizi karşılıyor ve uğurluyor. Çok tuttuğu için devamı çekilen, ancak devamı ilkinden daha iyi duran bir film misalı Pe'ahi II bana biraz daha iyi göründü. STRANGE ile açılıp ULRIKKE ile kapanan, tam tersi de olsa meydana getirilen bu kaliteli kozmik garaj ambiyansı sayesinde pek bir şey fark etmeyecek bu konseptin devamı Pe'ahi III olarak birgün önümüze gelir mi? Buyursun gelsin! Aynı isimle gelmese bile zaten The Raveonettes önceki albümleriyle (en çok da Observator ile) bu tarzını korumuş, sadece şarkı yazımında bazı albümlerinde fazla itinalı gözükmemişti. Oturtmaya mı çalıştığı, yoksa deneysel kaçamaklar mı yaptığı tam olarak anlaşılmayan bu endüstriyel pop rüyaları ne kadar sürerse sürsün razıyız. 2024'teki Sing... bu sürece pek yakışmamıştı açıkçası. Artık kendileri de mi bunu farkedip hemen ertesi yıl Pe'ahi II ile geri döndüler, yoksa ilk Pe'ahi'ye almadıkları yedekleri mi oyuna sürdüler bilmiyorum. Böyle yedeklere kapımız her zaman açık.

1. STRANGE
2. BLACKEST
3. DISSONANT
4. KILLER
5. LUCIFER
6. SPEED
7. SUNDAY SCHOOL
8. ULRIKKE

19 Ekim 2021 Salı

The Courettes - Back In Mono

 
Gitar ve vokalde Brezilyalı Flávia Couri ve davulda Danimarkalı Martin Couri'den oluşan The Courettes, Here Are The Courettes! (2015) ve We Are The Courettes (2018) albümlerinden sonra 2021'e Back In Mono adındaki üçüncü albümleriyle giriş yaptılar. Karı koca Couriler üç albümdür garaj rock adına eteklerinde ne kadar taş varsa döktüler, dökmeye de devam ediyorlar. İlk iki albümü de yerinde ve zamanında dinlemiş biri olarak retro soundlarına, rock'n roll tutkularına saygı duymakla beraber, defalarca dinlemelik, yılın albümleri arasında göstermelik bir bağlanma yaşayamamıştım. Back In Mono ise adı üstünde stereodan monoya geçerek nostaljinin dibine vurdukları nefis bir albüm olmuş. Punk, surf, power pop gibi gitarın coştuğu türleri kendi klasik garage rock kimliğinde eriten ikili, 60'ların girl group ve 90'ların riot grlll akımlarından sentezlenmiş 14 şarkıyı dinleyicisinin kan dolaşımına sokmayı, orada da vızır vızır dolaştırmayı başarıyor.

Kariyeri boyunca yüzlerce konsere çıkmış, bu konserlerde tanınmış grupların performansları öncesi seyircileri kızıştırma görevini üstlenmiş The Courettes, kendine ait konserleriyle de özellikle ülkesi Danimarka'da sevilen bir marka. Müzik dergilerinin övgü dolu sözlerinin birinde "The Ronettes ve The Sonics buluşması" gibi bir benzetme yapılmış ki, çoğu anlarda katılmamak elde değil. Bu tip buluşturmalar bazı gruplar dinlensin diye clickbait işlevi görse de, müzikal ruh olarak birbirinden fazla kopuk olmayan bunun gibi zeki benzetmelerin hastasıyız. (Bu arada The Sonics'in 1965 yılında çıkan ilk albümünün adı da Here Are The Sonics!!!'tir.) Zaten Couri çifti müzikal açıdan etkilendiklerini sayarken genelde hep "The" ile başlayan rock'n roll, punk ve pop soul gruplarından bahsediyorlar. Bu etkilenmelerle ortaya yepyeni bir müzik çıkarmış değiller. Hatta çok eski usül bulup burun kıvıranları da çoktur. İlk iki albümden sonra ben de oralardan geçmiştim. Ama Back In Mono gösterdi ki, iyi şarkılarla eskiymiş yeniymiş o usülün pek bir önemi kalmıyor.

Albümden çıkan ilk tekli Hop The Twig ve albümün en iyilerinden biri. Açılıştaki I Want You! Like a Cigarette, Trash Can Honey,  R.I.N.G.O., Night Time (The Boy of Mine), Misfits & Freaks, Won't Let You Go diye 2-3 dinlemeden sonra kendi adıma iyice emin olduğum şarkıların da bu ilk tekliden hiç bir eksiği yok. Bugüne kadarki bütün söz ve müziklerin Rio doğumlu Flávia Couri'ye ait olduğu The Courettes şarkıları, bu son albümde sanki diğerlerine nazaran biraz daha sert ve garajın hakkını veren türden olmuş ki, muhtemelen onu sevme sebeplerinin başında da bu mono sertlik geliyor. Sert kelimesinden ürken dinleyicileri yumuşatacak basit formülleri de cebinde taşıyan grup, sağladığı bu dengeyle işin eğlenceli yönünü de atlamıyor. Hatta büyükçe bir garajda verilecek bir yılbaşı partisinin 36 dakikası bu albüme ayrılarak havaya girilebilir. Gerçi böyle bir hayal gerçekleşirse aklıma gelecek ilk albüm Back In Mono olmaz ama onun da yer aldığı bir playlist fena durmaz. Neticede garajın güzelliği içine yansımış bir albüm Back In Mono...

1. I Want You! Like a Cigarette
2. I Can Hardly Wait
3. Hey Boy
4. Night Time (The Boy of Mine)
5. R.I.N.G.O.
6. Until You're Mine
7. Trash Can Honey
8. Hop the Twig
9. Misfits & Freaks
10. My One and Only Baby
11. Too Late to Say I'm Sorry
12. Edge of My Nerves
13. Won't Let You Go
14. Cry Cry Cry

23 Eylül 2021 Perşembe

Summerhill - Summerhill


Danimarka'nın kuş uçmaz kervan geçmez indie pop sahnesinden hoş bir ses olan Summerhill, 2007 yılına ait ilk ve şimdiye kadar tek albümüyle kulağıma çalındı geçenlerde. Yaptıkları his sahibi müziğin de etkisiyle bende hüzünlü bir sempati yarattılar. Hoş mu hoş vokalist Sofie Darting'in benzerlerine daha önce de rastlanmış kadife sesi, grubun benzerlerine daha önce de rastlanmış indie pop ezgileriyle dingin ve diri bir uyum içinde. Benzerlerine daha önce rastlanmış böyle bir müziğin, öyle pat diye rastlayamayacağınız bir temsilcisi olarak Summerhill'in iddiasız ama kendi içinde bir karakter olabilmiş 9 şarkısı, kimilerine göre tüm bir günü kurtarmayabilir. Yine de benim bir geceyarımı kurtardı ve başka geceyarılarıma da randevu koparma ihtiyacı doğurdu. Kendimi Sofie ile önce sinemaya, oradan da birşeyler içmeye gitmişiz gibi bir randevuda hissettim.

İlk şarkı Country Boy ile sahip olduğu renkleri belli eden Summerhill üçlüsü, trompeti, gitarı, yaylıları kattığı pop muhteviyatını Sofie Darting'in naif olduğu kadar seksi (bana öyle geldi sanki!) vokaliyle şarkılara aktarıyor. Hemen ardından gelen Parking Lane, grubun ilk single'ı olması sebebiyle de çoksesli ve karakterli bir beste. Trompet yine şarkıyı yalnız bırakmıyor, adeta bir sac ayağı görevi görüyor. July'da ise bu kez ince tondan akan armonika aynı işlevi görüyor ve haliyle şarkının melankolisine ekstra katkılarda bulunuyor. Cherry gibi bir başka ince ruhlu şarkının July'dan sonra gelmesi, melankoliyi şikayet edilmeyecek şekilde biraz daha uzatıyor. Kaygan gitarlarla bir western ambiyansı da yakalayan Tomorrow ve yaylıların trompete üfleyen nefeslerle birbirine karıştığı (işi yine seksilik üzerinden götürürsek seviştiği!) Home diğer ayrıcalıklı şarkılar. Bu harika randevu, Sugar Tate'in hüzünlü bir müzikalden çıkmış yoğunluğu ile nihayetleniyor.

Özellikle ülkesi Danimarka'nın radyolarında ve müzik dergilerinde övgü dolu sözlerle karşılanan, ne var ki debut sonrası sesi soluğu çıkmayan Summerhill hakkında en güzel benzetmeleri de bu yayınlar yapmış. Albümü ve tabiî müziği, uzun bir yaz gününü geçirmek isteyeceğimiz küçük bir beldeye (pek yaratıcı olmasa da) ya da bir Doris Day filminin günümüze yansımış müziklerine benzetmişler. Bu eksik olmayasıcalar başka söze gerek bırakmadıklarını düşünseler de, grubun ilham veren müziği sayesinde biraz uğraşla en kral benzetmeleri acımadan önlerine yığacağımızı bilmeliler. İlham, güzelliğin kendisinden alındığı kadar, ilham alanın kendi iç sevaplarından/günahlarından da beslenen birşey ne de olsa.

