31 Mayıs 2010 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Mayıs 2010)

Holy Fuck - Latin
Yıl: 2010 Kanada
Tür: Indie Electronic, Electronic
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Latin America"

Eurythmics - Revenge
Yıl: 1986 İngiltere
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Thorn in my Side"

North Atlantic Oscillation - Grappling Hooks
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Experimental Rock, Math Rock, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hollywood Has Ended"


Highspire - Aquatic
Yıl: 2010 ABD
Tür: Dream Pop, Shoegaze
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dusted"

Jeff Lynne - Armchair Theatre
Yıl: 1990 ABD
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lift Me Up"

Rebel Moves - Are You Satisfied?
Yıl: 2005 Türkiye
Tür: Reggae, Caz, Electronic, Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wanda"


The Lighthouse and The Whaler- The Lighthouse and The Whaler
Yıl: 2010 ABD
Tür: Folk Rock, Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Under Mountain, Under Ground"

Faded Paper Figures - New Medium
Yıl: 2010 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "When The Book Ends"

Cornershop - When I Was Born for the 7th Time
Yıl: 1997 İngiltere
Tür: Indie Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Brimful of Asha"
People in Planes - Beyond the Horizon
Yıl: 2008 İngiltere
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Pretty Buildings"


The Dead Weather - Sea of Cowards
Yıl: 2010 ABD
Tür: Garage Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Die By The Drop"


James Yuill - Movement In A Storm
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Indie Pop, Folk Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crying For Hollywood"

Queensrÿche - Empire
Yıl: 1990 ABD
Tür: Progressive Metal, Hard Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Silent Lucidity"


White Lion - Mane Attraction
Yıl: 1991 ABD
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Love Don't Come Easy"


Selig - Und endlich unendlich
Yıl: 2006 Almanya
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Schau Schau"


Tying Tiffany - Peoples Temple
Yıl: 2010 İtalya
Tür: Synth Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Miracle"


Tift Merritt - See You On the Moon
Yıl: 2010 ABD
Tür: Country, Pop/Rock, Alt-Country
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Six More Days of Rain"

Drowning Pool - Drowning Pool
Yıl: 2010 ABD
Tür: Nu Metal, Alternative Metal, Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Feel Like I Do"

Liv Kristine - Enter My Religion
Yıl: 2006 Norveç
 Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "My Revelation"

Dead Letter Circus - This Is the Warning
Yıl: 2010 Avustralya
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "One Step"

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Jeff Buckley - Grace


13 yıl önce bugün, 29 Mayıs 1997’de polis kayıtlarına “kaza sonucu boğulma” şeklinde geçen bir ölüm. 31 yıllık yarım kalmışlık. Dünyaya düşmüş bir adam. Jeff Buckley...

Nereden başlamalı? Anaheim, Kaliforniya’dan Mississippi nehrine uzanan ömrün anlatılacak çok şeyi var. Bu yazı için çok okudum, çok dinledim ama ne yazacağımı hiç bilmiyorum. En iyisi hiç hesapsız başlamak. Sonu nasıl olsa gelecektir...

Jeff çok heyecanlı, meraklı, ama bir o kadar da durgun ve hüzünlüydü. Hayatı boyunca şarkı söyler dururdu. İnsanüstü bir müzik hafızası vardı. Öyle ki, yıllar önce sadece bir kez duyduğu bir şarkıyı bile eksiksiz söyleyebilirdi. Bazılarına göre yetenekli olamayacak kadar güzel bir insandı. Dünyanın en güzel 100 suratından biri seçilmişti. Bir melek dünyaya inecekken yüz nakli isteseydi, Jeff’in suratı onlardan biri olurdu muhtemelen. Annesi onun için “bir meleğin sesine sahip” demişti. Ama bu endam onun umurunda bile değildi. Tek istediği ciddiye alınmaktı. 80’lerde cılız, dağınık ve uzun saçlıyken, 90’larda daha olgun ve o meşhur büyüsüyle sıcak, sevecen, melankolik bir hal aldı. Büyüleyiciliği kalabalıklarda bile ortaya çıkıyor, bir anda ilgi odağı haline geliyordu. Mütevaziliği, doğallığı adeta bir mıknatıs etkisi yapıyordu. Fakirler ve evsizlerle iyi anlaşıyordu.. Dışarıda bu denli hareketli ve cana yakınken, daha özel duygularını dile getirmiyor, hep biryerlerinde bir şeyler saklıyor gibiydi. Ama sahnede müthişti. Müzik ona dışavurum özgürlüğü sağlıyordu. Müzik sözkonusu olduğunda mükemmeliyetçiydi, hırslıydı ve ateşliydi. Belki de o yüzden imkan ve çevre genişliğinden dolayı New York’a gitmeyi düşlüyordu. En sevdiği albümlerden biri olan Led Zeppelin 2’yi unutturacak bir albüm yapmak istiyordu. Efsane Tim Buckley’in oğlu olmak belki onu doğuştan müzisyen yapıyordu ancak Jeff, sesinin ve müziğinin gücünü yine Jeff’e borçluydu. Ondan çok garip bir enerji, mistik bir güç yayılıyordu.


Daha küçükken büyükannesi ona ellerini nasıl yıkaması, giysilerini nasıl giymesi gerektiğini anlatan şarkılar öğretirdi. Klasik müzisyeni annesinin Simon & Garfunkel, The Beatles, Barbara Streisand şarkılarından oluşan ninni repertuarı, üvey babasının yeni sesler denemeyi seven müzik tutkusu sayesinde küçük Jeff için her şey, her ses müzik halini almaya başlamıştı. Annesi bütün gün ona klasik müzik eserleri çalar, teyzesi ona bakmaya geldiğinde, evde daha önce dinlediği albümlerdeki şarkıları ona söyletirdi. Haliyle 6 yaşında piyano ve gitar çalmaya başladı ve kader, Jeff için öreceği ağların az, ama öz olmasına dikkat etmeye başladı. İlk konseri, St. Ann kilisesinin, babası Tim Buckley anısına düzenlediği bir etkinlikti. Bu ilginç bir birleşmeydi. Tim Buckley, Jeff doğar doğmaz onu ve annesi Mary Guibert’i terk etmişti. 1947 yılının Sevgililer Günü’nde doğan Tim Buckley, yazdığı olağaüstü güzellikteki aşk ve sevgi şarkılarıyla tezat teşkil eden bu davranışıyla Jeff’in hayatını çok etkilemişti. Ama müziğini asla! Onu babasıyla karşılaştıranlara ses çıkarmıyordu. Çünkü bu kıyasın yanlışlığının farkındaydı. Hayatında bir kez karşılaştığı babasının müziğini inceledi, onun bütün şarkılarını çalmayı biliyordu ama ondan beslenmedi. Neden terk ettiğiyle ilgili kafa yormak istemedi fakat yine de içinde hep bir baba özlemi vardı. Ona karşı tuhaf bir sevgi-nefret hissi duyuyordu. Tek şikayeti, kendisinde babasını görmeyi uman hippilerin peşine takılmasıydı.

Daha sonra New York’ta bulunan Fez ve Sin-é gibi genelde üniversite öğrencilerinin ve New York’lu entelektüellerin takıldığı kafelerde kendi şarkılarını söylemeye başladı. Kendisini kimlerin dinlediği de onu hiç ilgilendirmeyen şeylerden biriydi. Tek yaptığı sahnede kendi şarkılarıyla oynaşmak ve onların içinde kaybolmaktı. Sahnedeki kontrolsüzlüğünü bir ibadete dönüştüren müzik tutkusunun sahne dışına taşması da bir o kadar görkemliydi. 1994 yılı ilk albümü Grace çıktı. 10 şarkılık bu eserin içindekilere şarkı demek ne derece doğrudur bilinmez. Hepsi birer sanat eseriydi. Mojo Pin, Grace, Last Goodbye, Lover You Should’ve Come Over, Eternal Life, Dream Brother parçaları, cennetten çıkma Jeff Buckley sesini 90’lar rock, caz, grunge ve blues dokunuşlarıyla harmanlayan inanılmaz deneyimlerdi. Bunun yanında Leonard Cohen bestesi Hallelujah, James Shelton’un Lilac Wine’ı ve Benjamin Britten klasiği Corpus Christi Carol olağanüstü bir üçlemeydi. Jeff’in sesine vakıf olabilmek için, çok özel anlarda dinlendiğinde insanı derinden yaralayabilecek bu üç eser, insan evladına destansı anlar yaşatan, ona dünya dışında bir yerlerden seslenen olağanüstü, doğaüstü güzellikteydi. Benim için, ümitsizce aşık olduğum Enya’nın albümlerindeki zerreciklerine ruhani akrabalığı olan bu damlacıkları bir hemcinsimden duymak, çok sarsıcı bir tecrübeydi. Sertliğin ve yumuşaklığın bu korkunç dengesi öyle kolaylıkla sindirilecek türden değildi. Zaman isterdi, emek isterdi. Ama Grace bile Jeff’i tam anlamıyla tatmin etmemişti.


Grace turnesi ve devamındaki aktiviteleri onu yıpratmıştı. Sinirli, tatminsiz, eskisinden daha düşünceli bir ruh hali hakim oldu. Ama tüm bunlara rağmen nezaketinden ve her şeye olan sevgisinden bir şey yitirmedi. Uyuşturucuyla arası iyiydi. Bunu asla inkar etmedi. Çocukluktan kalma bir birliktelikti onunki.. İlk uyuşturucuyu annesi vermişti ona, çünkü gidip sokaktan almasından korkuyordu. Babası gibi aşırı dozdan gitmek gibi bir endişesi yoktu. Çünkü kendi deyimiyle, uyuşturucunun arabayı kullanmasına izin verebilirdi ama anahtarları asla ona teslim etmezdi. Tanrı’ya inanırdı, dindardı. Ama dinleri sorgulamaktan da geri durmazdı. Bütün dinlerin erkeklerden yana olan tutumundan nefret ederdi. Mesela İncil’de eleştirilmeyen tek kadının, hiç sevişmemiş olan bakire Meryem olmasını aklı almıyordu. Jeff kadınları seviyordu. Çapkındı da. Onların sesine, estetiğine aşıktı. Kendini onlar gibi hissedecek kadar hem de...

