* Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2022 Perşembe

Komodo - Barbarians

 
Utrecht, Hollanda menşeli Komodo 5 kişilik bir rock grubu. Ama buradaki rock o kadar çeşnili ki, günümüz standartlarında tekdüzeleşen alternative, hard, progressive unsurlar arasında gerçekten nefes alacak alanlar yaratanlar da bu çeşniye sahip olanlar genellikle. Kendi adını taşıyan 2019 tarihli ilk albümlerinden sonra 2022 yılında Barbarians isimli ikinci albümle ortaya çıkan Komodo, pek çok mecrada kısaca tanımlandığı üzere egzotik rock şarkıları çalıp söylüyor. Tabii egzotik kelimesi de açılmalı. Desert blues, alternative rock, surf rock, afro-disco, 60’lar saykodelyası, rumba, raga diye uzayıp giden bir çeşniden söz ediyoruz. Bu kadar farklı ve bazılarının yan yana gelmesi zor türün sevk ve idaresini çok iyi yapan, kemik bir kalıp içinde onları kas veya damar olarak kullanan grup, o egzotikliği hep yanında taşıyarak ilerliyor. Kabataslak dinleyen biri, dümdüz bir yorumla Komodo müziğine alternative rock veya hard rock denebilir. Fakat kabataslak ve dümdüz olamayacak kadar kalıplı, kaliteli, nağmeli bir rock dönüyor ortada. Saydığımız bunca türü doğrudan hissetmek kimi zaman mümkün, kimi zaman zor. Harala gürele bir rock potası içine özensizce doldurulmuş etnik baharatlar yerine, az ve öz dokunuşlarla o sıkıcı alternatif rock hantallığından kendini kurtarmış bir müzik bu. Şarkılara karakterini veren gitar melodilerine, nakaratlara, herhangi bir enstrümandan çıkan "catchy" nağmelere önem veriyorlar.

Kankalar Tommy Ebben (vokal, gitar) ve Gino Bombrini (vokal, gitar, davul, bas, buzuki) tarafından kurulup başka müzisyenler sayesinde genişletilen Komodo'nun ikinci albümü Barbarians, sevimli mızıka melodisi ve dansa müsait akışıyla açılışa konan Lost Kids ile başlıyor. Klasik blues rock / rock&roll kalıplarından gelme ama bunları dümdüz kullanmak istemeyen bir alternatifliğin ürünü olan Ghost Pilot, bazen flütle, bazen kıvrak bir telli çalgıyla inceden etnik tatlar vererek farklı dinleme seanslarında albüme lokomotiflik eden Easy Prey ve Kerosene daha ilk yarı dolmadan çok iyi bir albümle vakit geçiriyor olduğunuzu hissettirebilir. Tıpkı adı gibi belli miktarlarda rock, ska, dub, western arasında zikzaklar çizen Zig Zag, oryantale çalan ritmi, yayvan ve kıvrak gitar melodisiyle Push & Pull, orta tempolu funky ve soul yapısıyla bana Cake şarkılarını anımsatan The Will şeklinde süren albüm hiç bitmesin istiyorum. O da bitmiyor zaten. Dört dakikalık birinci sınıf enstrümantal surf rock Tamraght ile twistimizi de yaptıktan sonra buzukinin yarenliğinde akıp giden neşeli kapanış şarkısı Systems Collapse albümü sonlandırıyor. Tabii çok sevdiğimiz albümlerde bu gibi durumlarda başa dönmeyip sindirim evresine geçiyoruz.

En iyiyi sona saklayıp ayı bir paragraf açmak istediğim, albüme adını veren yaklaşık sekiz dakikalık Barbarians, yine buzukinin bir kenarda şarkının ritmine katkı sağlamak suretiyle kendi halinde takıldığı, perküsyonun orta ritmini hiç bozmayan davula eşlik ettiği, gitarın ince perdeden tatlı mı tatlı bir melodiyle ve sevimli mi sevimli bir hınzırlıkla şarkıya girip çıktığı, kısacası tıpkı bahsettiğimiz diğer iyi şarkılar gibi bir atmosfere sahip. Ama ne oluyor, nasıl oluyorsa şarkının tam ortasında davul ve gitar birden değişip öyle bir kapı açıyor ki, adeta yeniden doğuyor. Hatta o kapıdan girdikten birkaç saniye sonra böyle el çırpmalı, göbek atmalı bir "tuareg" karizmasına evriliyor. Hollandalı bir gruptan kısacık da olsa Tinariwen, Tamikrest, Imarhan coşkusu görmek tüylerimi diken diken ediyor. Sonra yine çaktırmadan baştaki haline yumuşak geçiş yapıyor. İşte o yaklaşık sekiz dakika (7:46) sanki üç dakika gibi nasıl geçip gidiyor anlayamıyorum. Gerçek bir profesyonel işi. Bu yaşananlar albümün tam ortasında oluyor ki zaten ondan sonra geri kalan beş şarkının nasıl olacağı önemini yitiriyor. O kalanlar da kendi güzelliklerini ortaya koyunca Barbarians adında yılın en iyi rock albümlerinden birini daha pamuklara sarıyor, kulağımızın ulaşabileceği bir uzaklığa koyuyoruz.

1. Lost Kids
2. Ghost Pilot
3. Easy Prey
4. Kerosene
5. Barbarians
6. Zig Zag
7. Push & Pull
8. The Will
9. Tamraght
10. Systems Collapse

22 Nisan 2015 Çarşamba

7Zuma7 - Deep Inside


Eindhoven / Hollanda'da 1996'da kurulan stoner rock dörtlüsü 7Zuma7 (bu 7'leri ayrı yazıp yazmama konusunda çelişkiler var bu arada), kurulduğu günden bu yana şu kadar albüme, bu kadar single'a imza atmış, bilmem ne şarkılarıyla ortalığı kasıp kavurmuştu... demek isterdim. Ama ne yazık ki 1996-2000 arasında süren ömrüne sadece 5 şarkılık bir EP ve 1999 tarihli Deep Inside albümünü sığdırmış, 2000'leri görememiş bir grup olarak kalmış. Kısa kariyerlerine sadece tek albüm sığdırabilmiş gruplar hiç de az sayılmaz. Ama kaç tanesi Deep Inside gibi bir albüm yaptıysa hepsini dinlemek, hatta tek albüm temalı bir koleksiyon yapmak istiyorum. Deep Inside'ı o kadar sevdim ki, "keşke 7Zuma7'ın müzik yaşamı daha uzun sürüp daha çok albüm yapsaydı" ile "kariyerlerinin ilk, en iyi ve en son albümlerini yapmış müzisyenler olarak kalmaları onları daha da karizmatik, kült, seksi yapmış" cümleleri arasında kaldım.

On yıllara hitap edebilecek, yaşını hiç göstermeyecek, zamansız kalitedeki Deep Inside, standart stoner rock emareleri gösteren bir albüm olması yanında, klas rifflerle, vokal, gitar, bas, davul elementlerinin oluşturduğu güçlü enerjisiyle ve bu enerjiyi kanalize etme tercihleriyle yolunu buluyor. Adı duyulmamış, üstelik tek albüme sahip kısa ömürlü bir grup olmalarına rağmen, özellikle Black Sabbath'ın mirasını en verimli şekilde kullanan gruplardan biri olarak gördüm kendilerini. Üstelik sadece Sabbath değil, Purple, Zeppelin, The Who gibi efsaneler de grubun müziğine sirayet etmiş. 70'leri direk 90'lara bağlayan rock kültürünü yemiş yutmuş dediğimiz o diskografisi kalabalık gruplardan hiç ama hiç farkı yok.


Kurdeleyi kesen Mirrorman, daha ilk saniyelerinde bu retro rock kablolarına bağlı fişleri günümüz stoner rock prizlerine sokan bir şarkı. Over & Over & Over çıtayı biraz daha yükselterek grubun Zeppelin'e yakın tarafına biraz daha dikkat çekiyor. Enstrümantal Fistful Of Dolls, ritm gitarın yakaladığı tekrar eden riffin kanatları altında adeta sert bir meditasyon etkisi yaratıyor. One At A Time zekice kurgulanmış geçişleri ve distortion numaralarıyla beni kısa sürede kendine bağlayan şarkılardan biriydi. Hatta bir ara bu şarkıya gitarıyla Tom Morello'nun konuk olduğu bile sanılabilir. Savannah, şikayetçi olmadığım bu rock yoğunluğuna serin bir mola veren akustik lezzet taşıyor. Diamonds 2000, kalburüstü bir stoner albümde olmazsa olmaz uzun (9 dakika) psychedelic / sludge / doom metal girdabının sefasını / cezasını yaşatıyor.

