30 Haziran 2010 Çarşamba

Issız Ada Radyosu Arşivi (Haziran 2010)

Coverdale · Page - Coverdale Page
Yıl: 1993 İngiltere
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Shake My Tree"


M.I.A. - /\/\/\Y/\
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Electropop, Synth Punk, Alternative Dance
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "XXXO"


Winger - Winger
Yıl: 1988 ABD
Tür: Hard Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Madalaine"

22-20s - Shake/Shiver/Moan
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Blues Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Talk To Me"


Maxïmo Park - Our Earthly Pleasures
Yıl: 2007 İngiltere
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Books From Boxes"

Stereo MC's - Paradise
Yıl: 2005 İngiltere
Tür: Acid Jazz, Hip Hop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Warhead"



Junkie XL - Saturday Teenage Kick
Yıl: 1998 Hollanda
Tür: Big Beat, Breakbeat, Electronic
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dealing With The Roster"

Kent - En plats i solen
Yıl: 2010 İsveç
Tür: Pop/Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Varje gång du möter min blick"

The Twilight Saga: Eclipse (OST)
Yıl: 2010 ABD
Tür: Indie Pop, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: Florence and The Machine - "Heavy in Your Arms"

Sia - We Are Born
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Indie Pop, Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Clap Your Hands"

Soulfly - Soulfly
Yıl: 1998 ABD
Tür: Nu Metal, Groove Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Umbabarauma"

Johnny Winter - Let Me In
Yıl: 1991 ABD
Tür: Blues Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Medicine Man"




Scissor Sisters - Night Work
Yıl: 2010 ABD
Tür: Dance-Pop, Pop, Electropop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Skin Tight"

Anders Osborne - American Patchwork
Yıl: 2010 İsveç
Tür: Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Killing Each Other"


The Afghan Whigs - Black Love
Yıl: 1996 ABD
Tür: Alternative Rock, Soul, Grunge
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Step Into The Light"


GusGus - This Is Normal
Yıl: 1999 İzlanda
Tür: Trip Hop, Electronica
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Teenage Sensation"

Tom Petty and The Heartbreakers - Mojo
Yıl: 2010 ABD
Tür: Rock, Southern Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Should Have Known It"


MGMT - Oracular Spectacular
Yıl: 2008 ABD
Tür: Indie Pop, Synth Pop, Psychedelic Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kids"

Mates Of State - Crushes (The Covers Mixtape)
Yıl: 2010 ABD
Tür: Indie Pop, Twee Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Long Way Home"



Tindersticks - Curtains
Yıl: 1997 İngiltere
Tür: Chamber Pop
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Another Night In"

26 Haziran 2010 Cumartesi

Devo - Something For Everybody (2010)


1972’de kurulan Devo, zamanının öncesinde kabul edilen müziğini uzun süre içinde bulunduğu zamana kabul ettirememiş, hep Kraftwerk benzeri dijital unsurlarla kıyaslanmış tecrübeli bir grup. Madem new wave, synth pop ekseninde ilerliyoruz, bu işi yıllar boyu götürmüş veteranlardan birinin fikrini de alalım istedim. Haziran ortası çıkan Something For Everybody, kafalarına tuhaf hunimsi bir şapka(msı) geçiren sevimli insanların yanlış saymadıysam yaklaşık onuncu albümü. Tabi bu yaklaşıklık, best of, konser falan derken artabiliyor. Neticede gayet kıpır kıpır ve yenilere nispet yaparcasına kütür kütür bir albümle 2000’lerdeki ilk albümlerini yapmışlar. Tabiî eskilerini bilmiyorum. Ama yıllara meydan okuyan klişesi tam da böyle bir albüm için söylenmiş diyesi geliyor insanın.