"Benim Elvis’im" dediği Nusrat Fateh Ali Khan ve Edith Piaf’ı deli gibi seviyordu. Okul zamanı keşfettiği Piaf’dan hayatı boyunca kopmadı. İnsanlara ve kendine çok güvenirdi. Bu güvenin bir bedeli olsa gerek, adı kızılderili dilinde “büyük ırmak” olan Mississippi nehrine girmek tam da onun işiydi. Ayağının kayarak kazara nehire düşüp boğulması ihtimali bir yana, bu büyük ırmağa da güvenmiş olabilirdi. Ayağında içi su dolmuş kocaman botlar, üstünde bol bir askılı pantolonla bulunmuştu. Suya girdiği yer berrak, sessiz ama farelerin dolaştığı izbe bir kıyıydı. Ama gökteki ay ve manzara o kadar baştan çıkarıcıydı ki.. Ölümünü kabul etmek çok zordu. Hayattayken de sesiyle, şarkılarıyla zaten öteki taraftan selam yolluyor gibiydi.


İnandığım bir şey var: Jeff’i dinleyip, içinde bir şeylerin titrediğini hisseden insandan zarar gelmez. Onun yazdıklarını tanımlamak için, The Verve grubunun efsanevi albümünün ismi ne güzel gider. Urban Hymns (Kent İlahileri)... Onu bir kez olsun dinlemeden göçüp gitmek, onun modern ilahileriyle tanışmamış olmak bana göre eksikliktir. Muhtemelen yemyeşil tepelere uzanmış bir şeyler mırıldanıyordur. Sketches For My Sweetheart The Drunk ve Mystery White Boy albümlerini dinleyin. Hatta bulursanız ölümünün ardından TV için çekilen bir saatlik Jeff Buckley: Everybody Here Wants You belgeselini izleyin. Ona ait olan ne varsa... Kendi ozanlarımızla beraber, onu da biryerlere sıkıştırarak gelecek nesillerimize tanıtalım. Çünkü bu sesten hiç kimse mahrum kalmamalı.

1. Mojo Pin
2. Grace
3. The Last Goodbye
4. Lilac Wine
5. So Real
6. Hallelujah
7. Lover, You Should've Come Over
8. Corpus Christi Carol
9. Eternal Life
10. Dream Brother

24 Mayıs 2010 Pazartesi

The Lions Rampant - It’s Fun To Do Bad Things


The Lions Rampant, Kuntucky kökenli genç bir rock triosu. Hangi rock derseniz, ya direk rock & roll, ya da garaj rock olarak isimlendirmek doğrudur. Aslında bu ikisi çok sıkı fıkı türler. Rock & roll dediğimiz şey de garajlara layık bir ruh içerir. Hatta bu ikisinin aynı tür olduğu savunularına sonuna kadar katılırdım. Fakat öyle enteresan gruplar türedi ki, garaj işi tamam da, adına rock dedikleri şey, rock müziğe doğrudan hakaret. Roll’a hiç girmiyorum, zira garajdaki bir alet çantasında ondan bulunmazsa yapılan müziğin tadında hep bir eksiklik seziyorum. The Lions Rampant’ta bu sıkı fıkılığı yoğun biçimde içinize çekmeniz mümkün. Hatta burada da ikisinin aynı tür olduğu savunularına sonuna kadar katılırım. Ocak ayı sonunda çıkan ilk albüm It's Fun To Do Bad Things cayır cayır yanıyor adeta. İlk şarkı Give Me girdiğinde, acaba kafadan punk abanması bir grup mu diye endişelenmedim değil. Ama endişelerim nakarata kadar sürdü ve garajın hamurunda bulunan punk dokunuşlarına kattıkları, iyi yazılmış şarkılarla da katmerledikleri enerjilerine duyduğum sevgiyle geri kalan 12 şarkıyı da sabırla beklemeye başladım. Lights On ile birlikte ümitlerim daha da arttı. Dakikalar ilerledikçe Shake It Out, Do You Feel It?, I'm A Riot, All Night RNR gibi başka cevherler de olduğunu görünce, kendileriyle boşuna zaman kaybetmediğimi anladım.

Yine de gelecekte daha iyi işler yapabilecek bir grup olacaklardır. Şu anki heyecanlarıyla konserlerde terden sırılsıklam edecek, boyun tutulmalarına yol açacak türden şarkılara ağırlık vermişler çoğunlukla. Ama diplerde bir yerde, oturup dinlenesi şarkılar da çıkarabileceklerinin sinyallerini de veriyorlar. Rock & roll oturup dinlenir mi demeyin. Esas onu yapmak marifet bana kalırsa. Tamam, “yaramazlık yapmak eğlencelidir” ve bu tür müziğin başına oturuyorsak “oturmaya gelmedik” moduna girmiş şarkılara da hazırlıklı olacağız. Ama biryerlerde gördüğüm “intelligence dance music” tanımlamasını böyle durumlarda sıklıkla aklıma gelir. Yani her tür, o tür ile özdeşleşmiş birtakım davranış biçimlerini de bize dayatmak zorunda mıdır? Kılık kıyafet mevzusu da bu dayatmalara bağlı olarak kendini gösterir. Çok uzun bir hikâyedir bu. Bir dans şarkısı, sırf dinlemek için, bir akustik folk şarkısı sırf dansetmek için yapılmış olamaz mı? Yine de her şeye rağmen Lights On, Make Up Your Mind, Leave Me Alone, I’m A Riot şarkılarında oturmak, hele de kalabalık ortamlarda pek bir zor. Hele de vokal ve gitardaki Stuart MacKenzie, ara ara Mick Jagger gibi “yeah”ler çektikçe insanın içi kaynıyor. Çok eğlendikleri belli. Fotoğraflarından da anlaşılıyor. Böyle müzik yaptıkları sürece hak ediyorlar da...

