* ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2026 Cuma

Kristeenyoung - Music For Strippers, Hookers, and The Odd-Onlooker


68 doğumlu Amerikalı Kristeenyoung (niye böyle yazıldığına dair henüz bir bilgim yok), Apaçi ve Alman köklere sahip olmasına rağmen küçük yaşta tutucu bir Hristiyan çift tarafından evlat edinilmiş. Haliyle onu birçok güzel şeyden uzak tutmaya çalışmışlar. Ama müziğe tutkuyla bağlı Kristeen'e söz geçirememişler. Liseden mezun olunca St. Louis' Webster Üniversitesi'ne gitmiş. Orada piyano eğitimi de görmüş ki, onun müziğinin adını koyan da bu seçimi olmuş. Eğitimini tamamladıktan sonra bazı gruplarla takılmış. Sonra aklına biraz da çılgınca bir grup fikri gelmiş: Sadece piyano ve davuldan oluşan bir ikili... Davulcu Jeff White ile grup kurmasıyla 1997'de ilk albümü Meet Miss Young and Her All Boy Band'i çıkarması bir olmuş. İkinci albüm Enemy'nin ardından 2001 yılında ikili pıl pırtı toplayarak her gelin kızın rüyası New York'a gitmişler. Memleketinden çıkıp New York'a giden müzisyenlerin yaşadıklarından farksız olarak oranın sanat atmosferinden çok etkilenip müzikal vizyonlarını genişletmişler. Daha da güçlenmişler.

İki yıllık ortama uyum sağlama evresinden sonra 2003'te Saviour şarkısına David Bowie'nin konuk olduğu Breasticles, bir yıl sonra da bu kez No God şarkısına Brian Molko'nun eşlik ettiği X albümleri çıkmış. Ayrıca Morrisey de kendilerini çok beğendiği için beraber tura çıkmak istemiş. İstediğini de elde etmiş. Bu herifleri nasıl kafaladığı hakkında bir fikrim yok ama Kristeenyoung müziğini duyan biri, yeni ve alışılmamış fikirleri seviyorsa fazla kayıtsız kalmaz, hemen kayıt yaptırır gibi geliyor. Yine aynı çizgide seyreden 2006 tarihli The Orphans sonrası geliyoruz son albüm Music For Strippers, Hookers, and The Odd-Onlooker'a... İlk dinleyişte tav olduğum, ileride beraber çok vakit geçireceğimi düşündüğüm bu albümden sonra hiç zaman kaybetmeden öncekilere de bir bakayım dedim. Ama ne yalan söyleyeyim, hepsi zor albümlerdi bence. Piano Rock, Art Pop, Chamber Pop, Progressive Pop, Kabare gibi standart pop veya rock dinleyicisine demir leblebi gibi gelecek bu tür çorbasının hazmı oldukça zor geldi.


Music For Strippers, Hookers, and The Odd-Onlooker albümünü benim gözümde onlardan farklı kılan ise kesinlikle daha özenle yazılmış olduğunu düşündüğüm şarkılar. Young'ın Tori Amos ve Kate Bush'u fazlasıyla anımsatan ses + tarz buluşması, yerinde duramayan bu müziği onların sert versiyonu olarak düşündürüyor. İlk şarkı Son Of Man'in her yerine sinmiş bu piyano-davul sertliği, Young'ın tatlı sert vokaliyle dengeli bir kaos yaratıyor adeta. Aynı akorlardan beslenen The Depression Contest'in ardından gelen Stop Thinking de albümün en klas şarkılarından biri. "Blues Kabare" diye tuhaf bir isimlendirmede bulunabileceğimiz Everybody Wants Me To Cry, piyano gerilimi yaratan, bir yandan da normal bir pop rock şarkısı taklidi yapan Comfort is Never A Goal ve albümün hakettiği dramatik kapanışı yapan müthiş Halfway Across The Atlantic Ocean da diğer favorilerim. Albüm bitince Young-White ikilisinin nasıl kan ter içinde kaldığını hissedebiliyorsunuz.

Piano rock denilen türde bas ve gitarın yerini alan piyanonun görevi iki katına çıkar. Ama sanki çok kolaymış gibi rahat ve ustalık içeren bir çalış tekniği yanında zevkten dört köşe eden bir vokale de sahip Young'ın gotik kabare şantözlüğü, feci karizmatik. Karşısında da boş bir adam yok elbette. Jeff White için de aynı ustalıklardan söz etmek mümkün. Hatta diyeyim ki ben bu davulu çoğu rock grubunda bile duymadım. Aksak ritimler, ataklar, ziller, doğaçlamalar hepsi Young'ın sesi ve piyanosuyla uyum içinde. Şahsi fikrim, bu son albümün en iyi Kristeenyoung albümü olduğu yönünde. Kendisini tanımaktan epey memnun oldum. Belki bir gün Tori Amos ile bir düet de yaparlar da, 4 dakikalığına da olsa dünyayı ele geçirirler.

1. Son of Man
2. The Depression Contest
3. Stop Thinking
4. Everybody Wants Me to Cry
5. You Must Love Me
6. That's What It Takes, Dear
7. I Won't Be Home for Christmas
8. Comfort Is Never a Goal
9. He's Sickened by My Crude Emotion
10. Lily Sincere
11. Keyboard Like a Gun
12. If You Marry Him
13. Protestant
14. Halfway Across the Atlantic Ocean

7 Eylül 2026 Pazartesi

Collective Soul - Hints Allegations and Things Left Unsaid


Tam grunge döneminde ortaya çıkıp da "post-grunge" olarak kategorilendirilmek herkese nasip olmaz. Normalde bu türe kapaklanmış grupların grunge sonrası ortaya çıkanları daha fazladır. Collective Soul'un sanki grunge'ın sonunu görmüş gibi uzaydan gelme bir müziği yok tabii. Ancak ilginçtir, böyle etiketlenenlerin büyük çoğunluğu alternative rock ile pop rock'ı Collective Soul tarzı çiğlikten arınmış, durulmuş ve mainstream kalıplar içinde tutkulu bir hale sokamadıkları halde post-grunge şeklinde tanımlanmışlar. Oysa benim algılayışımda bir müzik grunge sonrasını ifade edecekse bu veya buna benzer bir karışımı tutturmalıdır. İşte bu yüzden Collective Soul bana göre tam da grunge zamanı yola çıktığı halde en post-grunge olabilmiş rock grubudur. Grubun ilk albümü 1993 tarihli (Nevermind, Badmotorfinger, Ten gibilerinden sadece iki sene sonra çıktığı için mi post-grunge acaba?) Hints Allegations and Things Left Unsaid, ortalığın toz duman olduğu o yıllarda kendini fark ettirmeyi başarmış cıva gibi bir rock albümüdür.

Okullu müzisyen Ed Roland, aynı zamanda underground müzik piyasasında da arı gibi çalışan bir adamdı. Producing, mixing, engineering, performing falan derken 80'ler boyunca yeni gruplara ağabeylik, babalık eden bir isme dönüşmüştü. Kendi grubunu kurmaya karar verdiğinde ise ilk başta Marching Two-Step adıyla bir dörtlü olarak sahnlerde boy göstermeye başladı. Bu arada başka müzisyenlerle Ed-E diye bilinen bir projeyle kaçamaklar da yapıyordu. Ne var ki Marching Two-Step, tüm iyi niyetine ve çalışkanlığına karşın kulüplerin dışına çıkamamıştı. Roland bir an önce bir firmayla anlaşma imzalamak, ondan sonra resmen bir grup çatısı altında albümler yapmak istiyordu. Derken bodrum katında kaydedilmiş Shine demosu elden ele dolaşıp Atlanta'nın üniversite radyolarında en çok istenen şarkı olunca Ed Roland, önceki projelerinden arkadaşları olan Shane Evans, Will Turpin, Ross Childress ve kardeşi Dean Roland ile Collective Soul'u normal doğumla dünyaya getirdiler.


1993'ten bugüne 8 albüm yayınlayan Collective Soul hakkında bu albümlerin sekizine de sorti yapmış biri olarak genel anlamda güzel şeyler düşünüyorum. Ama ilk ikisi olan Hints Allegations and Things Left Unsaid ve Collective Soul albümlerinin nostaljisi bende çok farklıdır. Kanımca tarihlerinin en iyi şarkıları bu iki albümde yer alır. Gerçi bu ikisinden sonra çıkan albümlerindeki Listen, Needs, Run, Skin, Turn Around gibi besteler kendi gayri resmi "Collective Soul Best Of" derlememin demirbaşlarıdır. Shine'ı ilk radyolardan duyup da nasıl bu kadar basit tasarlanmış bir şarkının hemen kafakol yapıp kendine bağladığını anlayamamıştım. Fazla zaman geçmeden Shine'ın kefil olduğu kaseti çıkınca da hemen aldım. Dinlemekten yaylarını gevşettiğim albümde zamanla Wasting Time, In A Moment, Burning Bridges ve Heaven's Already Here'ın Shine'dan daha iyi olduklarını anladım. Ama Collective Soul'un ve debut albümü Hints Allegations and Things Left Unsaid'in numaraları bu kadarla kalmıyordu.

Çok şık bir post-punk denemesi olan Love Lifted Me, gitarların kenara konduğu, piyano, bas, organ, davul ve Ed'in harika sesiyle eksik kanallı kaydedilmiş karizmatik Sister Don't Cry, demo günlerine özenen lo-fi punk Scream ve kapanışta The Beatles şirinliğindeki All, zaten bir önceki paragrafta saydığım iyi şarkıların orasından burasından sızmayı başaran diğer dikkat çekenler. Bu albümden iki yıl sonra çıkan Collective Soul albümü ise Simple, December, The World I Know, Smashing Young Man, She Gathers Rain, When The Water Falls gibi şarkılarla ilk albümün çıtasını korudu. (Hatta bazen 1-2 puan yükselttiğini bile düşünürüm.) Grup daha sonra eleman değişiklikleri, tarzda yapılan ince ayarlar, promosyon çalışmaları vs. derken eski günlerinden uzaklaştı. Ama her daim grubun başındaki Ed Roland'ın pop ve alternative rock aklından sıyrılan kaliteli beste ve güfteleri, aynı zamanda ne zaman duysam beni 90'lara fırlatan vokali Collective Soul ismini hep saygın bir konumda tuttu. Tıpkı ikinci albüm gibi aynı adı taşıyan 2009 tarihli son albümleri "Collective Soul" (o günlere geri dönme totemi midir artık), bu saygın konumu zedelemeyen, ama bence 93-95 arasına da götüremeyen bir albüm. Hali hazırda iki tüm albüm ve birkaç iyi şarkı varken Collective Soul'un o yıllarına dönmesek de olur.

