31 Mayıs 2020 Pazar

Issız Ada Radyosu Arşivi (Mayıs 2020)

Absinthe House - Absinthe House
Yıl: 2020 Yunanistan
Tür: Electronica, Krautrock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Expansion"
Melt Yourself Down - Last Evenings on Earth
Yıl: 2016 İngiltere
Tür: Afrobeat, Art-Punk, Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dot To Dot"
FM - Synchronized
Yıl: 2020 İngiltere
Tür: AOR, Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Superstar"
White Denim - World as a Waiting Room
Yıl: 2020 ABD
Tür: Indie Rock, Neo-Psychedelia
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Don't Understand Rock and Roll"
 
Beretta76 - Black Beauty
Yıl: 2006 ABD
Tür: Indie Rock, Garage Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Paper Doll"
 
Awolnation - Angel Miners & The Lightning Riders
Yıl: 2020 ABD
Tür: Pop Rock, Alternative Dance
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mayday!!! Fiesta Fever (feat. Alexander Ebert)"
VA - Knebworth: The Album
Yıl: 1990 İngiltere
Tür: Pop Rock, Progressive Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: Pink Floyd - "Comfortably Numb"
Lucern Raze - Stockholm One
Yıl: 2015 İsveç
Tür: Garage Rock, Punk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stockholm Syndrome"
 
Fatboy Slim - Halfway Between the Gutter and the Stars
Yıl: 2000 İngiltere
Tür: Big Beat, Funk, Electronic
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sunset (Bird of Prey)"
Sting - Ten Summoner's Tales
Yıl: 1993 İngiltere
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fields of Gold"
Lowburn - Phantasma
Yıl: 2019 Finlandiya
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Freaks"
Bobby Cole - Cool Funk
Yıl: 2020 ABD
Tür: Funk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Urban Organ"
HorseThieves - Pretty Heavy
Yıl: 2020 İngiltere
Tür: Blues Rock, Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Pay the Rent"
Theodor Bastard - Oikoumene
Yıl: 2012 Rusya
Tür: Trip Hop, Darkwave
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Oikoumene"
Chris Joss - Hyperacusis
Yıl: 2020 Fransa
Tür: Funk, Acid-Jazz
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Floating Points"
In Mourning - The Weight of Oceans
Yıl: 2012 İsveç
Tür: Melodic Death Metal, Progressive Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "From a Tidal Sleep"
Beastie Boys - Paul's Boutique
Yıl: 1989 ABD
Tür: Hip-Hop, Rap
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Looking Down the Barrel of a Gun"
Hazy Sea - Coast of the Immortals
Yıl: 2020 Yunanistan
Tür: Hard Rock, Stoner Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Atlantis"
Jungle Fire - Jambu
Yıl: 2017 ABD
Tür: Afrobeat, Latin Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bele Bele"
Junip - Fields
Yıl: 2010 İsveç
Tür: Indie Folk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Howl"

24 Mayıs 2020 Pazar

Lucern Raze - International Breakdown


Luke Reilly'nin öncülük ettiği Stockholm/İsveçli grup Lucern Raze, ikinci albümü International Breakdown'ı dijital 20 Mayıs 2020'de ortamlara sunarak pandemi dönemini ne kadar verimli geçirdiğini gösteriyor. 2015'te çıkan ilk albüm Stockholm One, düz ve sıkıcı bir garage rock örneğiyken, International Breakdown ile elektronik, hip-hop, big beat gibi türleri bu defa garage pop dönüşümüyle renklendiren bir sound benimsemişler. Bence ilk albümden fersah fersah iyi bir müziğe imza atmışlar. Karantina dönemindeki son 6 haftasını grubun müziğini canlandırmaya harcayan Luke Reilly, konuk müzisyenlerle uzaktan etkileşimli kayıtlarını tamamlayıp adeta yepyeni bir Lucern Raze tasarlamış. Black Mekon (Birmingham), Bryson The Alien (Portland), Chemtrails (Manchester), Cherry Pickles (Birmingham), Lou King (Manchester), ShitKid (Stockholm), Sudakistan (Stockholm) ve Swampmeat (Birmingham) gibi daha çok indie ahalisinin tanıdığı bu konuk listesiyle birbirinden eğlenceli ve aynı zamanda tür sınırları içinde kendi ciddiyetini taşıyan şarkılar ortaya çıkarıp 2020'nin en iyi albümlerinden birini dünyaya getirmiş.

Lucern Raze'in bu yeni yüzü, yine Stockholm'üm 90'lardaki renkli gruplardan Whale'i ve bazen de İngiliz The Go! Team'i anımsatıyor. Bir buçuk dakikalık  önce surf/western olarak başlayıp hip-hop'a dönen intronun ardından The Go! Team enerjisi yüklenmiş Super Fun Apocalypse albümün kıvılcımını çakıyor. Big beat ritimlerin üstüne şahane gitar melodileri ve dişi vokalleriyle aynı coşkuyu taşıyan Stockholm Syndrome 2 ve Trädgården, hele de kozmik bir 70'ler space pop modifiyesi gibi duran Trädgården şahane şarkılar. Fatboy Slim hınzırlığındaki Hindsight 2020 ve Ain't No Time For That, disko punk lezzeti Cabin Fever, 90'ların efsane bağımsız şirketi Ninja Tune ruhuna sahip Silver Ghosts We Ride At Dawn ve Return Of The Scarecrow, kapanışa western, Henry Manchini ve underground hip-hop karması bir aura katan Metaphysical Sacrifice ve diğerleri International Breakdown'ı capcanlı, eğlenceli, aynı zamanda kaliteli bir albüm yapan unsurlar. Bir süre sonra plak olarak da piyasaya sürüleceği duyurulmuş ki, özellikle Super Fun Apocalypse ve Trädgården'ı o kanaldan dinlemek müthiş olurdu. Karantina sürecini böyle verimli kullandığı için Luke Reilly ve ekibinin örnek teşkil etmesini diliyorum.

1. Intro / Nothing To See Here, Officer
2. Super Fun Apocalypse (feat. Bryson The Alien)
3. Let's Be Badder (feat. Cherry Pickles)
4. Hindsight 2020 (feat. Lou King)
5. Ain't No Time For That (feat. Bryson The Alien)
6. Stockholm Syndrome 2 (feat. Chemtrails)
7. Cabin Fever (feat. Black Mekon)
8. Trädgården (feat. Shitkid)
9. Elvis Ronaldo (feat. Sudakistan)
10. Silver Ghosts, We Ride At Dawn
11. Honey
12. Return Of The Scarecrow (feat. Bryson The Alien)
13. Metaphysical Sacrifice (feat. Swampmeat Family Band)

12 Mayıs 2020 Salı

IST IST - Architecture


2014'te Greater Manchester/İngiltere'de kurulan post-punk dörtlüsü IST IST, yaptığı çalışmaları ilk olarak 2018'de gün yüzüne çıkarmaya başlamış bir grup. Biri konser olmak üzere dört EP çıkardıktan ve kendi çekirdek hayran kitlesini oluşturduktan sonra yavaştan ilk albümüne materyal hazırlamaya başlamış. Architecture ismini verdikleri debut, 1 Mayıs 2020 itibariyle malum ortamlardaki yerini aldı. Bir post-punk sever olarak albümde farklı bir şeyler bulamamakla birlikte öyle bir arayışta olmamanın rahatlığıyla albümün keyfini çıkardım. Keyfi çıkarılacak bir albüm olması, post-punk sevmekle doğrudan ilgili. Zira ortalığı inletecek bir albüm olduğu söylenemez. Her şeyin olması gerektiği gibi olması, olgun şarkılarla bu olasılıkların notalara dökülmesi yeter. Bir de Adam Houghton gibi karizmatik post-punk vokaliniz bu şarkılara ses verdiyse o gotik atmosferde dönüp duran rock şarkılarındaki ince nüansları, klas dokunuşları fark etmenin mütevazi mutluluğunu yaşıyorsunuz.

Aslında albüme kulak vermemi sağlayan, grubun albümden çıkardığı ilk teklisi You're Mine oldu. Şarkının tipik ve karizmatik post-punk revival karakteri, bunun geldiği yerde daha çok olduğuna dair bir düşünce uyandırdı. Bu düşünceyle başladığım Architecture, ilk 1:20 dakikası minimal gotik synth notaları eşliğinde Adam Houghton'ın vokaliyle geçtikten sonra geri kalan yaklaşık 2 dakikalık süresinde güçlü bir enstrümantal rock şarkısına evrilen Wolves ile başlıyor. Peşinden You're Mine, onun peşinden de Black gelince oturduğum yerden şöyle bir doğrulup daha bir dikkat kesildim. İlk iki şarkının puslu havasının arasından az da olsa ışık hüzmeleri sızdıran Black, buna rağmen o kasvet konseptini koruyan bir şarkı. Silence, Discipline, Night`s Arm ve diğer şarkılardan farklı olarak sadece synth altyapısı ve Houghton vokaliyle kaydedilmiş Drowning In The Shallow End yine albümün kalite çıtasını yukarı taşıyan şarkılar. Yarısı başka, diğer yarısı başka telden çalan, bu sayede bir post-punk anıtı gibi duran Slowly We Escape, Wolves'un yaptığı has açılışa, has bir kapanışla karşılık veriyor. Albümdeki A New Love Song ve Under Your Skin'e ise kanım hala ısınmış değil. 8 şarkıda bırakabilirlermiş. Ama bu haliyle bile tadında bırakılmış Architecture, türünün inceliklerini yansıtan bir albüm, IST IST de bundan sonrası takip edilecek bir grup olarak kazanımlara ekleniyor.

1. Wolves
2. You're Mine
3. Black
4. Discipline
5. A New Love Song
6. Silence
7. Drowning in the Shallow End
8. Night's Arm
9. Under Your Skin
10. Slowly We Escape

7 Mayıs 2020 Perşembe

Hazel English - Wake UP!


1990 Sydney/Avustralya doğumlu Eleisha Caripis ya da kendisine layık gördüğü müzisyen ismiyle Hazel English, 2016 ve 17'de çıkardığı iki EP sonrası önemli miktarda beğeni kazanmış, hatta Lord Huron ve Death Cab For Cutie gibi indie camianın önemli isimleriyle birlikte tura bile çıkmış bir indie pop/ dream pop müzisyeni. Tabii bir yandan kendi konserlerini de vererek ortama iyice ısınmış. Öyle ki, iki EP sonrası yine 2017'de beş şarkılık mini bir konser albümü bile çıkarmış. Artık kendisinden uzun metraj bekleyen hayranlarıyla kavuşması ise 2020 Nisan sonunu bulmuş. Bu ön bilgilerden bihaber olarak hoş albüm kapağı neticesinde düştüğüm debut Wake UP!, korona günlerinin evde geçirilen sıkıntılarını bir nebze hafifleten, renklendiren uğraşlardan biri oldu. Albüme gelene kadarki  ev yapımı "bedroom pop" tipi sound ile ufaktan vedalaşıp, stüdyo müzisyenleriyle canlı kayıtlar yapan English, çok isabetli bir karar verdiğini kanıtlıyor. Bu kayıtların yarısını Los Angeles'ta yapımcı Justin Raisen ile (Sky Ferreira, Charli XCX, Angel Olsen), yarısını da Atlanta'da yapımcı Ben H. Allen (Deerhunter, M.I.A, Animal Collective) ile yapmış olmasının payı da büyüktür. Zira parantez içindeki isimlerle çalışmış bu iki yapımcının iş ehli oldukları su götürmez.

Sound olarak bazı kaynaklarda The Mamas & The Papas, The Zombies, Jefferson Airplane gibi dev isimlere yakın olarak gösterilmesi aldatmasın. Bu isimlere düzinelercesini de ekleyerek günümüzde onlara yakın müzik yapan yine düzinelerce grup/şarkıcı ekleyebiliriz. Yani bu sound benzerliği Hazel English'e özgü bir durum değil. Geçmiş hep ilham verir. Ama onun da kendine özgü tarafları yok değil. Öncelikle lirik olarak çok güçlü. Konsept ve vizyon olarak albüm isminden de anlaşılacağı üzere genel bir uyanış felsefesine sıkı sıkı sarılmış durumda. Çeşitli kaynaklara demeç vermeyi seven, verdiği demeçlerle ne kadar zeki ve olgun bir müzisyen kafasına sahip olduğunu gösteren English, Melbourne'da yaratıcı yazarlık okumuş ve bir dönem kendini şiir yazımına vermiş. Laf olsun, kafiye uysun diye söz yazmıyor. Kişisel mantrasını, herkes için farklı anlamlara gelmeye müsait "uyanış" kavramı çerçevesinde kelimelere döküyor. Romantik, ruhani, öznel olabildiği kadar, gerçekçi ve nesnel de olabiliyor. Özellikle 60'lar dengeleri ile günümüz sosyal medya çılgınlığı arasında paralellikler kurarak sanki harika bir hayat yaşıyormuşuz yanılgısına kapılmamızı eleştiriyor. Güç dinamiklerinin dengesizliğinin romantik ya da ekonomik olsun, hayatımızı ne kadar değiştirdiğinin, en önemlisi de bu değişime izin verişimizin muhasebesini yapıyor.


Tabii işin müzikal kısmına vurulduktan sonra bu lirik zenginliğini keşfetmek daha da hoş oldu. O kısım da 60'lardan beslendiğini belli eden, ama ruh olarak günümüz indie pop/dream pop standartlarının üstüne çıkan nitelikte. Açılıştaki Born Like o leziz pop tadını hemen damağımıza yerleştiriyor. Albümün yıldızı sayılan Shaking, böyle sayılmasını haklı çıkaracak çok güçlü bir indie pop hissiyatına sahip. Ama ne yazık ki "çok güzel şarkıların çok kötü klipleri olur" önermesine bir tuğla daha koyan saçma videosu önünüze düşerse hemen kapatın ki şarkının temizliği lekelenmesin. Bunu en son Blaue Blume'un benzersiz Vanilla şarkısının berbat klibinde yaşamıştım. Shaking de görerek değil, dinleyerek tadına varılacak şarkılardan. Born Like ve Shaking ile birlikte 10 şarkılık albümün bana göre A sınıfı diğer şarkıları, geçmiş ve şimdi arasında tutkulu bir köprü kurmuş Like A Drug, nakaratına binip uçulası Off My Mind, tatlı bir gün batımı hüznü sırtlanmış Combat, yine kalp kıran 60'lar soslu, efkar saçan nakaratlı kapanış güzelliği Work It Out şeklinde. Wake Up!, Five and Dime, Waiting ve Milk and Honey şarkıları da albümün genel bir kimlik edinmesine katkı sağlayan, o 60'lar ve günümüz arasındaki köprünün inşasında önemli rolleri olan şarkılar.

Sürekli pop kelimesi kullanıldığı yanıltmasın. Gitar destekli, bu sayede tene daha bir işleyen pop parçaları bunlar. Herhangi birinin arkasına birkaç soul vokalist ablamızı koysak, onlardan "doo wop, doo wop, ye, ye" istesek hiç sırıtmaz. Eski filmlere ve vintage kıyafetlere takıntılı olan English'in bunu müziğine de yansıtması kaçınılmaz. Ama bu kaçınılmazı o kadar cazip hale getiriyor ki, o şarkılardan da kaçılamıyor. 15 yaşından beri ilgi duyduğu sürrealizm, dadaizm, Philip K. Dick romanları vs. için artık kendi süzgecinden geçirerek şarkı formatına sokma zamanının geldiğini hissetmesi ortaya Wake UP! gibi şahane bir albüm çıkarmış. Yine de bunların hiçbirini bilmeden bile sevilebilecek, indie/alternative pop seven güzel insanları mest edebilecek 10 şarkı keşfedilmeyi bekliyor. "Umarım kendi iç gerçekliklerini arama, kendi iç güçlerini bulma konusunda başkalarına ilham verebilirim" şeklinde bildik demeçler veren Hazel English, klişe de olsa kulağa güzel gelen sözlerine "gerçekten dinamik bir şey yaratmak istedim, biraz da vahşi" diye son vererek, az da olsa kafasındaki o tatlı vahşiliğin tanımını yine şarkılarına saklıyor.

1. Born Like
2. Shaking
3. Wake Up!
4. Off My Mind
5. Combat
6. Five and Dime
7. Like a Drug
8. Waiting
9. Milk and Honey
10. Work It Out

30 Nisan 2020 Perşembe

Issız Ada Radyosu Arşivi (Nisan 2020)

TOPS - I Feel Alive
Yıl: 2020 Kanada
Tür: Indie Pop, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Feel Alive"
Speedometer - Our Kind of Movement
Yıl: 2020 İngiltere
Tür: Funk, Soul
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kashmir"
VA - Rangarang: Pre-Revolutionary Persian Pop
Yıl: 2011 İran
Tür: Persian Pop, Psychedelic Pop, Folk Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Googoosh - "Age mishod che mishod"
Social Raygun - El Hombre Pintado
Yıl: 2020 ABD
Tür: Indie Rock, Spaghetti Western, Alt. Country
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "El Hombre Pintado"
Wolfheart - Wolves of Karelia
Yıl: 2020 Finlandiya
Tür: Melodic Death Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Hammer"
Wild Tinderbox - Hardboiled Fire
Yıl: 2020 ABD
Tür: Hard Rock, Psychedelic Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hypocrisy"
Loft Beach - Anywhere
Yıl: 2020 Çin
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Spaceman"
Toto - Old Is New
Yıl: 2020 ABD
Tür: AOR, Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Alone"
Steve Howe - Turbulence
Yıl: 1991 İngiltere
Tür: Progressive Rock, Instrumental
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sensitive Chaos"
Kris Bowers & VA - Green Book OST
Yıl: 2018 ABD
Tür: Soul, Pop, Classical
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: The Blue Jays - "So Long Lovers Island"
Los Pecadores - Tough Love
Yıl: 2020 İngiltere
Tür: Surf Rock, Garage Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Inferno"
 
 
Mentrix - My Enemy, My Love
Yıl: 2020 İran
Tür: Iran,an Pop, Tribal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dreams"
Sweet Crude - Officiel//Artificiel
Yıl: 2020 ABD
Tür: Indie Pop, Alternative Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Officiel//Artificiel"
 
 Whiskey Wolves of the West - I Can't Take Me Anywhere
Yıl: 2020 ABD
Tür: Country, Folk Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nashville Condominium"
 
 
Melt Yourself Down - Melt Yourself Down
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Afrobeat, Art Punk, Funk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mouth to Mouth"
 
Rachid Taha - Rock'n' Raï
Yıl: 2020 Cezayir/Fransa
Tür: Raï, Rock, Pop, Best Of
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rock El Casbah"
The Courettes - Here Are The Courettes
Yıl: 2015 Danimarka
Tür: Garage Rock, Punk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "We're Gonna Die"
Tussilago - Sense of Me
Yıl: 2020 İsveç
Tür: Indie Rock, Psychedelic Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Jammet"
Dear Moon - Arise
Yıl: 2020 Finlandiya
Tür: Indie Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Das Mekanik"
 
Tamikrest - Tamotait
Yıl: 2020 Mali
Tür: Tishoumaren, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Anha Acha Wad Namda"

25 Nisan 2020 Cumartesi

Yes - Union


Jon Anderson, 1979'da ayrıldığı Yes'e 1983'te geri döndü. Onunla beraber Tony Kaye de dönüş yaptı. Trevor Rabin de o yıl gruba katıldı. Zaten Yes çatısı altında olan Chris Squire ve Alan White ile birlikte Jon Anderson (vokal), Trevor Rabin (gitar, keyboard, geri vokal), Chris Squire (bas gitar, geri vokal), Tony Kaye (keyboard), Alan White (davul, perküsyon) olarak son şeklini alan kadro 90125 (1983) ve Big Generator (1987) albümleriyle grubun en fazla ticari başarı elde ettiği iki albüme imza attı. Ama Yes dediğimiz oluşum, 1968'den bu yana büyük bir progressive rock okulu gibi olduğundan, başka büyük müzisyenlerin de mesai harcadığı bir yerdi. Jon Anderson, bu iki albümden sonra gruptan ayrılıp o okulun diğer hocaları olan eski Yesçiler Steve Howe (gitar), Rick Wakeman (keyboard) ve Bill Bruford (davul) ile Anderson Bruford Wakeman Howe (ABWH) grubunu kurdu, yanına basçı Tony Levin'i de alarak aynı isimle 1989 tarihli bir albüm bile yaptılar. 1990'da ABWH ve Levin ikinci albüm için çalışmaya başladılar. Ne var ki ticari başarının tadını alan, ABWH projesine de bir türlü ısınamayan plak şirketi Arista onlardan Yes tarzı radyo hitleri bekliyordu. Anderson'ın Yes'i ortada bırakıp eski Yes tayfasıyla başka şeyler yapmasının kimseye pek bir faydası olmadı açıkçası. ABWH'un birkaç bitmiş şarkısına vokallerini eklemek için Los Angeles'a giden Anderson, orada Trevor Rabin ile buluştu. Bu buluşma, herkes için çok önemli şeylerin temelini de atacak bir buluşmaydı.

Yes'in üzerinde çalıştığı şarkıları dinleyen Anderson, Rabin'e o şarkılara vokal yapmayı önerdi. Karşılığında da ondan ABWH için hit bir şarkı istedi. "O dönem tek ihtiyaçları iyi bir tekliydi" diyen, 80'lerde nice Yes hiti çıkarmış Rabin, dostunu kırmadı ve aralarında efsane Lift Me Up'ın da yer aldığı üç adet demoyu Anderson'a dinletti. Ama bunlardan sadece birini verebileceğini, diğerlerini Yes albümü için kullanacağını söyledi. Ama üçünü de isteyen Anderson, Yes ve ABWH kurmaylarının da araya girmesiyle tarihi bir karar aldılar: İki grup, olması gerektiği gibi Yes bayrağı altında birleşecek, sekiz kişilik dâhiler ordusu olarak materyallerini ortak bir havuzda toplayıp albüm yapacak, adını da Union (Birleşme) koyacaklardı. Ama bu bir anda olacak bir şey değildi. Başlangıçta ABWH'un yeni kurulmuş ve geliştirilmesi gereken bir grup olduğunu savunarak bu birleşmeye karşı duran Bruford ve Howe, uzun uğraşlar sonunda ikna edildiler. Arista da iki grubun birleşme kararına yeşil ışık yaktı. Bu birleşme, yasal hakların korunup kollanması, adil paylaşım, telifler derken 90 sayfalık bir kontrata bağlandı. "Hepimiz bir an önce yollara düşmek istiyorduk. En hızlı yolu da buydu" diye bu birleşmeyi özetleyen Rabin, Anderson ile birlikte Union'ın hayata geçirilmesinde büyük pay sahibiydi.

 
Jon Anderson - Trevor Rabin

ABWH'un kendi için düşündüğü 10 şarkı, en alttaki şarkı listesindeki numaralarıyla 1, 2, 3, 5, 8, 10, 11, 12, 13, 14 şeklindeydi ve bunları beş farklı stüdyoda kaydetmişlerdi. Geri kalan dört şarkı olan Lift Me Up, Saving My Heart, Miracle Of Life ve The More We Live - Let Go ise Yes'in yazıp üç ayda kaydettiği şarkılardı ki bana göre ilk üçü albümün lokomotif şarkılarıdır. Bu şarkıların ortak bir platform için yeniden elden geçirilmesi esnasında epey sorun yaşandı. Albüm baş yapımcısı Jonathan Elias birçok kez zor durumda kaldı. Özellikle Anderson ve Howe arasındaki gerilim o kadar fazlaydı ki, Howe ve Wakeman kendi bölümleri için diğerlerinden ayrı stüdyoya girip çalıyorlardı. Anderson ve Elias ise onların çaldıkları bölümleri beğenmiyor, başka stüdyo müzisyenleriyle bu bölümleri tekrar pratik yapıyorlardı. Howe ve Wakeman, kendileri yerine getirilen stüdyo müzisyenlerinin bu pratiklerini beğenmeyip aşağılıyorlardı. Öte yandan Elias albüm soundunun 90125 gibi olmasını isterken, Anderson soundun mümkün olduğunca 90125'ten uzak olması gerektiğini savunuyordu. Bu kadar soruna ve itişmeye rağmen 30 Nisan 1991'de Union piyasaya sürüldü. Sırasıyla Lift Me Up, Saving My Heart ve I Would Have Waited Forever olarak üç tekli çıkarılan albüm yine iyi bir ticari başarı elde etti.

Gelelim Union şarkılarına. Açılışı yapan I Would Have Waited Forever, Elias'ın tarif ettiği üzere önceki ve sonraki Yes stilini temsil eden harika bir başlangıç. Direkt nakarat kısmıyla başlayan, sonrasında sanki o kısımla birlikte başka bir şarkıyı iç içe geçirmiş gibi duran, tekrar nakarata geçtiğinde yine tüyleri diken diken eden harika bir başlangıç. Steve Howe, şarkıda kullandığı riffi yine 1991 tarihli solo albümü Turbulance'da yer alan Sensitive Chaos şarkısında da kullanmış. Ardından buldozer gibi Shock To The System geliyor ki, bana göre belki de Yes'in 90'ların başında modernize oluşunun en bariz örneklerinden birisidir kendisi. Ama o buldozerin derinlerinde öyle güçlü bir ruh da saklı ki, bunu sağlayan Howe ve Rabin'in olağanüstü gitar süslemeleri ve Anderson'ın orkestra şefi edasındaki incecik vokali. 2:16 uzunluğunda Howe bestesi tek akustik gitarlı enstrümantal Masquerade, Howe'un kendi ev stüdyosunda 15 dakikada kaydettiği nefis bir ara taksim. Şarkı ayrıca En İyi Enstrümantal Rock Performansı dalında Grammy adaylığı da kazanmış. Biraz da Lift Me Up'a yol yapan naif bir giriş gibi olmuş. Rabin, Squire, White, Kaye ortak bestesi Lift Me Up, bu birleşmenin en kutsal anlarından biri. Yoğun, diri, hüzünlü, sert, kocaman bir şey. Rabin'in Union içinde vokali ve gitarıyla dizginleri eline aldığı ilk şarkı. Ona göre Lift Me Up, lavaboyu kullanmak için bir restorana giren ama içerdekilerin çıkmasını istediği bir evsiz hakkındaymış. Oysa dinleyince o adamın Tanrı olabileceğini çağrıştıran muhteşem bir masal.

 
Steve Howe - Rick Wakeman

Ağırlığı Elias'ta olan Without Hope You Cannot Start The Day, taslak olarak Elias tarafından Wakeman'a keyboard eklemesi için gönderilmiş, ama Anderson ve Elias, Wakeman'ın yorumunu pek beğenmemiş. Elias, basit ve nazik bir şey istemiş ama Wakeman ona Rachmaninoff piyano konçertosu gibi bir şey tasarlamış. Sonuçta ortaya Elias'ın istediği gibi bir parça çıkmış. Şarkının asıl dikkat çeken yönü, Anderson'ın sanki epik bir masal anlatır gibi seslendirdiği, arada çift vokaliyle süslediği tekniği. Albümü yıllarca kaset formatında dinlediğim için, A yüzünün kapanışında yer alan Saving My Heart'ı hep şahane bir kapanış şarkısı olarak gördüm. Rabin'in tek başına yazdığı şarkıyı, ilk başta ona (nedense) Owner Of A Lonely Heart'ı anımsattığı için albüme koymak istememiş. Ama içerdiği pop ve reggae etkileriyle albümün en renkli anlarından biri olmuş Saving My Heart. Anderson sahip çıkmasa Rabin belki albüme koymayacakmış bile. Buna rağmen Rabin şarkının son halinden pek memnun kalmamış. Artık bundan öte nasıl bir şey bekliyorsa abimiz. Ve böylece albümün ilk yüzünü bitirmiş oluyoruz. Bana göre bu ilk yüz, Union'ın kalitesinin %70'ini oluşturmakta. Tabii B yüzünü kötü göstermek gibi bir niyetim yok. Fakat ağır topların çoğu A yüzünde inanılmaz bir enerji birikimi yaratınca B yüzünü bu enerjiyi destekleyici nitelikte gördüm çoğu zaman.

Albümün o ağır toplarından biri B yüzünü açan Rabin ve Mark Mancina ortak bestesi Miracle Of Life... Mancina kim derseniz, kendisi Amerikalı besteci, aranjör, yapımcı, aynı zamanda Hans Zimmer'ın film müzikleri şirketi olan Media Ventures'un veteranlarından biri. 60'ın üzerinde film ve dizinin müziklerini yapmış, ödüller kazanmış ve Trevor Rabin'in de bu mecraya dahil olmasında katkıları olan bir müzisyen. Şarkıyı yine tek tabanca yazıp, bu kez dostunun da yardımını isteyince ortaya harikulade Miracle Of Life çıkmış. Yedi buçuk dakikalık şarkı, olağanüstü bir 2 dakika 20 saniye ile başlıyor ve bu süre sonunda şarkı başka bir perspektife dönüp oradan sanki başka bir parça gibi devam ediyor. Ama o olağanüstülüğü aynen devam ediyor. Bir ara ayrı ayrı şeyler yapan üç farklı gitar tonunu aynı anda duyup çarpılıyorsunuz. Rabin, Danimarka'da katledilen yunuslarla ilgili bir haber bülteninden etkilenip tutkuyla sözlerini yazdığı Miracle Of Life'ı protest bir şarkı olarak tanımlıyor. Hayatın mucizelerinden biri olan yunuslar için gayet anlamlı. Bir efsaneye göre zor beğenen Steve Howe da şarkı için "very good" yorumunu yapmış. Howe'un özellikle gitar bölümlerini beğendiği bir başka şarkı olan Silent Talking, yine Howe'un solosu Turbulance'da yer alan bir riff içeriyor. The More We Live - Let Go ise grup üyeleri Squire, White, Kaye ile birlikte Billy Sherwood'a ait. Amerikalı müzisyen, yapımcı, ses mühendisi olan Sherwood, kariyerinde Toto, Air Supply, Asia, Paul Rodgers ve daha pek çok progressive rock/AOR gruplarıyla çalışmış bilge bir insan. Muhtelif yıllar Yes'in orijinal kadrosuna dahil olmuş, ama Union'da sadece bu şarkıda hem yazıma katkıda bulunmuş, hem de keyboard, gitar ve bas çalmış, geri vokal yapmış. Epik havasıyla büyüleyen, Let Go kısmında pik yapan bir başka progressive canavarı.


Anderson, Wakeman, Elias bestesi Angkor Wat, adını Kamboçya'daki bir tapınaktan alan, finalinde Pauline Cheng'in bir Kamboçya şiiri okuduğu ambient sularında yüzen bir parça. Rick Wakeman'ın keyboard dokunuşlarından, mistik seslerden örerek kurduğu atmosfer muazzam. Dangerous (Look in The Light Of What You're Searching For) ve Holding On bir anda bu atmosferi dağıtıp dinleyeni maceradan maceraya sürüklüyor. Bruford ve Levin'in ABWH turu esnasında yaptıkları davul ve bas düetinde buldukları 50 saniyelik Evensong ile süren albüm, The More We Live – Let Go ve Angkor Wat'ın birlikteliğinden kopmuş bir parça gibi duran Take The Water To The Mountain ile sonlanıyor. Aslında Avrupa ve Japonya baskılarında Give & Take adlı şen şakrak bir finalle bitiyor. Bittiğinde ise sanki epik bir film izlemişçesine bir yoğunlukla kalıyorum her zaman. Bu kadar uzun uzun anlattığım bu birleşme hikayesini bir belgesel olarak anlatmayı o kadar isterdim ki. Ama sadece bu Union süreci ile ilgili olacak şekilde. Röportajlar, arşiv görüntüleri, stüdyo süreci, grup içi çekişmelerin ve tatlıya bağlamaların birbirini izlediği dramatik bir kurgu ve tabii Union şarkılarından oluşan mükemmel bir soundtrack. Zira bu albümde bir tarih yatıyor. Sekiz adam (ve onların dışında Yes için uzun mesailer harcamış başkaları), sanki son bir soygun için bir araya gelmişler gibi öyle bir albüm yapmışlar ki, her dakikası ders niteliğinde, her dakikası başka bir evrene açılan kapılardan, pencerelerden oluşan, "I would have waited forever" diyebileceğim bir rock operası. Bir "miracle of life"...

1. I Would Have Waited Forever
2. Shock to the System
3. Masquerade
4. Lift Me Up
5. Without Hope You Cannot Start the Day
6. Saving My Heart
7. Miracle of Life
8. Silent Talking
9. The More We Live - Let Go
10. Angkor Wat
11. Dangerous (Look in the Light of What You're Searching For)
12. Holding ON
13. Evensong
14. Take the Water to the Mountain
15. Give & Take

18 Nisan 2020 Cumartesi

Yes - Big Generator


1968'de kurulan, 20 stüdyo, daha fazlası kadar da konser albümü bulunan, ayrılan ve katılanlarla birlikte yaklaşık 20 kişinin yolunun kesiştiği progressive/smphonic/psychedelic rock okulu Yes, 80'li yılların sonunda tanıdığım bir grup. Tanışma albümüm ise 1987 tarihli Big Generator. Bu albüm (bana hep ilginç geldiği üzere) grubun engin diskografisine bakıldığında Yes hayran ve uzmanlarının pek sevdiği bir albüm sayılmaz. Aslında zamanla bunun nedenlerini de anlamaya başladım. Big Generator, grubun belki de en kolay sindirilebilir, en dolambaçsız, en pop rock albümlerinden birisi. Bunlar aynı zamanda benim bir progressive rock grubunda aradığım özelliklerden sayılır. (Bu vesileyle iyi bir progressive rock dinleyicisi olmadığım da ortaya çıkar.) Bu türün elit dinleyenleri genel anlamda komplike ve konsept albüm geleneğine sadık bir kitledir. 3-4 dakikalık pop rock veya AOR düzeneğine burun kıvırma eğiliminde olurlar. Şarkılar ne kadar uzun ve karmaşık olursa onlar için o kadar progressive ve senfoniktir. Önceki 11 Yes albümünden edindikleri deneyimin Big Generator ile bozulduğunu düşünen hayran kitlesine ait bu genel zihniyetten hiç hoşlanmıyorum.