1. Country Boy
2. Parking Lane
3. July
4. Cherry
5. Tonight
6. Tomorrow
7. Feeling Fine
8. Home
9. Sugar Tate

15 Ekim 2020 Perşembe

Uffe Lorenzen - Magisk Realisme

 
Galmandsværk (2017) ve Triprapport (2019) adlı iki şahane akustik rock albümünün ardından fazla bekletmeden üçüncü atışı Magisk Realisme'yi yapan Danimarka'nın garage rock gururu ve gurusu Uffe Lorenzen, bu iki albümden farklı olarak kurucusu olduğu ve emekliye ayrıldığı Baby Woodrose grubunun garage/blues rock geleneklerine dönüş yapıyor. Albümü dinledikten sonra ne yalan söyleyeyim keşke bu da öncekiler gibi akustik olsaymış dedim. Ama bu albümün kötü olduğu anlamına gelmiyor kesinlikle. 4 yıl içinde soloları üçleyen, yine anadili Danca ile duygularını, tecrübelerini dillendiren Lorenzen, solo yolculuğuna önce Fas'tan başlamış, ikinci albümü için de ıssız bir yazlığa kapanmıştı. Bu defa 2019 yazı boyunca Kopenhag'da tek bir yere bağlı kalmadan, arkadaşlarının da yardımıyla 9 farklı evde ikamet etmek suretiyle 10 şarkının yazım sürecini geçirmiş. Başkentin farklı yerlerinde geçirdiği bu göçebe ve bohem yaşantı şarkılara da yansımış. Kalabalık bir şehirde yalnız olmak ve kendini kaybetmek teması etrafında şekillendirdiği şarkılar da bu ruh halini yansıtır nitelikte bestelerden oluşmakta.

Albüme adını veren ve önceki albümlerindeki haletiruhiyeyi koruyan Magisk Realisme dışında tüm şarkılar güçlü bir garage ve psychedelic rock dengesi taşımakta. Livet Skriger, I Mit Blod,  Stjernestøv, Lad Det Gå gibi şarkılar Baby Woodrose bölgesine ait. O bölgenin blues destekli cayır cayır ya da daha az cayırlı pop rock bileşenlerini taşıyorlar. Ama mesela Lorenzen'in trompet de çalarak inceden latin duygusu aşıladığı Efterår, pedal steel gitar çalarak nitelikli country yaptığı Caminoen, psychedelic pop rock denebilecek Tornerose albümü tekdüzelikten fersah fersah uzaklaştıran farklılıklar olarak görünüyorlar. Tekdüzelik, bazı Baby Woodrose albümlerinde hissettiğim hep garaj, hep psychedelic ısrarına istinaden kullanılmıştır. Kapanıştaki Dommedags Eftermiddag ise, Lorenzen'in Galmandsværk ve Triprapport albümlerindeki akustik evreniyle Baby Woodrose'un psychedelic hassasiyetlerini tek vücutta toplamış 4 dakikalık içsel bir yolculuk gibi sanki. Keşke bu albüm de öncekiler gibi akustik olsaymış dememin sebebi, o evreni özlemiş olmak yanında, bazı şarkıları o akustik çıplaklıkla hayal etmiş olmamdan kaynaklanmıştır. Muhtemelen Baby Woodrose'a doydum. Canım hala Galmandsværk ve Triprapport çekiyor. Yine de Uffe Lorenzen albümlerinin hikayelerini bilerek dinlediğimizde her şarkı yolunu bir şekilde buluyor. Magisk Realisme'nin "Kopenhag'da yalnız bir adam" hikayesi de dinledikçe gecesiyle gündüzüyle kendini anlatıyor zaten.

1. Lad Det Gå
2. I Mit Blod
3. Efterår
4. Camionen
5. Magisk Realisme
6. Livet Skriger
7. Tornerose
8. Nede Ad Vejen
9. Stjernestøv
10. Dommedags Eftermiddag

21 Mayıs 2019 Salı

Uffe Lorenzen - Triprapport


Danimarkalı garage rock efsanesi Baby Woodrose'un kurucusu Uffe Lorenzen'in gruptan emekli olup, bir sahil kasabasında sebze yetiştirmek yerine Fas'a gidip Galmandsværk adında akustik bir solo albüm yapmasını büyük bir heyecanla karşılamıştık. Bence 2017'nin en iyi albümlerinden biri olan Galmandsværk, hızlı Baby Woodrose günlerinden sonra daha sakin, daha derinlikli, daha kişisel bir soloydu. Ama kesinlikle emekli olmuş bir yılgınlık ve vasatlık taşımıyordu. Zaten Baby Woodrose yanında 4-5 grup daha kurmuşluğu olan henüz 48 yaşındaki bir adamın emekliye ayrılması beklenemezdi. Psychedelic folk gibi emek isteyen bir türü, üstelik ana dili olan Danca liriklerle vücuda getiren Lorenzen, ticari kaygılardan uzak, iç huzuru bulmuş (hatta ekstralarını arayan) bir müzisyenin olgunluk dönemini yaşıyor. İnsan hayatının hareket noktalarını, virajlarını, duraklarını kendine göre detaylandıran, özetleyen, bunun için de kozmik bir rock ambiyansı tasarlayan Uffe Abimiz için yolculuk, Triprapport ile bu yeni safhada devam ediyor.

Lorenzen, ilk albümün yazım sürecini Fas'ta geçirmişti. Bu defa 14 gün boyunca bir arkadaşından ödünç aldığı, ıssızlığın ortasında bir yazlığa kapanmış. İlk zamanlar bir tıkanıklık yaşamış olsa da, insan namına hiç kimsenin olmadığı bu izole yerdeki yalnızlık gitgide ona ilham vermiş. Yanında getirdiği mantarları da yedikçe şarkılar bir bir dökülmeye başlamış. Yazma işi bitince kayda girme zamanı gelmiş. Klavye, flüt, sitar, tabla, lapsteel gitar gibi enstrümanlar dışındaki her şeyi kendisi çalan Lorenzen, dört kişilik müzisyen tayfasının ufak yardımlarıyla Kopenhag'da kaydettiği, yine kendi bestesi olan 7 sıfır şarkıyla beraber kapanıştaki Hans Vinding adlı Danimarkalı eski bir folk müzisyeninin Hallo Hallo Frøken adlı şarkısını yorumluyor. Analog olarak kayıt ve miksajı bant kaydına yapılan albümde, bu yüzden kes/yapıştır yapılmamış, müzik yapmayı çocuk oyuncağı haline getiren pro-tools kullanılmamış şarkılar dinliyoruz. Bu eski usül yöntemlere rağmen duyduğumuz kozmik akustik sound ile çalınıp söylenmiş büyüleyici çağdaş folk rock şarkıları, ilk albümün yolculuğuna kaldığı yerden devam ediyor adeta.

Psykonauten ile başlayan albüm, bir anda Galmandsværk ruhunu geri getirip tüylerimi diken diken etmeyi başarıyor. Floden ve albüme adını veren Triprapport şarkıları, tabla ve sitarın kattığı etnik havanın da etkisiyle tempolu bir kanat yaratıyorlar. Denge sağlamak için ise Angakkoq ve Lille Fugl bestelerinin yavaş, kimi zaman melankolik varlıkları da diğer kanatta yer alıyor. Arada Aldrig Mere Ned adında şaman ayininden fırlamış gibi duran harika bir çeşniye rastlıyoruz. Ama çok doğru bir karar olarak kapanışa konmuş, albümün en iyilerinden, hatta içinde bulunduğumuz yıl içinde duyduğum en güzel şarkılardan biri olan yukarıda bahsettiğim cover Hallo Hallo Frøken gerçek bir kalp kıran. Wikipedia'da bile hakkında bilgi bulunmayan Hans Vinding'in bu şarkısının orijinalinin konser versiyonunu Live 79/81 adlı iki albümlük seride dinledim. Şarkıyı epey tutkulu söyleyen bu abimiz, gereksiz yere yedi buçuk dakikalık heyecan yapmış. Oysa Uffe Lorenzen yorumu, hem tempoyu düşürmüş, hem de albümün genel havası gereği şarkıyı kozmik country haline getirerek adeta seviye atlatmış. Daha uğraşsam şarkı için paragraflar dolusu süslü cümleler kurabilirim. Fakat her dinleyişimde beni farklı şekillerde yeniden üzmeyi başaran, üstüne de bir parça buruk sevinç ekleyebilen şarkılardan biri için fazla çene çalmak istemem. Triprapport, ikinci Lorenzen albümü olarak arşivimdeki yerini aldı. Birkaç yıl sonra üçüncü de çıkabilir. Böyle dolu dolu albümler, yeni albüm beklentisi yaratmıyor aslında. Çünkü her seferinde yeniden keşfediliyorlar.

1. Psykonauten
2. Alting Er Eet
3. Triprapport
4. Angakkoq
5. Lille Fugl
6. Floden
7. Aldrig Mere Ned
8. Hallo Hallo Frøken

10 Nisan 2019 Çarşamba

The Foreign Resort - Outnumbered


Bazı kaynaklarda 2006, bazılarında 2009 yılında kurulduğu söylenen, nereden baksan 10 senelik mazisi bulunan Danimarkalı The Foreign Resort grubu, bazı fotoğraflarında üç, bazılarında da dört kişi olarak görülüyor. Bazılarının post-punk, bazılarının ise synthpop ağırlıklı olduğunu iddia ettikleri müzikleri ise "yeter artık ortada buluşsunlar" dedirtecek kadar ortada buluşmuş vaziyette. Özellikle The Cure'un 1982 albümleri Pornography evrenine ait bir tarzdan bahsediliyor ki, o alana fazla hakim olmadığımdan ya da dinlediğim kadarıyla biçimsel yönden o alana fazla ait olmadığını hissettiğimden dolayı grubu sadece ikinci albümleri Outnumbered üzerinden değerlendireceğim. Bu iyi albümden sonra geriye dönüp orada 2014'e ait New Frontiers adlı bir albümleri daha olduğunu gördüm. Aradan geçen zamanda müzikleri neredeyse milim oynamamış. Ama bence Outnumbered şarkı kalitesi yönünden ipi önde göğüsleyen bir albüm olmuş.