Yine ritm gitarla tribal bir girdap yaratan J. Quicksand, groove ya da jam artık ne derseniz paket yapıp hakkıyla teslim eden Acid Manic ve Heroin Chic, kapanışa da The Who parçası The Seeker'ın eli ayağı gayet düzgün coverı derken, "bi daha" nidalarıyla başa geri dönüyoruz. Her ne kadar Deep Inside'ın ilk, tek ve son oluşundan dolayı yeraltı efsanelerinden biri olduğuna dair kişisel algımdan memnun olsam da, 7Zuma7'ın o hiç çıkarmadığı ikinci, üçüncü, beşinci albümlerini hayal etmeden duramıyorum. Belki de adamlar "uzun kariyerinde sadece bir albümleri iyi olanlar" listeme Deep Inside ile gireceklerdi. Şayet "zaten stoner, psychedelic, doom, Sabbath, Purple, Zeppelin, cover, akustik, enstrümantal, groove, jam ne varsa bu albümde yaptık, zirvede bırakalım" dedilerse adamın "deep"i olduklarını kanıtlamışlardır.

1. Mirrorman
2. Over & Over & Over
3. Fistful of Dolls
4. One at a Time
5. Diamonds 2000
6. Crawling
7. Savannah
8. Acid Manic
9. J. Quicksand
10. Heroin Chic
11. The Seeker

25 Şubat 2014 Salı

Vandenberg's Moonkings - Vandenberg's Moonkings


1954 doğumlu Hollandalı gitarist Adrian Vandenberg'in 2013'ün sonlarında kurduğu grubun ve bu grubun kısa sürede çıkardığı ilk albümün adı aynı: Vandenberg's MoonKings. Yeni bir grubun ilk albümü düşüncesiyle dinlediğim (ki teknik olarak bu doğru) bu adamın 80'lerin sonlarına doğru hard rock efelerinden Whitesnake'in gitaristi olduğunu öğrenmek beni pek şaşırtmadı desem yeridir. Çünkü bunu öğrendiğim sırada albümü neredeyse yarılamıştım. Kaldı ki bunu henüz açılış şarkısı Lust and Lies'dan bile anlamak mümkün. Gitar çalış tekniği, solo anlayışı, parmak izi vs. sayesinde anlayabileceğim birşey olmadığı için beni direk o kanala yönlendiren başka birşey oldu. Vanderberg'in kendisine vokal olarak seçtiği Jan Hoving'in fena halde (bu fenalık olumlu manada) David Coverdale'i andırıyor olması. Hatta özlediğimden midir, yer yer Ronnie James Dio tadı bile aldım Hoving'in şahane sesinden.

Tüm bunlara rağmen Vandenberg's MoonKings'i sevmemin en önemli sebebinin yazmış oldukları kaliteli hard rock şarkılar olduğunu söylemeliyim. Yoksa Joe Satriani ve Sammy Hagar'ın Chickenfoot'unu bile sırf bunun eksikliği yüzünden topa tutmuştum. Bazen gitar ve vokalde kimin olduğu, kime benzedikleri önemli olmuyor. Hard rock artık öyle bir yere geldi ki, sabah gözünü açan, 80'lerde yapılmış şarkıları biraz daha modernize ederek yeniden çalıp söylüyor ve işin kötüsü üstüne koyamadığı gibi cebindekini de tüketiyor. Geçmişten glam rock yavanlığını, günümüzden post-grunge saçmalığını farklı pazarlama teknikleriyle önümüze sürüyorlar. Halbuki müzik aynı müzik, şarkılar ne yazık ki aynı değil daha da kötü. Müziğin aynı müzik olmasında bir sıkıntı yok benim için. Ama artık günümüzde işi şansa bırakarak iyi rock şarkısı yazmak imkansız. Birikim yanında geçmişle irtibat halinde bir zeka ve his dalgasına da sahip olmak gerekiyor. Vandenberg's MoonKings'te bunların hepsinin olduğuna ikna oldum.


Lust and Lies, Close To You, Leave This Town, Feel It, Steal Away, Leeches gibi daha ilk dinleyişte Whitesnake kadar Led Zeppelin rüzgarları da estiren taş gibi rock şarkıları, Breathing ve Out Of Reach gibi yaylıların güç katıp 80'ler meltemi estirdiği kaliteli baladlar albümün her yanını kuşatmış durumda. Vandenberg ustanın ritm ve solo gitarları gerçek bir profesyonelin bırakın paslanmayı, ilk günkü kadar zinde olduğu gerçeğini her şarkıda dibine kadar hissettiriyor. Genç Jan Hoving'in tekrar dile getirilmekten bıkılmayacak enfes vokali ve bu ikilinin ağırlıklarını en iyi şekilde kaldıran basçı Sem Christoffel ile davulcu Mart Nijen Es, Vandenberg'in güvenini boşa çıkarmamış görünüyorlar. Ne varsa eskilerde var nostaljisi yapılacak bir durum yok. Vandenberg, kökleri eskilere dayansa da hiç öyle eski günler edebiyatı yapmıyor müziğinde. O gençlere değil, gençler ona ayak uyduruyor. Böylece yaşı olmayan bir hard rock elde etmeyi başarıyorlar.

