16 Ağustos 2016 Salı

Living Colour - Time's Up


1984'te New York'ta kurulan Living Colour, ilk defa MTV'de duyduğum Cult Of Personality şarkısıyla daha önce duymadığım tarzda bir müzik koymuştu önüme. Ama bu şarkının yer aldığı 1988 tarihli ilk albüm Vivid bir türlü bulunamıyordu. Bandrollü kaseti zaten yoktu ama yeraltı tedarikçilerine de düşmemişti nedense. Buldun bulamadın derken sene 1990 oldu. Önceden çıkacağını öğreneceğim bir kaynak olmadığı için birgün ikinci albüm Time's Up'ın bandrollü kasetini raflarda görmek çok acayip bir duyguydu. Nerede, ne zaman gördüm hatırlamıyorum. Ama hatırladığım tek şey, satın almak için hiç tereddüt etmediğim. Vivid'den önce sahip olduğum Time's Up'ı walkmenime taktıktan sonra tek bir saniyesini bile atlamadan dinlemeye başladım ve bittiği an anladım ki bu albümü dinlemekten hiç bıkmayacağım. Bunun sebebini o zaman kendimce anlamıştım ama anlatabilir miydim bilemiyorum. Aradan 26 yıl geçtikten sonra şimdi anlatayım:

Run-DMC ve Aerosmith harikası Walk This Way'den sonra bunu kalıcı bir tarz olarak benimseyen, bu yolda ciddi ciddi ilerlemeyi düşünen bir hip-hop / rock sentezi yoktu. Sanki Walk This Way bir defaya mahsusmuş, böyle bir sentez sadece kırk yılda bir düğünlerde bayramlarda yapılabilirmiş, onun dışında bu iki yemek asla aynı sofrada yenmezmiş gibi bir algı yaratılmıştı. Hemen hemen aynı dönemde rastladığım Red Hot Chili Peppers'ın dördüncü albümü Mother's Milk de üzerimde farklı bir etki yaratmış, benim için alternative rock kavramının tam tanımı olmuştu. Bu etki neydi? Rock müziğe ustalıkla entegre edilen funk ve hip-hop unsurlarıydı. İşte Living Colour, bu entegrasyonu olağanüstü bir biçimde deneyimleyen, 90'ların başında çıktığı halde hiçbir zamana ait olmayan Time's Up'ı özgün bir tarz olarak ilan etti. Alternative rock, funk rock, punk rock, hard rock, pop rock, caz rock, afro ezgiler ve tüm bunlara zekice sızdırılmış hip-hop kültürü bu tarzın yapıtaşlarını oluşturuyordu. En önemlisi de siyah bir grup olmanın doğal getirisi "soul" duygunun iliklere kadar işleyen, ambiyans yaratan dengelerine sahip olmalarıydı.

Living Colour için siyah olmanın doğal getirilerinden biri de liriklerde görülen politik duruşlarıydı. Yalancı, ikiyüzlü politikacılara, önyargılı şiddet yanlısı polislere, zayıfı köleleştirerek ezmeye çalışan zenginlere, her fırsatta içindeki ırkçıyı ve bölücüyü dışa vuran aramızdaki ruh hastalarına zekice sözlerle yüklenen grup, Public Enemy'nin üzerindeki "siyah güç" misyonunun yükünü de bir miktar hafifletmişti. Yine aynı dönemde çok daha sert bindirmeler yapan Rage Against The Machine ile siyahi kitleye latin hassasiyetleri de eklendi. Ama hepsinde geneli kucaklayan, zayıfın, sırf renginden dolayı ötekileştirilenin ve her türlü haksızlığa uğrayanın yanında yer alan kolektif bir bilinç hakimdi. Bu bilinç, Living Colour liriklerine küfürsüz ama yer yer küfür etkisi de bırakabilecek kızgınlıklar, kontrollü bir öfke, şık bir kara mizah suretleriyle yansıdı. Ama bence bu liriklerin müzikle bütünleşerek kanlı canlı şarkılar bütünü olmayı başardığı en güçlü albüm Time's Up'tı. Tür sıçramalarını şarkıdan şarkıya olduğu kadar şarkıların kendi bünyesinde de yapabilen Living Colour için lirik açıdan dobra sıçramalar yapmak zaten çocuk oyuncağıydı.