1. Shine
2. Goodnight, Good Guy
3. Wasting Time
4. Sister Don't Cry
5. Love Lifted Me
6. In a Moment
7. Heaven's Already Here
8. Pretty Donna (Instrumental)
9. Reach
10. Breathe
11. Scream
12. Burning Bridges
13. All

18 Ağustos 2026 Salı

Jack White - Frozen Charlotte

 
2026 itibarıyla 51 yaşında olan Jack White'ı 1999 yılından, o dönemde evli olduğu Meg White ile kurduğu The White Stripes döneminden beri takip ediyorum. Aslında pek sağlıklı bir takip de sayılmaz. Zira The White Stripes'ın toplamda 6 albümü var ve birkaç şarkı dışında şu an çoğunu hatırlamıyorum. Neyse White çifti 2011'de dağıldı ve boşandı. Müzikten hiçbir zaman uzak kalamayan Jack White, özellikle The Dead Weather ve The Raconteurs gibi iki grupla da çok iyi işler yaptı. 2012'de ilk solo albümü Blunderbuss ile yeni bir yola girdi ve hala o yolda çok sıkı albümler yapıyor. Böyle böyle 7. albüm Frozen Charlotte'a kadar geldi. Yeni yol dediysek de aslında alternative, garaj, blues ve art rock bileşimi, yer yer deneysel çıkışlar yapan istikrarlı bir sound sürdürüyor. Ne derece özgün denebilir bilmiyorum ama bana hep öyleymiş gibi geliyor. Şu an geri kalan 6 albümü tekrar dinlesem ilk kez dinliyormuşçasına heyecan duyardım kesin. En taze olanı Frozen Charlotte da aynı şeyleri hissettiriyor.

Frozen Charlotte, 2024 tarihli No Name'in açtığı yolu daha da ileri taşıyor. White, son yıllarda dijital çağın steril rock anlayışına karşı adeta tek kişilik bir isyan yürütmekte. Frozen Charlotte da bu tavrın en olgun örneklerinden biri. Albüm 13 parçadan oluşuyor ve yaklaşık 43 dakikalık süresince blues, garage rock, hard rock ve punk etkilerinden besleniyor. Temelde başından beri yaptığı şey. Fakat bu 7 albümün, hatta The White Stripes albümlerinin de derinine inebilirsek belli bir müzikal evrimden söz etmek mümkün olabilir. Frozen Charlotte özelinde tarif edersek, ilk dinleyişte albüm kaotik gelebilir. Gitarlar kirli, davullar sert, vokaller zaman zaman bağırma ile mırıldanma arasında gidip geliyor. Ancak Jack White'ın müziğinde bu kaos hiçbir zaman rastgele değildir. Her riff, her duraksama ve her gürültü katmanı bilinçli bir tercihtir. No Name'in açtığı yolu daha da ileri taşıması hadisesi de şarkıların birbirleriyle olan organik bağların daha keskin biçimde ayrıştırılabilmesinden, "no name" olarak kalmayıp kendi kimliklerini oluşturabilmesinden kaynaklanıyor.


Jack White harikulade bir gitarist olmasına rağmen hiçbir zaman virtüözlüğünü göstermek için solo atan gitaristlerden olmadı. Onun gitar tonu karakter sahibi bir ses gibidir. (Yeri gelmişken, 2008 tarihli Davis Guggenheim belgeseli It Might Get Loud'da Jimmy Page ve The Edge ile birlikte gitar odaklı müziğe bakışını daha yakından görebilirsiniz.) Frozen Charlotte boyunca gitarlar bazen konuşuyor, bazen kavga ediyor, bazen de şarkıları rayından çıkarıyor. Yani White için gitar, şarkılarına aracılık eden bir enstrümandan ziyade, beraber müzik yaptığı bir dostu gibi adeta. İşin lirik kısmı da her zamanki gibi ilgi çekici. White'ın söz yazımı yine doğrudan anlatımdan uzak duruyor. Dini imgeler, paranoya, yalnızlık, delilik ve Amerikan kültürüne göndermeler iç içe geçmiş durumda. İncil göndermelerini ağır blues riffleriyle birleştirerek dinleyiciyi doğrudan White'ın karanlık evrenine çeken G.O.D. and The Broken Ribs ile nefis bir açılış yapan albüm, Tom Morello'nun Rage Against The Machine zamanlarında yapmayı pek sevdiği o "gitardan farklı sesler elde etmek" tavrını anımsatan Derecho Demonico'nun karizmasıyla sürüyor.

Albüm boyunca özellikle Raising The Grain, I Can't Believe What I'm Hearing, You'll Never Fix Me, She's In A Frenzy yavaş ama emin adımlarla bana kendilerini sevdirdiler. Kimi zaman mainstream, kimi zaman ufak klasik gövdeye entegre meydan okumalar, ama ne olursa olsun rock müziğin alternatif kanadına son derece hakim bir ustalık içinde kanlı canlı yaşayan şarkılar bunlar. Jack White, Thick As Thieves ile funk rock, All Alone Again ile grunge, görkemli kapanışa adını yazdıran Neighbor Blues ile de psychedelic rock patikalarına giriyor, oraları genişletiyor, kendi tarzına uygun düzenlemeleri yapıp gitarıyla özgürce yürüyor. Ham ve kontrollü prodüksyondan da bahsetmek gerek. White, büyük stüdyo parıltısından özellikle kaçınmış. Davullar canlı hissediyor, gitar amfilerinin uğultusu korunmuş, vokaller kusursuzlaştırılmamış. Sonuç olarak albüm, prova odasında kaydedilmiş hissi verse de aslında son derece titiz bir prodüksiyonun ürünü. Frozen Charlotte, Jack White'ın kariyerindeki en deneysel albüm değil ama son yıllardaki en kendinden emin işleri arasında bence. Yeni bir yön aramaktan çok, Jack White'ın yıllardır kurduğu, içinde rock müziği doyasıya soluyabileceğimiz müzikal evreni daha da keskinleştiriyor.

1. G.O.D. and the Broken Ribs
2. Derecho Demonico
3. There's Nobody There
4. Raising the Grain
5. You'll Never Fix Me
6. Nobody Knows
7. Dollar Bill
8. I Can't Believe What I'm Hearing
9. Thick As Thieves
10. All Alone Again
11. She's in a Frenzy
12. Making Contact
13. Neighbor Blues

4 Ağustos 2026 Salı

Madonna - Ray Of Light

 
90'ların sonuna kadar Madonna ile hep inişli çıkışlı bir ilişkim oldu. Özet geçersek, ilk albümden sıfır, ikinci albüm Like A Virgin'den zaten pop marşları olmuş Like A Virgin ve Material Girl'ü severim. İlk ciddi Madonna deneyimim 1986 tarihli True Blue albümü oldu. Süper bir iş değildi ama müthiş bir ticari başarısı olmuştu. Herkes Papa Don't Preach, La Isla Bonita falan severken ben Open Your Heart ve Live To Tell seviyordum. True Blue sonrası üç albümü hiç mi hiç beğenmedim. Madonna olayı bende bitmişti. Ama Ocak 98'de çıkan Frozen teklisi, Aphex Twin ve Bjork'ün fütüristik video kliplerinden tanınan Chris Cunnigham'ın çektiği videonun da etkisiyle aklımı uçurdu. Madonna'dan beklemediğim bu hamle üzerine Şubat'ta çıkan 7. albüm Ray Of Light'ı almak için içimde büyük bir arzu doğdu. 90'ların o büyülü müzik ambiyansını nihayet ucundan yakalayabilmiş olduğunu düşündüğüm Ray Of Light peyderpey beni içine alan şahane bir pop albümüydü. Ray Of Light, sadece Madonna'nın kariyerindeki bir dönüm noktası değil, aynı zamanda 1990'ların pop müziğini yeniden tanımlayan albümlerden biri. O güne kadar daha çok provokatif imajı ve dans hitleriyle anılan Madonna, bu albümde içe dönük, spiritüel ve duygusal bir sanatçı kimliği ortaya koydu. Zaten bazı eleştirmenler de Ray Of Light'ı "Madonna'nın magnum opus'u" olarak tanımladılar ki, çok haklıydılar.

Albümün en büyük kozu, Londralı muzisyen, yapımcı ve şarkı yazarı, elektronik gurusu William Orbit ile kurulan ortaklık. Bugün kulağa tanıdık gelen birçok elektronik pop yaklaşımı, 1998'de ana akım dinleyici için oldukça yenilikçiydi. Madonna'nın deneysel ve progresif ses inşalarında gerçek bir usta olan Orbit ile çalışmış olması büyük bir lütuf. Bir önceki Bedtime Stories albümünde beraber çalıştığı pop şarkıcısı ve şarkı yazarı Babyface ile yola çıkan ama ortaya çıkan materyallerin hiçbir yenilik içermediğini, kendini tekrar edeceğini anlayan Madonna, Rick Nowels adlı bir müzisyen/yapımcı ile çalışma kararı aldı. Ama orada da işler istediği gibi olmadı. 80'lerde kendisiyle birçok şarkıya imza atmış Patrick Leonard'ı tekrar yanına çekti. Maverick Records yöneticisi Guy Oseary de Orbit'e telefon açıp "hocam bizim Madonna'ya birkaç şarkı yaz da albümün üzerindeki şu sis bulutları dağılsın" demiş olabilir. Orbit de Madonna markasına kayıtsız kalamayıp tam 13 şarkılık dijital materyal yolladı. Orbit'i özellikle şahane remiksleriyle tanıdığını söyleyen Madonna da nihai kararını vermiş oldu.


