5 Temmuz 2009 Pazar

Metric - Fantasies


New York kökenli dörtlü Metric, bugüne dek yapmış oldukları dört albümlerini de dinlediğim tecrübeli bir indie pop/rock grubu. Takip edilmeyi hak ediyorlar. 1998’den beri bir arada olmalarına rağmen ilk albümlerinin 2003’te çıkması da, sanırım o araya sıkıştırmış oldukları iki EP’nin alacağı tepkileri bekleme amaçlıydı. İlk albüm Old World Underground, Where Are You Now?, diğerlerine göre daha iyiydi benim için. IOU ile, Hustle Rose ile, Dead Disco ile çok fırıldak ve bir o kadar da ölçülü bir albümdür. Sonrasında yayınladıkları Live It Out (2005) ve Grow Up and Blow Away (2007) de fena değildir. O albümleri düşündüğümde aklımda şarkı ismi kalmamış olmasına rağmen, hafızamda hep iyi anımsadığımdır önemli olan. Yine de ilk albümleri bana göre en iyileriydi. 2009 tarihli Fantasies çıkana kadar.

Gruba karakterini veren en önemli unsur, Yeni Delhi/Hindistan doğumlu Emily Haines’ın belli bir limiti aşmadığı vokali ve grupla birlikte yazdığı şarkılara kattığı synth duyarlılığının alternatif rock ile olan sıkı ilişkisi. Yani artık albümlerinin çıktığı şirketlerin bağımsız oluşlarından başka grubun müzik yönünden pek indie’liği kalmamış denebilir. Bunu piyasa pop/rock çehresiyle değerlendirmek de doğru olmaz. Çünkü Heines’ın ses benzerliğini paylaşan pek çok kadın şarkıcı ve Metric’in müzik benzerliğini paylaşan pek çok grubun var olmasına rağmen ilk albümlerinden bu yana sürekli gelişme gösteren Metric, kariyerlerine kattıkları Fantasies ile ister indie, ister alternatif, ister mainstream yönü ağır basan pop/rock kulvarında ağırlığı hissedilen bir grup artık. Help I'm Alive, Satellite Mind, Stadium Love, Front Row belki de en doğru benzetmeyle taş gibi şarkılar.

Önceki şahsi fikirlerime dayanarak Metric’in slow parçalar yazmada sorunlar yaşadığını düşündüğüm olmuştu. Bunda Emily Heines’ın biri Metric kurulmadan önce olmak suretiyle iki solo albümünün neredeyse tamamını oluşturan bu tip şarkılarla vasatlaştığını hissetmem de etkilidir. Gerçekten benim için tahammül edilir cinsten değildi o sololar. Fakat rock desteğiyle Blindness, elektronik desteğiyle de Collect Call isimli daha sakin parçalarla albümün kulaklara saldığı kökleri daha da sağlamlaştırıyorlar sanki. Metric kuruluşundan bu yana eteğinde taşıdığı rock, pop, elektronik, new wave artık ne varsa, hepsini iyi yazılmış şarkılarla Fantasies albümünde hiç de eğreti durmayan biçimde karıştırmış. Tecrübe böyle bir şey.

1. Help, I'm Alive
2. Sick Muse
3. Setellite Mind
4. Twilight Galaxy
5. Gold Guns Girls
6. Gimme Sympathy
7. Collect Call
8. Front Row
9. Blindness
10. Stadium Love

2 Temmuz 2009 Perşembe

Michael Jackson - Bad


Michael Jackson öldü!” TV’lerde “Son Dakika” olarak böyle bir altyazı gördüğünüzde hayretler içinde kalıyorsunuz. İlk merak ettiğiniz “nasıl” oluyor. Bırakın öleceğini, yaşlanacağını bile düşünmemişsiniz çünkü. Sonrasında ekranda dönüp duran klipleriyle geçmişe gidiyorsunuz. Çünkü orada mutlaka iyi veya kötü anımsadığınız bir Michael Jackson oluyor. Çok sadık olmasanız da, benim gibi sadece 2-3 albümlük bir geçmişiniz de olsa, o geçmişe bir şekilde izini bırakmış olduğunu anlıyorsunuz. İzlediğiniz kliplerde gördüğünüz Michael Jackson figürleri, tripleri, çığlıkları, sahip oldukları anlamdan bir kat daha anlamlanıyor. Öldüğü için değil. En azından benim açımdan öyle değil. Ondan, müziğinden, sesinden çok uzun bir süre kopuk olduğumdan dolayı. Onun albümlerini veya kliplerini el altında bulundurmadığım için, onlara tesadüfen rastladığım her an bir şekilde o anılara geri dönüş yaşıyordum ben. Yani onun sizde iz bıraktığını anlamanız için, ona geri dönmeniz gereken müzisyenlerden biriydi Michael Jackson. Bunun için ölmüş olması gerekmiyordu.

“Pop müzik öldü”, “geçmişim koptu gitti” türü yorumları doğru bulmuyorum. Tek sorun, artık Michael Jackson’ın yeni bir albüm yapmayacak, yeni konserler vermeyecek olması. O dopdolu geçmişin içinde zaten hepsinden fazlaca mevcut. Birçok pop, r&b, soul müzisyenine ilham kaynağı olmuş görsel-işitsel materyale artık çok daha kolay ulaşılabiliyor. Hem de en son teknolojiyle yenilenmiş biçimde. Ama ölümüne üzüldüğümüz kişi, sadece ardında bıraktığı işlerle değil, kişiliğiyle de yüreklere dokunmuş olmalı ki, ölümü gerçek bir kayıp gibi anımsansın. İşte onun ardında bıraktığı şey, müziğinin ve o müziğini sahnede yaşarken hayranlarına aktardıklarının insani dökümünden ibaret. Benim için hangi liderle tokalaştığı, hangi klibinde savaş karşıtı kopyala/yapıştır arşiv görüntüleri kurgulattığı, hangi hayır organizasyonlarına yardımda bulunduğu, nerelerine estetik ameliyat yaptırdığı, derisini ne kadar beyazlattığı, ne tip skandallara adının karıştığı hiç önemli olmadı. Ben Michael Jackson’ı sadece kendi müziğinin içinde tanıdım ve öyle sevdim.


Kime sorsanız en iyi MJ albümünün Thriller olduğunu söyler. Eğer onu bir müzikal kültür (ve artık kült), bir ikon, bir “King of Pop” olarak tanımlayacaksak tamamen doğrudur. Thriller’ın çıkışına kendini ona hazırlamış bir müziksever olarak yetişemesem de, sonrasında daha bilinçli bir şekilde geri döndüğümde ve çıktığı dönemi salim kafayla tarttığımda bu fikrim değişmedi. Revolver (The Beatles) 60’larda, Nevermind (Nirvana) 90’larda ne ise, Thriller da 80’ler pop müziği için oydu. Ama birçoğumuz için yetişemediklerimizden daha önemli bir şey varsa, o da yetiştiklerimizdir. Çünkü en sevdiğimiz şarkılar ve albümler, onları ilk duyduğumuz anlarda beynimizin rahminden çıkar, bizimle beraber büyür. Hele de 80’lere denk geldiyse, hele de ergenliğimizin dayatmalarına, gelecek kaygılarımıza, içimizdeki “ergen”e biryerlerden dokunabildiyse çok daha anlamlıdırlar. Çünkü hemen herkes o dönemlerinde bazen belli eder, bazen içine atar. Bir şeylere, birilerine karşı “kötü” olduğumuz bir dönemdir o…

İşte 1987 tarihli Bad albümü benim için bu yüzden Thriller başyapıtından daha ayrı bir anlam taşır. Para verip satın aldığım çok albüm vardır öncesinde. Ama bir Michael Jackson albümüne para vermenin de mümkün olabileceğini bana kanıtlamıştır. Tabi öncesinde TV’lerde hırçın Bad’in akılda kalıcı bas ritimlerine tuz biber olmuş hırçın klibine, The Way You Make Me Feel’in, gece vakti hoşlandığı kızın etrafında türlü enteresan figürle dört dönen, sonunda onu kafalayan sempatik delikanlının videosuna tav olmuşsunuzdur. Bir kasete para vermek zor iştir biraz da. Etrafta bir sürü kaset vardır ve iki gün dinleyip bir kenara kaldıracağınız bir kaset almak istemezsiniz. Sonunda paraya kıyar alırsınız ve size sevdiklerinizin dışında, Dirty Diana, Smooth Criminal, Man In The Mirror gibi başka sürprizler de sunarlar. Sonra onların da kliplerini görürsünüz, iyice bağlanırsınız. O dönemi, onu yanınızda götürdüğünüz tatili, onunla geçirdiğiniz daha ayrıntılı anıları beyniniz bir kenara not eder. Sonrasında ne zaman o melodilere rastlarsınız, beyin onları arşivinden çağırır, film şeritleri gözünüzün önünden geçmeye başlar.

Evet Thriller öncesinde bir disko klasiği olan Don't Stop 'Til You Get Enough ve Dangerous albümündeki Black or White, Jam, Heal The World şarkılarının kliplerini bugün izlediğimde yine duygulanıyorum. Anlatmak istediğim, MJ bugün ölmemiş olsa, bunları izlediğimde yine duygulanırdım. Çünkü Dangerous sonrası neredeyse tamamen Michael Jackson’dan koptum. Bunun çeşitli sebepleri var elbette. Bir doygunluk hissi belki de. Burada adını andığım şarkı ve albümler MJ kavramının ne olduğuna beni fazlasıyla ikna etmişti. Onu şarkı söyleyip dansetmediği anlarda pek umursamıyordum. Zaten o anlar dışında yüzünü gözünü, mimiklerini, çığlıklarını saklıyordu herkesten. Kimseye dokunup mikrop kapmak istemediği, solunum yollarını korumak için maske takarak gezdiği anlarla değil, kan ter içinde hiçbirşeyi umursamadan şarkı söyleyip dans ettiği, insanlara dokunduğu, onları öptüğü anlarla Michael Jackson’dı o…


Dünya çapında 750 milyon sattığı söyleniyor sürekli. Sony ile olan ilişkisinin dağıtım alanı genişlemesi sonrası da böyle bir rakamın ortaya çıkması ilginç. Anlaşma yaptığı zaman 1 milyar dolar ciro hedefleyen Sony, sadece MJ isminden her yıl 300-350 milyon dolar garanti ciro etmekte. Sevgiyi ölçmenin günümüz ölçütleri bunlar. Oysa rakamların erişemediği yerlere bile büyük bir sevgi ulaştırabilmiş bir adam. Bu sevginin Elvis, Jimi Hendrix, Beatles, Marilyn Monroe, James Dean, Kurt Cobain gibi kültleşmiş bir kalıba dökülmesi, daha kendisi hayatta iken bile ivmeliydi. Artık bundan sonra Swatch saatlerinin üzerindeki Che modeli gibi, vazgeçilmez bir kapitalizm mamülüne dönüşmesi de kaçınılmaz. Tüm bunlar MJ adından hiçbirşey götürmez. Onu müziği ve sahnesiyle hatırladığımız, ona “King of Pop” dışında bir ürün muamelesi göstermediğimiz sürece. Ama buna o kadar yatkınız ki! Çünkü kötüyüz!

1. Bad
2. The Way You Make Me Feel
3. Speed Demon
4. Liberian Girl
5. Just Good Friends
6. Another Part of Me
7. Man in the Mirror
8. I Just Can't Stop Loving You
9. Dirty Diana
10. Smooth Criminal

30 Haziran 2009 Salı

Issız Ada Radyosu Arşivi (Haziran 2009)

The Ditty Bops - Summer Rains
Yıl: 2008 ABD
Tür: Indie Pop, Folk Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "What Happened to the Radio"
The New Mastersounds - Plug & Play
Yıl: 2008 İngiltere
Tür: Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "All We Can Do"
 
Kasabian - West Rider Pauper Lunatic Asylum
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Alternative Dance, Indie Rock
 "F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fast Fuse"
 
The Ruby Suns - Sea Lion
Yıl: 2008 Yeni Zelanda
Tür: Neo-Psychedelia, Indie Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Tane Mahuta"
Vega - India
Yıl: 2003 İspanya
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Directo al sol"
 
Fink - Sort of Revolution
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Indie Folk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nothing is Ever Finished"
Malcolm Middleton - Waxing Gibbous
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Zero"
Static-X - Cult of Static
Yıl: 2009 ABD
Tür: Alternative Metal, Industrial Matal
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "Tera-Fied"
 
Tift Merritt - Tambourine
Yıl: 2004 ABD
Tür: Pop Rock, Country
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wait It Out"
Jeremy Jay - Slow Dance
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Pop, Synth Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Winter Wonder"
 
Nocadeň - Ikony
Yıl: 2008 Slovakya
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Na čo asi myslíš"
Dinosaur Jr. - Farm
Yıl: 2009 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Said the People"
Lovers - I Am the West
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "How the Story Ends"
 
Christophe Willem - Caféine
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Synth Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sensitized" (feat. Kylie Minogue)
 
Kent - Vapen & Ammunition
Yıl: 2002 İsveç
Tür: Pop Rock, Alternative Rock
 "F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sundance Kid"
Regina Spector - Far
Yıl: 2009 Rusya
Tür: Pop Rock, Singer/Songwriter
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Blue Lips"
 
Kumka Olik - Jedynka
Yıl: 2009 Polonya
Tür: Pop Rock, Indie Rock
"F" Rate: 3/10
I.A.R. tavsiyesi: "Być na nie"
The Whitefield Brothers - In the Raw
Yıl: 2001 Almanya
Tür: Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Eji"
 
Telefon Tel Aviv - Immolate Yourself
Yıl: 2009 ABD
Tür: Synth Pop, Indie Pop, Ambient Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Birds"
 
Trilok Gurtu - The Beat of Love
Yıl: 2001 Hindistan
Tür: Electronic, Jazz Fusion
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Maya"

23 Haziran 2009 Salı

Anna Puu - Anna Puu


Finlandiyalı şirin mi şirin bir popçu olan Anna Puu, Finlandiyalı olması dolayısıyla doğum ismi olan Anna Emilia Puustjärvi’den kısaltılmış. Oysa bence uzun hali daha afiliymiş. 1982 doğumlu olan Anna Puu, ülkesinde bizim pek bilmediğimiz pop/rock müzisyen yoğunluğu arasından bir şekilde sıyrılıp listelere abone olmuş bu sıralar. Tabii yer Finlandiya olunca, bu şarkıcılar İngilizce konuşulan ülkelerde “indie” pozisyonda kalıyorlar. Ya albümleri geniş kitleler tarafından satın alınmıyor, sadece bloglardan veya ilgili sitelerden izleniyor, ya da kendi vatanlarındaki popülerliğin sefasını sürerek mutlu mesut şarkılarını söylüyorlar. Kendi güzel, sesi güzel Anna, Nisan sonunda çıkardığı Anna Puu adını taşıyan ilk albümüyle jangle pop/soft rock/indie folk karışımını sevenlere dil haricinde hiçbir yabancılaşma yaşatmayan şarkılar seslendirmiş.

Finlandiya, pop, popülerlik, jangle, şirinlik dediysek, verdiği imajın aksine Barbie Girl şarkılar söylemiyor elbette. Büyük oynamıyor, sakin ve mütevazi takılıyor. Açılışta Linnuton puu, kapanışta da Mestaripiirros adlı çok iyi iki olgun şarkı barındıran albüm, bu iki şarkının dışında genel olarak vasatın üzerinde birbirine yakın duran şarkılardan oluşmakta. Birkaç dinleyişten sonra aralarından sivrilenler olur mutlaka. Mesela Kun olet minun ve Idän hitain’in bu kadar tatlı olduğunu ilk duyduğumda fark etmiştim desem yalan olur. Yine iyi şarkılardan biri olan Palava tuuli’nin nakaratı da fena halde Bette Midler’ın bir şarkısını anımsattı. Akustik gitar, piyano, flüt çeşnisini albüm geneline çok ölçülü biçimde dağıtmış, ayrıca her şarkıda kendini kanlı canlı bir eşlikçi gibi hissettiren bas seslerinin şekillendirdiği bestelerden oluşan Anna Puu albümü kesinlikle kulak kabarttığım vakte değdi.

1.
Linnuton puu
2. C’est la vie
3. Melankolian riemut
4. Kaunis päivä
5. Palava tuuli
6. Idän hitain
7. Vieraiden valoon
8. Kun olet minun
9. Kolme vuodenaikaa
10. Mestaripiirros

21 Haziran 2009 Pazar

The Asteroids Galaxy Tour - Fruit


The Asteroids Galaxy Tour çıtır bir indie pop grubu. Bazı kaynaklara göre 6, bazılarına göre 7 Danimarkalı insandan kurulu grup, 2009 Nisan’ında Fruit isminde ilk albümlerini çıkarmış bulunuyorlar. Indie pop tanımı, yüzeyin görünen kısmını oluşturuyor. Fakat alt açılımlarda Funk, Psychedelic Pop (her ne kadar “psychedelic” bir tarafını göremesem de), Soul gibi daha hassas yakıştırmalar yapılmış kendilerine ki, bu yakıştırmalar pek bir yakışmış denebilir. Hatta karanlıkta dinlendiğinde yer yer sahiden ufak çapta bir galaksi turu yaptığınızı düşünebiliyorsunuz. Hikayeleri nedir bilmiyorum (hele o iğrenç albüm kapağından sonra fazla da merak etmiyorum!). Fakat özellikle solist Mette Lindberg’in dünya şekeri vokalinin yukarıdaki yakıştırmalarla bütünleşmiş hoş kombinasyonuna doyamadım desem yalan olmaz, sapına kadar gerçek olur.

10 şarkı bitince “daha yok mu” dedi sanki kulağım. Albümün yıldızı, aynı zamanda ilk single olan The Sun Ain't Shining No More olarak görülüyor. Ama en az onun kadar yıldız, hatta albüm hudutları dahilinde bir altın yıldız olan The Golden Age’i unutmak mümkün değil. Özellikle nakaratıyla tam bir şirinlik muskası olan bu parça yanında Satellite, Sunshine Coolin', Around The Bend şarkıları da yabana atılacak gibi değil. Zaten şu Push The Envelope gereksizliği dışında albümde kötü şarkı yok bana göre. Onu çıkarsan, 9 şarkılık bir albüm olsa bile boyu hiç de kısalmazmış. Sözün özü, insan günü güzel bir albümle kapatınca mutlu oluyor, tekrar dinleyesi geliyor. The Asteroids Galaxy Tour ismini bir kenara not alıyor ki birgün yine aynı şeyleri hissetmeyi ümit etsin.

1. Lady Jesus
2. The Sun Ain't Shining No More
3. Push the Envelope
4. Satellite
5. Crazy
6. The Golden Age
7. Around the Bend
8. Sunshine Coolin'
9. Hero
10. Bad Fever

18 Haziran 2009 Perşembe

Placebo - Battle For The Sun


İyi ve kötünün göreceliği üzerine söyleneceklerin geyikliği üzerine söylenecekler bile artık geyik olmuşken ve 2009 yılında birçok demirbaş müzik insanının albüm çıkarmasıyla ortalığın fena halde karışması beklenirken kendi adıma bu demirbaş kalelerin bir bir yıkıldığını görmek beni çok üzüyor. Bu üzüntünün son ayağı da Placebo oldu. Evet Placebo’nun yeni albümü Battle For The Sun kötü, hem de çok kötü. Hatta bu yıl (bırak bu yılı, kabaca son 5 yılda) dinlediğim en kötü albümlerden biri. Sen geçmişine 5 iyi albüm (Black Market Music yarı yarıya vasattı yalnız) ve Nancy Boy, Pure Morning, Every You Every Me, Taste in Men, The Bitter End, English Summer Rain, This Picture, Protège-moi, Special Needs, Meds ve şu an adını hatırlayamadığım nice alternatif rock marşı sığdırmış bir grupsun. Senin “yeni” diye sunacağın albüm bu mudur? Hayır, Nisan 1’de çıkmış olsa şu albüm, “ne kadar orijinal bir düşünce” diyerek bir süre gülüp “yeni albüm ne zaman acaba” diye sorardım kendi kendime. Elinden geldiğince sadık bir Placebosever olarak bu albümü hak etmek için kendilerine çok kötü bir şey yapmış olmam lazım ki Battle For The Sun saçmalığını reva görmüşler. Veya Brian Molko “ulan nasıl olsa internet var, millet bu albümü satın matın almaz indirir, iyisi mi biz tavan arasında küflenmiş birkaç şarkıyı iteliyelim de yeni albüm aradan çıksın” demiş sanki. Aklıma buna benzer bir sürü komplo teorisi geliyor. Gerçi o kadar dumur da olmadım. Çünkü en baba sinyaller U2, Depeche Mode gibilerden gelmişti. Yine de Placebo yemek yerken ağzını şapırdatmaz, uyurken horlamaz, çişi gelmez, gelse de belli etmez” büyüsüne kapılmışım belli ki. Büyü fena bozuldu, ağzıma geleni söylemek de bu Placebosever’in hakkı olmalı.

Albümde bana göre zaten iyi şarkı yok. Tutup bir de For What It’s Worth’ün single olarak belirlenmesi gibi durumlar da komik kalıyor. Hani biraz zorlasam Speak In Tongues eski günlerin hatırına, eski güzel albümlerinden birinde kıyıda kürek çeksin diyebilirim. İşkembeden salladığımı da düşünmüyorum. Placebo’yu yıllar boyu öyle özümsedim ki, bu albümdeki Ashtray Heart, The Never-Ending Why, Breathe Underwater isimli aldatmacaları “Karizmatik İsimli Placebo Şarkıları”nın müzikal karizmasından ayırmayı becerebiliyorum kendi adıma. Gerçi müzikal anlamda sorun yok. Molko ve arkadaşları nasıl biliyorsanız öyle çalıp söylüyorlar. Ama bu kez çalıp söylediklerinde meymenet yok. Şu 13 besteyi yeni yetme bir grup yapsaydı belki bir kalemde bu kadar kolay harcamazdım. Ama Placebo gibi bir markanın bu lüksü olmamalı. Keşke bir üç yıl daha bekleselerdi de daha iyi bir albümle sahalara dönselerdi. Olmadı 2007 yılında yaptıkları gibi enfes bir cover albümle (Covers) yaza damgalarını vursalardı.

2009 yılını yarıladık. Şu ana dek gözlemlediğim, özellikle bu sene müzik dünyasında babana bile güvenmeyeceksin artık. Ekonomik kriz, küresel ısınma, domuz gribi, terör paranoyası artık bu müzikal kısırlığı neye bağlamalı bilmiyorum ama tez elden şu baba grupların üzerindeki kara bulutlar dağılsın. Yoksa yakında “ne varsa eskilerde var” sözü tarihe karışacak. Moby’nin, Manic Street Prechers’ın falan da yeni albümleri içler acısı. “Baba” kategorisinde olmasalar da, şu ana kadar tek albümlük hatırları saklıdır bende. Fakat onların adını asla Placebo ile yan yana anmam. Özellikle “fakir ama onurlu genç” karakteri gördüğüm son albüm Meds ile bir sonraki albümleri için anayoldan fazla uzaklaşmadan daha farklı bir yöne gideceklerini düşünüp de Battle For The Sun gibi bir çıkmaz sokağa gireceğimi hiç düşünmemiştim. Bu tip durumlarda Placebo benim için bitmiştir” demek erken belki ama içimde kalmasın diye afedersin “Allah belanı versin Placebo demek istiyorum. Biteceksen de öncesinde bir cover albüm daha isteriz yalnız.

1. Kitty Litter
2. Ashtray Heart
3. Battle for the Sun
4. For What It’s Worth
5. Devil in the Details
6. Bright Lights
7. Speak in Tongues
8. The Never-Ending Why
9. Julien
10. Happy You're Gone
11. Breathe Underwater
12. Come Undone
13. Kings of Medicine

13 Haziran 2009 Cumartesi

Lovebugs - The Highest Heights


Basel/İsviçre dolaylarından çıkan Lovebugs beşlisi, haliyle ülkesi İsviçre’de hayli popüler olup, geçmişine 9 albüm sığdırmış tecrübeli bir grup. Müzik camiasında genellikle indie pop olarak tanımlanan müziği, ilk önce pop rock şeklinde daha makul bir tanıma sokulabilir. Yoğun synthesizer kullanımını gitar partisyonları ile başarılı şekilde dengeleyen, üzerine de Adrian Sieber’in ucundan azıcık euro’luğunu sızdırdığı rol kesen vokalini serpiştiren müzikal karakteri, genel anlamda iyi bestelerle şekillenince ortaya dinlemesi zahmetsiz bir albüm çıkıyor. Zahmetsizliği de, Avrupalı grupların çoğunda salgın hastalık olduğu üzere Amerikan özentisi duruşun verdiği yapmacıklığa tahammül etme yönünde insanı zorlamamasından kaynaklanıyor. Grubun öncesini bilmiyorum, pek fazla merak da etmiyorum. Benim için şöyle bir uğranmış duraklardan birisi. Ama ilk dinleyişte bile ışığı olan bir albüm olduğu fikri bende çok kuvvetlendi. Forever Gazing ile enstrumantal bir giriş yaptıkları albümlerine, kıpır kıpır olduğu kadar hisli de bir dans nesnesi olan isim parçası The Highest Heights ile devam ediyorlar. Ardından ilk single 21st Century Man geliyor ki aynı zamanda albümün en iyilerinden biri olması suretiyle ticari yönden de akıllı bir seçim olmuş denebilir. Good Life, Exit, Kitty’s Empire da çok sağlam pop rock, hatta alternatif rock şarkıları. Yani kısaca bazı ufak tefek aksaklıklar olsa da her şey pozitif yönde başlıyor, ilerliyor ve bitiyor.

Fakat benim için esas dumur, bu İsviçreli aşk böceklerinin 2009 yılında Eurovision Şarkı Yarışması’nda ülkelerini temsil ettiklerini öğrenmem oldu. Bölük pörçük izlediğim yarışmada denk gelmediğime üzüldüm. Zira bu albümü dinleyip beğendikten sonra kendilerini sahnede yarışma şarkıları The Highest Heights’i seslendirirken görmek isterdim. Aslında derinlemesine idrak edildiğinde pek de Eurovision kaleminde insanlar gibi gelmediler bana. Gerçi Patricia Kaas da öyle değildi, ne oldu? Başlıbaşına bir tez konusu olan Eurovision oluşumunun kitsch dokusuna ters düştüğünü düşündüğümüz yarışmacılar/şarkılar olmuştur kimi zaman. “Böyle bir sirkte ne işleri var bunların” demişizdir. İşte Lovebugs, böyle bir yarışmaya katıldığına biraz şaşırdığım, ardından “ne işleri var bunların” dediğim türden bir grup oldu benim için. Onları tanımlamak için de daha iyi bir tanımlamada bulunamazdım.

1. Forever Gazing
2. The Highest Heights
3. 21st Century Man
4. Head X
5. How Can You Sleep
6. Good Life
7. Tumbling Down
8. Exit
9. Everything Kills Me
10. Don't Stop Me Now
11. Kitty’s Empire

8 Haziran 2009 Pazartesi

Vega - Metamorfosis


İspanya gezisi sürüyor. Sürüyor sürmesine de, bu milletin müzik anlayışı pek monoton geldi nedense. Latin etiketli geleneksel Gypsy Kings müziğinden değil, Amerikan, İngiliz tarzı pop, rock, indie tabanlı örneklerden söz etmekteyim. Zaten o gelenekle aram hiç iyi değildir. Bu modern müzik-İspanyolca monotonluğu dile bağlanabileceği gibi, bağlanmayabilir, tam tersi İspanyolca’nın cazibesi ile hoş dakikalar geçirebilirsiniz. Lakin modernlikten nasibini almamış ruhsuz bestelerle dolu bir sürü albüm dinledim. Beğendiklerim de oldu ama anlık duygulardı. Bir süre sonra o kadar daralıyorsunuz ki, ileri sarma tuşunun gelmiş geçmiş en faydalı buluşlardan biri olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. 21. yüzyılda hala boğalara eziyet eden bir milletten müzikal anlamda atla deve beklemeyi de içim almıyor kimi zaman. Dinlerken (ve ileri sardırırken) bir yandan da vaktimi aldıkları için dümdüz saydırdığım onca isim arasında birini öyle bir yakaladım ki, piyasaya ilk çıktığı 2003’ten beri hiçbir yerde rastlamamış olmayı neye vermeli bilmiyorum.

1979 doğumlu, asıl adı Mercedes Migel Carpio olan Vega’yı daha yeni duymuş olmanın utancını utanmadan dile getireyim de ders olsun. India (2003), Circular (2006) ve Metamorfosis (2009) adlarına sahip birbirinden güzel üç albüm sahibi güzeller güzeli Vega’nın insanı yormayan, kimi zaman pop/rock klişelerinden beslenen, bazen alternatife, nadiren pop caza kayan müziği ile tanıştığıma çok sevindim. Birbirinden güzel de olsalar, üçünü arka arkaya dinledikten sonra fark ettim ki son albüm Metamorfosis ayrı bir güzel. Adeta İspanyolca ile sevişen sesini her saniyeye sığdıran Vega’nın Lolita, Mágico, Nada Es Infinito, Nueva York ile pop/rock kalitesine vakıf olmanız mümkün. Klişelerden beslenmek her zaman olumsuz sonuçlar vermez. Kaldı ki artık müzik dinlemekten melodik zombilere dönmüş insan evladı üzerinde bazen Eurovision tadı bırakan (ama yağsız tarafından!) Vega’nın o aşina müziği bile farkını bir şekilde hissettirebilir. Olgun, duyarlı, güçlü bir klişe bile Vega örneğinde olduğu gibi o kadar eciş bücüş İspanyol grubundan/şarkıcısından gına gelmiş dimağlara o farkını, veya farksızlığını fark olarak algılatan hassaslığını kulaklara tattırabilir. Bu kadar İspanyolca yeter, Vega uzun bir süre o ihtiyacı idare eder.

1. Lolita
2. Mejor Mañana
3. Nueva York
4. Cuánta Decepción
5. Nada es Infinito
6. Dentro
7. Princesa De Cuento
8. Te Tengo a Ti
9. Mágico
10. Faro de Guía
11. A Salvo

5 Haziran 2009 Cuma

Lagartija Nick - Larga Duración


Hazır İspanya’ya uğramışken bir de Lagartija Nick dörtlüsünün çayını içelim. Gerçi 1989’dan beri demlenmekte olan o çay, ardında 9 (dokuz) demlik bırakmış olmasına rağmen icra ettikleri rock müziğin sınırlarını zorlamayıp, kendi sınırları etrafında gezinmeyi tercih eden bir görünümden fazlasını tepsiye koymuyor. Nedense bu İspanyol ince bellileri ile içtiğim çaylar hep aynı tadı damaklarımda bırakıyor. Lagartija Nick’te de durum farklı değil. Evet, demliliği üzerine fazla şey söylememek gerek. Fakat nasıl ki çay içerken “ilk içtiğim bardak çok güzeldi, ikincisi biraz fazla demliydi, dördüncünün suyu fazla çekilmişti sanki, yedinci sallama mıydı” gibisinden cümleler kurmayacağımızdan dolayı, nasıl başladıysa öyle biten, en uzunu 3,5 dakika süren 11 şarkı süresince tek bir bardak çay içiyormuşcasına tekdüzelikte ilerleyen bir 2009 albümü olmuş grubun Larga Duracion albümü.

Üç erkek, bir kadından kurulu Lagartija Nick çaycıları arada bir de olsa farklı damak tatlarına hitap etmeye çalışan iyi niyetlerle servis yapıyorlar. Bana göre o tekdüzelikten bir nebze sıyrılan Sin Salir, Cuerpo Y Metne, Linea Recta şarkıları da kendi içlerinde aynı benzerliği barındırmaktalar. Öyle ki, bu üç şarkıdan birini dinleyip diğerlerini dinlemeden bile albüm geneli hakkında bir fikir sahibi olunabilir şeklinde peşin hükmümü taksitsiz dile getireyim. Lagartija Nick’siz de yaşanabilir. Love Of Lesbian nasıl geçmişini merak ettiriyorsa, Lagartija Nick de o kadar “geçmişimden uzak durun, size aradığınızı vermez” diyor sanki. Yine de gönül bu belli olmaz. Geri besleme yapıp geçmişteki 9 (dokuz) albümlerine de kulak atabilirsiniz.

1. De Par en Par
2. Cuerpo y Mente
3. Clavo Ardiendo
4. Sin Salir
5. Variación y Error
6. Nuevo Nexus
7. Sol
8. Sistemas de Visión
9. Línea Recta
10. Larga Duración
11. En mi Nombre

1 Haziran 2009 Pazartesi

Passion Pit - Manners



Birleşmiş Milletler’den toplanmış gibi duran Michael Angelakos, Ian Hultquist, Ayad Al Adhamy, Jeff Apruzzese, Nate Donmoyer isimlerine sahip, üçü gözlüklü, ikisi sakallı beş gençten kurulu Passion Pit, bu tiplere istinaden aygın baygın indie şarkılar çalıp söyleyen bir vizyona sahip değil. Tam tersi, kafalarda amigo kızların hulahop, palyaçoların top çevirdikleri, çocukların balon uçurdukları video kliplerdeki gibi cıvıl cıvıl ortamlar canlandıran elektro-pop şarkılar bile çalıyorlar kimi zaman. Aslında her şey Angelakos’un tek kişilik projesi olarak başlıyor. Çok hisli bir çocuk olmasından dolayı Sevgililer Günü’nde kız arkadaşı için Chunk Of Change isimli bir EP bile dolduruyor. Nasıl olduysa bu EP zamanla eşin dostun eline geçiyor, işler büyümeye başlıyor. İki sevgili arasındaki bu mahremiyeti artık kim bozduysa, bir indie plak firması tarafından önce bu EP güzelce cilalanıyor, bonuslanıyor ve Angelakos’un Sevgililer Günü hediyesi, bir anda Passion Pit’in çıkışını ilan ediyor. Aralarında Death Cab For Cutie’nin de bulunduğu bazı tanınmış grupların konserlerinde açılış yapmalarıyla ilk albümleri Manners’ı çıkaracak kadar destek topluyorlar.

Manners albümü, cıvıl cıvıl ortamlar yanında, belki de daha ağırlıklı olarak olgun bir indie/synth pop karakteri taşıyor. İlk dinleyişte dikkatimi çeken Little Secrets, To Kingdom Come ve Seaweed Song olmasına rağmen, daha sonraları grubun biraz daha gizemli ve deneysel yönlerini ortaya koyan Moth's Wings, Let Your Love Grow Tall gibi bestelerini de potaya sokabiliyorum. Chunk Of Change hediyesinde de yer alan, bir sevgiliye hangi ruh haliyle böyle enteresan bir şarkı yazmış acaba dedirten Sleepyhead (dinledikten sonra kızın yüzünün aldığı şekli tahmin etmek olanaksız gibi geliyor) ve diğer Angelakos besteleri, en başta türün sadık hayranları tarafından kesinlikle ıska geçilmemeli diye düşünüyorum. Parlak bir gelecek vaat ettikleri kesin. Bazıları bunu Chunk Of Change EP’si sonrası bile söylemişlerdi. Yine de böyle durumlarda kesin konuşmak için full albümleri beklemek gerek. Manners da alana indiğine göre Passion Pit’in önü açık. Böyle birkaç albüm daha çıkardıkça kendini daha da geliştirecek, günümüzün heyecan verici synth pop insanlarına erişmeleri hiç de zor olmayacaktır.

1. Make Light
2. Little Secrets
3. Moth's Wings
4. The Reeling
5. Eyes as Candles
6. Swimming in the Flood
7. Folds in Your Hands
8. To Kingdom Come
9. Sleepyhead
10. Let Your Love Grow Tall
11. Seaweed Song