1. Give Me
2. Lights On
3. I Need (Your Love)
4. Kara
5. Shake It Out
6. Cocaine Anne
7. It’s Fun To Do Bad Things
8. Do You Feel It?
9. I’m A Riot
10. Make Up Your Mind
11. Leave Me Alone
12. All Night RNR
13. Cigs & Gin

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Dio - Dream Evil


Doğum günü olan 10 Temmuz’a az bir süre kalmıştı. Ama rock tarihinin görüp görebileceği en güçlü vokallerinden biri olan Ronnie James Dio, 16 Mayıs günü tedavi gördüğü kanserden kurtulamadı. Hani ecnebi adetlerinde cenaze esnasında mevtanın ardından yakınları çeşitli konuşmalar yaparlar ya, işte ben de ölüm haberini aldığım andan itibaren tüm samimiyetimle öyle bir konuşma yapma arzusu duydum içimde. Bu konuşmalar genelde o kişinin ne kadar iyi, ne kadar güçlü, ne kadar başarılı olduğuna veya onunla ilgili sahip olduğunuz çeşitli anılara dayanır. Benimki de bu anılara ait olurdu muhtemelen. Kendisini Black Sabbath zamanlarından hayal meyal duymuşluğum olsa da, olayın geçtiği 80’lerde daha boyalı, daha spreyli hard rockerlara olan rağbet yüzünden sadece gerçek mutluluğu bulmuş bir mutlu azınlık tarafından değeri bilinmiş bir vokal olduğunu düşünürdüm Dio’nun. O mutlu azınlığın bir bireyi olabilmek için dönemin şartları gereği sadece tek bir Dio albümü dinleme şansı yakalamıştım. O da 1987 tarihli Dream Evil idi.

Şimdi nereden bulduğumu, nasıl aldığımı hatırlayamadığım bu albümden kopalı uzun yıllar oldu. Araya başka Dio albümleri, başka heavy metal grupları girdi. Özel bir Dio fanatizmi yaşamadım hiç. Hatta Dream Evil’ı sürekli dinlediğim dönemlerde TRT 2’de rastladığım bir rock programında gördüğüm kliplerinden sonra hayalkırıklığı bile yaşadım. Bu tanrısal sesin sahibinin, rüküş kıyafetler içinde gözlerini berelterek çığlıklar atan minicik bir adam olduğunu görmek acayip bir deneyimdi. Ama olgunlaştıkça sevilen her şeyin kalitesi gibi Dio da sevilmekten vazgeçilmeyecek bir adamdı. Öyle bir ses ki, tüm o sözde olumsuz dış görünümün altında yatanın olağanüstü bir rock ve metal ruhuna tutulan ayna olduğunu haykırıyordu. Hiç sönmeyen bir ateşti. Yıllardır geri dönmediğim Dream Evil, onun ölümünden sonra dinlediğimde öyle bir dokundu ki, nankörlükle karışık aklım uçtu. “Sanatçının değeri öldükten sonra anlaşılır” klişesine kurban gitmem bir yana, bugüne kadar hakkında hissettiklerime çöken hüzün tarif edilir gibi değil.


Ronnie James Dio 68 yaşında öldüğünde hissettikleriniz, onunla yollarınızın kesiştiği anların özelliğiyle anlamlanacaktır. Dream Evil benim için bu kesişme anının en kritik dönüm noktasıdır. Önyargının çöküşüdür. Kaslı, yakışıklı, seksi rock solisti imajına koca bir s.tir çeken, tek gerçeğin şarkıyı yaşatacak seste gizli olduğunu tecrübe ettiren bir manifestodur Dio. Benim için “Yağmurda Çıplak” kalmış “Gece Halkı”nın “Günbatımı Süperman”ıdır Dio. Mitolojik tasvirlerle yaratılan gotik atmosferin arasında şeytanî unsurların gizemini seyreden “Penceredeki Yüz”dür. Ama öyle bir insandır ki, sevimliliği ve babacanlığı aynı küçük bedende buluşturmuş kişiliğinin sıcaklığını hissedersiniz. Sarılıp bağrınıza basmak, saatlerce konuşmak istersiniz. Hiç karşılaşmasanız da, Metal: A Headbanger's Journey belgeselinde onu gördüğünüz kısa anlardan bile bunu hissedebilirsiniz. Üstelik sayesinde meşhur olan metal işaretinin masum sırrını da öğrenebilirsiniz. Bu yüzden yalnız aşmış vokaliyle değil, kişiliğiyle de örnek bir rock sanatçısıdır Dio.
 