Frozen'ın karanlık ve alternatif duruşu, Ray Of Light'ın rave enerjisi, Swim'in "space pop" ölçeğindeki atmosferik yoğunluğu, Drowned World / Substitute For Love'ın dream pop'tan trip hop'a uzanan perspektifi, The Power Of Good-Bye'ın tutkulu pop lezzeti, Madonna'nın sanskritçe söylediği Shanti / Ashtangi'nin tüm bunlara ilaveten kozmik world pop dokunuşu albümün farklı yüzlerini gösteriyor. (Zaten albümde benim en sevdiğim şarkılar da bunlar.) Ama buna rağmen albüm hiçbir zaman dağınık hissettirmiyor. Bunu da büyük ölçüde William Orbit'in özgürlüğünü kendi sınırları içinde genişletip yoğunlaştırabilen vizyonuna borçlu. Ambient, trance, tekno, house, trip hop ve elektronik pop öğeleri, organik enstrümanlar ve güçlü melodilerle birleşerek Madonna'nın sesinin liderliğinde kenetleniyorlar. Madonna'nın sesi demişken, özellikle Evita sonrası aldığı vokal eğitiminin etkisi hissediliyor. Sesini zorlamadan kullanıyor, dramatik ya da şımarık değil, ama son derece etkili. Klişe tabii ama Ray Of Light gerçek bir olgunluk işi. Liriklerde de eskiden olduğu gibi gençlik, seks ve meydan okuma temaları yerine annelik, kimlik, aşk, maneviyat ve iç huzur arayışı albümün merkezinde yer alıyor.

Ray Of Light'ın Madonna'nın en iyi albümü olduğu yönündeki görüşü savunmak oldukça kolay. Hem sanatsal risk alıyor hem de pop erişilebilirliğini kaybetmiyor. Elektronik müziği, spiritüel sözleri ve güçlü melodileriyle bugün bile şaşırtıcı derecede modern bir yerden ses veriyor. Biz buna "zamansız" da diyoruz. Madonna dünya pop müziğinde bir kilometre taşı, bir ikon. Her albümünde farklı bir "era"sı, bir "aura"sı oldu. İmajını değiştirdiği gibi tarzında da oynamalar yaptı. Ray Of Light'a gelene kadar bende tatlı nostaljisi olan tek tük şarkılarla hala canlıdır. Ama benim için Ray Of Light evreni çok başka bir yerde. İlk kez tüm bir albüm olarak Madonna'nın pop büyüsüne mazhar oldum. Evet, biraz uzun ve bazı şarkılar sadece yer dolduruyormuş gibi duruyor, 10 şarkı bile yeterdi. Yine de fazlası var, eksiği yok kabilinden pop müzik tarihinde de 1990'ların en önemli eserlerinden biri olarak yerini koruduğu da bir gerçek. Bana göre ondan öncesi de sonrası da onun yerini tutmadı.

1. Drowned World / Substitute For Love
2. Swim
3. Ray of Light
4. Candy Perfume Girl
5. Skin
6. Nothing Really Matters
7. Sky Fits Heaven
8. Shanti / Ashtangi
9. Frozen
10. The Power of Good-Bye
11. To Have and Not To Hold
12. Little Sister
13. Mer Girl

14 Temmuz 2026 Salı

Work Drugs - Absolute Bearing


Benjamin Louisiana, Thomas Crystal ve Joan Wellfleet'ten oluşan Philadelphialı Work Drugs, indie pop ve dream pop arasında bir denge tutturmuş olan chillwave tarzı ılıman müziğin taze isimlerinden birisi. Hepsi 2011 içinde olmak üzere önce Nisan'da Tropic Of Cancer, daha sonra bu albüme ufak eklemelerle Haziran'da Summer Blood, Kasım'da da Aurora Lies albümlerini çıkaran grup, hadi Tropic Of Cancer'ı çıkarırsak bir yıl içinde iki albüm birden yapmanın etkisiyle hedeflediği indie camiada gayet hoş karşılandı. 2011 bitmeden Aralık ayında da bir albüm gelebilir diye beklerken uzun bir ara vererek 2012 Temmuz'unda Absolute Bearing ile tekrar göründüler. Görüldü ki Aurora Lies ile beğenileri bir kat daha arttıran Work Drugs, yeni albümleri ile başarılarını perçinliyor.

Indie müziğin dakikada bir ürettiği grup ve şarkıcılar arasından sivrilmesi gereken gruplardan biri olarak, hepten yabancılaştırmayan biçimde muğlak ve yazın hüzünlü yüzüne öpücük konduran bir dinginlikle 10 yeni şarkı çalıp söylüyor Work Drugs. Açılıştaki tempolu Perfect Storm, deniz, kum, güneş sevimliliğine sahip Pluto ve Boogie Lights, bu sevimliliğin gece ayağında tenha bir diskonun pistini dolduran Coral Gables, albümün single temsilcileri License To Drive ile Lisbon Teeth ve kapanışta yer alan, 80'ler baladlarına (hem de saksafon sololu baladlarına) günümüzden hüzünlü bir selam yollayan Tourist Heart, yılın en mütevazi hoşluklarından biri olan Absolute Bearing albümünün kayda değer kaydedilmiş anları. Ama ne dediği, ne yaptığı anlaşılmayan bir sürü indieciyi dinlemekten kulağı yorulmuş ve yaklaşık 40 dakikamı bu tip albümlere ayıramam işim gücüm var diyen bir indie pop sever en azından License To Drive, Coral Gables, Boogie Lights üçlüsüne takılsa bile yeter. Gerisi gelir bir şekilde. Gelmese de kalanı yeter.

1. Perfect Storm
2. License to Drive
3. Pluto
4. Boogie Lights
5. Absolute Bearing
6. Council Bluffs
7. Coral Gables
8. Lisbon Teeth
9. The Art of Progress
10. Tourist Heart

26 Haziran 2026 Cuma

Badlands – Badlands

 
1989 yılı hard rock ve glam metal açısından son derece kalabalık bir yıldı. Birçok grup saç spreyiyle parlatılmış, makyajın dibine vurmuş, aşırı cilalı prodüksiyonlar peşindeyken Badlands adıyla hayata geçen bir grup başka bir yol seçti. Eski Ozzy Osbourne gitaristi Jake E. Lee'nin, 1986-87 yılları arasında Black Sabbath'da vokal yapmış Ray Gillen ve 1985-88 yılları arasında yine Black Sabbath'da davul çalmış Eric Singer ile birlikte kurduğu Badlands, 1989 tarihli ilk albümünde 1970'lerin blues temelli hard rock ruhunu 1980'lerin teknik becerisiyle birleştirmesiyle dikkat çekmişti. Mesela Cinderella gibi blues rock'tan beslenen hard rock grupları o dönem daha zekice ve kalıcı işler yapıyorlardı. Badlands, böylesi tecrübeli isimlerin sessiz sakin bir araya geldikleri, pek de ticari başarı elde edemedikleri bir proje olarak kaldı. Üç albüm yapıp 1993'te de dağıldı gitti. Lakin kendi adlarını taşıyan ilk albümleri yıllandıkça tadına tat katan bir şarap misali hala dinledikçe damağımı çatlatır. Bir baştapıt değildir belki ama dönemi içinde beceri dolu kaliteli anlar barındırır.

Albüm prodüksiyon açısından yine o yılların sakız edilmiş klişelerini umursamayan bir yanı da var. Davullar doğal duyulur, gitar tonları sıcak ve hamdır, vokaller ise yapay efektlerle boğulmamıştır. Bu yaklaşım, dönemin parlak ve steril kayıtlarından belirgin şekilde ayrılır. Badlands'in bel kemiği Jake E. Lee burada kariyerinin en özgür performanslarından birini sergiliyor. Ozzy dönemindeki agresif metal riflerinden ziyade blues, southern rock ve klasik hard rock etkilerini öne çıkarıyor. Ray Gillen ise albümün diğer bir yıldızı. Çok güçlü, soul etkili ve zaman zaman David Coverdale'i andıran vokalleriyle şarkılara karakter katıyor. Jake E. Lee'nin riff yazımındaki ustalığını hemen gösterdiği açılıştaki High Wire, atmosferi baştan kuruyor adeta. Benzer karakterdeki Hard Driver da pekala açılış yapabilecek kalibrede. 1 dakika 22 saniyelik akustik Jade's Song'un bir nevi intro işlevi gördüğü Winter's Call, demirbaşlardan biri. Başlarda hantal bir izlenim bıraksa da giderek blues ve hard rock arasında coştukça coşan, Lee'nin kozmik gitar solosuyla zirve yapan Streets Cry Freedom ve hemen hemen aynı şeyleri söyleyebileceğim özgün hard rock bestesi Devil's Stomp'u da bir yere not edelim.

Aslında özellikle ikinci yarıdaki son dört şarkı albümü bir miktar ağırlaştırmıyor değil. Kendi içlerinde parlak anlar anlar taşısalar da bir bütün olarak yorabiliyorlar. En iyiyi sona sakladım. Onun adı Dancing on the Edge... Olağanüstü riffleri, şahane nakaratı, grubun grup olarak uyumda tepeye ulaştığı mükemmel bir şarkı. Benim için gerçek bir başyapıt. Hele de Lee'nin inanılmaz gitar solosuyla iyice yükselen, tanrılardan ateş çalan, çalamamış olsa bile buna yeltenen bir parça. Albüm yayımlandığında olumlu eleştiriler aldı ve yıllar içinde kült bir statü kazandı. Daha sonra birçok yayın tarafından en iyi hair metal/hard rock albümleri arasında gösterildi. Bugün özellikle gitaristler ve klasik hard rock meraklıları arasında büyük saygı ve "hidden gem" muamelesi görüyor. Neticede Ozzy'nin, Black Sabbath'ın tedrisatından geçmiş adamlar bunlar. Ömürleri biraz daha uzun ve istikrarlı olsaydı Cinderella ve The Black Crowes ligine adlarını kazıyabilirlerdi. İşte Badlands öyle bir albüm ki, tek başına bile bunları söyletebiliyor. Ham, tutkulu ve zamansız bir hard rock albümü.