Sound yönünden daha çok The Cure efsanesini anımsatan, Depeche Mode ile de sentetik bağlar kurduğunu göstermek istercesine bildik synth numaraları çeken grup, bu büyük isimlerin üzerine bir şeyler koymak gibi misyon üstlenmiyor. Keza, vokalist Mikkel B. Jakobsen %80 Robert Smith, %20 Dave Gahan gibi şarkı söyleyerek adeta "Cure Mode" takılıyor. Ama bunların hiçbiri bana itici gelmedi. Ağabeylerinden kalan miras hepsine fazla fazla yeter. Bence The Foreign Resort bu mirası har vurup harman savurmayan, iyi şarkılarla hem nostaljik, hem de modern tatlar taşıyan bir grup. Outnumbered'da bunun kanıtı bir çok şarkı bulunuyor. Mesela açılıştaki In Gloom, bence en son iyi şarkısını (Precious) 2005'te yapmış olan Depeche Mode'un adı altında çıkmış olsaydı, "yaşasın DM geri döndü" diye sevinebilirdim. Hatta albümün en iyilerinden olan ve bana bir gıdım It's No Good'u anımsatan Clouds'ta da DM'un o gotik atmosferine daha post-punk bir bakış mevcut. Outnumbered'ı dernlemesine anlamak için bir ara Pornography albümüne de daha dikkatle bakmak gerek sanırım.

Bir diğer sevdiğim parça olan She Is Lost ise, ne The Cure, ne de Depeche Mode odaklı olmayıp, kendi post-punk devrelerini kurmuş gibi geldi. Tabii albümde zamanla alışılacak Hot Summers, Burn In The Night, Send Your Heart To The Riot gibi şarkıları da bu tanıma dahil edebiliriz. Bu yazıda iki efsane grubu sıklıkla telaffuz etmem yüzünden The Foreign Resort sırtını bunlara dayamış diye yanlış anlaşılmasın. İlk iki albümden sonra üçüncünün çok daha iyi olacağı içime doğdu sanki. Çünkü çok ufak oynamalarla ilk albümden daha iyiye doğru bir gidiş var bana göre. Yani gözümüzün önünde giderek olgunlaşan bir grup diyebilmemiz için kartlarını iyi oynamışlar. Sıktığı da oluyor, keşke şurası şöyle olsaydı da dedirtiyor. Yine de benim gibi iyi bir post-punk albümü bulunca yumulan tipleri memnun edeceğine dair inancım tam. Ancak dediğim gibi, 5-6 iyi şarkı ve ona destek çıkan 2-3 şarkı daha barındıran bir albüm, ileride çok daha güçlü geldiğini ilan ediyor olabilir. Müzik dünyası bunun örnekleriyle dolu.

1. In Gloom
2. Burn in the Night
3. Summer
4. She Is Lost
5. Clouds
6. Obsessing
7. Hearts Fade Out
8. Hot Summers
9. Fall
10. Send Your Heart to the Riot
11. Outnumbered

11 Şubat 2018 Pazar

Uffe Lorenzen - Galmandsværk


Baby Woodrose, Dragontears, On Trial, Pandemonica, Spids Nøgenhat adlı gruplarla 90'lardan bu yana rock müziğin altından girip üstünden çıkan, en fazla da Lorenzo Woodrose takma adıyla milenyumdan bu yana liderlik ettiği Baby Woodrose ile tanınan Danimarkalı usta müzisyen Uffe Lorenzen, bundan böyle kendi adıyla kayıtlar yapma, kendi dilinde şarkılar yazıp söyleme kararı almış bulunuyor. Garage ve psychedelic rock'ın Avrupa'daki en güçlü isimlerinden biri olan Baby Woodrose'un vadesini doldurup doldurmadığı tartışılır. Ama en son 2016 tarihli Freedom'ın vasatlığını düşünürsek, şanlı tarihin bir şekilde noktalanması iyi olabilir. Sebebi bu muydu bilemeyiz. Lorenzen'in ilk solo albümü Galmandsværk (Delilik Gösterisi) bu bitiş sonrası yeni bir sayfa. Normalde Baby Woodrose emeklisi bir müzisyenin bu geleneği sürdürmesi kuvvetli ihtimallerden biridir. Bir diğer ihtimal ise, kendini grubundan emekli eden bir müzisyenin, geleneğinin gereklerini unutmadan daha içedönük, dingin, biraz bezgin, biraz kızgın olması, rock müziğin akustik kanadını artık daha korunaklı ve farklı bir özgürlükte görmeye başlaması sayılabilir. İşte Lorenzen'in tercihi de bu yönde olmuş. Kendi içinde derinleşen, her birinin ayrı karakterde olduğu, ama yıllanmış Lorenzen birikimleri ile ortaya çıktıkları belli 10 şarkı Galmandsværk'i pırlanta gibi bir solo kılıyor.

Uffe Lorenzen, bu ilk solosunu Fas yakınlarındaki küçük bir volkanik ada olan Gomera'da tasarlıyor. Küçük bir odada, şarkı yazmak dışında hiçbir şey yapmadan 10 hafta geçiriyor. Bu deneyimi kendi cümleleriyle şöyle ifade ediyor: "Geçen kış birkaç aylığına seyahat etme fırsatı buldum. Vaktimi okyanusa bakmakla ve Danca şarkılar yazmakla geçirdim. Sanırım kendi metodumu buldum ve belki de hiç olmadığı kadar kişisel bir bakış açısı edindim. Kendi dilimde yazmak bir meydan okuma gibiydi. Ama dürüstçe kendini ifade etme hadisesinin, dürüst bir ambalaj da gerektirdiğini hissettim. Bu yola çıktığımızda aslında Danimarka dışındaki insanlar için tasarlanmış olan Lorenzo Woodrose ismi, birden tuhaf biçimde suni geldi. Kendimi motive edebileceğim ve süreci ilginç hale getirebileceğim yeni yollar bulmak zorunda olduğum bir noktaya ulaştım. Rock davulları veya gitar soloları yerine akustik gitar ve vokalle, şarkıların ilk çıktığı haliyle kalmasını istedim. Bu da albümü çok farklı bir evrene götürdü." Yani sevgili Uffe Abimiz tipik bir "kendini bulma" özeti geçiyor. Fakat bu özeti kendi cümlelerinden ziyade, Galmandsværk şarkılarında hakkıyla hissediyoruz. Bunu hissedebilmek için tek kelime Danca bilmemiz de gerekmiyor.


Nakaratsız Dansker, tek bir düzlemde ilerleyen söyleniş şekliyle, en önemlisi de Galmandsværk atmosferine bizi buyur edişiyle hipnotik bir etki bırakıyor. Rimets Tyranni ve Ridset Plade aynı akustik düzenin hipnotize edici karakterini daha ana akım bir yöne taşıyor, hem bir folk havası, hem de fuzz gitarlar sayesinde Baby Woodrose selamı taşıyorlar. Flippertøs'daki flüt o kadar canlı ki, sanki Lorenzen şarkıda nadir bulunan bir kuş ile düet yapıyor. Hemen ardından gelen muhteşem På Kanten Af Verden, Lorenzen'in Fas tecrübesini en fazla örnekleyen parçalardan biri olarak albüme farklı bir yükselme yaşatıyor. Sitar ve tablaların bu Lorenzen evrenine kattığı coşku, şarkının sonlarına doğru Baby Woodrose garaj gitarının da dahil olmasıyla meseleyi saykodelik boyutlara taşıyor. Sang Om Merværdi, tempoyu biraz yükselterek Lorenzen'in Woodrose günlerinden kalma ateşli hallerinin nasıl akustikleştiğini de gösteriyor. Sırayı bozmadan ilerlediğimizde peşpeşe iki harika balad bizi bekliyor. Ny By ve Min Skygge adını taşıyan bu kahrolasıcalar, hele de bence Uffe Lorenzen'in yaşadığı bu benzersiz tecrübenin bir fragmanı olsa, orada çalınması gereken Min Skygge, müthiş bir yoğunluk, tutku, efkar, nezaket ve asalet taşıyorlar.

Sondan bir öncemizde yer alan Høj Som Et Højhus, tuşluların geride yarattığı türlü türlü gerilimin, Lorenzen'in bol ekolu vokaliyle arttırırılmak suretiyle, yine nakaratsız (ya da tamamı nakarat olan) bir ruh haliyle, sanki sıcak Fas'tan soğuk Finlandiya'ya dönüşün şarkısı gibi durmakta. Bu müthiş tansiyon yükselmesinin ardından finale geliyoruz ki, orada tüm zalimliğiyle pusuda olan Blues For Havet bekliyor. Ama onun zulmü, böylesi bir albümün indireceği son darbe için çok iyi bir seçim olmasından geliyor. Albüm için kullandığım onca tumturaklı sıfat, benim ona karşı duyduğum yakınlıktan ileri gelmekte. Oysa özünde 50'sine doğru ilerlemekte olan bir rockstarın artık bir yol ayrımına geldiği, kendini dinlemek için gittiği egzotik bir ülkede, kendini müzikal olarak dinlemek istediği vakit ortaya ne çıkacağını gördüğü mütevazi bir gerçeklik söz konusu. Bu samimiyet dinleyene de geçtiği zaman Galmandsværk'in çok özel bir içselleştirme potansiyeli taşıdığını fark ediyoruz. O farkındalık basitçe şarkı dinlemekten çıkıp, hızlı ve çılgınca yaşanmışlıkların soluklanış noktasındaki yalnızlık ihtiyacına fon müziği oluveriyor.

1. Dansker
2. Rimets Tyranni
3. Ridset Plade
4. Flippertøs
5. På Kanten Af Verden
6. Sang Om Merværdi
7. Ny By
8. Min Skygge
9. Høj Som Et Højhus
10. Blues for Havet

27 Aralık 2015 Pazar

ONBC - Crash, Burn & Cry


Biri sarışın, diğeri esmer iki kadın ve iki sakallı adamdan kurulu Danimarkalı indie pop, indie rock, dream pop ve (hadi onu da diyelim) dream rock grubu Oliver North Boy Choir ya da kısa adıyla ONBC, bu eşkalin getirdiği bazı çağrışımlarla ABBA'yı farklı bir düzlemde hortlatma çabası içindeki bir oluşum sanılmasın. Kendileri çok ama çok klas bir grup. Bunu ilk albümleri Crash, Burn & Cry'ın o sisli, puslu, gizemli ve bu sebepten sapına kadar çekici albümleri belli ediyor. Onları tanımlarken bazı yorumlarda Chris Isaak ve Julee Cruise anahtar kelimeleri geçmiş ki, kısmen katılmakla birlikte olayı Twin Peaks'e sardırmamak gerektiği kanaatindeyim. Kesinlikle sinematik bir atmosfer yaratıyorlar. Lakin bunu öyle anlaşılmaz yollardan değil, anlaşılması emek isteyen yollardan hallediyorlar. O emeği gösterecek dinleyici, sözünü ettiğimiz türlerle iyi anılara sahipse emeğinin karşılığını mutlaka alacaktır. Mesela Crash, Burn & Cry adlı şu albümün 2015'in en iyilerinden biri olduğunu anlamam epey zaman aldı. İlk dinlediğim anda bir potansiyel sezmiş olsam da, üzerine düşmeye değeceğini düşünmemiştim. Ne zaman ki aradan bir süre geçtikten sonra tekrar karşıma çıkana ve açılış şarkısı The Railing'i bu kez farklı bir ruh haliyle dinlemeye başlayana kadar.

Açılış şarkılarının hayati önemini bir defa daha vurgulayan The Railing, yanlış anlaşılmasın öyle vur patlasın, çal oynasın veya kapı önünde müşteri tavlamak için yalana dolansın bir şarkı değil kesinlikle. Hatta o tip albümlere giremez bile belki. Ama dramatik gücüne, kırılganlığına ve buna rağmen ayakta duruşuna tam manasıyla vakıf olabilmek için ikinci, üçüncü kez dinlemek gerekebiliyor. Aynı duyguları, aşama aşama beğenmeye, hatta yılın en iyi albümlerinden birini oluşturan parçalar olduğunu düşünmeye giden yolda White Trash, Brothers, Classic, The Warehouse için de yaşadım. Chris Isaak demişsiniz ama mesela Isaak'in şimdilerde Brothers gibi şarkılar yazması lazım gelirken saçma sapan işler peşinde. Julee Cruise dersen, onu da Twin Peaks şarkısı dışında tanımam etmem. Tanja Simonsen'in gücünü kırılganlığından sızan esrarengizlikten alan sesi ile birlikte o gotik western tadı taşıyan gitar gruba karakterini veren iki önemli unsur. Ona benziyor, şunu andırıyor peşinde koşmaya fırsat vermeyecek kadar konsantre olunduysa zaten ONBC müziği etki alanını kurmuş demektir. Gerisi, şiirsel bir hüznün ayak izlerini takip ederken başımıza gelenlerden ibaret.

1. The Railing
2. White Trash
3. Call It What You Want
4. The Warehouse
5. Classic
6. One of These Days (Part 1)
7. Brothers
8. Knocked Out
9. Copenhagen
10. One of These Days (Part 2)

25 Ağustos 2015 Salı

Electric Guitars - Electric Guitars


Electric Guitars, iki gitar virtüözü olan Mika Vandborg ve Søren Andersen tarafından kurulmuş Danimarkalı bir grup. İkili 2012 yılında tüm zamanların en iyi Danimarkalı gitaristlerinin katıldığı yaklaşık 10 dakikalık Hero Of Mine adlı bir şarkının kaydedilme etkinliğinde beraber birşeyler yapma konusunda gaza gelerek Electric Guitars'ı hayata geçirmişler. Bu birliktelik o kadar rağbet görmüş ki, mesela konser için Danimarka'ya Deep Purple gelince, açılış grubu için Electric Guitars'tan başkası düşünülemezmiş. Tabii bu noktaya gelmeden evvel hiç de çaylak sayılmazlar. Her ikisi de sayısız grupla albüm, stüdyo, konser çalışmalarında bulunmuş, kendi solo albümlerini çıkarmış profesyonel müzik adamları. Aynı zamanda şarkıları söyleyen Søren Andersen, Dave Mustaine (Megadeth), Glenn Hughes (Deep Purple), Mike Tramp (White Lion), Joe Bonamassa, Jason Bonham gibi isimlerle çalışarak dışa açılma fırsatı bulduğundan Mika Vandborg'a nazaran biraz daha popüler sayılır. Daha dokuz yaşındayken Jimi Hendrix'i duyunca eline gitar alan Vandberg ise Danimarka'da tam bir gitar efsanesi. Saygın lokal gruplarda bulunmuşluğu, kendi ürettiği materyallerle albümlere, bazı TV işlerine pena sallamışlığı var.

2013 tarihli kendi adlarını verdikleri ilk albüm ve 2015'te benim onların farkına vardığım ikinci albüm String Fever, klasik rock, hard rock, heavy blues rock dışına çıkmayan taş gibi şarkılardan oluşuyor. String Fever çok iyi bir albüm. Ancak ilk albüm Electric Guitars bana göre 1-2 puan daha iyi. Müthiş rifflerin etrafında şekillendirdikleri, fevkalade gitar sololarla zenginleştirdikleri, poz değil ciddiyet sergiledikleri kişilikli, tutkulu, yoğun ve melodik bir hard rock yapıyorlar. Rock'n roll, boogie, blues öğelerini yılların verdiği ustalıkla şarkılarına katık ediyorlar. 2011 tarihinde Constant Ripley adıyla şık bir solo albümü de olan gitarist, yapımcı, şarkı yazarı Søren Andersen, adeta konuşturduğu gitarı kadar, macera peşinde koşmayan kaymak gibi sesiyle şarkıların çıtasını daha da yükseltiyor. İkiliye bas gitarda eşlik eden Peter Kjøbsted ile davullardan sorumlu Morten Hellborn, Electric Guitars projesine başından beri emek veren kaliteli müzisyenler.

Break It Up, Four Leaf Clover, Easy Way Out, So Far Away, Horsefly, Spotlight diye uzayıp giden favorilerimin ortak noktası, enerjilerini klasik rock türünün hizmetine sunuşlarındaki güven veren ustalık. Adı geçen şarkılar nasıl ki en yakındaki heavy metal tişörtünü giyip, en yakındaki arkadaşlarla, en yakındaki rock barda birşeyler içme isteğini kaşıyorsa, Never Mind The Dog da o bar dönüşünde şehir ışıklarına karşı içmeye devam ederken geçmişi özleten bu ruh halinin kalp kırıklığına ortak oluyor. Albümün kapanışına Danimarka rock sahnesinin tarihi anlarından birini oluşturan Hero Of Mine'ı koymaları, bu ilk albümü daha anlamlı kılıyor. Uzun süresinin nasıl geçtiğini anlamamış olmak sadece bana mahsus bir durum olabilir. Vandborg ve Andersen'i bile yeni tanımışken, şarkıya emeği geçen o Danimarka efsanesi gitaristlerin kaçını tanıyor olabiliriz? Hiç mühim değil. Adamlar gitarlarıyla zaten ortak bir dil konuşuyorlar. O dil sayesinde sizi geçmişe götürüyorlar. Hatta geri getirmeyip uykuya dalana kadar yanınızdan ayrılmıyorlar.

1. Break It Up
2. So Far Away
3. Easy Way Out
4. Spotlight
5. Never Mind the Dog
6. Ronnie
7. You're On Fire
8. Elevator Blues
9. Four Leaf Clover
10. Baby I Love You
11. Horsefly
12. Hero of Mine

16 Kasım 2014 Pazar

Oh Land - Earth Sick


Tam adı Nanna Øland Fabricius olan Danimarkalı indie pop şarkıcısı Oh Land, güzel sesine rağmen çok bayıldığım bir isim sayılmaz. Bugüne dek yaptığı üç albümle yollarımızın bir şekilde kesişmiş olması, her seferinde ilişkimizin bir türlü oturmadığı izlenimi bıraktı üzerinde. Kendisini gerçekten sevmek istedim ama bir türlü kendisinden aynı ilgiyi görmedim. En son çıkardığı 2013 yılı albümü Wish Bone, buzları biraz eritir gibi oldu. Lakin birkaç şarkı dışında yine kapıyı suratıma kapattı adeta. Belki de sorun onda değil bendeydi. Şu "art pop" mefhumuna olan temkinli yaklaşımım yüzünden benzer türde sorunları Lykke Li ve son albümü The Golden Echo ile beni hayalkırıklığına uğratan Kimbra'da da yaşamıştım. Onunla da, onsuz da olmuyor hesabı bu kızların her albümünü dinlemek yönünde içimdeki kıpırtılara mani olamıyorum yine de. Bu düşünceler zihnimin bir kenarında uyuklarken Oh Land'in sessiz sakin beliren yeni albümü Earth Sick sayesinde tekrar uyandılar. Fakat önyargılarım da aynı anda uyanmışlardı.

Aileden müzisyen şarkıcılar kervanında seyahat eden Oh Land, önceleri dans üzerine bir kariyer planı yapmışken geçirdiği bir sakatlık sonucu bu planını değiştirmek zorunda kalmış. Rotayı müziğe kırdıktan sonra benim beğenmediğim üç albümüyle ülkesi Danimarka'nın bağımsız plak şirketlerinden Amerika'nın David Letterman'lı, Jimmy Kimmel'lı şov programlarına, Sia'lı, Katy Perry'li konser açılışlarına uzanan bir ilgiye mazhar olmuş. Hatta yeni yeni başlayan oyunculuk uğraşının izleri, en son Mads Mikkelsen, Eva Green ve Eric Cantona'lı kadrosuyla dikkat çeken merakla beklediğim Danimarka westerni The Salvation'da görülebilirmiş. Önyargılarıma geri dönersek, 10 Kasım 2014'te çıkan son albüm Earth Sick, açılış şarkısı Machine ile "yine mi" duygusu yaratsa da, dinledikçe açılan, kendine bağlayan, bitince yıktığı önyargı duvarlarının ötesine geçip burada neler varmış diye merak ettirerek tekrar dinlemeye teşvik eden bir albüm. Daha iyi olabilir miydi? Evet! Ama üç beğenmediğim Oh Land albümü, bir beğendiğim Oh Land albümünü götüremedi.

Earth Sick'in diğerlerinden ne farkı vardı diye düşününce uzlaşması emeğe ve zamana bağlı art pop ile, uzlaşması popüler pop zekasına bağlı indie pop arasında bir yakınlık kurulabilmiş olması diye özetledim kendi kendime. Mesela önceki albümde yer alan Renaissance Girls de bana bu yakınlığın kurulabildiğini hissettirmişti. Ama sanki direk çok satmak için kör göze tavizler içeren bir şarkıydı ve hatta biraz sahteydi. Oysa bu albümün ilk single yıldızı konumundaki Head Up High, dinleyenin üzerine daha gerçek bir pop kokusu sindiriyor. İster liste, ister radyo şarkısı densin, en azından son derece samimi. Bunun yanında Favor Friends, Hot 'n' Bothered, Flags, Daylight şarkıları ilk etapta sözünü ettiğim sanat ve popüler pop arasında kurulan yakınlığın şık örnekleri olarak görülüyorlar. Bu sayede Oh Land, kişiyi kendine yakınlaştırdıktan sonra, önceki art pop alışkanlıklarını da benimsetme fırsatı yakalamış oluyor ki bu fırsatı da Half Hero, Earth Sick, hatta açılışını beğenmediğim Machine şarkılarıyla iyi değerlendiriyor. Fakat bakış açısına göre vasat veya kaçırılmış fırsatlar olarak görülebilecek başka şarkılar da mevcut. Toplamda bunların hiçbiri Earth Sick'in iyi bir albüm olduğu gerçeğini etkilemiyor. Dördüncü albümle de olsa Oh Land'i kazanabildiğim için derin olmayan bir oh çekiyor gibi hissediyorum.

1. Machine
2. Favor Friends
3. Head Up High
4. Earth Sick
5. Nothing is Over
6. Doubt My Legs
7. Half Hero
8. Daylight
9. Hot 'n' Bothered
10. Little Things
11. Flags
12. No Particular Order
13. Trailblazer

20 Haziran 2013 Perşembe

Studio Killers - Studio Killers


Cherry, Goldie Foxx, Dyna Mink ve Bipolar Bear gibi çizgi film kahramanlarını andıran isimlere sahip müzisyenlerden kurulu Studio Killers, gerçekten de çizgi karakterlerden oluşturulmuş bir dance-pop, electropop projesi. Akıllara direk Damon Albarn tasarımı İngiliz Gorillaz'ı getirse de, ortada ondan çok daha diri ve türünün gereklerini harfiyen yerine getiren nefis bir albüm var. Zaten Noel Gallagher ne demiş: "Blur, 3 yaşındaki çocuklara müzik yapan bir grup!" Hani Blur'a fazla haksızlık etmeyelim ama Gorillaz denen şey görüntüsüyle olduğu kadar müziğiyle de tam da bu tespitin muhatabı. Studio Killers bu tartışmaların uzağında cıva gibi akan bir pop grubu. Varsın animasyon karakterlerle kendine has bir gizem yaratmak istesin. Bu müzik, radyoların, sıcak yaz atmosferinin ve dans etmek kadar dans müziğini dinleme faaliyetinin hakkını veren kalitede.

Danimarka tabanlı Copenhagen Records, Warner Music'in İsveç ve Universal Music'in Finlandiya şubelerinin ortak ürünü olan Studio Killers, kurulduğu 2011'de ilk olarak Ode To The Bouncer'ı, 2012'de Eros and Apollo'yu, 2013'te de All Men Are Pigs ve Jenny single'larını piyasaya sürerek yavaş yavaş ortamlara sızmış bir oluşum. Özellikle Ode To The Bouncer'ın enerjik olduğu kadar sadece dinlemesi bile keyifli çekiciliğini 2011'den beri hiçbir yerde duymamış olmak da ayrıca ilginç. Her biri single olarak çıkarılmaya layık 11 şarkının en azından 4 single'ına ne radyolarda, ne de video müzik kanallarında denk gelmemiş olmayı benim radyo ve müzik kanalı müptelası olmamama bağlıyorum. Denk geldiklerim arasındaki onca çer çöpten çok daha sağlam bir pop buldum karşımda. Üstelik o kanallarda çıkan yaz esintili şarkıların euro-dance karakterlerini de bünyesinde barındırması, Studio Killers'ın kailtesinden hiçbirşey götürmüyor.


Ode To The Bouncer'ın başı çektiği single güzelliklerinin haricinde In Tokyo, Friday Night Gurus, When We Were Lovers ve tatlı bir disko hüznü taşıyan Who Is In Your Heart Now? benim favorilerim. Hatta ben olsam All Men Are Pigs ve Jenny ikilisinden önce bu şarkıları single olarak ortalığa salardım. Ama dediğim gibi her yerinden ışık saçan bir debut bu. Vasat bulduğum tek şarkı olan kapanıştaki True Colours'ı bile zamanla sevmeye başladım. Sığ bir yorum olarak buna benzer albümlerde tüm şarkıların birbirine benzediği, bir şarkının ne zaman bitip yenisinin ne zaman başladığının anlaşılamadığı söylenir. Sığ mığ, bence böyle albümler çok fazla. Fakat dinledikçe ve kafada demledikçe kazın ayağının hiç de öyle olmadığı Studio Killers gibi albümler favori albüm şekillerinden biridir. İlerde eti, sütü, yumurtası, derisi Ibiza DJ'ler Odası tarafından remiks olarak sömürülür mü bilinmez. Şu haliyle tadı çıkarılsa çok daha iyi olur. Zaten gerek de yok.

1. Ode to the Bouncer
2. Eros and Apollo
3. All Men Are Pigs
4. Who is in Your Heart Now?
5. Friday Night Gurus
6. Flawless
7. Jenny
8. In Tokyo
9. Funky at Heart
10. When We Were Lovers
11. True Colours

12 Eylül 2012 Çarşamba

The Raveonettes - Observator


2000 yılında Sune Rose Wagner ve Sharin Foo'nun tanışmalarıyla kurulan Danimarkalı The Raveonettes ile ilk karşılaşmam, 2005'te çıkardıkları Pretty In Black albümlerindeki Love In A Trashcan şarkısının videosuyla gerçekleşmişti. Sune'un ve Sharin'in o videodaki karizmaları bugün bile hala beni etkilerken, ilk gördüğüm an gerçek bir çarpılma yaşadım diyebilirim. Klibin ve şarkının retro havası, ikilinin (özellikle de bir erkeği oturduğu yere çivileyecek bakışlarıyla Sharin'in) yüzlerine, sahne duruşlarına, soğukkanlı performanslarına yansımıştı. Bu yansıma izleyen ve dinleyene de yansımakta hiç güçlük çekmiyordu. Böylece 2005'ten itibaren grubun takipçilerinden biri haline geldim. Ne var ki grubun indie rock'tan dream pop'a uzanan, zaman zaman surf, twist, rock'n roll ve shoegaze ile flört halinde bulunan şarkılarını topladıkları dört albümlerinden hiçbir zaman %100 tatmin olmadım. Evet, milenyumdan bu yana Love In A Trashcan'in başı çektiği pekçok güzel şarkıya imza atmışlardı. Ama benim için albüm formatında öyle aman aman bir grup olmadılar. Ta ki 2012 albümleri Observator'a kadar...