“Ben bir rock şarkıcısıyım” diye ortalarda dolaşan herkese bir şeyler katmış bir efsaneden bahsediyoruz. Yaşasaydı “yaşayan efsane” diye bahsedecektik. Öldüğü için kıymetini biliyor değiliz. Sadece bu kalabalıkta ona eskisi kadar fırsat veremediğimize hayıflanıyor olabiliriz. Neyse ki bu efsaneleri yaşatan Dream Evil gibi albümler bırakıyorlar arkalarında. Yoksa henüz doğmamış rock, hard rock ve heavy metal hayranlarına ikon olacak bir destanın, bir küçük dev adamın bu dünyadan geçip gittiğini nasıl bilecekti insanlar?

1. Night People
2. Dream Evil
3. Sunset Superman
4. All the Fools Sailed Away
5. Naked in the Rain
6. Overlove
7. I Could Have Been a Dreamer
8. Faces in the Window
9. When a Woman Cries

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Johnny Diesel & The Injectors - Johnny Diesel & The Injectors


Asıl adı Mark Lizotte olan Amerika doğumlu Johnny Diesel, Avustralya’da kurduğu beş kişilik The Injectors ile birlikte 80’ler sonunda Avustralya’nın en iyi pub rock gruplarından biriydi. 1989’da çıkan Johnny Diesel & The Injectors albümü, nedendir grubun ilk ve son albümü oldu. Albüm, Avustralya’nın Grammy’si sayılan ARIA’lardan “En İyi Yeni Sanatçı” ve Yılın En Çok Satan Albümü” ödüllerini aldı. Babası saksafon çalan Diesel, onun devasa müzik arşivinde yer alan R&B klâsikleri ile büyümüş olmanın, kendi gönlünün de rock ve blues köklerine kaymasının getirdiği aşkla 1986’da grubunu kurdu. Bir yıl sonrasında ise olağanüstü bir vokal olan ve Avustralya’nın blues markası olarak kabul edilen Jimmy Barnes’ın konser açılışlarını yaptı. Onca konser ve hayrana, üstelik kendi adlarını taşıyan bir rock’roll harikası albüme rağmen bir süre sonra dağıldı. Mark Lizotte’nin 1999’da çıkan solosu Soul Lost Companion’dan beri de ona ait bir notaya rastlanmadı.

Bütün bu bilgileri, albümü dinlediğim 90’lar başında edinmem mümkün değildi. Elimde sadece adını sanını duymadığım James Dean çakması bir adam ve grubuna ait bir kaset vardı. Onu da ta o zamanlar alışkanlık edindiğim yeni şeyler duyma hevesiyle almıştım. Aldığım günden beri adeta walkmenimin bir uzvu haline gelmişti. Yaz kış demeden dinliyor, dinledikçe azıyor, yoruldukça duruyor, hüzünleniyordum. Elimde olmayan gitar ve mikrofonla Johnny Diesel’cilik oynuyordum. Springsteen ve Mellencamp’tan beri böyle tutkulu bir rock duymamıştım. Bunun en mühim sebebi Johnny’nin olağanüstü sesiydi. Her yola gelebilen, anlattığı her duyguyu müziği ile özdeşleştirebilen, söylediklerine gözü kapalı ikna edebilen, dengeli, seksi ve harbi bu ses, içimde müthiş bir şarkı söyleme hissi doğuruyordu. Meseleyi Johnny gibi şarkı söyleyebilmek olarak algılamıştım ilk başlarda. Oysa mesele, onun yaydığı enerjinin sınırsızlığındaki “şarkı söyleme” isteğinin keşfiyle, aslında sevdiğiniz herhangi bir şarkı için de aynı cüreti hissedebilir oluşunuzdu. Yani kabaca, onun sesinin gaza getirişi sadece Johnny Diesel & The Injectors sınırlarına hapsolmuş değildi benim için.


Genelde son paragraflarda şarkı isimleri telaffuz ederim. Ama burada telaffuz edeceğim 12 şarkı var ki, isimleri de zaten aşağıda. Yaklaşık 20 yıldır kopamadığım bir albümden oturup da şarkı ayıklayacak değilim. Hepsini ilk günkü gibi seviyorum. Öyle zamansız bir albüm ki, yer yer verdiğim uzun aralara rağmen yıllar sonra dinlediğimde bile hepsine ayak uydurur biçimde mırıldanabiliyorum. Mırıldanırken işi abartarak sahne triplerine girip tükürükler saçabiliyorum. Artık ne kadar çok dinlediysem gitar ve saksafon sololarına, davul ataklarına bile yetişebiliyorum. Sözünü ettiğim dönemde hayatımın soundtracklerinden biri olan bu albümü, içindeki Don’t Need Love’ı, Cry In Shame’i, Burn’ü, Never Last’ı, Since I Fell For You’yu, Comin’ Home’u dinleyebilmek için evden okula nasıl gittiğimi hatırladıkça, o günlerden bu yana Johnny Diesel & The Injectors sevgimin hiç değişmediğini fark ettim. Şimdi işten eve, okuldan eve, sokaktan eve giderken de eve varmamıza gerek kalmadan şarkılara ulaşabiliyoruz. Ama onları özlemenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu unutmamak lâzım.