1. High Wire
2. Dreams in the Dark
3. Jade's Song
4. Winter's Call
5. Dancing on the Edge
6. Streets Cry Freedom
7. Hard Driver
8. Rumblin' Man
9. Devil's Stomp
10. Seasons
11. Ball & Chain

21 Haziran 2026 Pazar

The Bobby Lees - New Self

 
New Yorklu dörtlü The Bobby Lees, dört yıllık aranın ve 2023’teki belirsiz süreli molanın ardından yayımladığı New Self ile sadece geri dönmüyor, aynı zamanda neden çağdaş garage punk sahnesinin en heyecan verici gruplarından biri olduğunu yeniden kanıtlıyor. Haziran 2026’da yayımlanan albüm, kariyerlerinin en özgüvenli ve en çeşitli kayıtlarından biri olarak öne çıkıyor. Bunu sadece New Self'e dayanarak söylüyorum. Kendileriyle pek mesaim olmadı. Bir önceki albümleri Bellevue'yu dinlemiş olabilirim ama çok da emin değilim. Öncesinde de orada burada duymuşluğum var. Onların bu kadar az ve öz biçimde modern bir sound ortaya koyduklarını bilmiyordum. Zira New Self, 8 şarkıdan oluşuyor ve yaklaşık 20 dakika sürüyor. Ancak bu kısa süre içinde grup, öfke, mizah, tükenmişlik, yeniden doğuş ve müzik endüstrisine duyduğu hayal kırıklığını yoğun bir garaj ve punk enerjisiyle aktarmayı başarıyor. Punk ve garage rock türlerine yenilikçi dokunuşlar denince en taze Turnstile'ı örnek versek yeridir. Tabii sound bağlamında iki grup arasında nüanslar yok değil. Harala gürele punk sounduna doygunluk hissedenlerin sığınabilecekleri güzel limanlar bunlar. The Bobby Lees, standart bas - gitar - davul triosuna serpiştirilen Sam Quartin vokaliyle gayet iyi çalışıyor. Ama basçı Kendall Wind'i ayrıca çok beğendim. Harikalar yaratmıyor belki ama şarkılara kattığı karakter, grubun çok önemli bir parçası olduğunu teyit ediyor. Elbette iyi yazılmış şarkıların da hakkını da yemiyoruz.

Önce Give, ardından Napoleon ile sıkı bir açılış yapan albüm, grubun çağdaş birikimlerini dışa vurduğu bir manifesto gibi çalışıyor. Sam Quartin’in vokalleri hem kırılgan hem saldırgan. Sistem tarafından sürekli hayal kırıklığına uğratılmış bir müzisyenin isyanı hissediliyor. PJ Harvey yorumu 50ft Queenie'nin bir nevi coverı diyebileceğimiz 50 Ft ise albümün etkileyici noktalarından biri. Özellikle Kendall Wind'in bas yürüyüşleri ve daha funk etkili yapı, grubun sadece hız ve gürültüden ibaret olmadığını hatırlatıyor. 4:37 ile albümün en uzun şarkısı olan All I Got, punk sularından kıyıya çıkıp daha alternative rock takılan, Sam Quartin'in cevvalliği yanında kırılgan yanını da ifşa eden güçlü bir beste. Got Me Good, sadece gitar ve Quartin vokaliyle nefis bir "oda punk" adeta. Red Hot ise albümün en hızlı anlarından biri. Şarkı ilerledikçe kontrolden çıkan yapısı, The Bobby Lees’in canlı performanslardaki kaotik ruhunu bazen sağaltarak stüdyo ortamına taşıyor. Hatta şarkının sonlara doğru kısa bir süre tropikal (evet yanlış duymadınız) bir yere gitmesi de çok yakışmış. İşte yenilik, modernlik dediğimiz şeyler de bu gibi küçük dokunuşlar.

Kendi adıma albümün en iyisi diyebileceğim parça ise isim şarkısı New Self. Nu metal ve 90'lar sonu hip-hop etkilerini punk estetiğiyle birleştiren New Self, grubun konfor alanının dışına çıkabildiğinin de numunelerinden biri. Kulağa Rage Against The Machine gibi geldiyse sevinirim. Zira konuyu oraya getirmeye çalıştım. Quartin’in yarı konuşur, yarı rap benzeri vokalleri, gitarın bu vokale riff eşliği, şarkıyı Zack de la Rocha ve Tom Morello yazmışçasına enerji alışverişi içinde. Şarkının tematik olarak anlattığı kişisel dönüşümle de mükemmel bir örtüşme var. New Self, The Bobby Lees’in şimdiye kadarki en olgun albümü mü tam bilemiyorum. Önceki işlerini de kısaca temize çektim. Bu noktaya gelişlerinin emareleri bolca mevcut. Ancak bu kayıt, onların en kendinden emin işi olabilir. Tükenmişlik ve ekonomik zorluklar nedeniyle dağılmanın eşiğine gelen bir grubun yeniden ayağa kalkış hikayesi gibi duyuluyor. Kısa ama etkisi uzun. Garage punk, punk rock ve gürültülü rock’n’roll sevenler için 2026’nın en güçlü işlerinden biri.

1. Give
2. Napoleaon
3. The End
4. 50 Ft
5. New Self
6. All I Got
7. Got Me Good
8. Red Hot

11 Haziran 2026 Perşembe

Mates Of State - Re-Arrange Us


Tuşlu çalgılar, gitar ve vokallerde Keri Gardner, davul, gitar ve vokallerde de Jason Hammel’den oluşan Amerikan grup Mates Of State 1997’de ikili tarafından kurulmuş. Aslında daha grubu kurmadan önce de beraber çalıyorlarmış. 2000 yılında çıkardıkları ilk albümleri My Solo Project sonrası baktılar olmuyor, uzun süreli arkadaşlıklarını ve grup üyeliklerini evlilik ile perçinlemişler. Nikahlarında kendileri çalıp orkestra masrafından kurtulmaları bir yana, nikahta keramet vardır hesabı işleri açılmış. Gelsin turneler, gitsin konserler, çıksın albümler derken grup ardında dört albüm ve sayısız müzikal performans bırakmış bir olgunluk döneminde şu sıralar. Hani şu ilk duyduğumuzda “ne güzel, yeni mi bu arkadaşlar” diye yaklaşıp, sonradan hatırlı bir müzik geçmişleri olduğunu öğrenerek dumur duruma düştüğümüz gruplardan biri Mates Of State…

Piyano, gitar ve davulun dansettiği, en bağımsızından pop-rock şarkıları yazıp çalıyorlar. Ayrı ve ortak vokallerinde “şekerim ben doğal gaz sırasına gireyim, sen çocukları okuldan al, sonra beraber market alışverişi yaparız” uyumu hemen seziliyor. Keri Gardner’ın vokal dominantlığı, kocasını da etkilemiş diyebiliriz bir anlamda. “Eşler aynı işte çalışmamalı” tezini çürütürcesine yol aldıkları müzik dünyasında “geç keşfettiklerimiz” camiasına ait güzellikte ve içtenlikteler. Eski albümlerine geri dönme hakkımı saklı tutarak Mayıs 2008’de çıkardıkları Re-Arrange Us albümleri sayesinde bir şekilde farkına vardığım grubun 10 şarkısını da ayrı sevdim. İlk duyan kulakların havada kapacağı Now ve Help Help gibi sıkı parçaların yardımıyla kendini sevdiren albümde You Are Free, Jigsaw ve bir karı kocanın beraber yapacağı en iyi slowlardan biri sayılabilecek Blue and Gold Print şarkıları dikkate değer. Tabi diğerleri de üvey evlat değil, Mates Of State duosunun özbeöz çocukları.

1. Get Better
2. Now
3. My Only Offer
4. Re-Arranger
5. Jigsaw
6. Blue and Gold Print
7. Help Help
8. You Are Free
9. Great Dane
10. Lullaby Haze

21 Mayıs 2026 Perşembe

City Of The Sun - Under The Moon

 
New Yorklu post-rock harikası City Of The Sun, 2020'deki kendi adlarını taşıyan ikinci albümlerinden 6 yıl sonra üçüncü albüm Under The Moon ile üçte üç yaptılar. Bu sadece yeni bir albüm değil, grubun yıllardır kurduğu sinematik dünyanın yine olgun, yine geceye ait bir başka versiyonu gibi hissettiriyor. Grubun sokak müzisyenliğinden doğan o özgür doğaçlama ruhu hala yerinde, parçalar hala kontrollü, hala atmosferik ve temelindeki hüzün harcından inşa edilen farklı duyguları ifade etmede hala harika işler çıkarıyorlar. Grup önceki dönemlerindeki akustik enstrümantal tınılarını korurken, Under The Moon'da yönünü sanki biraz daha yalnızlığa ve içsel yolculuklara çevirmiş durumda. Albümün en dikkat çekici yönü, enstrümantal müziği “arka plan müziği” olmaktan çıkarıp hikaye anlatımına dönüştürmesi. Belki ilk iki albümde de bunu yapmışlardı. Ama 6-7 yıl öncesiyle hissettiğimiz yoğunluk da kendi içinde evrilip başka yoğunluklar keşfettiriyor ya da aynı yoğunluğu ifade etme şeklimizi değiştiriyor. Hakkında cok şey söylediğim 2020 albümündeki hislerim Under The Moon ile özdeştiği gibi, üzerine başka hisler de koydu. Ortada albümleri yarıştıracak bir durum yok. Under The Moon, sahip olduğu karışımı yine yeniden sinematik bir bütünlüğe ulaştırıyor. Parçalar tek tek ilerlemekten çok bir yol filmi gibi akıyor. Bir şehirden diğerine geçen gece otobüsü, çölde yapılan uzun araba yolculukları veya gün doğumundan hemen önceki sessizlik hissi albüm boyunca sürekli duyuluyor.

Açılıştaki Un Disparo al Corazón, albümün tonunu kusursuz biçimde belirliyor. Parça ağır ağır yükselen gitar motifleriyle klasik western filmlerini andırırken, ritim ilerledikçe grubun o çok özlediğimi fark ettiğim tutkulu yönü devreye giriyor. Spaghetti western atmosferine giriş çıkışlar her zamanki gibi karizmatik ve yerli yerinde. Gözümüzün önünde geniş çöller, terk edilmiş kasabalar, terli yüzlerden yansıyan parıltılar canlanıyor. Saw You In A Dream veya Culdad del Sol'u 2020 albümüne koysak hiçbir şey fark etmeyecek olsa da, başka tasarımlar, yeni isim ve melodiler City Of The Sun’ın elinden çıkmaysa benim için hep heyecan yaratır. Üstelik 2020 yılında Kolombiyalı grup BALTHVS'ı bilmiyordum. Pluribus dizisinin 7. bölümü olan The Gap'i izlememiş, o bölumde kahramanlarımızdan Manousos'un yolculuğuna yarenlik eden Hermanos Guitèrrez'in Esperanza şarkısını duymamıştım. Ama şimdi, başta Hotel Alma, Bajo la Luna ve Un Disparo al Corazón olmak üzere bana hep bunları hatırlattılar. Under The Moon'daki latin etkisi sanki diğerlerine göre daha fazla. İster pop, ister rock olsun latin müziklerinde düzlük, sıradanlık çok canımı sıkar. Oysa City Of The Sun’ın bu müziğe bakışındaki akustik zerafet ve tutku her daim hayranlık vericiydi. Grubun müziğinin zamansız ve mekansızlığı, olgunluğu, oturmuşluğu, vizyonu, istikrarı hangi türe yoğunlaşırsa onu yukarılara taşımaya muktedir.


Angeles'in yankılı gitarlarını, yavaşça büyüyen ritimlerini ve ufuk hissini duyunca BALTHVS'yi anımsamak, Gizmo Varillas'ın eşlik ettiği, albümün tek vokalli şarkısı olan Vuela'nın Manu Chao esintisini bir öğlen meltemi gibi yüzünüzde hissetmek, grubun dinleyeni çıkardığı yolculukta nerelere uğradığına dair detaylardan sadece birkaçı. London ve War'un bir çırpıda benimsenip bağırlara basılacak şarkılar olmasından dolayı, 6 yıldır görmediğim çok iyi bir arkadaşımı gördüğüm duygusu yaşadım. Albümün, aslında tüm City Of The Sun albümlerinin en büyük başarısı “cool background music” tuzağına düşmemesi. Pek çok enstrümantal post-rock albümü teknik olarak etkileyici olsa da duygusal olarak yüzeyde kalabiliyor. City Of The Sun burada melodiyi ve ritmi bir denge içinde kullanarak gerçekten yaşayan bir dünya yaratıyor. Özellikle grubun sokak performanslarından gelen organik enerjisinin hala yerli yerinde olduğu anlaşılıyor. Parçalar kulağa steril veya mekanik gelmiyor. Teknik açıdan bakıldığında City Of The Sun albümleri hep temiz prodüksiyonlara sahip olmuştur. Akustik gitar katmanları son derece berrak duyulurken bas ve perküsyon da dolgundur. Özellikle kulaklıkla dinlendiğinde küçük geçiş detayları ve yankı kullanımları parçalarin derinliğini arttırır. Under The Moon'da da değişen bir şey yok.

Under The Moon'un yaklaşık 68 dakikalık süresi zaman zaman uzun hissettirse de tüm bu özelliklerden mürekkep atmosfer kurma becerisi sayesinde kapıp götürüyor. Zaten ince tür geçişleri monotonluğa izin vermiyor. Mesela biraz durulma hissettiğiniz anda Ella gibi funky bir şarkı hemen imdada yetişiyor. Kaldı ki Cinderella Man ve Twenty Twenty One gibi hüzünlü, huzurlu, ruhlu şarkılara tutulmak için City Of The Sun evrenine aşina olmak gerek. Aşina olunmasa da beğenilir ama farklı etkisi olacağı kesin. Kapanıştaki Metamorphosis, albümün tüm enerjisini içe çeken meditatif bir final sunuyor. Şarkı bir son hissinden çok dönüşüm hissi bırakıyor; albümün adına yakışır biçimde gece bitiyor ama tamamen kararmıyor. Genel olarak Under The Moon, City Of The Sun’ın kariyerindeki sinematik ve bütünlüklü albümlerden bir diğeri. Grup ilk dönemindeki spontane enerjiyi kaybetmeden daha olgun ve atmosferik bir noktaya ulaşmış durumda. Post-rock, akustik dünya müziği ve modern instrumental rock arasında dolaşan bu albüm. Özellikle geceleri, uzun yolculuklarda veya yalnız dinlemelerde gerçek etkisini gösteriyor. Büyük patlamalar yerine yavaş yavaş içine çeken, dinledikçe büyüyen, yılın en özel kayıtlarından biri.

1. Un Disparo al Corazón
2. London
3. Hotel Alma
4. Vuela (feat. Gizmo Varillas)
5. Angeles
6. Saw You in a Dream
7. Cinderella Man
8. Ciudad del Sol
9. War
10. Twenty Twenty One
11. Ella
12. Bajo la Luna
13. Metamorphosis

26 Nisan 2026 Pazar

Project Hail Mary (OST)

 
Fen bilgisi öğretmeni olan Ryland Grace, Dünya’dan ışık yılları uzaklıktaki bir uzay gemisinde gözlerini açar. Gemide görevli iki astronotun cesediyle karşılaşır. Hafızasını kaybeden Grace, bu ekibin görevinin, Güneş’i yok edecek gizemli bir maddeyi durdurmak olduğunu hatırlar. İnsanlığı kurtarmak için özel bilgilerine ve sıra dışı zekasına güvenmek zorundadır. Ancak hiç beklenmedik bir sürprizle karşılaşınca imkansız gibi görünen bu görevle ilgili umutlanmaya başlar. Andy Weir'ın "Kurtuluş Projesi" adıyla ülkemizde de yayınlanan bilim kurgu romanı Project Hail Mary, Drew Goddard tarafından senaryolaştırılıp, Phil Lord ve Christopher Miller ikilisi tarafından yönetilmiş bir film olarak karşımıza geldi. Goddard, Andy Weir'in benzer temalı bir diğer bilim kurgu romanı The Martian'ın da senaryosunu yazmıştı. Lord ve Miller ise komedi ağırlıklı bir kariyere sahip yönetmenler. Zaten film de bilim kurgu çatısı altında konuşlanmış bir komedi dram. İyi yönleri çok fazla, aksayan yönleri de mevcut. Ryan Gosling ve Sandra Hüller gibi oyuncularla cazibesi iyice artıyor. Tabii sulu bir komediden bahsetmediğimiz gibi, dram yönüyle çok iyi kaynaştırılmış, hatta hüzünlü bir tonu var. Bir Pixar animasyonu kadar da sevimli. Bu sevimli/hüzünlü ton filmde kullanılan şarkılara da yansımış. Daniel Pemberton'ın ustalığını yine konuşturduğu score çalışması yanında, çok iyi de bir soundtrack albümü çıktı. Eskiden bunun gibi iyi derlemeler daha çok çıkardı. Artık biraz azaldığı için bu soundtrack kıymetli sayılır.

Albümün iliklerine rafine bir nostalji işlemiş. Çoğunluğu bilmediğim ya da uzaklardan bir yerlerden hayal meyal hatırladığım çok güzel şarkılardan oluşmakta. Tek bildiğim şarkı, Scorpions'ın 1990 tarihli Crazy World albümünde yer alan Wind Of Change'di ki, onu da bilmeyen Scorpions adını da duymamış demektir zaten. Filmde orijinali çaldı mı hatırlamıyorum ama karaoke sahnesinde birkaç saniye duyuldu. (End Credits'te Glory, Glory'yi duyduktan sonra kapattım, orada tekrar çaldı mı bilmiyorum.) Daha filmin başında Grace, gemide ilk uyandığı anda çalan 1970 yılına ait Sunday Mornin' Comin' Down'ı duyar duymaz, film boyunca başka şarkılar da duyabileceğimizin sinyalleri geldi. Nitekim albümün en sevdiğim parçalarından olan, Grace ve NASA ajanı Carl'ın markette deney malzemeleri aldığı eğlenceli sahnede çalan Pata pata ile bu sinyaller "keşke bu filmin bir soundtrack albümü olsa" seviyesine yükseldi. Zira bazı filmlerde buna benzer güzel şarkılar çalmasına rağmen "official" bir albümleri olmuyor. Bu arada Pata pata, 2008'de kaybettiğimiz Güney Afrikalı şarkıcı Miriam Makeba'nın aynı adlı 1967 tarihli albümünde yer alıyormuş. Kendisinin bir sürü albümü var ve Pata pata onun 6. albümü. Çok da merak ediyorum. İşte böyle albümler hoş keşiflere de vesile oldukları için değerli.

Stargazer ve Rainbows gibi 70'lerden iki sevimli şarkı, kullanıldıkları yerin sevimliliğini de akıllara getirerek yüzlerde gülümseme yaratabilirler. El amanecer adında bir tango bile var. Var olanlar böyle ama bir de filmde olup da albüme konmayan şarkılardan bahsedebiliriz. Fragmanda Harry Styles'ın Sign Of The Times şarkısını duymuştuk. Filmde ise Sandra Hüller'in bu şarkıyı söylediği çok güzel bir karaoke sahnesi var. Hadi orijinali koymadınız (iyi de yapmışsınız) ama Hüller'in söylediği haliyle şu albümde neden yer vermediniz? Ne kadar hoş olurdu. Sign Of The Times'dan başka Let's Call The Whole Thing Off (Ella Fitzgerald), Two Of Us (The Beatles) ve Theme From Close Encounters Of The Third Kind (Steven Spielberg'in aynı adlı 1977 yılı filmindeki orijinal John Williams bestesi) şarkıları da filmde duyulan ama albüme konmamış şarkılar. İyi de neden? Biri size "albüm yarım saati geçmesin" mi dedi? Bence en kısa zamanda bir "deluxe edition" yapılıp bu şarkıların ve Sandra Hüller yorumunun da albüme dahil edilmesi gerek. Albüm şu haliyle bile gayet iyiyken, olası bir deluxe ile uçar sanırım. Project Hail Mary gibi derlemeleri seviyorum. Onları plak olarak biriktirmeyi, soundtrack rafında sıraya dizmeyi, rastgele birini seçip pikaba koymayı, bir kadeh şarap eşliğinde gece manzarası izlemeyi hayal ediyorum. Bana kaliteli zaman geçirmeyi hatırlatıyorlar.


1. Kris Kristofferson - Sunday Mornin' Comin' Down
2. Miriam Makeba - Pata pata
3. Carlos Di Sarli y Su Orquesta Típica - El amanecer
4. Dennis Wilson - Rainbows
5. Scorpions - Wind of Change
6. Turakina Maori Girls' Choir - Pō atarau
7. Mercedes Sosa - Gracias a la vida
8. Neil Diamond - Stargazer
9. Ike & Tina Turner - Glory, Glory

15 Nisan 2026 Çarşamba

The Jon Spencer Blues Explosion - Acme


The Jon Spencer Blues Explosion 1991’de kurulmuş bir grup ve resmî olarak 7 albümleri bulunmakta. Resmî diyorum, çünkü deneysel işleri sevdiklerinden ötürü remiksler, eş-dost muhabbetleri, can sıkıntıları derken, el ve yer altından çıkardıkları 4-5 albümleri daha mevcut. Haliyle Jon Spencer’ın kurup gitar ve vokalleri üstlendiği, Russell Simins ve Judah Bauer isimli iki müzisyen ile birlikte takıldıkları grupları, rock’n roll, grunge, hardcore, punk, blues gibi gitar temelli türler yanında hip-hop ve r&b ile de yakın temas halinde. Diskografisi şu şekilde:

Jon Spencer Blues Explosion (1992)
Extra Width (1993)
Orange (1994)
Now I Got Worry (1996)
Acme (1998)
Plastic Fang (2002)
Damage (2004)

Açıkçası yukarıdaki ilk üç albüm içinde yer alan şarkılar arasında Afro, Big Road ve Flavor haricinde pek tuttuğum olmadı. Benim için Now I Got Worry sonrası yavaştan kıvama gelmeye başlayan JSBE, bu albümdeki 2Kindsa Love, Hot Shot, Eyeballin, Wail, R.L. Got Soul gibi zımbalayan parçalarla The Rolling Stones’tan, Sex Pistols’tan esameler okuyorlar. Ama Acme diye öyle bir albüm var ki, içindeki 13 şarkının 13’ü de birbirinden enteresan ve benim tüm zamanların en favori rock (’n roll) albümlerimdendir. Hatta bir yıl sonra el altından sınırlı sayıda Xtra-Acme USA diye bir albüm daha çıkarmışlardır ki, 20 şarkılık bu albümde de bana göre hiç boş yoktur. Acme, yeni nesil rock sentezi gruplara da ilham olası pekçok deneysel, ama öte yandan popüler biçimde havalı numaralar içeriyor.

Daha ilk şarkı Calvin'in blues/gospel/hip hop karması lezzetinden sizi nasıl bir albümün beklediğini az çok anlayabilirsiniz. Calvin ile hemen hemen aynı frekanslarda seyreden Do You Wanna Get Heavy ile, önceki JSBE albümlerinden edindiğimiz garaj kültürünün Acme'de blues ve soul ile daha içli dışı olacağının sinyallerini veriyor. Grup Talk About The Blues ile ise, Public Enemy veya Cypress Hill'in üzerine rahatlıkla liriklerini döşeyebilecekleri türden bir hip-hop deneyi sunuyor. Bu bağlamda Lovin' Machine'in hip hop-rock karizmasına da laf söylenmez. Bu şarkıya da Bernie gibi sıkı bir takipçi yaraşırdı. Akabinde Blue Green Olga geliyor ki, bu şarkının Xtra-Acme USA albümünde yer alan harika remiksi orijinalinden daha iyidir bana göre. Yine de adı üstünde orijinal! Sıradan gidersek Give Me A Chance, deney, sentez şu, bu demeden şöyle direksiyonu birkaç dakikalığına teslim edip cool bir rock şarkısı dinleme lüksü vaat eden türden. Ne kadar olsa da onda bile geleneksel olmayan farklı bir lezzet var.


Desperate ve Torture, aynı tornadan çıkmış tipik birer JSBE ürünü blues kökenli harman şarkılar. Kapanışta yer alan Attack ise sanki bir The Chemical Brothers remiksi, ya da doğrudan Jon Spencer'in vokalde konuk olduğu bir The Chemical Brothers şarkısı gibi adeta. Albüm bittiğinde ise ilk etapta bir şaşkınlık durumu yaşanabilir. Zaman ve emek isteyen dokuda olduğu da söylenebilir. Şimdi bu adamlar 2004'teki Damage'dan beri albüm yapmıyorlar. Nerede ne yapıyorlar belli değil. Bir an önce sahalara dönseler iyi olur. Zira onlar gibi türler arası sıçramalar yaparak özgün bir sound elde eden grup sayısı yok denecek kadar az. Bu tür rock çeşnilerine kapılarını ardına kadar açmış biz müzikseverler için yoklukları büyük eksiklik yaratıyor.

1. Calvin
2. Magical Colors
3. Do You Wanna Get Heavy?
4. High Gear
5. Talk About the Blues
6. I Wanna Make It All Right
7. Lovin' Machine
8. Bernie
9. Blue Green Olga
10. Give Me a Chance
11. Desperate
12. Torture
13. Attack

7 Mart 2026 Cumartesi

Helicon & Al Lover - Arise

 
Helicon, 2008'de Güney Lanakshire/İngiltere'de kurulmuş beş kişilik (bazen bu sayı artabiliyormuş) psychedelic rock, neo-psychedelia grubu. Dört albümleri var. San Francisco/ABD'li Al Lover ise yine psychedelic rock, neo-psychedelia, electronic, hip-hop takılan bir başka müzisyen. Onun da 20'den fazla albümü var. Her iki ismi de hayatımda ilk kez duydum. Birbirlerini nasıl buldukları bilgisi bende yok ama bir şekilde Helicon ve Lover arasında transatlantik çevrimiçi demo alışverişi başlamış. 20'den fazla demo internet üzerinden gönderildikten ve bazıları elendikten sonra Helicon grubu stüdyoya girip temel kayıtları yapmış. Lover da onlara katılarak davul makinesi, synthesizer ve sampler'larla sihrini göstermiş. Her iki taraf da bu ortaklıktan çok memnun kalıp birbirlerini ve ortaya çıkan müziği öven demeçler vermişler. Övülecek kadar da varlar. Helicon & Al Lover, Helicon'un kendine özgü saykodelik tarzını Al Lover'ın türler arası elektronik müziğiyle birleştirerek, hipnotik, yaratıcı, canlandırıcı, biraz da gizemli bir sound elde ediyorlar. Böyle ilginç ortaklikları seviyoruz. Pandemi zamanı da şartlar gereği böyle birkaç albüm çıkmıştı. Glasgow'daki Castle Of Doom Stüdyolarında Tony Doogan (Mogwai, The Jesus & Mary Chain) tarafından prodüksiyonu yapılan Arise, trip-hop break'lerini, derin bas seslerini ve dub dokularını katmanlayarak rock ile buluşturan nefis bir albüm. Daha şimdiden 2026'nın en iyi albümlerinden biri olarak aldım, kabul ettim.

Helicon ve Al Lover'ı kendi albümleriyle hiç dinlemedim. Ama sanki bir DJ olarak Lover bir tık baskın gelmiş gibi göründü. Özellikle Arise'ın ritim altyapısı trip hop, hip-hop çeşnileriyle güçlendirilmiş. Ama buradan başka anlamlar çıkmasın. Helicon'un bilmediğim rock stiliyle birleştiğinde ortaya kimi zaman post-rock, kimi zaman shoegaze numuneler çıkmış. Arise ve Backbreaker gibi çok iyi iki şarkıyla müthiş bir açılış yapan grup, ne saykodelik, ne elektronik, hem saykodelik, hem elektronik tarzıyla beni hemen etki alanına aldı. Tabula Rasa gelince daha üç şarkıda albüme bağlandım ve yolculuğun keyfini çıkarmaya baktım. Not A Thought işin shoegaze'e kayan kısmını çok yerinde betimliyor. Ama öyle bir Adjust The Dosage var ki, hem saykodelik, hem elektronik, hem epik, hem sinematik bir sekilde albümün tam orta yerinde anıt gibi duruyor. Goodbye Cool World'ü de kapanış olarak beğendim. Bu birlikteliği benzetecek o kadar çok şey varken aklıma ilk elden The Besnard Lakes'in gelmesini hiç beklemiyordum. Bazı anlarıyla The American Dollar titreşimleri de almak mümkün. Tabii bu iki grubun genel tarzlarından değil, bazı parçalarından izler bulunabilir. Sonuç olarak Helicon ve Al Lover ortaklığı bir çok yönden verimli, tutkulu, ağırbaşlı, özenli, kaliteli ve güçlü sıfatlarını sonuna kadar hak ediyor. İki kez dinledim, üçüncüyü de iple çekiyorum. Ayrıca bu ortaklıktan önce neler yaptıklarını da merak ediyorum.

1. Arise
2. Backbreaker
3. Tabula Rasa
4. Not a Thought
5. It Won't Stop
6. Adjust the Dosage
7. We Don't Belong
8. Midnight Mass
9. Goodbye Cool World

16 Ekim 2025 Perşembe

Morgan James - Soul Remains The Same


Morgan James, Amerikalı bir soul-jazz, blue-eyed soul şarkıcısı. Son albümüne kadar kendisinden hiç haberimin olmadığı çok albümlü isimler kulübünün yeni üyesi. Kendisinden haberim olması için:

1. 1 veya 2 şarkısına bir yerlerde denk gelip çok beğenmiş olmak,
2. Albüm kapağına bayılmak,
3. Cover albümle karşılaşmak,

gibi kriterlerim oluyor genelde. Morgan James, 3. maddeden dolayı radarıma girdi. Soul müziği zaten seviyorum. Bir de üstüne şarkı listesinde Sad But True, Is This Love, Cult Of Personality ve başka tanıdık isimler görünce Soul Remains The Same adını taşıyan albümünün bir cover işi olduğu ortaya çıktı. Üstelik grunge, hard rock, alternative rock şarkılarının soul, funk ve pop caz yorumları bunlar. Daha önce ikonik rock şarkılarını farklı türlere (daha sakin türlere diyelim) uyarlayan cover albümlere de bayılmıştım. Mesela İsveçli Sofia'nın Search & Destroy: A Punk Lounge Experience (2017) ve yine İsveçli Hellsongs grubunun 2008'de çıkan Hymns In The Key Of 666 (hatta orada da bir Thunderstruck yorumu var) adlı albümleri hala dönüş yaptığım işlerdendir. Cover kolay bir üretkenlik biçimi. Üretkenlik bile sayılmaması gereken, orijinalinin neredeyse aynısı bir dolu şarkı/albüm var. Ama Sofia gibi, Sue Ellen gibi, Morgan James gibi şarkıcıların kendi tarzlarından çok farklı şarkıları yeniden yorumlarken üretkenlik sayılabilecek, onları heyecan verici başka şekillere sokabilecek arayışlar içinde olmaları, onlara başka bir ruh katmak istemeleri takdire şayan. Bu açıdan bakınca pek de kolay sayılmaz.

Angus Young'ın arı kovanından çıkma gitarıyla çaldığı Thunderstruck'ın o meşhur gitar girişini, bu albümde hammond organ üstlenmiş. İyi bir cover albüm nasıl açılış yapmalıysa öyle yapmış Morgan James. En son The Metallica Blacklist adlı cover albümde Jason Isbell & The 400 Unit grubunun şahane yorumuyla dinlediğimiz Sad But True, burada da şahane bir funk rock'a dönüşmüş. Zaten bazı şarkıların kötü coverlanması zor oluyor. Şarkı, onu yorumlayanı coverlıyor adeta. Gitar soloda sanki Kirk Hammett stüdyoya uğramış, soloyu atıp kaçmış gibi hayal ettim. Orijinali de funk rock olan Cult Of Personality'nin daha soul bir funk rock şeklinde icra edilişine de bayıldım. Rahmetli Ozzy Osbourne'un 1981 yılına ait Diary Of A Madman albümündeki Flying High Again ise tanınmayacak halde nefis bir soul funk olmuş çıkmış. Smashing Pumpkins'in nadir iyi şarkılarından olduğunu düşündüğüm Tonight Tonight ise, 80'ler keyboard balladlarından birine çevrilmiş, şarkıya bambaşka bir açıdan bakmayı mümkün kılmış etkileyici coverlardan bir diğeri. Söyleyenin ayağını yerden kestiğini düşündüğüm bir başka şarkı olan Is This Love, aslında birinci sınıf bir soul şarkısıymış da, Whitesnake onu yorumlamış gibi müthiş bir duyguyla James tarafından sahiplenilmiş. Ara sıra bazı şarkıları, ince beline sarılıp dans ettiğimiz, aromalı sabun kokusunu içimize çekerken kendimizden geçtiğimiz kadınlara benzettığimiz olur. (Yani bana oluyor!) Is This Love'ın bu yorumu işte tam onlardan biri.


Bu albüme Pearl Jam'den hangi şarkı konmalı diye sorulsa söyleyeceğim üç adaydan biri mutlaka Better Man olurdu. (Hadi diğer ikisi de Black ve Nothingman olsun.) James o billur gibi sesiyle Better Man'i öyle dingin ve tutkulu bir biçimde söylüyor, grubu da o kadar dengeli bir pop/soul/caz ile anı güzelleştiriyor ki, albümün birkaç zirvesinden birine daha ulaşıyor, mest oluyoruz. Nine Inch Nails'in Something I Can Never Have'inden neo soul karizması çıkarmak da fena fikir değil. Albümde farklı olmasını istediğim sadece iki şey var. Stone Temple Pilots'dan ilk tercihim Plush olmazdı sanırım. Creep'i veya Interstate Love Song'u James'in sesinden duymak isterdim. The Day I Tried To Live'e de saygı duymakla beraber, orijinaliyle de beni yoran bir şarkı olmuştur. Olay Soundgarden olunca cover seçenekleri hepsinden daha fazla oluyor benim için. En bariz ihtimal olan Black Hole Sun demeyeceğim. Switch Opens'dan yine çok iyi bir neo soul çıkabilirdi mesela. Burden In My Hand, My Wave, hatta Spoonman'den bile çok acayip funk rock/soul funk ihtimaller düşünülebilirdi. Yani her cover albümden sonra aklımıza gelen bazı dilek ve temenniler. Morgan James'in tecrübe saçan blue-eyed soul sesi ve artık o enfes uyarlamalar kime aitse onların yaratıcılıkları her cover sever tarafından mutlaka dinlenmeli. Bu tür üzerinden bir cover albüm yapılacaksa da Soul Remains The Same müfredata konmalı.

1. Thunderstruck (AC/DC)
2. Plush (Stone Temple Pilots)
3. Sad But True (Metallica)
4. The Day I Tried to Live (Soundgarden)
5. Cult of Personality (Living Colour)
6. Is This Love (Whitesnake)
7. Something I Can Never Have (Nine Inch Nails)
8. Better Man (Pearl Jam)
9. Flying High Again (Ozzy Osbourne)
10. Tonight, Tonight (Smashing Pumpkins)

20 Eylül 2025 Cumartesi

Bonnie Raitt - Nick Of Time

 
2025 itibarıyla 76 yaşında olan Amerikalı blues rock sanatçısı Bonnie Raitt’in 10. stüdyo albümü Nick Of Time çıktığında kendisi tam 40 yaşındaydı. Kariyeri boyunca 18 albüm yaptı. Nick Of Time'dan giriş yapma sebebim, onunla tanışma albümüm olması. Blues'u zaten bilirdik de, blues rock denen, pop rock'tan country'ye, americana'dan folk rock'a uzanan daha geniş bir yelpazeyle tanışmamın ve bu tanışmadan memnun olmamın örneklerinden biridir. 5 milyon kopya satan, 1990 Grammy Ödülleri'nde Yılın Albümü dahil 3 ödül kazanan, dünyaca ünlü Rolling Stone dergisinin tüm zamanların en iyi 500 albümü listesinde 2003 yılında 229. sırada olan, "1001 Albums You Must Hear Before You Die" kitabına dahil edilen, Washington'da bulunan Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihsel veya estetik açıdan önemli" olduğu gerekçesiyle ABD Ulusal Kayıt Sicilinde korunmak üzere seçilen Nick Of Time, kaliteli bir albüm olduğunu göstermek için daha ne yapsın? Tabii ben 89 veya 90'da Nick Of Time kasetini aldığımda bunların olacağını ve albümün bu günlere aynı dirilikte geleceğini öngörecek bir birikimde değildim. Sadece basit bir biçimde şarkıları çok seviyor, defalarca dinliyor, coşuyor, hüzünleniyordum. Benim için yeni tanıdığım bir kadın şarkıcı/gitaristin ilk albümü gibiydi. Kariyerinin orta yerinde piyasaya çıkan ve Raitt'in hayatının akışını değiştiren Nick Of Time'ın hikayesinden çok sonra haberim oldu.

Bonnie Raitt için Nick Of Time sadece bir müzikal dönüş değil, aynı zamanda kişisel bir yeniden doğuş hikayesiydi. 1980’lerde kariyerinde zor bir dönem geçiren, özellikle son iki albümünün başarızlığı sonucu maddi manevi zor bir döneme giren, plak şirketiyle sözleşmesi fesh edilen Raitt, grubunun parasını ödeyemedi, depresyona girdi, aşırı yeme, içme, partileme sonucu darmadağın oldu. Bir ara kendisine hayran olan Prince'in onu kendi şirketi Paisley Park Records'a katılmaya ikna etmesi de faydalı olmadı. Daha yeni materyal hazırlayamadan kayak kazası geçirip iki ay yatağa mahkum oldu. "Adsız Alkolikler"e katılıp arınmaya çalıştı. Prince ile çalışma şansı suya düşünce Paisley Park'tan da ayrıldı. Akustik konserlerle geçimini sağlamaya çalışırken ünlü yapımcı Don Was ile yolu kesişti. Birlikte eski Disney filmlerindeki müziklerden oluşan toplama bir tribute albüm için Baby Mine adlı şarkıyı kaydettiler. Don Was ile kimyalarının uyuştuğunu görunce, çıkarmayı düşündüğü yeni albümü için onun yapımcı olmasını istedi. Ne var ki artık onun ticari bir getirisi olmayacağını düşünen yöneticiler, işin içinde Don Was olmasına rağmen albüm finanse etmeye yanaşmadı. Ta ki Capitol Records'dan Tim Devine yeni bir Bonnie Raitt albümüne sıcak bakıp onunla 150 bin dolarlık sözleşme yapana kadar. Böylece yeni bir doğuş için gerekli tüm şartlar oluştu.


Üç yıl aradan sonra gelecek yeni bir albümün Don Was gözetiminde kaydedilecek olması, acaba işe funk da karışacak mı beklentisi doğurdu. Doğrudan olmasa da country, pop, soul ve blues gibi türlerin zarif bir birleşimine katık edilmiş ince funk dokunuşları ortaya son derece samimi ve derinlikli bir sound çıkardı. Böylece hem ticari, hem de eleştirel anlamda zirveye doğru bir yolculuk başlamış oldu. Açılıştaki Nick Of Time ve kapanıştaki The Road's My Middle Name olmak üzere iki Bonnie Raitt bestesi ve dokuz coverdan oluşan albüm, yaşlanma korkusu, aile bağları ve zamanla yarış gibi temalar içeren Nick Of Time şarkısının huzur veren sounduyla açılış yapıyor. Hemen ardından albümün yıldızı saydığım Thing Called Love geliyor. John Hiatt'ın Bring The Family (1987) albümünden alınma bu cover, albümün temposunu çok iyi yükselttiği gibi, Raitt'in müzikal kimliğine ve karizmasına çok uyan bir yorum olarak göz kamaştırıyor. 35 yaşında bir Dennis Quaid'in oynadığı video klibi de gayet hoştur bu arada. Başta Thing Called Love ayarında başka şarkı olmaması biraz hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama o kulvara çok abanmayıp farklı karakterde şarkılar seçmek, ticari çakallıklar peşinde koşmayıp çeşitliliği, kaliteyi öncelik olarak belirlemek anlamına geliyor. Yaldır yaldır bir geri dönüş albümü yapmaktansa, bu geri dönüşü anlamlandıran daha içsel bir yol seçiyor Raitt.

Cry On My Shoulder (David Crosby ve Graham Nash'in şahane geri vokalleriyle), Nobody's Girl, Too Soon To Tell, I Ain't Gonna Let You Break My Heart Again (Herbie Hancock'un şahane piyanosuyla) dörtlüsü, belki Thing Called Love coşkusu taşımıyor. Ama onların taşıdığı şey, orta yaşla yüzleşme, aşkın iniş çıkışları, kişisel olgunlaşma, kadın ruhunun gücü ve kırılganlığı temalarını işleyen şarkı sözleri yanında, çok çarpıcı bir melankolinin temsili soul, blues, folk, country, caz ustalığı. Raitt’in yumuşak ve güçlü vokali, bu sözlere duygusal bir ağırlık, samimi dokunuşlar katıyor. Ayrıca Raitt’in slide gitar kullanım ustalığı da blues ve folk köklerine olan bağlılığının hala kaybolmadığını hatırlatıyor. Nick Of Time, Bonnie Raitt’in olgunluk döneminin getirdiği içgörülerle harmanlanmış, dürüst, zarif, onun hem sanatçı olarak ustalığını hem de insani kırılganlıklarını sergilediği bir başarı öyküsü. Üstelik bu başarıyı, popüler müzik piyasasının gençleşmeye odaklandığı bir dönemde elde etmiş olması, albümün kalıcılığını daha da anlamlı kılıyor. The Road's My Middle Name gibi gelenekselden, Have A Heart gibi moderne uzanan geniş yelpaze, Nick Of Time'a tecrübe kadar güncele de dal oluşturmuş eski bir ağaç niteliği katıyor. Raitt’in bir sonraki albümü Luck Of The Draw (1991) da çok iyiydi. Something To Talk About, Come To Me, I Can't Make You Love Me gibi hala özlediğim şarkıları içinde taşır. Sonrasında kendisinden kopmuş olsam da, bu iki albümün sağladığı yoğunluğun bir doygunluk yaratmış olma ihtimali de yüksek. Devamında 6 albüm daha çıkarma dirayetine sahip olması bile çok güzel.