Tüm bu güzel düşüncelerle, doyurucu bir rock yanında Hoving sayesinde David Coverdale özlemimizi de gidermiş bir şekilde son şarkı Sailing Ships'e geldiğimizde müthiş bir sürpriz bizi bekliyor. Vandenberg'in eski dostu David Coverdale bu güzel akustik baladı bizzat söylemeye başlıyor. Şarkı aynı zamanda Vandenberg'in en çok emek verdiği Whitesnake albümü olan Slip Of The Tongue'un (1989) kapanışında da yer almıştı. Böylece ağzımız kulaklarımızda bir veda yaşıyarak albümü bitiriyoruz. Ana fikir ise yaşayan eski ustaların kıymetinin bilinmesi yönünde olacakır ilk elden. Hepsinin sallanan koltuklarda emekliliklerinin tadını çıkarmadıklarını, bazılarının hiç ölmeyen gençlikleriyle hala samimiyetle müzik yapabildiklerini görmek harika birşey. 60 yaşına rağmen tıpkı görünüşü gibi elleri ve ruhuyla da zamanı yakalayabilmiş, efsanevi Here I Go Again'in solosunu atmış bir adamdan da bu beklenirdi.

1. Lust and Lies
2. Close To You
3. Good Thing
4. Breathing
5. Steal Away
6. Line Of Fire
7. Out Of Reach
8. Feel It
9. Leave This Town
10. One Step Behind
11. Leeches
12. Nothing Touches
13. Sailing Ships

5 Temmuz 2011 Salı

The Souldiers - These Times


Cato van Dijck, Sofie van Dijck, Joost van Dijck kardeşler ve iki müzisyenden daha ibaret Hollandalı The Souldiers, isimlerinde yapmış oldukları kelime oyunundan da anlaşılacağı üzere kendilerini soul müziğin yılmaz neferleri olarak görecek kadar bu müziğe tutkun genç bir grup. Muhteviyatlarında sadece soul yok elbette. Blues rock, rock'n roll, rockabilly unsurların soul, funk, folk ve bazen de pop ile yaptığı kaçamakları zevkle dinliyoruz kendilerinden. Öyle bir karışım ki, duyan gelmiş sanki. Ne var ki, iyi bir karışım yapabilmek, her zaman iyi bir grup olduğunuz anlamına gelmiyor. Bu bağlamda The Souldiers gerçekten iyi bir grup, çünkü iyi karışımı iyi şarkılarla bütünleştirme enerjileri ve tutkuları var.

Üst katta dile getirdiğim ağız sulandıran karışımı "iyi bir grup" olarak nasıl vücuda getirdiklerine gelince. Çok basit: Doğal davranarak! Genç ve enerjik olmaları onları şımartmıyor. Yarattıkları karışımın karışım olduğunu hissettirmeyecek şekilde özgürce daldan dala atlıyorlar. Cato ve Sofie'nin birbirine son derece uyumlu nefis sesleri, grubun diğer unsurlarıyla birleştiğinde Let Me Take You Away, Sarah, One Night Betty ve Smoke The Devil gibi şarkıları çalarken onları sahnede görmeyi arzulayabiliyorsunuz. İyice ter attıktan sonra I Hold Your Life'ın blues hüznünü de aynı sahnede loş ışıklar altında dinlemeyi hayal edebiliriz tabiî. Açıkçası albüme arka arkaya Let Me Run ve Down On Me ile giriş yaptıklarında, fena değil ama yine de sıradan bir grup dinlediğime dair endişeler oluşmuştu. Neyse ki vakit geçmeden toparlayıp gerçek yüzlerini gösteriyorlar. Üstelik bunu birdenbire değil, alıştıra alıştıra yapıyorlar ki, böylesi benim için her zaman çok daha zevklidir.

Bu arada Laura Vane & The Vipertones'dan sonra The Souldiers sayesinde Hollanda'dan gelen soul, funk, blues esintilerinin farkında değilim sanılmasın. Amsterdam sahnesi son zamanlarda kökleri sağlam temellere dayanan bu karışıma kucak açmış durumda. Bu insanlar, bu esintilerin beşiği Amerika'yı hiç mi hiç aratmıyorlar. Üstüne üstlük, The Souldiers bu türleri çok daha dinç ve olgun biçimde, en önemlisi de kendi müziği olarak albümleştirmiş. Mesele Amerika'yı aratmak veya aratmamak değil elbette. Mesele "eğlencenin müziği"nin her zaman euro-baygınlık getiren mâlum türler olmadığının dosta düşmana ispatı. Hem "eğlence"nin, hem de "dinlence"nin müziği...

1. Let Me Run
2. Down On Me
3. These Times
4. Volunteers
5. Let Me Take You Away
6. I Hold Your Life
7. Lonesome George
8. One Night Betty
9. Smoke The Devil
10. Ten Tricks
11. The Lover Is A Soldier

21 Haziran 2011 Salı

Eins, Zwei Orchestra - 100 Colors


Stefan van Maurik (gitar, vokal) ve Lydia van Maurik-Wever (keyboard, vokal) adlı iki Hollandalı müzisyenden kurulu Eins, Zwei Orchestra, yılın heyecan veren gruplarından birisi. Yalnız bu heyecanı kime nasıl verir bilemem ama ait olmak istedikleri indie camiada çok çabuk kabul gördükleri ve hoş karşılandıkları bir gerçek. İşin bana heyecan veren kısmı ise, The Spirit That Guides Us adlı hardcore bir grupla üç albüm yapmış olan Stefan ile, Brown Feather Sparrow adlı indie pop/folk bir grupla yine üç albüm yapmış olan Lydia'nın yollarının kesiştiği nokta olması. Bu iki benzemez tür biraraya gelip ne yer, ne içerler denirse Eins, Zwei Orchestra bu sorulara verilecek en ciddi karşılıklardan biri olacaktır kanımca. Lâkin olaya çok düz bakmayacağız. Çünkü "ciddi" kelimesini kullandık. 100 Colors, zıt kutupların yakaladığı uyumu indie rock ve shoegaze ile taçlandıran bir birlikteliğin meyvesi.

Eins, Zwei Orchestra'yı tarif etmek için verilen örneklerin arasında bazı kırıntılar ve bilinen unsurlar dışında pek fazla bağdaştıramadığım MGMT, The Joy Formidable, The Pains Of Being Pure At Heart, Interpol gibi isimler var. Ama söylediklerine göre onları esas etkileyen şey bambaşka bir yerden geliyor. 1928-2000 yılları arasında yaşamış Avusturyalı çağdaş ressam ve mimar Friedrich Hundertwasser... İşte "ciddi" kelimesi burada devreye giriyor. Çünkü hiç alâka kuramadığımız iki sanat dalı arasında alâka kurabilme zorunluluğunu ortaya atan böylesi bir etkilenme, daha derin düşünmeye, sonra da derin anlamlar çıkarmaya zorluyor insanı. Ama "müzik" isteyenlerin gözü korkmasın. Neticede ortada Einstürzende Neubauten gibi bir hilkat garibesi yok.


Parlak renkler, organik formlar, güçlü bir bireysellik, insan ve doğa arasında bir barış sağlama gibi entellektüel amaçlara sahip Hundertwasser çalışmalarının Eins, Zwei Orchestra ikilisinin şarkılarına yansımasını akıcı ve aynı zamanda melankolik bestelerinin satır aralarında görmeye çalışacağız. Sanat gözünüz buna ne derece izin verir bilemem. Zaten herhangi bir sanat eserine bakışımızda şekillenen türlü yorumlar, görecelik evreninde mutlaka karşılığını bulacaktır. Mesela albüme adını veren 100 Colors şarkısının popüler yapısı ilk başta böyle derin okumalara fazla itibar ettirmeyen, ama kesinlikle tutkulu bir indie tadı taşıyor. Self-Taught / Non-Traditionally Educated, Jugendstil, Spiral, 1, 2, 3 Your Own Design (Third Skin), Tonight gibi başka şarkılar da shoegaze karanlığını kontrollü bir deneysellikle popüler kalıplara uyarlamaya çalışarak kendi mimari eserlerini yaratıyorlar. Kontrollü, çünkü eğer kontrolü kaybederlerse saçma sapan bir sözde sanat artığı olarak kenarda kalacaklarını biliyorlar. Başkası bu durumda "anlaşılmamayı" sanatın bir gereği olarak görür, bununla aptalca gururlanır. Oysa Eins, Zwei Orchestra anlaşılmak istiyor. Bu uğurda sanata, mimariye ve popüler formlara kendini açmış vaziyette.

1. Ecologically Naked
2. Roof Garden Love
3. 100 Colors
4. Jugendstil
5. Self-Taught / Non-Traditionally Educated
6. Spiral
7. Vienna Acoustics
8. 1, 2, 3 Your Own Design (Third Skin)
9. Schnell (Superficial Boys)
10. Tonight
11. 69 (R.I.P.)