1. Lookin' for Love
2. Parisienne Hotel
3. Cry in Shame
4. Since I Fell for You
5. Don't Need Love
6. Comin' Home
7. Soul Revival
8. Fire Without a Flame
9. Burn
10. Get Ya Love
11. Never Last
12. Thang II

15 Mayıs 2010 Cumartesi

The Asteroid No. 4 - These Flowers Of Ours: A Treasury of Witchcraft and Devilry


Psychedelic Rock meşakkatli iştir. LSD ile tütsülenmiş kafaların, nakaratsız emprovize pasajların, uzun soloların ve post-orgazmik huzurun zirve yaptığı, özellikle 70’lerden kalma hatırı sayılır hemen her rockçının çemberinden geçtiği bir neon rüyâdır. Şimdilerde doğrudan psychedelic takılan isimlere o zamanlar olduğu gibi rağbet olmasa da, shoegaze ve dream pop gibi türlerle yeni nesile de ucundan benimsetilmiş deneysel öğeler mevcut. İşte pek fazla müzikseverin bilmediği Philedelphia’lı The Asteroid No. 4, uzun süredir bu müziğin savunucularından biri konumunda. CIA Took My Dog Away adlı EP ile çıkış yaptığı 1995’ten bu yana kariyerine 5 albüm sığdırmış olan grup, Psychedelic Rock’ın taşlı tozlu yollarını 90’lar sonundan günümüz sularına başarıyla yürümüş çok sıkı bir beşli. Şimdiye dek sadece These Flowers Of Ours: A Treasury Of Witchcraft and Devilry adlı 2008 tarihli son albümlerini dinlemiş olsam da, sanki kendilerini yıllardır tanıyor gibiyim. Bu albümde üç gitarlı bir grup olarak müthiş bir üçgene sığdırdıkları rock tınıları, o üçgene sığmayıp öyle bir taşıyor ki, rüyâlar âleminin kafası dumanlı silüetlerinin bile kayıtsız kalamayacağı şahane bir (paralel) evrene buyur ediliyorsunuz adeta.

Elbette psychedelic müziğin ince ayrıntılar içeren belli bir şablonu yok. Varsa eğer, olmamalıydı kanımca. Dinlediğim The Asteroid No. 4 şarkılarının, bu türün saygı duyulası temsilcilerinin sahip oldukları sınırsız görüşleri yanında gençliğin verdiği birtakım eksiklikleri olabilir. Ama bunlara eksiklik yerine tercih denmesi daha doğru. Çünkü albümdeki bazı örneklerin sanki bir indie pop parçasının o varolduğu düşünülen psychedelic şablona ustaca monte edilmiş görünümü, değişen şartların getirdiği farklı tercihlerin ürünü gibi duruyor. Belki The Verve - Urban Hymns albümünün biraz daha uçmuş bir versiyonu. Bu onu ne kadar psychedelic yapar veya yapmaz orada değilim. Bu müziğe konan etiket de hiç umurumda değil. Tıpkı çok sevdiğim başka başka albümlere konan etiketlerin umurumda olmadığı gibi. Şurası psychedelic, ama burası olmamış deme snobluğuna gerek yok. Sadece She's All I Need’in, Hei Nah Lah’ın, Let It Go’nun, My Love’ın, Hold On’un, Flowers Of Ours’un tadına varmak önemli. Bol vokalli ve bol gitarlı The Asteroid No. 4 yörüngesine girmiş olmak, o yörüngeye girmiş olmaktan memnun olmak, o yörüngeden bir süre çıkmayı hiç istememek önemli.

1. My Love
2. Let It Go
3. Hold On
4. I Look Around
5. She's All I Need
6. War
7. Flowers of Ours
8. Hei Nah Lah
9. She Touched the Sky
10. All Fall Down
11. Empty Like a Little Child

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Nico Vega - Nico Vega


Kendilerini dinlemiş pek çok insan gibi benim de Nico Vega’yı duyduğumda ilk aklıma gelen, 80’ler Lita Ford’undan izler taşıyan sıkı bir kadın rockerın 2000’lere düşmüş hâli şeklindeydi. Oysa Nico Vega, Los Angeles’tan gelen bir trionun adı. Ama yukarıdaki benzetme hâlen geçerli çünkü vokalist Aja Volkman’ın güçlü sesi, Rich Koehler (gitar) ve Mikey Pena’nın (davul) gözünü budaktan sakınmayan kaliteli rock müziğiyle bir araya geldiğinde çok fena enstantaneler sizi bekliyor. Sözleri Aja’ya, müzikleri Mikey – Rich ikilisine ait 14 şarkılık debut, başka başka isimlerin referans olarak anılabileceği, öte yandan tam olarak da bu isimlere mâl edilemeyeceğini hissettiren bir rock vizyonuna sahip. Yani kimi zaman mâl edileceği tek isim yine Nico Vega oluyor. Bu arada grup, “Nico Vega” ismi üzerine sitelerinde yayınladıkları birlik beraberlik içerikli yazıda Nico Vega hayatın anlamını bulmuş bir ulu önderdir, yılmaz bir savaşçıdır, şöyle aslandır, böyle kaplandır” türü güzellemelerde bulunmuşlar ki, gerçekten böyle bir ismin tarihte var olduğuna dair henüz bir bilgi edinemedim. Kulağa hoş gelsin diye uydurulmadıysa isimlerini Joan Of Arc veya Marie Curie koysalar da olurmuş hani.