1. Nick of Time
2. Thing Called Love
3. Love Letter
4. Cry on My Shoulder (feat. David Crosby & Graham Nash)
5. Real Man
6. Nobody's Girl
7. Have a Heart
8. Too Soon to Tell
9. I Will Not Be Denied
10. I Ain't Gonna Let You Break My Heart Again
11. The Road's My Middle Name

12 Eylül 2025 Cuma

The Bronx Teleport Company - The Uprising

 
Lionel Cohen isimli Fransız asıllı dostumuz biosunda kendini müzik yapımcısı, film müziği bestecisi, David Bowie müridi olarak tanıtmış. Biraz araştırıldığında kimsenin duymadığı oyuncuların oynadığı, kimsenin duymadığı filmlerin (bazıları oyun, hatta bazıları sahte film bile olabilir) müziklerini yapmış olduğu görülebilir. Bu müzikler araştırıldığında standart, eli yüzü düzgün, bir süre sonra sıkan score parçaları şeklindeydi. 2007'den itibaren bitmek bilmeyen bir diskografisi var. Biraz daha araştırıldığında kendisinin sosyal medyasında bir sürü A sınıfı oyuncu ve müzisyenle fotoğrafına rastlanabilir. Peki bu ismi bu kadar araştırmaya iten sebep nedir? O sebep The Bronx Teleport Company adlı bir oluşumun The Uprising adlı albümü. Bu oluşum Lionel Cohen'in bizzat kendisi. Bir fütüristik bilim kurgu filminin soundtrack albümü havası veren kapağın karizmasıyla dinlemeye başlayıp, en uzunu 3 dakikayı bile bulmayan enstrümantal elektronik, funk, rock, breakbeat, big beat, broken beat parçacıklardan oluşan, toplamda 20 parça 45 dakikalık sinematik bir yolculuk diyebileceğim The Uprising, son zamanlarda duyduğum en iyi enstrümantal işlerden. Sanki The Uprising diye bir film çekilmiş, albüm de onun müziklerinden oluşuyormuş havası çok ikna edici. Bir aşamada albümü İtalyan üçlü Whatitdo Archive Group'un The Black Stone Affair adlı kayıp filmin 2021 tarihli soundtrack albümünün konseptinde sandım. Oysa The Bronx Teleport Company, Lionel Cohen'in takma adı ve müzikal cosplayi gibi.

Cohen'in diğer işlerinden farklı olarak The Uprising, her ne kadar baştan sona bir stüdyo işi olduğunu belli etse de, hip-hop ve türlü beat kökenli müzikten feyz almış sağlam ritimler, üzeri funk ve rock ile kaplanmış riffler, toplamda her biri kısa döngüler oluşturan ve farklı sahneler için yapılmış gibi duran soundtrack temaları ile göz dolduruyor. İsim, kapak, müzikler derken konsept olarak sci-fi ile spy theme arası gidip gelen, çoğu zaman hiç çekilmemiş bir filmin oluşturduğu evrenden çıkmış hissiyatı uyandıran Cohen müziği, bu karışımı sevenler için şahane anlar vaat ediyor. Yalnız burada Lalo Schifrin tarzı sofistike bir jazz-funk'tan ziyade, 90'larda ivme kazanan breakbeat/big beat türüne daha yakın bir işleyiş var. Günümüz teknolojisiyle bu müziği yapmak oldukça kolay. Hatta yapay zeka ürünü olduğu düşünülebilir. Cohen o mecralara da girmiş olabilir bilemeyiz. AI her şeye olduğu gibi müziğe de girdi, daha da girecek. Yine de günün sonunda elimizdeki müziğin kalitesi veya kişisel tercihlerimize ve aldığımız tatlara hitap edişi önemli olacak. Breaking the Chains of Order, Cities in Revolt, Beast of Brooklyn, Rise in the Shadows, Wars in the Streets of Steel parçalarını ilk dinleyişte bir kenara yazdım. Albümün tamamından da keyif aldım. Diğerlerinden olmasa da The Uprising'den razıyım. Organik müzikle doğduk büyüdük. Ama muazzam örneklerle elektronik müziği de kucakladık. The Bronx Teleport Company o muazzam örneklerden biri olmasa da kulağa hiç de rahatsızlık vermiyor.

1. A Reckoning with Every Step
2. Breaking the Chains of Order
3. We Ride into the Storm
4. Rush of the Reckless
5. Cities in Revolt
6. Freedom in the Frenzy
7. The Fight Starts Now
8. Stop Me, Kill Me
9. When the World Shatters
10. Break Everything
11. Beast of Brooklyn
12. The Truth is the Only Truth
13. Rise in the Shadows
14. Fires that Ignite the Heart
15. The Rhythm of Resistance
16. Revolt on the Horizon
17. The Beat that Keeps Us Alive
18. Rage Against the Status Quo
19. Pulse for the People
20. Wars in the Streets of Steel

13 Mayıs 2025 Salı

Bruce Hornsby & The Range - The Way It Is


80'lere ait güzelliklerden biri de Bruce Hornsby & The Range'in 1986 yapımı The Way It Is albümüdür. Önce radyodan The Way It Is 45'liği duyulur, ardından aynı adlı kaset çıkar. Bon Jovi'lerin, Aerosmith'lerin, Metallica'ların tozu dumana kattığı dönemde daha soft bir rock müziğe duyulan ihtiyacı o kadar ustalıkla karşılayan bir albümdü ki, içindeki 9 şarkının her biri, yıllar sonra hatırlandıkça inanılmaz bir yaşama sevinci ve hüznü aynı bedene dolduracak güce sahipti. 1954 doğumlu Bruce Randall Hornsby, çaldığı piyano, keyboard ve akordeon ile, country, pop rock, blues türlerine son derece oturan kişilikli vokaliyle, en önemlisi de dünyaya armağan mahiyetinde yazdığı pırlanta gibi 9 şarkıyla benim için tüm zamanların en iyi albümlerinden birini yapmıştı. Sonrasında kendisini ve albümlerini fazla takip edemedim. Belki The Way It Is hücrelerimi doldurmuş, beni bu müziğe doyurmuştu. Belki bu şarkıların üstüne başka Bruce Hornsby gülleri koklamak istemedim. Belki onların gül olmamasından korktum. The Way It Is'in ardından gelecek albüm asla onun gibi olmayacaktı, hatta kötü bile olabilirdi. Bunu kaldıramazdım.

Bruce Hornsby aslında tam bir canlı performans ve doğaçlama ustası. 1990-92 yılları arasında Grateful Dead efsanesinde keyboardlardan sorumlu olması da çok mühim bir bilgi. Caz, klasik, bluegrass, country, folk, soul, rock, blues alanlarına tuşlu çalgılar yönünden son derece hakim bir müzisyen. Zaten The Way It Is'in başrolünde de piyano var. Bunu en iyi albümün isim şarkısı The Way It Is ve Every Little Kiss'te görmek mümkün. Bu ikisi, albümde Bruce Hornsby'nin kardeşi John Hornsby ile yazdığı 7 şarkı dışında Bruce'un tek başına yazdığı şarkılar. The Way It Is, ritmik gidişatını kıvrak piyano nağmeleriyle dantel gibi işleyen gerçek bir hit. Tıpkı radyoda ilk duyduğum anda kalbimi çalan The Way It Is gibi zeka ve duyguyu aynı sınırlar içinde buluşturan Every Little Kiss de aynı övgüleri hak ediyor. Bu albüme uzun bir süre ara verdiğim bir dönemde Amerikalı country (yan profilde arka fonu full dolu martı kuşunun nüans farkı gibi!) sanatçısı Sara Evans'ın 2000 tarihli Born To Fly albümünün kapanışında Every Little Kiss coverına rastlamak, o çok klişe bulunan "eski bir dosta rastlamak" ile aynı şeydi.


Hele Mandolin Rain için ne söylense az. Yıllar sonra onun başarılı bir coverına rastlasam bu defa eski bir güzelliğe (sevgili olmaz, zira her eski sevgili iyi hatırlanmayabilir ne de olsa) rastlamış gibi olur, burkulurdum muhtemelen. Mandolin yağmuru banjo rüzgarına karıştıkça aklımıza geldiği vakit efkarlanacağımız birçok şeyi önümüze koyan, bir yandan da huzur dolu bir yaz akşamı hissini ister tek başına, ister bir dost ortamında yudumlatan Mandolin Rain'i asla unutmayacağım şeyler arasında sayabilirim. Şarkı isimlerinden de anlaşılabileceği üzere nehirlerin, göllerin, günbatımının, ormanın, yağmurun ilham verdiği pastoral liriklerin insana aşk olarak geri dönen ruh bütünlüğü, bu püfür püfür esen yaz akşamı duygusu aşılayan piyano yarenliğiyle mükemmel bir uyum sergiliyor.

On The Western Skyline, The Long Race, The Wild Frontier üçlüsünün gitarları sivrilten ama soft bir coşkuyu abartmayan country rock karizmaları, piyanonun albüme sağladığı naifliği ahşap bir sertlikle mükemmel dengeliyor. Dört kişiden oluşan The Range'in de hakkını yemeyelim. Özellikle Hornsby'nin piyanosuyla yarattığı haleyle içine kapandığı anların dışında kalan rock keskinliğinde kendilerini daha iyi gösteriyorlar. The Way It Is 80'lere çok fazla süper bir albüm. Bu bir aşağılama olarak değil, zamansızlığına övgü olarak anlaşılsın lütfen. Sahibini aşan albümlerden birisi. Öyle ki (şimdi kuracağım cümleyi daha önce başkaları için de kullanmışımdır ve ilerde başkaları için yine kullanacağımdır) Bruce Hornsby'nin kendisi bile The Way It Is'i aşan bir albüm yapamamıştır. Elbette onlarda da kendine özgü bir güzellik, ustalık, canlılık vardır. Fakat The Way It Is olağanüstü bir doğa manzarasına bakmak gibi birşey. Üstelik resmine, filmine, belgeseline değil, o doğanın bizzat içinde yaşarken ona bakmak gibi birşey.

1. On the Western Skyline
2. Every Little Kiss
3. Mandolin Rain
4. The Long Race
5. The Way It Is
6. Down the Road Tonight
7. The Wild Frontier
8. The River Runs Low
9. The Red Plains