Kaldı ki Big Generator, pek çok gruba ilham vermiş o geniş progressive rock dokusunu pop rock ve AOR ile mükemmel biçimde dengelemiş bir albüm. Hiç de öyle geçmişine ihanet, sahip olduğu erdemleri hiçe sayma durumu yok. Hatta hayranlarına farklı kulvarlardan başkalarını bile eklemiştir muhakkak. Önceki 11 Yes albümünü de dinledim. Saygılarımla birlikte birkaç şarkı dışında Big Generator'dan aldığım keyfi almadım. Ama 11 albümün yapamadığını o yaptı ve beni de hayranları arasına kattı. Aslında Big Generator'ın habercisi biraz da 1983 yılına ait 90125 albümüdür ki, gelmiş geçmiş en güzel Yes şarkılarından biri olan Owner Of A Lonely Heart buradadır. Bu şarkının ticari başarısı üzerine Big Generator gibi bir albüm mü yapılmıştır, yoksa grup konserlerde daha fazla eğlenmek mi istemiştir (bu "yoksa"ları daha da çoğaltabilirim), sebep ne olursa olsun üzerinden yıllar geçmesine rağmen "Big Generator'a laf söyleyen karşısında beni bulur" seviyesinden hiç düşmedim. A ve B yüzlerindeki dörder şarkıdan oluşan kaset, walkmenimde her dönüşünde bana sürekli yeni kapılar açmıştır.


Jon Anderson (vokal), Trevor Rabin (gitar, keyboard, geri vokal), Chris Squire (bas gitar, geri vokal), Tony Kaye (keyboard), Alan White (davul, perküsyon) beşlisi Big Generator'ın kadrosunu oluşturuyor. Her biri işinin ehli bu beş adam, müthiş bir enerji ve ruhla sekiz şarkıya hayat veriyor. A yüzü, taş gibi bir 80'ler rock şarkısı olan Rhythm Of Love ile açılıyor. Aynı zamanda sound olarak albümün de özetini çıkarıyor. Big Generator'ı o kadar çok dinlemişim ki, Rhythm Of Love'ın ilk saniyelerini duymaya başladığımda beni bekleyen 42 dakikalık yolculuk için kemerlerimi bağlama ihtiyacı duyuyorum. Sonra albüme adını veren Big Generator geliyor ve adeta bir tank gibi ortalığı dümdüz ediyor. Ama bunu yapma sebebi, ilerleyen dakikalarda o düzlüğe kolayca fidanlar dikilebilmesi, ufkun rahatça görülebilmesi. Zira Shoot High Aim Low, epik bir tavırla çıkagelip o düzlüğe hüzün tohumları ile birlikte ümit tomurcukları ekiyor. A yüzünün kapanışını ise nefeslilerin destek verdiği, yerinde duramayan Almost Like Love yapıyor ki, başta davulcu Alan White olmak üzere grubun enerjisine hayran kalmamak benim için her seferinde zorlaşıyor. Sadece dört şarkı olmasına rağmen dolu dolu bir A yüzü yaşamanın keyfine doyamıyorum.

Albümün B yüzünün açılışını Love Will Find Away yapıyor. Karizması, coşkusu, tutkusu beni hiç terk etmediğinden benim için dünyanın en güzel şarkılarından biri olmuştur. Ne zaman dinlesem (ki eskitmemek için sık dinlemem) enerjisi, temposu, tüylerimi diken diken eden o çift vokali, kısa mızıka solosuyla kendimden geçerim. Holy Lamb dışında tüm şarkılarda imzası olan, pek çok filmde score çalışmalarını gördüğümüz Trevor Rabin'in tek başına yazdığı Love Will Find Away ile vedalaşınca peşpeşe Final Eyes ve I'm Running gibi iki güçlü progressive rock şarkı pusudadır. Kendilerini hemen ele vermeyen, katmanlı, ruhu olan (progressive rock şarkılarının ruhsuz olanları hiç çekilmez) bu iki şarkıyla beraber Shoot High Aim Low, "Yes bu albümde progressive rock'ın içini boşaltıyor" şeklindeki yorumlara tekme tokat gibi cevaplardır. Kapanış gibi kapanış olan Holy Lamb ile nihayetlenen albüm, tekrar baştan dinlenmeye hazırdır. Tabii suyunu çıkarmamak için, sıkılmamak, özlemek için bunu yapmayız. Zaten böyle albümlerle kurduğunuz kişisel bağlar sayesinde onlar ne zaman dinlemeniz gerektiğini size hissettirirler. Big Generator devasa bir albüm sayılmaz. Ama bende bıraktığı etkiler ona koşulsuz bir bağlılık sağlamıştır. Ona ayırdığım 42'şer dakikalar beni hiç yarı yolda bırakmaz. Tıpkı ondan dört yıl sonra çıkacak Union'ın 68 dakikası gibi.

1. Rhythm of Love
2. Big Generator
3. Shoot High Aim Low
4. Almost Like Love
5. Love Will Find Away
6. Final Eyes
7. I'm Running
8. Holy Lamb