Nico Vega ismine takılmıyoruz tabiî. Çok Tarantino bir isim olduğu âşikâr. Asıl takıldığım, grubun Los Angeles sululuğu barındırmayan, kaymak gibi alternative ve indie ruhlu rock şarkılarından mülhem albümleri. Normalde birçok yeni grup, Aja gibi Janis Joplin ve Tina Turner’ı kahramanları ilân eden çok özel bir vokale sahiplerse, sadece o bölüme oynayan şarkılar yazarlar. Böylece o özel sesli hatun, birkaç albüm sonra kapak kızına oynayıp gelsin sololar, gitsin partiler diyerek grup arkadaşlarından ayrı, ışıltılı kariyerine doğru yola çıkar. Fakat Aja, ne bu kızlar gibi eline kıymık batsa estetik ameliyata yatacak türden aciz sinyaller yayıyor, ne de Nico Vega bünyesinde MTV şakşakçılığı yapacak kadar popüler kabul edilebilirlik taşıyor. Nico Vega müziğindeki sertliğin, kendi içinde duracağı yeri bilen bir sınır çizme özelliği var. Iron Man şarkısındaki akustik, hatta çellolu akustik hassaslığında bile o sınır bilinci hâkim. Aynı akustiklikle, fakat bu kez daha bluesy bir kıvraklıkla çaldıkları harika Medicine Man’deki sınırsızlık görüntüsü içinde bile aynı bilinç hâkim. Zaten Nico Vega’yı doğrudan alternative, indie veya hard rock yapmayan yegâne unsur, hamurlarındaki soul ve blues etkileri. Her türlü sertliğin ve kızgınlığın bu etkilerde bulduğu karşılık, aslında müziklerinin kontrollü doğal dengelerini kuruyor.


Nico Vega’yı daha albümün ilk üç şarkısı olan Burn Burn, Million Years ve So So Fresh ile anladığınızı düşünebilirsiniz. Düşündükleriniz kısmen doğrudur. İlerleyen dakikalarda Family Train ve Blood Machine ile de bu anlayışınız gittikçe sevgiye dönüşebilir. Özellikle de başta Aja’nın hırçın vokaliyle devleştiği, diğerlerinin de ondan aşağı kalmadığı Blood Machine bu sevgiyi daha da kuvvetlendirebilir. İşte hemen onun ardından gelen Medicine Man ile ipi koparma anı, böyle bir albümü yüzlercesinden ayrı bir yere koyar. Ama Rabbit In The Bag, Living Underground ve Be Giving şarkılarındaki rock ve blues kökenlerine duyulan saygı tanecikleri, Nico Vega’yı rock bünyesinde tek bir türe hapsetmemek gerekliliğini kibar ve kendiliğinden bir sertlikle ifade edebiliyor. Nico Vega, benim için 2009’un en iyi albümlerinden biri olan Nico Vega’sı ile, geleceğin en “geleceği olan” gruplarından biri olduğunu fazlasıyla kanıtlıyor. Kapıyı vurup çıkıyor.

1. Burn Burn
2. Million Years
3. So So Fresh
4. Living Underground
5. Wooden Dolls
6. Gravity
7. Be Giving
8. Iron Man
9. Family Train
10. Blood Machine
11. Medicine Man
12. Rabbit in the Bag
13. Coal Miners Song
14. Beast

9 Mayıs 2010 Pazar

Sublim - Summerends


Bu yıl üst üste çok olgun debutlarla tanışma fırsatı buluyoruz. Onlardan biri de Polonya’dan Sublim'in albümü Summerends. Adında veya soyadında arka arkaya bol miktarda sessiz harf taşıyan dört müzisyenden kurulu Sublim elemanlarına kısaca vokal, gitar, bas, davul da diyebiliriz. Tabiî piyano, keyboard ve yaylıları da es geçmeyelim. Kabaca pop rock olarak sınıflanabilecek müzikleri, aslında kabalıkla hiç alakası olmayan, tam tersi, son derece duygulu, hatta kimi zaman inceden dream’e bağlayan nârin bir rock duyarlılığına sahip. Yarı İngilizce, yarı Lehçe seslendirdikleri 11 şarkı, çoğu kimsenin favorisi olduğu üzere, ilk turda fazla özelliği olmayan, fakat yine de iyi bir grubun iyi şarkıları olarak endam ediyor. Sonraki turlarda ise keşfe açık müzikseverler için atmosfere önem veren, sakladığı incelikleri bir bir açık eden bir kimlikte olduklarını düşündürebiliyor. Çok sevdiğim Myslovitz müziğinde de benzer duygulara kapılmışlığı olanlar Sublim’e bir kez olsun şans versinler derim. Tabiî şimdi Sublim’i dinledikten sonra kime sorsanız beş kişiden üçü Myslovitz diyecektir. Buradaki karşılaştırma, Polonyalı rock grubu olarak sadece Myslovitz’i bilmenin ötesinde, aynı dalgalardan yayın yapan nâiflik paydasında buluşabilmeleri sanırım.