Saat sesleriyle başlayan ilk şarkı Time's Up, karamsar gerçekliğiyle çevreci bir punk rock olarak fişek misali açılış yapıyor. Tabii Living Colour usülü çeşnili bir punk'tan söz ediyoruz. Yoksa ormanların, nehirlerin, denizlerin elimizden kayıp gidişini, zamanın hiçbir zaman bizim yanımızda olmayacağını Green Day misali çakma bir punk ile anlatmak aynı etkiyi uyandırmazdı. Albüme başlarken körün istediği bir göz misali acaba Cult Of Personality ayarında başka şarkı var mıdır beklentisi içindeydim. Ama Type, Pride, Fight The Fight, This Is The Life gibi gümbür gümbür şarkıların Cult Of Personality'den çok daha iyi olmaları karşısında yaşadığım nutuk tutulması paha biçilmezdi. Albümdeki 6 şarkıyı tek başına yazan, diğerlerinde de farklı grup üyeleriyle ortaklaşa imzası bulunan Vernon Reid, Living Colour'ın en önemli unsuru olsa da, bas gitarda Muzz Skillings, davulda Will Calhoun ve grup hangi türe el atarsa atsın, hepsinde kendi soul karakterinden ödün vermeyen süper sesiyle solist Corey Glover, bu soundun gerçek bir ekip işi olduğunu açıkça hissettiriyorlar. Mesela Pride şarkısı Calhoun tarafından, Someone Like You ise Skillings tarafından yazılmış şarkılar ve sanki grubun ortak bestesiymiş kadar donanımlılar. Bu defa Glover'ın tek başına yazdığı (Oueen Latifah'nın rap vokaliyle konuk olduğu) Under Cover Of Darkness ise nispeten hip hop tandanslı, Reid'in caz gitar tonundaki solosuyla zenginleştirdiği daha farklı bir beste. Keza yine Glover'ın tasarladığı 48 saniyelik beatbox Tag Team Partners, keşke daha uzun sürse dediğim bir hip hop lezzeti sunuyor.

Grubun özen dolu müziğinin, aynı özene sahip liriklerle desteklenmesi sürpriz değil. Dört siyah adamın, yıllarca sanki beyazlara aitmiş gibi algılanan hard / alternative / punk rock türleriyle özgürce dans etmesi, bu türleri çoğu beyazdan daha özgün biçimde etüd edip hayata geçirmesi, bunu da şarkı sözleriyle deklare etmesi doğal bir haktı. Elvis Is Dead bunun en çarpıcı örneği. Elvis'in bir markette görüldüğü mitine dair çıkış noktasıyla matrak olduğu kadar manidar sözleri ("siyah bir adam ona şarkı söylemeyi öğretti / o da kral tacını takıverdi"), efsane rock'n roll şarkıcısı Little Richard'ın agresif vokali, saksafon solodan önceki bölümde, aralarında Mick Jagger'ın da bulunduğu insanların "Elvis is dead" cümlesini adeta kafalara kazımaları ve usta müzisyen Maceo Parker'ın saksafon solosu şarkıyı bir funk rock manifestosuna dönüştürüyor. Ayrıca Paul Simon'ın Graceland şarkısında geçen "I've got a reason to believe we all will be received at Graceland" (hepimizin Graceland'e kabul edileceğimize inanmak için bir nedenim var) cümlesindeki "will" kelimesini "won't" yaparak acayip zeki bir taşlama yapıyorlar. Haliyle çeşitli Elvis yobazı çevreler tarafından tepki görmelerine rağmen, "göze göz" demekten geri adım atmayan cesur yanlarını bir kez daha ortaya koyuyorlar bu şarkıda.

Glover / Reid ortak bestesi güzeller güzeli Solace Of You'dan da söz etmek gerek. Şırıl şırıl akan Vernon Reid gitarının Afrika ritimleri ve geri vokalleriyle bütünleştiği, hüzünlü ama umutlu bu şarkı, albümün sertliğini seyrelten en önemli unsurlardan biri. Yine hüznü ve umudu birarada barındıran, hayal ettiğin mükemmel hayatın karşısına yaşadığın sefaleti ve zorlukları koyarak güçlü bir zıtlık kuran This Is The Life ile final yapan albüm, 26 yıl öncesinin coşkusunu ve güncelliğini koruyan, dolu dolu geçen bir saatin hakkını her seferinde veren kıymette. Time's Up'ın üstüne üç albüm daha çıkaran grup, bana göre ne yazık ki asla bu seviyeyi bir daha yakalayamadı. Müziğini dinlediğiniz kadar, sözlerini de protest şiirler okur gibi okumanız gereken bir grup Living Colour. Belki bu sonraki albümlerdeki lirikler hala eskisi gibi gözünü budaktan esirgemiyordu. Ama yazdıkları şarkılar asla Time's Up kuvvetinde değildi. Ödül olarak gözümde bir kıymeti yok ama o zamanlar Yılın Hard Rock Albümü dalında bir de Grammy kazanan Time's Up, ırkçılığa, ikiyüzlülüğe, modern köleliğe, politik yalanlara, insan ve doğa istismarına, savaşa, şiddete, eski kafalı eğitim sistemine karşı bir duruş sergileyen, bunu müzikal anlamda da geniş ve özgürlükçü bir rock mantalitesiyle gerçekleştirmiş nadir albümlerden. Yıllar da geçse onun için hala Time's Not Up!

1. Time's Up
2. History Lesson
3. Pride
4. Love Rears Its Ugly Head
5. New Jack Theme
6. Someone Like You
7. Elvis is Dead
8. Type
9. Information Overload
10. Under Cover of Darkness
11. Ology
12. Fight the Fight
13. Tag Team Partners
14. Solace of You
15. This Is the Life

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder