30 Eylül 2010 Perşembe

Issız Ada Radyosu Arşivi (Eylül 2010)

Marina Rei - Inaspettatamente
Yıl: 2000 İtalya
Tür: Pop, Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "La mia felicità"

Badmarsh & Shri - Signs
Yıl: 2001 İngiltere
Tür: Electronic, Trip Hop, Bhangra
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Signs"

The Reason - Fools
Yıl: 2010 Kanada
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Longest Highway Home"


Stereoside - So Long
Yıl: 2007 ABD
Tür: Hard Rock, Post-Grunge
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sinner"

The Black Angels - Phosphene Dream
Yıl: 2010 ABD
Tür: Psychedelic Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Haunting At 1300 McKinley"


 

Tricky - Mixed Race
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Trip Hop
"F" Rate: 3/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kingston Logic"


Hudson Cadorini - Turbination
Yıl: 2008 Brezilya
Tür: Instrumental Hard Rock, Progressive Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Deep Van Riff"

Falco - Falco 3
Yıl: 1985 Avusturya
Tür: Dance-Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rock Me Amadeus"

The Detroit Cobras - Tied & True
Yıl: 2007 ABD
Tür: Garage Rock, Soul
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "You'll Never Change"


The High Violets - 44 Down
Yıl: 2002 ABD
Tür: Shoegaze
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fa"

Erja Lyytinen - Grip of the Blues
Yıl: 2008 Finlandiya
Tür: Electric Blues
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Grip Of The Blues"

Joan Jett & The Blackhearts - Greatest Hits
Yıl: 2010 ABD
Tür: Garage Rock, Pop/Rock, Rock & Roll
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Hate Myself for Loving You"

The Brother Kite - Isolation
Yıl: 2010 ABD
Tür: Shoegaze
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Scene is Changing"

Candlebox - Candlebox
Yıl: 1993 ABD
Tür: Alternative Rock, Grunge
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cover Me"

Kanute - Standing Room Only
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Trip Hop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Too Much"

My Darkest Days - My Darkest Days
Yıl: 2010 Kanada
Tür: Alternative Rock, Post-Grunge
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Set It On Fire"


Anberlin - Dark Is the Way, Light Is a Place
Yıl: 2010 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "We Owe This to Ourselves"


Nadia Ali - Embers
Yıl: 2009 Libya
Tür: Pop, Electronic
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Triangle"

Jacqueline Govaert - Good Life
Yıl: 2010 Hollanda
Tür: Pop, Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hard To Disagree"

The New Mastersounds - Ten Years On
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "San Frantico"

28 Eylül 2010 Salı

The Detroit Cobras - Life, Love, and Leaving


Detroitli The Detroit Cobras, 1994 yılında kurulmuş, oturmuş, albüm yapmaya, konserlere çıkmaya hazır hâle gelmiş bir dörtlü iken grupta eksik birşeyin olduğunu farketmişler. Bir solist! O yıldan beri grubun solistliğini yapan Rachel Nagy'nin anlattığına göre grup kendisini sarhoş edip şarkı söyletmiş. Tam aradıkları sesin Rachel'a ait olduğunu görünce de, kendisini sahneye çıkarıncaya kadar herşeyi bir şaka olduğunu sanan bu yeni dişi rockstara ölümüne sahip çıkmışlar. O gün bugündür, ya da 2007 tarihli en son albümleri Tied & True'ya kadar birlikteler. Albüm yapmayalı üç yıl olmuş. Belki sessiz sedasız biryerlerden çıkıverirler. Onlar çıkana dek, The Detroit Cobras arşivinde yaptığım kısa yolculuk, genelde kısa süreli şarkılar çalıp söylemelerinin de etkisiyle çok zevkli geçti. Sanırım toplamda 5 albümleri var. Üçünü dinledim ve en iyisinin 2001 yılına ait Life, Love, and Leaving olduğuna karar verdim. Bir çırpıda hepsini birden dinlerseniz yok aslında birbirlerinden farkı. Ancak gerek sound, gerek kaliteli şarkı üretimi yönünden Life, Love, and Leaving bana daha sağlam göründü.

Garage rock, soul, rock'n roll kokteylinin hayranları için farz, burun kıvırmadan tadını çıkaranlar için ise atlanmayacak bir albümden söz ediyoruz. Nostaljik tarzlarını, sınırları belirlenmiş bir rock'n roll sertliğiyle, ama özellikle karizmatik, seksi ve gereksiz rock çıkışlarından kaçınan Rachel Nagy'nin soul'a yatkın vokal hakimiyetiyle bütünleştirerek gruba kişilik sağlamışlar. Bu kişiliği de her albümlerine akıtmışlar. En uzunu 2:46'lık 60'lar mezuniyet gecesi romantizmi taşıyan Let's Forget About The Past olan albüm 14 parçadan oluşuyor. Hey Sailor, He Did It, Shout Bama Lama, Bye Bye Baby, Boss Lady, Right Around The Corner say say bitmeyen bir enerji ve nostalji fırtınası. Bekârlara kendi kır düğünlerinde sahne almasını hayal ettirecek kadar canlı müzik coşkusu taşıyorlar. Gerçi bizim kır düğünlerine rock'n roll gitmez. Eskilerden bir demet sunan, modernliğini de dipten hissettiren The Detroit Cobras müziğinin bende mezuniyet balosu, düğün gibi çağrışımlar yapmasının sebebi de Hollywood'un 80'lerdeki romantik komedi yüklemelerinden kaynaklı sanırım. Böyle yüklemelere ve bilinçaltımızı uyaran fon müziklerine kapımız her zaman açık. En kısa zamanda yeni albüm bekliyoruz kendilerinden. Her zamankinden olsun!

1. Hey Sailor
2. He Did It
3. Find Me a Home
4. Oh My Lover
5. Cry On
6. Stupidity
7. Bye Bye Baby
8. Boss Lady
9. Laughing at You
10. Can't Miss Nothing
11. Right Around the Corner
12. Won't You Dance With Me
13. Let's Forget About the Past
14. Shout Bama Lama

25 Eylül 2010 Cumartesi

Cruyff In The Bedroom - Ukiyogunjou


1998'de kurulan Japon shoegaze dörtlüsü Cruyff In The Bedroom, 4. albümleri Ukiyogunjou'u çıkarmış bulunuyor. Kendilerini sanki 4 albümdür tanıyormuş gibi konuşuyor olabiliriz ama işin aslı öyle değil. Böyle tuhaf isimli grupları öyle müzik marketlerde veya popüler internet sitelerinde bulamıyorsunuz. Kulakları tesadüflere emanet etmekte her zaman fayda vardır. İsmin bıraktığı imajlara istinaden kendilerini daha önce rastlamış ve dinlemiş olduğum  Someone Still Loves You Boris Yeltsin, Clap Your Hands Say Yeah, ...And You Will Know Us by the Trail of Dead, Natalie Portman's Shaved Head, The Tony Danza Tapdance Extravaganza, Breakdancing Ronald Reagan, I Was a Teenage Satan Worshipper gibi ucube isimlere sahip kıytırık ötesi gruplardan sanmamın özürü yok. Keşke daha derinlikli bir isim bulsalarmış kendilerine. Neyse ki kaliteli shoegaze, önyargıları yerle bir etmeye birebirdir. Cruyff In The Bedroom da o güce sahip kaliteli bir grup anladığım kadarıyla. Zira ilk üç albümü dinlemeden konuşuyorum.

Albüme adını veren Ukiyogunjou ile açılış yapan albüm, şayet bu şarkıyla bir mağaza açılışı yapsaydı değil müşteri, çevrede beleş suşi yemek için bekleyen ahaliyi bile kilometrelerce öteye kaçırabilirdi. Ama ardından gelen Cry durumu düzelttiği gibi, shoegaze yoğunluğundan dolayı Japon olduğunu anlayamadığım bir vokal tarafından seslendirilen bu şarkı yüzünden Cruyff In The Bedroom'u başka bir memleketten sanmama yol açtı. Hatta birtakım önyargılarımdan ötürü (ki bunlar çok fazla saçma sapan Japon bayraklı rock örneği dinlemiş olmamdan kaynaklı istem dışı önyargılardır) Sasasihikari gibi tempolu, yoğunluklu ve tutkulu bir şarkıyı Japon bir gruba yakıştıramama durumu yarattı. Lâkin shoegaze'de fonetik aranmaz. Arada ömür törpüsü şarkılara rağmen, yer yer trash metal aşinalığı yaratan sert gitarların fonuna sürekli tekrarlardan ötürü hipnotik etkiler yaratan yumuşak gitar melodilerini dantel misali işleyen grup, shoegaze'in en nitelikli örneklerinden birine adını yazdırmış görünüyor.

Adı geçen Cry ve Sasasihikari yanında, Mirawii Carnaval, Sadness Madness, I See The Moonlight, Loves and Lights hem bu özellikleri taşıyan, hem de albümün en iyileri olarak gördüğüm ve hiç beklemediğim yoğunluğa sahip şarkılar. Öyle ki, Mirawii Carnaval'ın tekdüze vokalinin ve sürekli yinelenen gitar melodisinin bir süre sonra ne zaman yön değiştireceğini beklemenin sıkıntısına rağmen, asıl meselenin bunun yön değiştirmeyecek olduğunu anlamak bile bir deneyim. Melodik pop rock kılığına girmiş bir shoegaze şarkısının nasıl olduğu da yaşayarak öğreniliyormuş. Gerçi benim aklım hâlâ Sasasihikari'de! Japon yapmış geyiği yapmak istemiyorum derken, aslında yapmış olacağım. İyisi mi yapmış olayım da kurtulayım. Yaklaşık 6 dakika olup da bana bir çırpıda bitmiş gibi gelen şarkılardan biri ki, böylelerine taparım. Bazı kaynaklarda dört kişi olarak görünmelerine rağmen fotoğraflarda neden üç kişi göründüklerini anlayamadım. Dinlerken uzun bir süre Japon olduklarını anlamamışken, kaç kişi oldukları kimin umurunda!

1. Ukiyogunjou
2. Cry
3. Yasasihikari
4. Loves and Lights
5. Quruttacekaij
6. The Colour Is Blue
7. Sadness Madness
8. I See the Moonlight
9. Mirawii Carnaval
10. Rain Me
11. Last Night in Antwerp

22 Eylül 2010 Çarşamba

AM - Future Sons & Daughters


Şarkının adı The Other Side... Şimdi nereden nasıl kulağıma çalındı hatırlamıyorum ama o kadar etkilemiş ki, o kadar etkilemiş bir şarkının nereden kulağıma çalındığını hatırlayamayacak kadar. Çok basit ve onu özel yapan da bu basitlik. Bir geceyarısı içtenliği içinde gülümsetebilen, aynı zaman diliminde azıcık da hüzünlendiren ya da başka şeyler hissettiren, ama mutlaka birşeyler hissettiren bir şarkı. Sahibi ise New Orleans'tan singer/songwriter mülayimliğindeki AM... The Other Side'ı duyduktan sonra bir hışımla AM albümlerinin peşine düştüm. Haliyle isimden aramak epey sıkıntılı. Neyse ki detaylı aramalar sonucunda AM - Troubled Times adlı bir albüme rastladım da eziyet sona erdi. Troubled Times, AM'in 2006 tarihli ilk albümü. Bir yıl sonra Soul Variations ve 2009'da da nihayet içinde The Other Side'ın da bulunduğu Future Sons & Daughters çıkıyor. 60'lar ve 70'lerin pop duyarlılığına hâkim, sevimli spaghetti western tınılarına bağlı, bossa nova ve rock flörtünden yaratılmış ve adına "tropicalia" denmiş yan türe sempatisi olan indie pop dersek çorbaların en güzelini pişirmiş oluruz sanırım. Üç albümüyle de eleştirmenlerin övgüsüne boğulmuş AM, bana göre Future Sons & Daughters ile kendi zirvesine ulaşmış, kariyerindeki en iyi albümünü yapmış içten bir müzik adamı.

Çorbaya ilaveler yapacak olursak, muhteviyata çaktırmadan sızmış caz zerrecikleri ve gayet çaktırarak şarkılara karakter kazandırma işlevine de sahip soul katıkları da mevcut. İddiasız, ama tıpkı The Other Side gibi gücünü bundan kazanan ferah bir vokali var. İkide bir The Other Side dediğime bakmayın. Albümde aynı ayarda bir sürü şarkı var ki, buna halk arasında bir taşla 10 kuş vurmak deniyor. AM'in bir başka indie folk/pop şarkıcısı olan Angela Correa ile düet yaptığı It's Been So Long bu kuşlardan biri. (Correa da ayrıca araştırılacak bir müzisyen olabilir. Hem onu bulmak daha kolay!) Şarkı, 60'ların naif, naif olduğu kadar kişilikli düetlerini fazlasıyla andırıyor. Gitarların yarattığı western havasının bu olgun pop refleksiyle bütünleştiğini görmek bir keyif.


Peşinden gelen Darker Days, özellikle synth organizasyonlarıyla 70'ler diskosunda insanların dansetmekten yorgun düşüp oturdukları esnada çalan bir şarkı hissi verdi bana. Bunun yanında yine 70'lerin efsanevi Brezilya'lı müzisyeni Jorge Ben'e ithaf edildiği sadece isminden anlaşılmayan enstrümantal lezzet Jorge Ben, tadına doyulmayan akustik folk Leavenworth, tropikal western A Complete Unknown ve finali yapan Endings Are Beginnings harika besteler. Gitarlı, perküsyonlu, piyanolu, ukuleleli, yani vurmalı, tuşlu, telli, nefesli, hisli bir sürü sahne... AM 2009'un en iyi albümlerinden birini yazmış, söylemiş, bizim yeni haberimiz olmuş. Olsun, onu geç tanımak, hiç tanımamaktan daha iyi.

1. A Complete Unknown
2. The Other Side
3. It's Been So Long (feat. Angela Correa)
4. Darker Days
5. Self Preservation
6. Leavenworth
7. Grand Opinion
8. Fortunate Family Tree
9. When The Dust Settles
10. Jorge Ben
11. Endings Are Beginnings

19 Eylül 2010 Pazar

Erja Lyytinen - Voracious Love


İskandinav ülkelerinden blues müziğe gönül veren müzisyenlere pek rastlanmadığı yönünde bir cümle kuracağım, konu hakkında cehaletim ortaya çıkacak. Nadiren de olsa rastlıyorum. Fakat kendileri biraz fazla gönül verdiklerinden midir, orijinalleri zaten söylenecek herşeyi söylemişken tutup bir de nordik kopyalarını dinlemek eziyetten ibaret oluyor çoğu zaman. Yakın zamanda keşfettiğim Anders Osborne'u çok beğenmiştim. Birkaç isim daha var ancak onlar demek ki fazla iz bırakmamışlar. 1976 Finlandiya doğumlu Erja Lyytinen ise en son keşfim. Blues tarlasında yeni sanılmasın, zira 2003'ten bu yana blues çalıp söyleyen, son albümü Voracious Love ile birlikte 4. albümüne imza atmış bir hatun kişi kendisi. Doğup büyüdüğü Kuopio'nun küçük bir kasabasında, müzikle içli dışlı ailesinin de desteğini alarak küçük çapta tanınmaya başlamış. İlk albümü Wildflower ile ününü yavaş yavaş Finlandiya dışına taşımış. İkinci vuruşu Dreamland Blues'u Amerika'da, Mississippi blues efsanelerinden olan Junior Kimbrough'nun oğullarından olan ve dört kişilik grubunda ritm gitar çalan sadık partneri Davide Floreno'nun katkılarıyla kaydetmiş. 2008'de çıkan 3. albüm Grip Of The Blues ve iki yıllık aranın ardından Voracious Love ile albümleri dörtlemiş.

Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse ilk iki albüm, bildik, tanıdık, dinledik, sıkıldık blues numaralarından ibaret vasat işlerdi kanımca. Grip Of The Blues diğerlerine nazaran daha tahammül edilir geldi bana. Ama Voracious Love, blues'dan öte bir renklilik taşıyor. Sanki bunca zaman delta blues hakikatlarına safça bağlı kalmış olmanın kendini vasatlaştırdığının farkına varıp, daha Lyytinen birşeyler katma gayretiyle bir nevi özür niteliği taşıyor gibi hissettirmekte. Blues tabanına folk, rock, jazz ve pop elementlerini ustalıkla yaymış olması bunun en net ispatı. Bunları değil yaymak, adını bile blues ile yanyana anmayı ayıp sayan buruşuk zihniyetlere ayar sayarım bu albümü. Bu yüzden sadece bence değil, birçoklarınca en iyi Lyytinen albümü Voracious Love...


Etkilendiği isimlere baktığımızda bir sürü blues gurusuna rastlamak mümkün. Benim en fazla ilgimi çekenler ise Bonnie Raitt, Aretha Franklin, Ali Farka Touré, Muddy Waters gibi hayranı olduğum isimler oldu. Voracious Love tam anlamıyla klas ve modern bir blues albümü. İşte böyle albümler sayesinde etkilendiğinizi söylediğiniz onca isim insanların kafasında daha mantıklı biryerlere oturabiliyor. Albüme adını gururla veren Voracious Love, distortion hınzırlığına bulanmış ritm gitarının çizdiği rota eşliğinde ilerleyen "cool" bir çağdaş blues örneği. Hemen ardından gelen Don't Let A Good Woman Down, aynı hınzırlık ve çağdaşlığı bir üst seviyeye taşıyan, funky melodisini yoğun ama nasıl oluyorsa ekonomik biçimde kullandığını hissettiren, harika bir de soloya sahip Lyytinen harikası. Crowes At Your Door ile tempoyu düşürmesine rağmen, western çöllerinin güneşli gerilimini notalarına saklamış olmanın gücüyle bu kez country blues becerisini gösteriyor.

Dördüncü şarkı Bed Of Roses'ın ismini ilk gördüğümde olası bir Bon Jovi coverı endişesi yaşamadım değil. Endişe çünkü Erja Lyytinen söylemiş de olsa çekilmeyeceğini düşündüğüm yapış yapış bir balad duymak istemiyordum. Neyse ki sadece isim benzerliğiymiş. Gerçi o da bir balad. Hem de ilk üç şarkının sağladığı oturmuşluğun devamını getiremeyen sıradanlıkta denebilir. Ama Lyytinen'in Nightwish grubunun vokallerinden Marco Hietala ile düet yapması, üstüne üstlük Apocalyptica çellistlerinden Paavo Lötjönen'in de konuk olup bir de güzel solo atması şarkıyı biraz daha ilginçleştiriyor. Yine de bu heyecan verici Finlandiya dayanışması için seçilen şarkı Bed Of Roses olmalı mıydı, orası tartışılır. Neo psychedelia'ya göz kırpan soul bir altyapıya uyarlanmış I Think Of You, funk bir altyapıya uyarlanmış One Thing I Won't Change, yinelediği "don't you suffer anymore" repliği ile zihinde kazı çalışmaları yapan hüzünlü Gilmore, bir western filminin en gizemli anından alınmış gibi duran bir buçuk dakikalık enstrümantal The Road Leading Home, albümün en dikkat çeken enstantaneleri oldu benim için.

Genel olarak Voracious Love, önceki Erja Lyytinen albümlerini cebinden çıkarıp onları bozuk bozuk harcayacak başkalıkta bir albüm. Her müzik türünün olduğu kadar blues'un da buna benzer ince ayarlara gereksinimi oluyor. Bir dinleyici olarak ben öyle bir gereksinim arıyorum. "Once upon a time", "I got a woman" veya "since you left me" dizeleriyle başlayan, ama bir türlü bitmek bilmeyen blues parçaları da bazı anlar hiç çekilmiyor. Lyytinen'ın hayranı olduğu müzik türüne olan modern yaklaşımına benzer tavırlara ihtiyaç doğuyor haliyle. O zaman Voracious Love gibi albümler bir şekilde keşfedilip, âşık olunası rock kadınlarına hard rock, metal, country veya blues kanadından tanınma fırsatı veriyor.

1. Voracious Love
2. Don't Let A Good Woman Down
3. Crowes At Your Door
4. Bed Of Roses
5. Bird
6. Gilmore
7. I Think of You
8. Oil and Water
9. Can't Fall In Love
10. One Thing I Won't Change
11. Soul Of A Man
12. The Road Leading Home
13. No PLace Like Home

16 Eylül 2010 Perşembe

With Honors (OST)


90'lardaki teknolojik sıkıntılardan bahsederken, tek bir şarkının veya klibin bile istediklerimize ulaşmak yönünde bizi harekete geçirebileceğine değinmiştik. Değinmediysek de şimdi değiniyorum. En azından buna benzer birşeyler gevelemiştim. Hips and Makers ile aynı yıl piyasaya çıkan With Honors albümünü keşfetmemi sağlayan ne YouTube, ne Google, ne de MTV idi. Televizyonda sadece bir kez izlediğim Your Ghost klibi fitili ateşleyendi. Şarkıyı nasıl bulurum, nasıl ederim derken underground bir plakçıdan çekme kaset yoluyla bu işlerin pekâlâ yürüdüğü bilgisine ulaştım. 2000'lere kadar Hips and Makers'ı asla orijinal bir kayıtla dinlememişimdir bu yüzden. Ama Hips and Makers'a veya With Honors'a ulaşmamı her ne sağladıysa sağlamış olsun, ona hâlâ minnettarım. With Honors'un tracklistini gördükten sonra yaşadığım heyecanı bugün bile tarif edebilirim. Çünkü öncesinde bir şekilde duyduğum veya önceden bildiğim bir sürü güzelliği aynı sınırlara dahil etmişti bu albüm. Duymadıklarımı da 40 yıllık arkadaşım gibi benimsetmişti. Oradan buradan bir mixtape yapsan belki bu kadar şık olmazdı.

Harvard öğrencisi Monty'nin bilgisayarı bozulduğu için kopyasını alamadığı tezini evsiz Simon'a kaptırması, Monty'nin ona kalacak yer ve yiyecek vermesi durumunda tezinden hergün bir sayfa vermeyi teklif ettiği anlaşma üzerine kurulu With Honors, 90'ların başka bir güzelliğiydi. Joe Pesci'nin sonradan daha büyük işlere soyunacak bir grup genç oyuncuyu etrafına alıp adeta oyunculuk dersi verdiği film, izlendiği anda değeri anlaşılan, takvimler 2000'leri gösterdiğinde de değerinden birşey yitirmediğini gösteren şirin ve mütevazi filmlerdendir. Soundtrack albümü de birçok ünlü ismi biraraya getiren şekerliktedir. Mesela Madonna bile I'll Remember şarkısını hiçbir albümüne koymayıp With Honors'a vermiştir. Üstelik bence I'll Remember, Madonna tarihinin en iyi şarkılarından biridir. Bunun yanında Duran Duran'ın Led Zeppelin, Pretenders'ın Bob Dylan, Belly'nin (Kristin Hersh'ün kardeşi Tanya Donelly'nin grubu olduğunu yineleyelim) Tom Jones coverları aşmış biçimde karşımıza çıkmaktalar daha ne olsun!

Yetmemiş Lindsey Buckingham'dan, The Cult'tan, Grant Lee Buffalo'dan albümün ritmine uygun lezzette şarkılar koymuşlar. Daha sonraları sırf Cover Me şarkısı yüzünden Candlebox grubunun kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini almışlığım (ve pişman olmamışlığım) vardır. Babble diye taş gibi bir elektro grubu da ilk kez With Honors'ta duymuştum. Zaten başka yerde de duymadım şimdiye kadar. Hatta bir keresinde ders çalışırken sabahladığım esnada açık olan radyodan kısık kısık loş odama süzüldüğünü hatırlarım Tribe şarkısının. (Bulursanız bu şarkının Tibetan Remix'i de harikadır.) Albümle ilgili tek sıkıntım, o yılların sağlam grunge insanlarından Mudhoney'nin fevkalade kötü Run Shithead Run şarkısı ile, hangi kesime hitap ettiğini bilmediğim, (bilmek de istemediğim) müzisyen bozuntusu Lyle Lovett'ın bir parçasının hangi akla hizmet şu güzelim albüme konduğu. Onlar olmasa rahatlıkla 10 şarkısıyla da gönül tellerine akort yapabilecek kalitede bir albüm zira. 80'lerde çocuk olmak ne ise, 90'larda üniversite öğrencisi olmanın nostaljik fragmanlarını hep canlı tutan albümlerden biridir, bu yüzden özeldir With Honors. Hem film, hem de soundtrack olarak...

1. Duran Duran - Thank You
2. Madonna - I'll Remember
3. The Cult - She Sells Sanctuary (Butch Vig Mix)
4. Belly - It's Not Unusual
5. Candlebox - Cover Me
6. Kristin Hersh - Your Ghost
7. Pretenders - Forever Young
8. Grant Lee Buffalo - Fuzzy
9. Mudhoney - Run Shithead Run
10. Babble - Tribe
11. Lyle Lovett - Blue Skies
12. Lindsey Buckingham - On The Wrong Side

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kristin Hersh - Hips and Makers


90'lar şahaneydi. Bilgisayarsız, internetsiz, iPodsuz, cep telefonsuz üniversite yıllarının boş vakitlerinde kitap okunur, sinemaya gidilir, müzik setinden veya walkmenlerden müzik dinlenirdi. 90'ların birçok albümü, hayatım boyunca edindiğim dinleyici vizyonumun oluşmasındaki en önemli etkendir. Çünkü o kadar teknoloji yoksunluğuna rağmen, her türlü olumlu-olumsuz duruma karşı imdadınıza yetişecek bir albüm mutlaka vardı. Şimdi daha çok var elbette. Ama önemli olan o yoksunlukta bile bu kadar donanımlı, bu kadar hazırcevap, bu kadar çeşitli olabilmekti. Üstelik o yıllardaki birçok isim, şimdilerde o zaman yazdıklarından daha güzel şarkılar yazamıyor. REM, Depeche Mode, The Cure hep yanımızda olmalarına rağmen hiçbir zaman 90'larda oldukları gibi derinleşmemişlerdi benim için. Madonna dahi bir başka içtendi sanki.

90'ların en büyük hediyesi grunge idi. Alternative Rock ile klasiğin mükemmel buluşması, kendini arayan, sonra da soluğu bu müziğin ve onun getirdiği alternatif modanın içinde alan, ama bu durumu tam olarak tanımlayamayıp "X Kuşağı" olarak kimlik tespitinde bulunan rockerların gönlünde kolayca yer buldu. Tüm zamanların en harika dörtlülerinden Pearl Jam, Nirvana, Soundgarden, Alice In Chains dışında da yığınla grup vardı. 80'lerin ortasından kopup gelen Throwing Muses, bu akımın içinde doğal bir varoluş sergiledi. Üvey kardeşler Kristin Hersh ve Tanya Donelly'nin önderliğinde grunge'ın erkek egemen bir müzik olmadığı yönünde bayrak açmaya çalıştılar. 9 albüm yaptılar. Dağılınca da Belly ve The Breeders gibi iki güzide grup armağan ettiler. Hepsini biliyorum ve seviyorum. Ama Kristin Hersh'in yeri çok başka. Daha doğrusu onun 94 tarihli Hips and Makers albümünün yeri çok başka desem daha doğru.


Henüz kendisini hiç tanımaz etmez iken duyduğum Your Ghost'un inanılmaz hüzün büyüsü bedenimi öyle sarmıştı ki, ölen sevgiliye ithafen "galiba dün gece etrafımda çemberler çeviriyordun" diyen bu tutkusu derinden hissedilen kadın sesi beni hüzünlendirdiği kadar ürpertmişti de... Michael Stipe'ın bu gotik havaya kattığı geri vokal, çello denen tanrısal enstrumanın tepemize bindirdiği kara bulutlar belki de dünyanın en güzel şarkılarından birini döllüyordu. Sonra baktım ki, albümün geneline hâkim bu sıkıntılı iklim, o dönem, daha sonra dönem dönem tam da aradığım şeydi. Grunge yobazı olma yolunda sağlam adımlar attığımı hissettiğim anlarda Hips and Makers'ın beni kontrol etmesi, akustik bilincimin gelişmesinde çok önemli rol oynamıştır. Ders çalışma saatlerinde masa lambası ışığında baştan çıkmak için en mükemmel albümlerden biriydi. Hiçbir şey ifade etmeyen tıngır mıngır folk albümlerinden değildir. Dinledikçe, özledikçe güzeldir Hips and Makers...

Hüzün yüklenmediği halde belki Your Ghost kadar sarsıcı Sundrops, savunmasız ruh halini güçlü bir söyleyişle dengeleyen Me and My Charms, tanımlamak için gotik country şirinliği şeklinde saçmalama gereği duyduğum Cuckoo, piyano ve çellonun bir ninni estetiğinde buluştuğu Beestung, mumlar arasında unutulmaz bir dinleti ortamı vaat eden Houdini Blues ve Teeth, yarısı hırçın, yarısı dingin A Loon ve albümün en uzun, aynı zamanda en olgun parçalarından Close Your Eyes, ilk kez dinleyenlere birşeyler, kendisine alışanara milyonlar ifade eden besteler. Herbiri günler veya saniyeler sürmüştür bilemeyiz. Bildiğimiz, ortaya çıkanın saniyelere ve günlere sığmayı reddeden bu sığmazlık içinde telli çalgıların kudretini en canlı biçimde kulaklara, oradan da beyin kıvrımlarına sızdırmasıdır sanırım.

1. Your Ghost
2. Beestung
3. Teeth
4. Sundrops
5. Sparky
6. Houdini Blues
7. A Loon
8. Velvet Days
9. Close Your Eyes
10. Me And My Charms
11. Tuesday Night
12. The Letter
13. Lurch
14. Cuckoo
15. Hips and Makers

10 Eylül 2010 Cuma

Hurts - Happiness


The High Violets hakkında daha ne yazabilirim diye düşünürken fazla uçmayıp aklıma gelenlerden bir iki paragraf daha kısa kestim ki, fazla şiirsellikle iç kıymayayım. Çünkü o şiirselliği başka albümlere de saklamak lazım. Adam Anderson'ın gitar synthesizer çaldığı, Theo Hutchcraft'ın şarkı söylediği synth pop ikilisi Hurts'ün debut albümü Happiness bunlardan biri. Gerçi The High Violets ile kıyaslanacak ne tür, ne de kalite kulvarı açılacak bir durum yok. Yine de genel klasmanda değerlendirirsek bu yılın en iyi albümlerinden biri olmakla beraber, yıllar sonra gözümde daha bir efsaneleşecek Cinéma'nın altlarında kendine yer bulacaktır nazarımda. Synth pop ikilisi denince, ikisi de erkek olunca herkes söz birliği etmişçesine Pet Shop Boys adını dillere sakız etmiş. Tamam, dış görünüş fena halde o mecraya kaymıyor değil. Lâkin birkaç istisna şarkı dışında pek hoşlanmadığım, ama özellikle 80'li yıllarda pop müzik uğruna yaptığı işlerin hakkını teslim ettiğim Pet Shop Boys olgusunun Hurts üzerindeki etkilerinin derecesini istatistikleyecek değilim. En başta birçok şarkıyı heba ettiğini bile düşündüğüm çocuksu (ve evet, bazılarında gerçekten kötü!) Neil Tennant vokalini Hutchcraft'ta bulmadığımdan ötürü böyle sazansal bir benzerlik kurmak bana ters geldi.

Adam Anderson'ın kaliteli altyapısına sesini veren Theo Hutchcraft'ın bu kıyastan payını başka kaynaklarda ne derece aldığını bilmiyorum. Haksız yere Hurts'ün Pet Shop Boys ile yanyana getirilip kredisinin düşürülmesini de anlamıyorum. Ama kulaklarım Hutchcraft'ın sesinin Tennant'tan daha iyi olduğunu söylüyor. Pet Shop Boys hayranlarının düşünmeden sövebilecekleri bu kıyası yapanın, fanatik bir Pet Shop Boys hayranı olmadığını da bilmeleri gerek. Objektif olamamak kaçınılmaz benim için. Altyapı, beste, güfte olayının kıyasını yapıyor da değilim. Hatta Tennant'ın o çocuksu sesle (bazı) Pet Shop Boys şarkılarına nasıl ruh serptiğini de iyi bilirim. Hurts'te ise genel bir hava hâkim sanki. Sahne şöyle: Arkada insanların dansettiği ya da sadece oldukları yerde vücutlarıyla ritm tutarak gülücükler, kahkahalar, kesişler, süzüşler savurduğu bir partiye arkasını dönüp hüzünlü bir şekilde şarkısını söyleyen bir adam. Wonderful Life'ı anlatmak için daha ikna olduğum bir cümle aklıma gelmedi. Hani anlatılmaz ama en azından gözlerde canlandırılabilir bir atmosfer oluşturmak istedim. Wonderful Life için...

İlk iki single Better Than Love ve Wonderful Life, Hurts'ün pop vizyonları hakkında fikir verecek en iyi örnekler denebilir. Sunday, Illuminated, Stay, Evelyn gibileri ise radyoya veya single pazarına oynamadığını düşündüren daha mütevazi, fakat kesinlikle altında yürümekten hoşlanacağımız gri bir gökyüzünü tepemize koyan besteler. Ne var ki The High Violets albümü Cinéma gibi "full" bir albüm değil Happiness. Bitmesi kendisi için daha hayırlı olan bir iki şarkı var doğrusu. Ama bunun bir debut olduğu düşünüldüğü vakit, tüm bu şahsî fikirlerimi ciddiye almamak bizi bozmaz. Cinéma albümünü yapanların, Cinéma'dan önce de parlak bir geçmişleri vardı. Bu durumda Wonderful Life'ı besteleyen ve seslendiren kişilerin gelecek için ümit saçmalarından daha doğal birşey olamaz bence. Şarkının sözlerinin cana can kattığı pek söylenemez açıkçası. Oysa notalardan, chorus/versus dengesinden, savunmasız bir anda insana darbe üstüne darbe indirebilecek elektronik hüznünden güç alan Wonderful Life'ın bu tasarımı, sözlerin yetmediği yere yetebiliyor.

1. Silver Lining
2. Wonderful Life
3.  Blood, Tears & Gold
4. Sunday
5. Stay
6. Illuminated
7. Evelyn
8. Better Than Love
9. Devotion
10. Unspoken
11. The Water

8 Eylül 2010 Çarşamba

The High Violets - Cinéma


The High Violets bir shoegaze dörtlüsü. Portland'da 1999 yılında kurulmuşlar. Underground piyasada çok sevildikleri söylenen grubun çok olumlu eleştiriler almış üç albümü bulunmakta. 1 Eylül itibariyle Cinéma adlı dördüncü albümleriyle üç yıl aradan sonra tekrar hayranlarıyla buluşuyorlar. Bu kadar klişe cümleyi arka arkaya yığmak da insanı yoruyor. Neyse ki sertliği içinde insanı rahatlatan unsurlar taşımasıyla ünlü shoegaze türünün en çarpıcı isimlerinden biriyle henüz çarpışmam sebebiyle bu yorgunluk yerini keyfe bıraktı. Daha Sad Day For Puppets'ın notaları zihnimde kurumamışken The High Violets'ın yaptığını gâvur yapmaz. Boyu devrilesiceler o kadar güzel bir rock yapıyorlar ki siz deyin iyi şarkı yazıyorlar, ben diyeyim çok güzel çalıyorlar, onlar desin tecrübe ve gençlik bir potada buluşuyor. Amerikalı değil de sanki kalburüstü İskandinav rock grupları gibi elit bir havaya sahipler. Clint Sargent (vokal, gitar), Kaitlyn Ni Donovan (gitar, vokal), Allen Davis (bas), Luke Strahota (davul) dörtlüsü, artık shoegaze denince gürültüden yılmış bir kesime shoegaze öyle değil, böyle yapılır dersi veriyor.

Kaitlyn Ni Donovan'ın içine kapanık ergen misâli saf vokalindeki inceliği kapmak, arkada akan şahane müzikle efkârlı vaziyette kolu bacağı oynatmak, arka arkaya insanı çarpan şarkılara kapılmak mümkün. Zaman zaman Clint Sargent'ın aynı saf ruhla vokale katılmasıyla oluşan düet serinliğinin seksi dalgalar yaydığını da düşündüğüm oldu. Zaten The High Violets'a yakışacak onlarca sıfattan biri de "seksi" olurdu. Başlangıçta "şu şarkı şöyle, öbürü böyle, şuna dikkat" gibi beylik öneriler düşündüm. Ama bunları düşünürken fonda The Believer çalıyordu. O an anladım ki, bu albüm bir kez dönmeye başladı mı kolay kolay durmayacak. Ciné, Vortex, Angela gibi karizmatik isimler koymak yetmiyor şarkılara. Onların özüne, onları şarkı yapan elementlerin derinlerine de sızmak gerekiyor. Shoegaze'in o öze inip insan vücudunu bir gitar gibi algılatması ihtiyacı beliriyor. İşte bunu yapabildiği için The High Violets olağanın üzerinde bir grup. Tıpkı yaklaşık iki hafta önce bir geceyarısı Hurts'ün aniden belirmesi gibi The High Violets da frekansıma çok fena sızdı. Artık bu yıl bitti diyeceğim ama yok, daha gelenler var sanki!

1. Goodbye Goodbye
2. Midnight’s Child
3. Angela
4. Ciné
5. The Orchard
6. The City
7. The Believer
8. Murmur
9. Vortex

3 Eylül 2010 Cuma

Michael Gross & The Statuettes - Telepath


Michael Gross & The Statuettes, 2008 yazında Salt Lake City'de kurulmuş dört kişilik sağlam bir rock grubu. Sağlamlığı biraz açarsak, orada çok basit bir tanım yatmakta: İyi rock müzik! Açılacak yerde kapattık sanırım. Gruba başta adı olmak üzere herşeyini veren Michael Gross, 2003-2007 yılları arasında The Brobecks adlı grupta gitar çalıp kendi yazdığı şarkıları söylüyormuş. O dağılınca Lets Become Actors diye bir başka grup kurmuş. Grup kurmaktan sıkılınca da 2008 yılında ilk ve şu ana kadar tek solosu olan Tales From A Country Home'u çıkarmış. Bu albümde çalıştığı insanlarla iyi anlaştığını farkedince de The Statuettes ortaya çıkıvermiş. Aralarındaki müzikal kimya tutunca, hiçbir yerde bulunmayan iki EP yapmışlar. Biraz da bu kimyaya ithafen gaza gelip Telepath adını verdikleri ilk uzunçalarlarını bir çırpıda bitirivermişler.

Michael Gross & The Statuettes rock yapıyor dedik de, artık rock kelimesine de birşeyler eklemeden yapılan müziği tanımlamak güçleşiyor. O zaman indie rock diyeceğiz. Ama daha bluesy, daha rock'n roll ve daha doğal bir rock. Katkı maddesiz besinlere, organik meyve sebzelere benziyor bir bakıma. Fakat bu çiğ sound, lo-fi çetrefilliğinden uzak, daha temiz bir prodüksyon ile kulaklara servis ediliyor ki, pop rock olarak da etiketlenme ihtimali beliriyor. Evet, birçok indie pozisyona göre blues katkılı pop rock sounduna yakın duruyorlar. Lâkin çizdikleri sınırı belli etmekten hiçbir şarkıda geri durmuyorlar. Lo-fi çetrefilliği de zaman zaman çoğu rockseverin ihtiyaç duyduğu bir sadeliktir. Ama Michael Gross & The Statuettes'in doğallığında alternative rock, blues rock ve emprovize havası yaratan bir lezzet var. Groove seviyorlar ve aralarındaki telepati de bunu her şarkıda destekliyor. Dile damağa yapışan şarkıları yok. Matthew Glass diye harika bir bateriste sahipler. Böylece Keep Driving, Change Your Mind, Silence Is A Killer, When The Curtains Come Down, No Good gibi şarkıları sanki birer refleks misali kasmadan ortaya çıkarabiliyorlar. 10 şarkıdan biri bile boş değil. Umarız grup kurma yönünden ayran gönüllü Michael Gross için The Statuettes son durak olur. Zira eğer arayışta olduğu için kur-dağıt oynuyorsa, bence aradığını öyle bir bulmuş ki!