Observator bana göre kesinlikle The Raveonettes'un en iyi albümü. Her zamanki gibi iki, bilemedin üç şarkılarını beğenip arşive katarım diye düşünürken daha açılıştaki Young and Cold ile müthiş bir atmosfere girdiğimi hissettim. Müzik tarihine çok mühim katkıları olmuş 90'ların çiğ tutkusunu taşıyan davulsuz Young and Cold, özellikle Sune'un ve Sharin'in ortak vokaliyle sanki kayıp bir X Kuşağı marşı gibi yoğun, çamura bulanmış bir şiir kadar mağrur, fevkalade bir şarkı. Peşinden gelen Observations, piyano ve gitarın sinematik bir gerilim yarattıkları, bunu şarkı boyunca sürdürdükleri çok güçlü bir başka beste. En önemlisi de, The Raveonettes'u tarif ederken kullanılan dream pop ya da shoegaze tanımlarının bugüne dek hiç olmadığı kadar hakkını veren türden bence. Bu hakkını verme olayı, tek bir vasat şarkı bulunmayan albümün tamamına sirayet etmiş durumda. Akılda kalıcı nakaratlar ama bunun yanında radyolar için fazla sert kaçabilecek post-punk numaraları aynı şarkıda vücut bulabiliyor. Buna ilaveten Sinking With The Sun, Downtown ve Till The End gibi tempolu şarkıları mısır ununa bulamış gibi gitara bulayarak çiğlikten pişmişliğe nasıl çevirdiklerini daha rahat gösterebilmişler kanımca. Bu durum daha önce The Raveonettes tarihinde tadını bir türlü alamadığım bir lezzetti.


Albümün en iyilerinden The Enemy, Sharin'in büyüleyici sesinin ön planda olduğu, hatta "Sharin'in sesi önceden de bu kadar büyüleyici miydi" diye düşündüren çok güzel bir şarkı. Cevabı da vermiş olduk böylece. Şarkılar güzel olursa sesler kendini daha iyi ifade ediyor. Zaten grubun soundu ya da ikilinin vokal uyumları konusunda eski albümlerinde hiç sıkıntım olmadı. Fakat yazılan ve yorumlanan şu dokuz şarkı bir süre daha demlendikten sonra (en azından benim için) indie klasiklerinden biri olma yolunda yürümekte. Önceki beş albümde eksik kalan tarifi güç şeyleri tanımlayıp tamamlamışlar gibi geldi sanki. Observations'tan sonra ikinci single olarak çıkarılan She Owns The Streets ve Curse The Night, tipik single sevimliliğini sözünü ettiğimiz ciddi şarkı yapılanmasına dahil etmiş iki şarkı ki, bu mesele de çoğu grubun halledemediği sorunlardan sayılabilir. Şöyle bakınca sözünü etmediğim tek şarkı olan You Hit Me (I'm Down) da bu halledilmişler arasına rahatlıkla konulabilir.

Observator ne sekiz, ne de on şarkı olması gereken bir albüm. Tam kıvamını bulmuş denebilir. Burası çok önemli. Mutfaktaki tüm işler bittikten sonra albüme konacak ekstra bir şarkı veya çıkarılması düşünülen bir başka şarkı şu ahengi bozabilirdi. İkinci kez dinledikten sonra Observator'ın artık şanlı bir tarih olan R.E.M.'in Monster (1994) ve New Adventures In Hi-Fi (1996) albümleri arasındaki dönemine, o dönemin ruhuna ait olduğunu hissettim. Bu iki albüm arasındaki büyük farkı bilen bilir. İşte Observator bu iki olağanüstü albüm arasında sağlanmış etkileyici bir geçiş ruhuna sahip. Stipe, Buck, Mills üçlüsünün Young and Cold'u duyduğu anda tüylerinin diken diken olup gözlerinin dolacağı ihtimaline inanıyorum. İnandığım bir başka şey de bu albümle çıtasını daha yüksek bir noktaya koyan The Raveonettes'un, bundan sonra pekçok dinleyenin gözünde seviye atlayacağı. En azından  bir daha Observator gibi bir albüm yapmasa bile Observator ile kendi gerçeğini nihayet kanıtlamış olmaları harika.

1. Young and Cold
2. Observations
3. Curse the Night
4. The Enemy
5. Sinking With the Sun
6. She Owns the Streets
7. Downtown
8. You Hit Me (I'm Down)
9. Till the End

17 Aralık 2011 Cumartesi

Tiger Baby - Open Windows Open Hills


1999'da Pernille Pang, Nikolaj Tarp Gregersen, Benjamin Teglbjærg tarafından Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da kurulan Tiger Baby, trip hop ve electropop'un buluşma noktasından dream pop'a çağrı atıp stüdyoda buluşuyorlar. Tarafımdan verilmiş bu kısa Danca, Coğrafya ve Müzik derslerinin kimseye bir faydası olmaz ama umarım belki bu yazı sayesinde daha fazla insan bu şirin ve yetenekli grubun farkına varır. Ben de buna benzer bir yazı sayesinde buldum kendilerini. Lost In You (2004) ve Noise Around Me (2006) adında iki güzel albümleri bulunduğunu hemen test ettim. Özellikle Lost In You'nun 2004'ün en iyi albümlerinden biri olduğunu çok feci bir gecikmeyle de olsa söyleyebilirim. İki nerd görünümlü bilgisayar şahini ile, meleksi bir kadın vokalden oluşan Tiger Baby, uzun bir moladan sonra üçüncü albüm Open Windows Open Hills ile synth pop, electropop ve dream pop sevenlere el sallıyorlar.

Albüm kulağıma yeni yeni oturmakta ve şimdilik bir Lost In You olmasa da, Noise Around Me'yi çoktan geride bıraktı diyebilirim. İlk şarkı Landscapes'in yoğun synth dalgalarıyla bana sıcak yaz akşamlarını anımsatan pop mantığı, bir europop ucuzluğunda değil, kendini ciddiye aldırabilen bir unipop diriliğinde. (Artık ne demekse!) Aynı yoğunluk ve kalite sadece Landscapes'te değil, Heart Of Stone'da ve You'da da var. Fazla farkettirmeden elektro türler arasında kısa sıçramalar yaptıkları da dikkatli kulaklardan  kaçmayacaktır. Mesela Les Innocents ne kadar modern ve ciddi bir trip hop kıvamındaysa, hemen peşinden gelen Pullback, bir elinde VHS bir film, ötekinde ise poşet içinde iki litrelik kola ve çekirdek kesekağıdı bulunan 80'lerin zıpırlığıyla dans ede ede içeri giriveriyor. Elbette başka şarkılardan başka türlü tatlar da alınabilir, nostaljik okumalar da yapılabilir. Hiçbir şey beceremiyorsa bile, sırf bunu becerebilen bir albüm, yani başka insanlara aynı veya aynı insanlara başka şeyler söyleyebiliyorsa o albüm iyidir. Hatta iyiden birkaç adım öteye geçmiş, biz de oraya gidebilelim diye sağlam bir köprü bile kurmuştur kaşla göz arasında.

1. Landscapes
2. Crystal Ball
3. Heart of Stone
4. P Plays the Piano
5. Left Unsaid
6. Four Points on the Horizon
7. You
8. Les Innocents
9. Pullback
10. Miss Blume

14 Eylül 2011 Çarşamba

Hush - Dark Horse


Michael Hartmann ve Dorthe Gerlach'tan oluşan Hush, Danimarkalı bir folk rock ikilisi. Folk rock'ın milleti yok tabiî ama Hush'ı yolda görseniz aklınıza gelebilecek en son milletlerden biri Danimarkalılar olur mutlaka. Bu türün yan etkileri olan country, americana, alt.country, üst.country ne arzu ederseniz Hush'ta azlı çoklu mevcut. Hassas Amerikan country folk gruplarından eksiği yok, çoğundan fazlası bile var. Öyle ki açılış parçası Do What You Love To Do'yu hiçbir ipucu vermeden dinletseler, kafadan Dolly Parton söylüyor derim. Yine hiçbir ipucu vermeden Dark Horse albümünün tamamını dinletseler, Dolly Parton bu defa gerçekten sıkı şarkı yazarlarıyla ve iyi bir prodüktörle çalışmış derim. Bu tip albümlerin seveni kadar sevmeyeni de çok olacağından, dinledikçe hafif bir surat ekşimesi belirebilir. Bazı şarkılarda bu belirtileri ben de göstermedim değil. Ama birazdan ismini vereceğim şarkılarıyla Hush grubunu aynı isme sahip benim sayabildiğim 12 gruptan, Dark Horse'u da binlerce benzerinden farklı kılan şahsi fikirlerimi dile getireceğim.

Dark Horse, 1997'de kurulan Hush'ın dördüncü albümü. Bunlardan hiçbirini dinlemediğimi düşünürken ve Dark Horse'tan sonra en kısa zamanda onlarla da paslaşmak isterken 2008 tarihli bir önceki albümleri Backroads'ta yer alan Imperfect şarkısını 2008 yılında en sevdiğim 100 şarkı içinde gösterdiğimi fark ettim. Bu durum aynı zamanda Backroads'u dinlediğim anlamına geliyordu. Imperfect'e başka türlü ulaşmış olamazdım. Hemen kısa bir flashback ile albüme döndüğümde neden aklımda kalmadığını anladım. Zira Imperfect gibi harika bir şarkı dışında Hush'ı pek kâle almamıştım. Zaten binlerce şarkılık gizli hazine klasörüme baktığımda Imperfect'in hâlâ orada durduğunu görmek de güzel ve kendi adıma gurur vericiydi. Yıllar sonra aynı grubun yeni albümüyle karşıma çıkması ve benim eski Hush'ı unutup, yeni Hush'ı yepyeni bir grup sanmam pek de ilginç olmayan biçimde hüzünlüydü.



Michael Hartmann'ın gitarı ve Dorthe Gerlach'ın Nashville tozu yutmuş bir Amerikalı'dan zerre farkı olmayan, ama keyifle birlikte hüzün veren billur sesi (birkaç sıkıcı akustik şarkıyı saymazsak ki onlar da genelde bu tip albümlerin demirbaşlarındandır adeta) genel olarak pürüz barındırmıyor. Burada Amerikalı olmanın marifetlerini sıralamıyoruz tabiî. Hatta çoğu kez sıkıcıdır Amerikalı olmak. Ama It's About Love ve Wilder Girl gibi benim için ayrıcalıklı iki şarkıyı yazıp söyleyen isterse balkondan başımıza halı silkeleyen üst komşu olsun, başımın üstünde yeri vardır. Imperfect, 60'ların soul pop geleneklerini hissettiren karakter sahibi bir pop bestesiydi. Bu iki şarkı da aynı karakterin folk rock yansıması. İçtenlikleri, yaşama sevinçleri ve derinden gelen hüznü bunlara katık edişleri John Mellencamp ve Tom Petty'ye gönderilen sevgi satırları adeta. Imperfect, 2008'in en iyi şarkılarından biriyse, bunlardan biri de (bir isimden birden fazla şarkı seçmeme kuralım dahilinde) 2011'in en iyi şarkıları arasında yer alacak benim için.

It's About Love ve Wilder Girl'ün bir alt liginde ise Missing You, Patience, Do What You Love To Do, Me and My Broken Heat gibi şarkılar bulunan Dark Horse, benim nazarımda yılın albümlerinden biri olabilmek için biraz daha çabalamak zorunda olan bir albüm. Fazla Amerikalı davrandığı zaman saniyeleri saydırabiliyor. Tekrar edeyim, buradaki Amerikalılık müzikal tür anlamında değil, yer doldursun mantığına yakın bir tutum izlenen durağanlıktan ibaret. Ama abartılmamış fiddle'ın (country kemanının countrycesi!), piyanonun, slide gitarın ve en mühimi Dorthe Gerlach'ın ruh sahibi enfes vokalinin tadına varmak, kendini bu müziğe iyi kötü hazırlamış olanları yarı yolda bırakmayacaktır.

1. Do What You Love To Do
2. Can I Come Home Now ?
3. It's About Love
4. Wilder Girl
5. Dark Horse
6. Missing You
7. Same Old Different Story
8. Me and My Broken Heat
9. What If I Told You
10. Look For America
11. Patience
12. We Can Go So Far
13. All At Sea In The Dark

21 Mart 2010 Pazar

Fallulah - The Black Cat Neighbourhood


24 yaşındaki Maria Apetri, güzelim ismi dururken kendine Fallulah demeyi seçmiş bir alternatif pop şarkıcısı. Kendisi ilk albümü The Black Cat Neighbourhood ile klâsik pop, rock’n roll, indie, pop caz, r&b, hatta Balkan etkileri dahi taşıyan çokyönlü müziğini Şubat ayından itibaren dünyanın beğenisine sundu. Canlı enstrumanlarla kaydedilmiş albümün ruhuna da yoğun biçimde yansımış bu canlılık, sondaki bonusu da sayarsak 13 şarkıya da pozitif suretlerle sinmiş. Kaldı ki cansız anları bile ölü değil. Cesur, kendinden emin, özgür, aynı zamanda kırılgan, kişisel ve temkinli gibi sıfatlar kullanma zorunluluğu hissettirdi bana. Kolayca kıskıvrak yakalayabilecek melodileri ziyan etmemiş, onları daha özel bir amaç için kullanmayı tercih etmiş adeta: Fallulah olmak! İçinden “pop” kelimesi geçen bazı albümler/şarkıcılar için takınılan tutum, “en çabuk nasıl zengin ve ünlü olunur” atına ne kadar oynayıp oynamadıklarına şüpheyle yaklaşmaktır. İçinden “pop” kelimesi geçen özelliklere sahip olduğu için Fallulah’a hırslı diyebiliriz. Ama bu hırs, zengin ve ünlü bir Gaga olmaktan ziyade, dönen her dümenin tamamen farkında bir olgunlukla başka türlü beğenilerin popüler kadını olmak istemesinin yarattığı bir hırs. Bütün bunları hiçbiryerden okumadan ve duymadan nasıl bilebiliyoruz? İşte müzik kimi zaman bu kadar güçlü bir gizemden ibaret.

Albümden çıkan ilk single I Lay My Head, çıkar çıkmaz Danimarka’nın en popüler radyolarından birinde “Haftanın Şarkısı” seçilmiş. Ola ki ilk I Lay My Head’i duydunuz, Fallulah sadece bu tip şarkılardan ibaret bir kız sanmayın sakın. Sırasıyla Only Human, Hey You ve Bridges ile şukela bir açılış serisi yaratan Fallulah (söylerken olduğu kadar yazarken de bir türlü alışamadım bu isime!), Use It For Good, Work Song, Hold Your Horses gibi örneklerle de pop kimliğine başarıyla akustik folk özellikleri de ekliyor. İkinci yarısı, bana ilk yarısı kadar etkileyici gelmese de, New York You're My Concrete Lover ile gönlümü almasını bilen Fallulah, kendisini tek bir alana sabitlememiş, fakat esnekliğini de fazla abartmayan müziğiyle gelecek hakkında çok parlak şeyler düşündürüyor. Üzülen, düşünen ve bazen de şımaran sesi de ayrı bir güzel olunca The Black Cat Neighbourhood’un tadı damakta kalabiliyor. Keşke günümüzde içinden “pop” kelimesi geçen her albüm bunun kadar ümit verici olabilse. Acaba Bridges gerçekten iyi bir şarkı mı, yoksa benim mi ikide bir onu dinleyesim geliyor?

1. Only Human
2. Hey You
3. Bridges
4. Use It For Good
5. You Don't Care
6. Work Song
7. I Lay My Head
8. The Black Cat Neighbourhood
9. Give Us A Little Love
10. Hold Your Horses
11. Back and Forth
12. New York, You're My Concrete Lover
13. Bonus Track

4 Mart 2010 Perşembe

Ginger Ninja - Wicked Map


Danimarkalı dörtlü Ginger Ninja yepyeni bir grup. Debutları Wicked Map ise Ocak sonlarına doğru çıkmış bulunuyor. Indie pop enflasyonu içinde sivrilmelerine kaçınılmaz gözüyle bakıyorum. Çünkü özellikle 80’lerden devralıp kendi elektronik pop çarklarında öğüttükleri dinamik müzikleri, başta indie pop ile dansetmeyi sevenleri (ki böyle bir kitle olduğunu varsayıyorum, zira her zaman Ibiza House’u ile dansedilmez ya!) ihyâ edecektir. Tıpkı Norveçli Montée’nin çıkışı gibi beni kaliteli bir indie pop ile mesut etmiş olan Ginger Ninja, daha ilk albümlerinde böyle şık bir dans atmosferi yaratabiliyorsa, birkaç albüm sonraları için de ümitli konuşulsa yeridir. Lâkin son iki senedir güvendiğim o kadar çok dağa kar yağdı ki, kimse için ümit dolu konuşmamak gerektiği fikri de hep yedekte bekliyor. Ginger Ninja’nın dinamizmi ve müziklerindeki ümit ışıltıları, klâsik pop giriş-gelişme-sonuç bağlamında yazılmış, ama kendini her dinleyişte tazelermiş hissi veren güce sahipler.

Elektronik, pop, dans laflarının geçtiğine bakılmasın. Ginger Ninja çift gitarlı bir grup. Bu durum onları yer yer indie rock ve alışıldık pop rock kalıplarına da sokuyor. Kendilerine kısaca “tepesinde aynalı top dönen bir rock sahnesinde çalan grup” demek istiyorum. Elektronik unsurlarla, beat kutularıyla aralarının iyi olması, canlı müzik yapan taraflarıyla son derece uyum içinde. Dikkat çeken bir başka unsur da Wicked Map’in çok iyi düzenlenmiş ve tecrübeli bir mühendislikten geçmiş şarkılardan oluşması. Bone Will Break Metal, bu yılın en parlak dans çocuklarından biri olmaya aday. Kezâ Get There Soon, Crying Shame, Sunshine, Soldiers ve diğer muhtemel keşifler de bir albümü sıkılmadan dinletebilecek donanıma ve ruha sahipler bana göre. Kapanışta yer alan The Boy Who Grew Bitter ile albüm geneline göre biraz daha özgür takılmayı denemeleri de takdir edilesi bir durum. Aynı zamanda gitarlardan birini çalan Henrik Hamilton’ın yormayan, cıvımayan, coşkusunu sıradanmış gibi gösteren vokalinin kattığı karakterden iki satır da olsa söz etmeden olmaz. Ginger Ninja’yı sevmek o kadar zor değil kanımca. Piyasadaki çoğu gruptan keskin çizgilerle ayrılıyor değiller. Fakat bu Ninjalar sanırım artık göreve hazırlar.

1. Crying Shame
2. Sunshine
3. Red Lips
4. Bone Will Break Metal
5. Wet Like a Dog
6. You're Wrong
7. Soldiers
8. You Can Have It All
9. Out of Sight, Out of Mind
10. Get There Soon
11. The Boy Who Grew Bitter

10 Şubat 2010 Çarşamba

Baby Woodrose - Baby Woodrose


2001 Danimarka kurulumlu Baby Woodrose, aslında tek kişiden oluşan bir müzik hadisesiydi. O kişi, asıl adı Uffe Lorenzen olup, haklı olarak kendine sıkı bir rocker isim düşünerek Lorenzo Woodrose’da karar kılan bir adamdı. Lorenzo Woodrose, ilk albüm (aynı zamanda en iyi albümü kabul edilen) Blows Your Mind’ı aynı yıl çıkardığında kimse albümdeki bütün enstrümanları onun çaldığını bilmiyordu. Zira safkan bir garaj albümü olan Blows Your Mind, tek bir adamın garaja girip birkaç gün sonra kolunda bir albümle çıktığı türden çiğ, ama kesinlikle aklı başında bir rock içeriyor. Zaten benim Baby Woodrose’u tanımam da bu albümle olmuştur. Daha doğrusu albümün “akıl uçuran” kapağına birgün rastlamam sonrasında diyelim. Dinledikten sonra bende film kopmuştur ve ondan sonra gelen 5 albüme de balıklama atlamışımdır. En güzeli de, iyi bir grubu tek bir albümle keşfettikten sonra diskografisine bakayım deyip, orada 5-6 albüm daha olduğunu görmektir.

Diskografi sırasından gidersek ilginç bir durum ortaya çıkıyor: Lorenzo Woodrose, Blows Your Mind’dan iki yıl sonra Live at Gutter Island diye bir konser albümü çıkarmış. Daha ne yaptın da konser albümü çıkarıyorsun dememek lazım. Adam biraz da konser alanlarında beyin uçurayım demiştir muhtemelen. O salonlara lâyık bir müzik yapıyorsanız canlı albüm de tadından yenmez. Kaldı ki, Blows Your Mind zaten o konser canlılığı taşıyan bir tada sahip. Konser albümünü dinlemek mümkün olmadı ama aynı yıl ikinci stüdyo işi olan Money For Soul ile bir ilginçlik daha yaşanıyor: Konserlerde bir grup olmanın lezzetine varan Lorenzo, yanına Anders Skjødt (gitar, bas) ve Anders Grøn (davul) adlı arkadaşları alarak Baby Woodrose’u bir trio haline getiriyor. Bununla yetinmeyip adamların ismini de değiştiriyor. (Kendisi mi değiştiriyor orasını tam bilmiyorum gerçi. Durum biraz onu gösteriyor sanki.) Birinin adı Riky Woodrose, ötekinin ise Rocco Woodrose oluyor. Traveling Wilburys gibi bir yapılanma ile kariyerine tam yol veren grup, Dropout! (2004), Love Comes Down (2006), Chasing Rainbows (2007) ve nihayet Baby Woodrose (2009) ile tanrılardan ateş çalmaya devam ediyor.


Hepsi birbirinden güzel ve seksi bu albümler arasında, en iyi kabul edilen Blows Your Mind yerine Love Comes Down ve Baby Woodrose albümlerini daha bir sevdim. Cayır cayır bir rock’n roll’un punk unsurlarla dansettiği, garaj ruhunu saklı tutarak yıllar geçtikçe kendini modernize etmeyi bilmiş, psychedelic unsurların serpiştirildiği anlarla daha bir güzelleşen bir grup Baby Woodrose… Sırf aynı riff üzerinden 2,5 dakikalık bir albüm dolusu şarkı yapalım hesabında olmayan, o hesabı yapsa bile onu başka bir boyuta taşıyan kalite tartışma kabul etmiyor. 2000’lerde 60’lar damak tadı duymak isteyenlere de ayrı tarifeler uyguluyor. Lorenzo komple bir müzisyen olduğu kadar süper bir şarkı yazarı aynı zamanda. Son albüm Baby Woodrose’u sesi kökleyip dinlediğiniz vakit, daha ilk şarkı Fortune Teller bile tek başına bu satırları doğruluyor kanımca. “Aşktan bahsediyorsan işte bana bunlarla gel” dedirten, müthiş gaz veren bir yapısı var şarkının. Open Up Your Heart, Countdown To Breakdown, asit atmış bir folk şarkısı havasına sahip Scorpio, garage punk No Mas, Lorenzo’nun “şimdiye dek yazdığım en ticari şarkı" dediği Emily (neden öyle dediyse anlamadım!) ve o sözünü ettiğim psychedelic unsurları ile büyüleyen kapanış şarkısı Secret of the Twisted Flower, fevkalâde bir grubun, fevkalâde bir albümündeki hiç silinmeyecek ayak izleri gibiler.

1. Fortune Teller
2. Take It
3. Open up Your Heart
4. Emily
5. Laughing Sock
6. Countdown to Breakdown
7. Changes Everywhere
8. Hollow Grove
9. No Mas
10. Mikita
11. Scorpio
12. Secret of the Twisted Flower

6 Şubat 2010 Cumartesi

Lars and The Hands Of Light - The Looking Glass


Lars and The Hands Of Light, gördüğünüz üzere dört tuhaf Danimarkalı’dan kurulu bir indie pop grubu. The Looking Glass da onların henüz ilk albümü. Haliyle Lars’ın kurulmasına önayak olduğu grup, 60’lar ve bazen de 70’lerin yumuşak yüzünü indie pop tınılarıyla buluşturmuş. Lars’ın Junior Senior ve Wolfkin adlı gruplarla da bir geçmişi var. Kim, nerede, ne yapmışsa artık bunun bir önemi yok. Zira Lars and The Hands Of Light harika bir kimya tutturmuş, dinamik ve duygulu bir grup kimliği edinmiş. Daha ilk elden Me Me Me ve Hey My Love, Hey Love! diye iki dünya tatlısı single sayesinde rengini belli ediyor. Bu tip gruplar için “dünya şekeri”, şöyle şirin, böyle tatlı” gibi ifadeler yaygındır. Ama Lars ve ekibi, bu tatlılığın yanına iyi düzenlendiği kadar içine tutku da eklenmiş parçalar yazıp söylüyorlar. Yani tatlı olmak çoğu zaman kesmiyor. İşte The Looking Glass da böyle şarkılarla dolu. Vasat şarkı bir, bilemedin iki tanedir. O da görecelidir. Three To The Floor ve kapanıştaki Christmas Comatose’a bir türlü ısınamadım mesela. Albümün bütünlüğü dahilinde çok baştan savma geldiler bana. Ama ısındıklarım bana yeter ki, onlar da az değil, albümün geri kalanı olan 8 parça.

Bu ısındıklarım arasında artık iyiden iyiye kanımın kaynadığı ilk iki enfes single ile birlikte, jeneriksel bir hava taşıyan, dişi geri vokalli nakaratıyla ve dansettirmeden bırakmamaya niyet etmiş gibi duran dinamikliğiyle Stranger To The Sea, Cake şarkılarını anımsatan Keep My Feet Tagging Along, kendi halinde bir karizması olan Face Your Lover’ı ismen anmak isterim. Klâsik indie yapılanmasını oluşturan elementlerin, radyoların üzerine atlayacağı tipte şarkılar ortaya çıkarması fazla yaygın değildir. Ama Lars and The Hands Of Light bunu öyle güzel dengeliyor ki, bu işten hem radyolar kârlı çıkar, hem de indie ruh. Biraz pop(üler) olmanın kimseye zararı dokunmaz. Grup ise bunu dert eder veya etmez gibi durmuyor sanki. Kendi hallerinde kendi güzel müziklerini yapıyorlar. Ne var ki, “ne kadar anlaşılmaz, o kadar kaliteli” gerzekliğini benimsemiş bazı sözde otorite site/dergi/yazar bilmemnesi, The Looking Glass’a düşük puan verip bir de üzerine “vasatın altında” demişler. Herkesin fikri kendine. Ama bu albümü beğenmeyen otoritelerden birinin 2009 yılına ait en beğendiği albüm Mastodon - Crack The Skye, birinin de Raekwon - Only Built 4 Cuban Linx Pt II… İyi de biriniz metalcisiniz, biriniz rapçi! Her müziği kendi kulvarında değerlendireceksek ne âlâ! Yok eğer elmayla İngiliz anahtarını karşılaştıracaksanız içinden çıkamazsınız. Kimse tek bir türün mahkumu değil. Başka türlere çamur veya gül atabilmek için fanatikten ziyade, bilinçli bir dinleyici olmak, en önemlisi de çok fazla “müzik dinlemek” gerek.

1. Me Me Me
2. Stranger to the Sea
3. Three to the Floor
4. Multicolored
5. Hey My Love, Hey Love!
6. The Looking Glass
7. Keep My Feet Tagging Along
8. The Girl Flu
9. Face Your Lover
10. Christmas Comatose