Albümdeki altı İngilizce şarkının Lehçe olanlara nazaran biraz daha iyi çınlaması, tamamen fonetik sebepler taşımıyor. Czy Zostanie Cos Z Nas ve kapanıştaki Nie Bedzie Wiecej Tak, sanki rock müzikte bir dezavantajmış gibi görülen bu durumun hiç de öyle görülmeyeceğini, görülmemesi gerektiğini desteklemiş adeta. Japonca da söylense fazla etki etmezdi muhtemelen. Çünkü şarkıların hamuru üzerine dökülecek malzeme, temeli oluşturan o hamuru bozmuyor. Ama Sublim hakkında olumlu ne söylediysem, bunu en fazla Here Is Your Love, The Blue Sky, Lies, Can You Feel Love gibi İngilizce örneklere dayandırdım. Solist Wojtek Wiśniewski’nin ekosu arttırılmış, egosu aldırılmış mikrofonunda yankılanan şahane sesi, yorgun yaz gecelerinin serinliğini vuruyor yüzlere. O bile yeter! Lâkin yetmiyor. Albüm bittikten sonra bir kez daha Here Is Your Love dinleyip öyle yatmak icâp ediyor.

1. Anytime You Fall
2. Na Dwa
3. Scalic Nas
4. The Blue Sky
5. Czy Zostanie Cos Z Nas
6. Jesli Przyjdziesz
7. Here Is Your Love
8. Lies
9. Can You Feel Love
10. What If We Could Change The World
11. Nie Bedzie Wiecej Tak

4 Mayıs 2010 Salı

Cheese People - Cheese People


2003 yılında kurulan dört kişilik Cheese People’ı Rusya’dan çıkan en ilginç grup ilân ediyorum. Kendi kendime ilân edişimin sebebi ise, pop namına TaTu ikilisinden başka Rus grup tanımamış olmamdan geliyor büyük ölçüde. “Ruslardan iyi pop grubu çıkmaz” diyenlere, “arada bir çıkar” demeye getiren Cheese People, Eurovision çağrışımlı sunî bir poptan ziyade canlı enstrumanlar, sample oyunları, minik deneysel girişimler ve bu müziğe çok iyi uyan bazen Olya Chubarova, bazen Anton Zalygin vokali ile rock yatkınlığına sahip bir pop yapıyor. Kimileri buna disco punk da diyor. İş oralara kadar varırsa, bu işin kompetanı olan, yakında burada sözü edilecek başka bir grup var ki ister istemez karşılaştırmalar üşüşüyor zihinlere. Zaten kendilerinden bahsedilirken çeşitli ilginç grup isimleri geçiyor. Etkilendiklerini söyledikleri müzikler arasında Prodigy, Gloria Gaynor, Jamiroquai gibi dereden tepeden pop tazahürlerini görünce insan daha dinlemeden heyecan yapabiliyor.

Fıkır fıkır müziklerinin gölgesinde serinleyen absürd şarkı sözleri, Yeni Dünya’daki akranlarına özenir gibi görünse de, zaten bu peynir milleti böyledir. Sözlerin içeriği yerine, onların melodik yapılanmaya bulundukları fonetik katkılar daha ön plandadır çoğu zaman. 2006 yılında Psycho Squirrel adlı ilk albümlerini yayınlamışlar. Fakat kendi isimlerini taşıyan ikinci albüm, aslında ilk albümde de yer alan bazı şarkıların yanına Wake Up, I Hate This Sound parçalarının ve Ua-A-A! remixinin (o da ayrı bir güzel!) eklendiği bir yeniden görücüye çıkarma hadisesi. Indie camiada biraz daha tanınmak adına yapılan popüler ticari hamlelerden biri yani. Gerçi buna da pek gerek olmadığı söyleniyor. Kendi memleketinde oldukça popüler olan grup, dışarı açılma konusunda pek sıkıntı yaşamamış. Deli dolu şarkılarındaki şeytan tüyü, buna benzer karışımlara meraklı dinleyicileri kolayca etkisi altına alacaktır.

Albümün en iyilerinden biri olarak gördüğüm Stroitel ile kapılarını açan bu hoş albüm, devamındaki Ua-A-A! ve disco punk tabirini gururla taşıyan Catch U ile ise dans ettirme kabiliyetini gösteriyor. Beastie Boys’un hip hoplarına benzeyen Boombasters ve sağlam birilerinin trip hoplarına benzeyen Tibet+6++ albümün nefis salatasına peynir dilimliyorlar. Sözünü ettiğim en iyilerinden biri olan Down & Down’ın ilginç akustik havası, Olya ve Anton’un insanı geren vokalleriyle çok çok güzel olmuş. Eats Your Popcorn ve I Hate This Sound sayesinde disco funk enerjilerini de kanıtladıktan sonra müzik yolunu buluyor, kulaklara peynir ziyafeti çekiyor adeta. Bu yüzden her peynir severe gönül rahatlığıyla tavsiye ediyoruz. Özellikle kendilerini tek bir peynir çeşidiyle sınırlamayıp, hepsinden azar azar tatmayı sevenlere.

1. Stroitel
2. Ua-A-A!
3. Catch U
4. Boombaster
5. Moon
6. Wake Up
7. O-Djaz
8. Tibet+6++
9. Down & Down
10. Open Your Eyes
11. Eats Your Popcorn
12. I Hate This Sound
13. Ua-A-A! (Yow-Row from Gari Remix)