1. Keep Driving
2. On and On
3. Bad Idea
4. Something to Lose
5. You Can't Go Home Tonight
6. Change Your Mind
7. Real Gone
8. When the Curtains Come Down
9. Silence Is a Killer
10. No Good

2 Eylül 2010 Perşembe

The Runaways (OST)


1975 yılında kurulup 1979’da dağılan, bu süreye biri konser olmak üzere beş albüm sığdıran The Runaways grubunun biyografisi niteliğindeki film, 75-77 yılları arasında grupta şarkı söyleyen Cherie Currie’nin Neon Angel: The Cherie Currie Story kitabından İtalyan kadın yönetmen Floria Sigismondi’nin senaryosunu yazıp yönettiği bir yapım. Zaten film 75-77 yılları arasında geçmekte ve haliyle Cherie Currie odaklı. Bu da onu ziyadesiyle sıkıcı ve kötü bir film yapmakta bana göre. Sigismondi, 70’li yılların ortalarında sırf kızlardan kurulu bir grubun rock & roll arenasında nasıl ayakta durabildiğine yönelik bir müzik biyografisi çekecek iken, Cherie Currie gibi varlığı anlamsız, saçma sapan bir kişiliğin The Runaways’e katılış ve ayrılış hikâyesini, Currie’nin ne kadar objektif olabildiği şüpheli kitabına dayandırarak çekmeyi tercih etmiş.

Filmin adının The Runaways olması da anlamsız. Zira kısa da sürse, grubun Currie’den sonra da bir geçmişi vardı. Hatta pek çok çevrede The Runaways denince ilk elden akla Currie değil Joan Jett gelir. Currie müzisyenden çok, arzu nesnesi bir model olmuştur. The Runaways’den sonra önemsiz üç filmde rol almış, 1978’de Beauty's Only Skin Deep gibi mânidar isme sahip bir solo albüm yapmış, hatta ablası Marie ile Cherie & Marie Currie adında bir grup kurarak 1980’de Messin' With The Boys albümünü çıkarmış. Kısacası The Runaways için yapılabilecek en kötü filmlerden biri çekilmiş ki, bunun da yegâne sebebi bana göre Cherie Currie'nin egosundan izler taşıyan anılarından devşirme bir film olması. Belki de olayları bir de Joan Jett'in ağzından dinlemek gerek. Gerçi kendisi de bu filme onay verdiğine göre ya müzik dışındaki bu işlerden pek anlamıyor, ya da müzik dışındaki bu işleri hiç kafasına takmıyor.


Neyse ki film için hazırlanan soundtrack, filmden daha hallice. Orijinal The Runaways'den 3, orijinal Joan Jett'ten 1, başrollerdeki Dakota Fanning & Kristen Stewart ikilisinden de 4 cover parça olmak üzere 14 şarkılık albümden sadece 8 tane The Runaways yadigârı seçilmesi de ilginç olmuş. Filmde Joan Jett ve Kim Fowley'nin karavanda öylesine çalışırken yetenek özürlü Cherie'ye söyletmeye çalıştıkları Cherry Bomb, grubun en büyük hiti ve filmde bu şarkının öylesine ortaya çıkması, belki de gereğinden fazla öylesine görünmüş ki, aslında hiç de inandırıcı ve vurucu olmamış. Şarkının Dakota Fanning yorumu da orijinaline sadık kalma endişesiyle, tıpkı kendisinin filmdeki performansı gibi ruhsuz geldi bana. Yine de bu kötü filmin en dişe dokunur anları sahne performansları esnasında kendini belli ediyordu denebilir. Ha evet, Sigismondi aslında klip yönetmeniydi değil mi?

Filmde "kızlar elektro gitar çalmazlar" yargısı üzerine oturtulmaya çalışılan MC5'ın uzun ve sıkıcı It's A Man's Man's Man's World konser yorumu, şarkıların bu tip mesajlar üzerine döşeneceği hissi veriyor. Zaten albümün de bana göre en kötü şarkısı o olmuş. Keşke Kick Out The Jams diyerek azıcık sert yapsalarmış. Öte yandan döneme kazık çakmış David Bowie, Suzi Quatro ve Sex Pistols ikonlarının şarkıları gayet yerinde seçimler. Özellikle de Fanning ile Stewart'ın öpüşme ve trip sahnesinde çalan The Stooges klâsiği I Wanna Be Your Dog, seçimlerin en güzeli olmuş. Zaten I Wanna Be Your Dog öyle bir şarkı ki, sahne nasıl olursa olsun atmosferi anında tribal hâle sokabilme gücüne sahip. (Bkz. Lock, Stock and Two Smoking Barrels). Soundtrack daha iyi olabilirdi belki ama film o kadar kötü ki, insan bunu bulduğuna şükrediyor neredeyse. Ziyan edilmiş bu fikri, tekrardan daha dişli senaristlerle, bu kez Joan Jett veya Lita Ford gözüyle izlemek isterdim. Soundtrack içinde I Hate Myself For Loving You ve Kiss Me Deadly falan olurdu. Bu kızlar daha iyisini hak ediyorlardı.

1. Nick Gilder - Roxy Roller
2. Suzi Quatro - The Wild One
3. MC5 - It's a Man's Man's Man's World
4. David Bowie - Rebel Rebel
5. Dakota Fanning - Cherry Bomb
6. The Runaways - Hollywood
7. Dakota Fanning - California Paradise
8. The Runaways - You Drive Me Wild
9. Dakota Fanning & Kristen Stewart - Queens of Noise
10. Dakota Fanning & Kristen Stewart - Dead End Justice
11. The Stooges - I Wanna Be Your Dog
12. The Runaways - I Wanna Be Where the Boys Are (Live)
13. Sex Pistols - Pretty Vacant
14. Joan Jett - Don't Abuse Me