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Handsome Poets - Handsome Poets


Enerjik beş Hollandalı gençten kurulu Handsome Poets, kendi isimlerini taşıyan debut ile pop rock'ın pop yanına biraz ağırlık vermiş müziğini beğenilere sunuyor. Pop tarafa verilen bu ağırlık, onları sırf pop grubu olarak adlandırılmalarına bile kâfidir. Yine de synthesizer kadar gitar kullanmayı da seven şen şakrak yapılarından ötürü pop üzeri rock (ya da tersi) bir tabak yemeği önümüze sunuyor. Mutfak temiz, servis gayet iyi, aşçı ve garsonlar işlerini severek yapıyorlar. Yalnız sunulan yemeklerin bazıları henüz usta aşçı kıvamına gelinmediğini de gösterebiliyor. Adı Handsome Poets olan bir grup hakkında benzetmeleri yemek sektöründen seçmenin tuhaflığını bir kenara bırakırsak, normalde şöyle bir bakıp geçilecek bir albüm gibi duran bu iş hakkında birşeyler geveleme isteği uyandıran unsurların da sadece birkaç iyi şarkıdan ibaret olduğunu belirtmek gerek.

Kendimce eksik olarak gördüklerim, aslında birtakım fazlalıklar. Dance (The War Is Over) gibi radyo dostu olmaktan öte, radyo kardeşi sayılabilecek bir şarkının rahatsızlık vermemesi, hatta (We Can't Be) Saints'in disko ışıkları altında süzülüşü ne kadar kararındaysa, Silence Is Sexy, Be Where You Are, When Will I See You veya Stay gibi vasat şeylerin hâlâ albümlere yer doldursun diye istiflenmesi da o kadar biliçsiz hamleler. Her şeye rağmen yukarıda bahsi geçen içinde parantez barındıran iki güzel şarkıya eklenecekler de var. Sofranın ana yemeklerinden biri sayabileceğimiz Kings & Queens, sağlam bir indie pop beste olan Blinded ve albüm geneline pek uymayan, fakat hafiften içerdiği psychedelic lounge havasıyla bu genele çok olgun bir kimlik katan Out Of Your League, Handsome Poets'in geleceğinin ümitsiz olmadığına inandırma kapasiteleri olan şarkılar. Bu geleceği görebilmeleri için muhteviyatlarındaki pop ışığını biraz daha yakmaları ya da direk Out Of Your League yoluna sapmaları gerekmekte.

1. Dance (The War Is Over)
2. (We Can't Be) Saints
3. Call Back Tomorrow
4. Silence Is Sexy
5. Kings & Queens
6. Stay
7. When Will I See You
8. Blinded
9. Be Where You Are
10. Out Of Your League

5 Mayıs 2011 Perşembe

Laura Vane & The Vipertones - Sugar Fix


2009 yılında kendi adını taşıyan bir debut ile müzik dünyasına merhaba diyen Hollandalı Laura Vane & The Vipertones oluşumu, bu albümün ardından Avrupa'nın birçok yerinde müthiş bir ilgi görmüş, festivallere, konserlere, açılışlara (bunu kafadan attım!) çağrılmış. Albüm fena sayılmayacak derecede satmış, sattıkça konserler turlara, turlar ağaca, ağaçlar ormana dönüşmüş. Albümün ilk üç şarkısı olan Roof Off, Steam ve Am I Dreaming? ise single olarak üzerlerine düşeni yapmışlar. Çıktıktan bir süre sonra bu albümün kulağıma biryerlerden değdiğini anlamıştım ama kenara not düşmeyi unutmuştum. Neyse ki 2011 Nisan'ında ikinci atışlarını yaptıkları Sugar Fix bana Laura Vane ve tayfasını tekrardan hatırlattı. İsmi geçen güzel şarkılar kadar, Man Of Your Word, Good Morning ve Mean Lover gibi sıkı bestelerle funk ve soul kulüplerinin enerjisini evinize getiriyordu adeta.

Bildiğin hoş sarışın Hollandalılardan biri olan Laura Vane, bildiğin siyah sese sahip bir funk R&B, soul şantözü. Yedi kişilik The Vipertones'un dinamik müziğine müthiş bir karakter katan Vane, enstrümental haliyle dört dörtlük bir altyapısı olan grubu daha da tatlandıran ve tabiî popüler hale getiren en mühim unsur. Kısaca "Uçuran Hollandalı!" Yeni albüm Sugar Fix ise, ilk albümden iki şarkı fazla olmasına rağmen ruh olarak ne eksik, ne fazla. Hani kulağımda biraz daha taze olduğundan, alışma sürecinin ardından ilk kardeşine ilerde çalım atar mı bilemem. (Atamaz gibi geliyor). Ama bu kardeşler arasında ayırım yapmak olmaz. 60'lar soul kimliğini 2011'e ustalıkla taşıyan Laura Vane & The Vipertones, aralarında coverların da bulunduğu hissi veren 13 leziz şarkısıyla bu ayrımın yapılmayacağını bağıra çağıra duyuruyor.


Örneğin ilk şarkı Capsize, yeme de yanında yat bir "power soul surf pop" olmuş ki, hemen arkasına saklanmış olan 110 Percent bitince daha erkenden bu albüm olmuş diye düşünmekten kendimi alamadım. Derken Wicked Man, Sugar Fix, In Or Out, About To Blow üst üste gelmeye başlayınca erken gelen golün farka yol açmasına seviniyor, arkama daha bir güvenle yaslanıyorum. Sonra ilk albüme geri dönme arzusu duyuyorum. Oradaki şarkılar gözümde birkaç kat daha büyüyor. Seviyorum böyle insanları. Ne güzel müzik yapıyorlar ve bu müziği yaparken ne kadar eğleniyorlar. Laura Vane'in Just Keeps Smoking ile Letting Me Love You'yu seslendirirkenki bluesy ve jazzy triplerini gözümde canlandırıyorum. Videolarını izleyince taşlar yerine iyice oturuyor. The Vipertones'u çalarken, Laura Vane'i söylerken ha albümden dinlemişsin, ha konserde canlı, hiç fark etmiyor. Ediyorsa da benim kulaklarım kör olmuş.

1. Capsize
2. 110 Percent
3. Hours On Hours
4. Stone Me
5. All Over Again
6. Wicked Man
7. Sugar Fix
8. Just Keeps Smoking
9. In Or Out
10. Floating
11. Time Aint Waiting
12. About To Blow
13. Letting Me Love You

3 Mart 2011 Perşembe

Bløf - Alles Blijft Anders


Alles Blijft Anders albümünü öylesine bir dinledikten sonra, bir süre durup içimdeki kent hüznünün farkına tekrar vardım. Evet, sanırım böyle bir hüzün çeşidi var. Belki de ben bunu pek sık sanmıyorum da ondan. Bu albüm, rock soundunun tamamen duygulandırmak üzere oynadığı oyun kurallarını benimsemiş bir albüm. Fakat bunu yaparken klâsik Amerikan bileşenleri yanında Avrupa hassasiyeti de taşıyan soft bir asalet havası yayıyor sanki. Albümü beğenip de Bløf isminin izini sürdükten sonra rastladığım bir önceki albümleri April'in güzel kapağından, kendileriyle daha önce rastlaşmış olduğumu farkettim. April'i pek beğenmemiş olmama rağmen yaptıkları müzik "bu çocuklarda iş var" dememe sebep olmuştu. İlginçtir, aynı şeyi Alles Blijft Anders için de düşündüm ama bir farkla. Müziğin kalitesi bu kez şarkılara da yansımış, ortaya kaliteli bir Avrupa pop rock zindeliği çıkmış. 

İki yıl arayla aynı grubun iki albümünü dinleyip aynı grup olduklarını anlamamama rağmen "bu çocuklarda iş var" fikri edinmiştim de, Bløf'ün geçmişine bakıp 1992'de kurulan, 10'dan fazla albüm sahibi koca koca adamlar olduğunu görünce kendime güldüm. İlk albümlerini ancak 1995'te çıkarma fırsatı bulan bu Hollandalı hassas insanlar, hep dörtlü olarak çalışmışlar. Bugüne kadar da iki davulcu eskitmelerinin dışında orijinal kadronun üçünü hep muhafaza etmişler. Tecrübeleri zaten müzikleriyle sabit. Bunu albümün ilk şarkısı Maan En Sterren'in daha ilk dakikasından bile anlamak mümkün. Albüm ilerledikçe sürprizsiz soft rock şarkılarının birbiri ardına sıralanacağı bir düzleme girdiğinizi anlıyorsunuz. Giriş, nazik bir nakarat, gelişme, aynı nazik nakarat, son nakarattan önce uğranılan bir ara sokak, bazen kısacık bir solo ve sonuç. Bu düzlem genelde çok sıkıcıdır. Zaten April'den bu sebeple sıkılmış olduğumu hatırladım. Oysa 2011'de Bløf bir şekilde bu şarkıları bana dinletmeyi başaran bir olgunluğa erişmiş ya da aynı frekansta buluşmuşuz gibi geldi.


En dişli sayılabilecek şarkıları Punt'ta bile dipten bir pop rock duygusu aşılayabilen bu olgunluk, anadilleriyle seslendirdikleri şarkıların tek kelimesi anlaşılmasa bile dinleyene geçebilen yapıda bana göre. Bu sayede anadilleriyle müzik yapanlar hakkındaki bazı yorumların iddia ettiği üzere fonetik dezavantajlardan uzak ortak bir ruh yakalıyorlar. Gerçi ben öyle bir dezavantajın müzikte varolduğundan bile hâlâ şüpheliyim. En azından Paskal Jacobsen, yükselip alçaldığında bile içli olabilen vokalinde yabancılaşma yaşatmıyor. Maan En Sterren'in yanı sıra Beter ve Hoe Warmer De Zon, birgün bu albümü unutsam bile birkaç tıkla ulaşmayı isteyeceğim türden şarkılar olarak aklımda kaldı şimdilik. Bazen anımsattığının aksine Bløf, benim için ortalamanın üzerinde sayılabilecek bir Eurovision grubundan çok daha fazlası oldu bu albümle.

1. Maan en sterren
2. Wijd open
3. Hou vol hou vast
4. We doen wat we kunnen
5. Beter
6. Iedereen
7. Wat jij denkt
8. Wachten op de dag
9. Hoe warmer de zon
10. Punt
11. 21 Gram
12. Was je maar hier

7 Mayıs 2009 Perşembe

De Staat - Wait For Evolution


Hollandalı beşli De Staat, ilk albümleri Wait For Evolution ile yeraltına bombayı koymuş, pimini de çekmiş bekliyor. Birçok yönüyle Queens Of The Stone Age’e benzetilen grup, “benzetilme”nin her zaman “taklit” anlamına gelmediğinin taş gibi bir kanıtı. Pop, folk, country, rock, rock’n roll malzemelerini tutam tutam tenceresine atıp albüm konseptine ayrıksı durmayacak türden bir bütünlükle sunmayı beceriyor. Galiba bunda en büyük pay gitarist / solist Torre Florim’e ait. Zira De Staat’a gelene kadar ülkesindeki tuhaf isimli çeşitli gruplara yazım, yapım, çalım olarak el vermişliği, bu sayede kendi underground çöplüğünde genç yaşına rağmen bir “abi” saygınlığı edinmişliği var. Sürekli bir yerlere gire çıka, sonunda yanında çalan dört adamın yeteneklerini görünce mükemmele ulaştığını hissederek De Staat’a start vermiş. Zamanlama da mükemmel ki, uzun yıllar yer altı müzik âleminin içinde pişip, 2009’da çıkan albüm de ancak böyle demlenmiş, oturmuş ve heyecan verici olabilirdi.

Benzetildiği üzere Queens Of The Stone Age etkilerinin yoğun olduğu, Florim’in zaman zaman Nick Cave’e çalan karizmatik vokalinin kaliteli liriklerle birleştiği olağanüstü albüm Wait For Evolution, içindeki birbirinden leziz 12 parçası ile sallıyor, yuvarlıyor, deliyor, geçiyor, aşıyor! The Fantastic Journey Of The Underground Man gibi süper (onu anlatacak daha uygun bir kelime bulamayacak kadar çaresiz kaldım!) bir şarkıyı o çok sevdiğim Queens Of The Stone Age ve onun uzantılarından bile işitmedim mesela. Şu an 4. veya 7. De Staat albümünü düşünüyorum da, nefes alışverişim ritmini şaşırıyor. Mâlum süperimiz dışında country folk We’re Gonna Die, surf rock My Blind Baby, ancak “vokalli indie ambient” diyerek içinden çıkabildiğim Love It ve hâlâ içinden çıkamadığım Habibi ışıl ışıl parlıyor görünse de, bence boş tek bir şarkı bile yok. Avrupalı meşhur bir radyo DJ’i “2009 De Staat’ın yılı olacak” demiş. Normalde bu tür sloganları Amerikan-İngiliz indie camiaları pek sallamaz. 2009 sadece De Staat’ın yılı olmayacak belki. Fakat De Staat 2009’un en güzel hediyelerinden birisi…

1. Sleep Tight
2. The Fantastic Journey Of The Underground Man
3. I Am Here To Lose Control
4. Wait For Evolution
5. Habibi
6. We're Gonna Die
7. My Blind Baby
8. Kill The Man
9. Meet The Devil
10. You'll Be The Leader
11. Taste It
12. Love It