20 yıllık bir aradan söz ediliyor ki, bu süre zarfında insan bünyesi müzik yapmayı bile unutabilir. Oysa Devo, What We Do, Mind Games, Human Rocket, Cameo, Later Is Now, Step Up ile akademik pop dersleri veriyor adeta. Geri dönüşün kralını gerçekleştiren bir grubu yeni tanıyan biri için geçen yıllara acımamak elde değil. Gerçi kendileriyle yıllar öncesinden bir tanışıklığım vardı. Fakat o yıllarda "atari müziği" diye yaftalanan soundları hem moda değildi, hem de beste olarak hiç şahsıma hitap eder türden değildi açıkçası. Hem 80'lerde bu müziği yapanlara ceket kollarını dirseklerine kadar kıvırmış Duran Duran insanlar olarak bakılır, yapılan müzik ciddiye alınmazdı. Devo'nun bit pazarından derlediği, defoları onardığı 2010 model albümü ise eski atari günlerinden uzakta veya tamamen bize öyle geliyor. Şimdi bu müziğin aynısıyla o yıllarda karşılaşmış olsak kayıtsız şartsız başyapıt muamelesi yapmamız icap ederdi diye düşünüyorum. Peki şimdi karşılaşınca ne oluyor? Çevrede bu türde at oynatan daha fazla grup olduğundan eleme hormonlarımız fazla mesai yapıyor. Ve böylece Devo gibi eski toprakların yepyeni olabilmelerine hayranlıkla bakıp, saygılarımızı sunuyoruz. Something for Everybody eski toprakların "ben buradayım" deklarasyonu kadar, sanki yepyeni bir grubun ateşli, seksi, deli ve sonuna kadar dolu ilk albümü gibi gıcır gıcır kalitede.

1. Fresh
2. What We Do
3. Please Baby Please
4. Don't Shoot (I'm a Man)
5. Mind Games
6. Human Rocket
7. Sumthin'
8. Step Up
9. Cameo
10. Later is Now
11. No Place Like Home
12. March On

23 Haziran 2010 Çarşamba

Slimmy - Be Someone Else


Porto doğumlu İngiliz Paulo Fernandes’in kendisine tuhaf bir isim uygun görmek suretiyle müzik dünyasına girdiği bir proje olan Slimmy, bu girişi 2007 albümü Beatsound Loverboy ile gerçekleştirmiş. Yaptığı müziği ne olarak tanımlarsak tanımlayalım, sonuna mutlaka pop kelimesi getirmemiz gerekecek. Ne var ki kendisi pek popüler de sayılmaz. 2010 tarihli Be Someone Else, bu durumu anlamayı biraz güçleştiriyor. Çünkü bu müzik (şayet ilk albüm de bu ayardaysa) radyoların ve rock sentezlerinden hoşlananların dikkatlerini çekmeyecek gibi değil bana kalırsa. Ama popülarite dediğimiz şeyi anlamak sadece bana değil, kimseye kalmıyor. Synth Pop’un bol gitarlısına "Synth Rock" demenin daha uygun olabileceğini Spleen United'dan bahsederken söylemiş olmalıyım. Slimmy için de bu tanımı uygun görebiliriz. Fakat new wave yanı da çok cazip bir albüm Be Someone Else... Bu yanın cazibesi, birbirine çok yakın bu iki tür arasında kurulan bağın yarattığı bir dinleme zevkinden kaynaklanıyor. 80'lerin, şimdilerde kulağa gotik gelen nostaljik tınılarını güncel unsurlarla dinamikleştirmek şeklinde klişe bir tanımda bulunmak mümkün Slimmy müziği için.

Slimmy'nin etkilendiği isimler arasında Placebo, IAMX ve nasıl oluyorsa Kings Of Leon varmış. Bence bu isimler doğrudan Slimmy müziğini değil, Slimmy'nin kendisini etkilemiştir. Fatboy Slim takma adıyla bilinen Norman Cook'un etkilendiği isimler arasında Bob Dylan bile varken kimse ondan Dylanesk şarkılar beklemiyor zira. Slimmy'nin electro rock hamurunda etkilendiği isimlerle ilgili dolaylı benzerlikler kurmak pekâlâ mümkün. Hatta bazı parçalarına synth verilmiş grunge dahi demek yanlış olmaz. Nightout, Be Someone Else ve I'm Open Doors bana göre albümün en ışıltılı anları. Albümün genelindeki tertemiz synth ve rock karışımının yarattığı seksi kıvrımları en iyi yansıtan parçalar denebilir. So Out Of Control, Glad I'm Lonely, You Give It A Shot ve tüm gitarlardan arınıp saf synth popa dönüşmüş Touch (Can Only Feel If You) ise dansa davet ederek albüme çok sağlam destek veren örnekler. Tabiî bunun yanında I Can't Live Without You In This Town gibi albümün klasına yakışmayan bir downtempo da yer almakta. Olsun o kadar. Çeşitli ortamlarda "hazır olun, bu yıl Slimmy'nin yılı olacak" diye tezahüratlar da var, 5 üzerinde 2 puan verilmiş kritikler de... Belki bu yıl Slimmy'ye kalmaz ama en az 3 puanlık bir kaliteyle yılın en iyileri arasında gözükmesi benim açımdan hiç sürpriz olmaz. Dilimde hâlâ Nightout'un mırıltıları dururken yapılmış bir yorum değil bu.

1. Be Someone Else
2. Glad I’m Lonely
3. My Flipside
4. Nightout
5. The Games You Play
6. You Give It a Shot
7. I Can’t Live Without You In This Town
8. So Out of Control
9. Touch (Can Only Feel If You)
10. I’m Open Doors
11. Together 4ever (DJ Ride Mix)

18 Haziran 2010 Cuma

Karen Elson - The Ghost Who Walks


Karen Elson, 1979 doğumlu bir İngiliz model. Yves Saint Laurent, Gaultier, Vuitton, Versace, Dior, Chanel vs. çalışmadığı marka kalmamış neredeyse. Vogue, Marie Claire, Elle ve daha nice dergiye kapak olmuş. Reklamlar, Best Model ödülleri yani anlayacağınız tam bir kağıt bebek. Müzikle de inceden flört eden güzeller güzeli Elson'ın New York'lu kabare topluluğu The Citizens Band ile pekçok kez sahne almışlığı da var. Hatta bu performanslar çeşitli ciddi eleştirmenlerce çok beğenilmiş. Grupta The Velvet Underground, Kurt Weill, Elvis Presley, Leonard Cohen, Neil Young, Marlene Dietrich coverları seslendirmiş olması, bir şarkısında efsane Robert Plant'e geri vokal yapması (ki o şarkının da yer aldığı Plant albümünün tanıtımını da fırsat bulduğumda yapacağım), bir başka efsane Serge Gainsbourg için düzenlenen tribute albümde Cat Power ile beraber Je t'aime... moi non plus klâsiğinin İngilizce versiyonunu söylemesi de müzik CV'sinde bulunan bazı bilgiler. Dergilere cover olmaktan başka, müzikal platformlarda da adını sürekli coverlarla duyurması kesmemiş olacak ki, 25 Mayıs'ta piyasaya sürülen The Ghost Who Walks albümünün sıfır şarkılarıyla kendini bu alanda da kanıtlamayı kafasına koymuş.

Bu noktada kendisinin özel hayatına da girmek icap ediyor. Hayır, model olduğu için değil, başarılı bir yorumcunun ilk albümünü daha sağlıklı tanıtabilmek için. Zira Mayıs 2005'te evlendiği The White Stripes insanı Jack White'ın yapımcılığına ve daha birçok şeyine katkı sağladığı The Ghost Who Walks, yılın önemli albümlerinden biri. Burada The White Stripes, The Raconteurs, The Dead Weather karpuzlarını koltuğunda ustaca taşıyan Jack White gibi bir müzik manyağının, evlenip kendisinden iki çocuk sahibi olduğu eski model karısını meşhur etme çabası aranmasın kesinlikle. Karen Elson, Jack White'dan önce de müzikle içli dışlıydı. Üstelik şu sese bakınca bu albüm neden bu kadar gecikmiş diye düşünüyor insan. Mankenden şarkıcı olur mu tartışmalarına malzeme olmaya çok ama çok uzak bir yorumdan ve samimi, karizmatik, içselleşmiş rock parçalarının getirdiği yoğunluktan söz etmek gerek.


The Ghost Who Walks'a bakınca, Elson-White çiftinin tencere-kapak uyumu çok fazla seziliyor. Yaptığı her işte fark yaratan Jack White'ın alışıldık kalıpların dışında seyreden, birçok beslenme kaynağından şekil bulan rock anlayışı, Elson'ın kabare ve folk geçmişiyle birleştiğinde ortaya "Kabare Country" veya "Barok Country" gibi enteresan bileşimler çıkıyor. Bu tip naif alternatif country öğelerinin kabare elitliğiyle yanyana gelmesi, ne burnu havada bir eklektiklik, ne de acemi şansı popülaritesi meydana getiriyor. Moda kariyeri onu Beverly Hills'te üç beş tur atan Lady Gaga gibi bir "fashion freak" haline dönüştürmüyor. Tam tersi, ben Elson'da duruş olarak bir Janis Joplin, bir Marianne Faithfull, bir Jane Birkin asaleti gördüm. Işıltılı moda âlemini, flaşların patladığı kırmızı halıları ardında bırakmış 31 yaşında iki çocuk annesi bir kadının tutku yüklü dinginliğini hissettim. Yüzü, sesi, şarkıları güzel bir kadının akustik ve slide gitarlar, organ ve piyano, güçlü bir davul ve bas ortasında yolunu bulmuş şantöz ruhuna hayran kaldım.

Albümün isim şarkısı The Ghost Who Walks, bu yıl duyduğum en iyi şarkılardan biri. Cruel Summer, The Truth Is In The Dirt, Mouths To Feed, Pretty Babies gibileri de albümün önemini kat be kat arttıran müthiş besteler. Elson'ın kabare günlerinden en yoğun izleri taşıyan 100 Years From Now, 70'lerin Eagles, Jefferson Airplane pop rock'ından izler taşıyan The Birds They Circle, folk ve country standartlarıyla çok güzel kaynaşmış Stolen Roses ile Garden da cabası. Müzikte "art", "barok", "kabare" kelimelerine karşı benim gibi çekinceleriniz varsa dahi şans verin derim. Verirsiniz, vermezsiniz. Seversiniz, sevmezsiniz. Ama bana göre Jack White'ın gölgesi altında bir ses ve onun albümü bence bu şansı her daim hakediyordur o ayrı.

1. The Ghost Who Walks
2. The Truth Is In The Dirt
3. Pretty Babies
4. Lunasa
5. 100 Years From Now
6. Stolen Roses
7. Cruel Summer
8. Garden
9. The Birds They Circle
10. A Thief at My Door
11. The Last Laugh
12. Mouths to Feed

15 Haziran 2010 Salı

Tesla Boy - Modern Thrills


Anton Sevidov (vokal, keyboard), Dima Midborn (bas, vokal) ve Boris Lifshits isimlerinden oluşan Rus üçlü Tesla Boy, 31 Mayıs'ta çıkan ilk albümü Modern Thrills ile harikalar yaratan bir grup. Synth Pop ve New Wave gibi iyi ellerden çıktığında tadına doyamadığım müzik türleriyle iştirak ediyorlar. Ve diyebilirim ki, 2010 sınırlarında şu ana dek duyduğum en iyi eller onlarda. Bu türlere yeni formlar eklemiyorlar aslında. Hatta dinlerken birçok şarkıları defalarca duyulmuş âşinalığı yaratacaktır. Tesla Boy'un sırrı da biraz orada. Harika bir nostaljik hava estiriyorlar. En başta 80'ler popuyla arası iyi olanlar bu albümü bağırlarına basmazlarsa ayıp ederler. Neon ışıkları, VHS kasetler, Pet Depeche Shop Mode Boys, vodka vişne... Adamlar resmen getirip oturma odanızın tavanına disko topunu asıyorlar. Şimdi Synth Pop ve New Wave kategorilerinde başyapıt kriterleri nelerdir tam olarak bilemiyorum. Fakat sanki bana öyle gibi geldi.

Bu kriterlerden bihaber bir dinleyici de olsam, bu leziz müziğin hem nostaljik, hem de modern kalıplarla bana hissettirdikleri bile onu gözümde fena halde yüceltiyor. Synthesizer hakimiyetinin sentetik tuzaklarına düşüp ruhsuz robotlara dönüşmedikleri gibi, geçmişten aldıkları mirasları çarçur etmeyen, onları daha da güzelleştiren bir samimiyetleri var. Anton Sevidov'un ihtiraslı vokalinin de etkisi vardır elbet. Birbirine benzeyen şarkılar arasındaki farkları hissedebildiğimiz albümler vardır ve onları o halleriyle severiz ya, işte Modern Thrills de eksiksiz biçimde böyle bir albüm oldu benim için. Electric Lady ile açılan albümü daha dinlemeye başlar başlamaz, "tamam, olay budur" dedim kendi kendime. Sonrasını da hatırlıyorum. 4-5-6 dakikalık şarkılar, uzunluklarını hiç hissettirmeden bir çırpıda çalındı bitti sanki. Rebecca, Synthetic Prince, Synchronizing, Fire uçurdukça uçurdu. Dansetseniz de, etmeyip yerinizden tempo tutarak kendinizi bir pistte dansederken hayal etseniz de yapacağınız her figür, size (sözde) modası geçmiş koreografiler olarak geri dönecektir.

İçinde boş tek bir parçanın bile olmadığını düşündüğüm böyle bir albümün en iyilerinden de söz etmek racona uymaz. Ama Dark Street ve 7 dakikalık Thinking Of You üzerine ayrı birer paragraf döşemek isterdim. Tüm o dört dörtlük synth pop tasarımları üzerine serpiştirilmiş tutkuyu bu iki parçada daha yoğun hissetmek beni ziyadesiyle ve ekstrasıyla mutlu etti. Mâlum önümüz yaz. Haziran soğuklarını atlatır atlatmaz bu albümün bünyelerdeki etkileri kendini deniz ve güneşin kollarında bulanlara ve orada bulmak isteyenlere oyununu oynayacaktır. Şahsen Tesla Boy olayına sadece güneş ve dans gözlüğüyle bakmadım. Oturup dinlemesi de son derece keyifli, yılın en iyi albümlerinden birisi geldi. Açın kapıları!

1. Electric Lady
2. Synthetic Prince
3. Rebecca
4. Synchronizing
5. Minsk-2
6. Dark Street
7. Liberating Soul
8. Fire
9. Make Believe Ballroom
10. Thinking of You
11. Speed of Light

10 Haziran 2010 Perşembe

The Soft City - The Soft City


Bir gece vakti yakaladı beni The Soft City... Dinlemeye başladığım ilk şarkı 15 Years'dan hemen sonra bu grubu seveceğimi anladım. Nitekim albüm sona erdiğinde de yanılmadım. Pozitif anlamda sürpriz yapan albümler kadar, The Soft City gibi sürpriz yapmayan albümleri de seviyorum. Daha ilk şarkıda kıskıvrak yakalayan, devamında da hiç ücra yerlere sapmayıp başladığı gibi hoş şekilde biten albümler bunlar. Tipik bir "kendi adını taşıyan ilk albüm" olan The Soft City de tam böyleydi. Beş kişiden kurulu New Yorklu grup, sevimli, sıcak, samimi sıfatlarının sıralanabileceği indie pop şarkılarıyla bir gece vaktine anlamlar yükledi. Bir günün bitiminden diğerinin başlangıcına geçişin huzurlu hüznünü yaşattı.

60'lı yılların naifliğinden ve coşkusundan etkiler taşıyan 10 şarkılık albüm, bir gece vakti dinlendiği vakit adamı hallaç pamuğu gibi fırlatan ambient, electronica, shoegaze, dream pop veya akustik folk albümlerine benzemiyor. Ama bu, onun geceyle aranızı yapma gücü olmadığı anlamına da gelmiyor. Zaten bir gece vakti baştan sona sıkılmadan dinleyebildiğiniz her albüm güzeldir, özeldir. Günün yorgunluğu, sabır, uyku hiçbiri sökmez. Dinlerken o huzur dünyasının loş sahnesinde tempolu şarkılarını çalıp söylerken hayal edebilirsiniz kendilerini. İlk önce Phil Sutton'ın solo projesi olarak başlayan, ama daha sonra Comet Gain, Kicker, Ladybug Transistor, A Boy Named Thor, Crystal Stilts adlı grupların eski elemanlarından karma bir "indiepop supergroup"a dönüşen The Soft City, tempolu ve mutlu şarkılarının ardına gizlediği melankolisi ile büyüleme potansiyeline sahip. Önceleri Sutton'ın vokaliyle yola koyulsalar da, sonradan gruba alınan Dora Lubin'in ince perde sesinin kattığı şirinlik ve dokunaklılıkla karakterlerini bulmuşlar sanki.

Hiç öyle başyapıt, muhteşem, olağanüstü kâbilinden bir albüm sayılmaz. Ama favorilerim Cold Hearts, Young and Dumb, We Are All The Same, The Soft City, Falling Star ile bir gece vakti bana o an ne dinlemeye ihtiyacım olduğunu söyleme becerisi gösterdiği için çok sevdim. Kafamda çok hoş fotoğraflar çektim onları dinlerken. Bir gece vakti insanın daha fazlasında da gözü olmaz zaten.

1. 15 Years
2. Cold Hearts
3. We Are All the Same
4. Young and Dumb
5. Capital Soul
6. The Soft City
7. How Long?
8. Falling Star
9. Cracked Mirror
10. One Last Look

7 Haziran 2010 Pazartesi

McAuley Schenker Group - Perfect Timing


Scorpions adı geçmişken, onunla ortak genleri taşıyan, McAuley Schenker Group'tan laf açmak istiyorum. Schenker biraderlerden Rudolf Scorpions'ta, Michael ise yine Scorpions'ta başlayan kariyerinde UFO ve ardından The Michael Schenker Group ile McAuley Schenker Group adlı projelerde gitar çaldılar yıllarca. Rudolf, Scorpions dışında macera aramazken, Michael sanki bir F1 pilotu gibi maceradan maceraya koştu. Adı geçen gruplardan başka 7-8 tane de solo albüm yaptı. Genelde bu oluşumlara da Scorpions'a yaklaşır gibi yaklaştım. Yani uzaktan yaklaştım. Ama bu Alaman gitarcının tarihinde öyle bir albüm var ki, hiç dayanamam, asla toz kondurmam. McAuley Schenker Group ile ilk tanıştığım 80'ler sonunda kan kaynaması, kavak yelleri esmesi, aklın bir karış havada kalması ve rock'n roll ruhu arayışlarının tam ortasına kusursuz bir zamanlamayla düşmüş olan Perfect Timing harikası.

Michael Schenker'ın İrlandalı vokal Robin McAuley'yi yanına alarak 1987'de çıkardığı bu zamansız albüm, beynime kazınmış zımba riffleri, coşku dolu vokal armonileri ve hard rock sevgisini yürekten yansıtan besteleriyle mühim rock âbidelerinden biridir benim için. Perfect Timing sonrasında biri unplugged 5 albüm daha çıkarmış olmalarına rağmen, Perfect Timing'deki bu bütünlük, bu incelik ve bu sertlik lezzetlerini hiçbirinden alamamışımdır. Hatta sevenlerine ayıp olmasın, Michael Schenker gibi saygın bir müzisyen, benim nazarımda saygınlığını yalnız bu albümle kazanmış ve yıllar yılı bu albümle sürdürmüştür. Guitar Hero'luğuna laf söylenmez ama bu kadar bomba parçanın tek bir albüme sığdırıldığı sadece MSG tarihinde değil, hard rock tarihinde de çok fazla görülmemiştir kanımca.


Zaman içinde hayatımıza o kadar çok müzik giriyor ki, yıllar sonra Perfect Timing gibi bir albümle yollarınız tekrar kesişince ağlamak istiyorsunuz. Play tuşuna bastığınızda sizi karşılayan Gimme Your Love'ın ağır abiliği ile  Rock'Till You're Crazy'nin hârikulâde rock'n roll vedası arasında geçirdiğiniz dakikalar fena halde geçmişten izler taşıyor. Düzenlemeleri ve prodüksyonuyla da günümüz standartlarının tozunu atabilecek kadar kalifiye bu albüm, şimdilerde bile pek kimselerin akıl edemediği rifflerle vücut bulunca bağımlılık yaratıyor. Schenker'in usta gitarı ve McAuley'nin usta vokali bu bağımlılığın mimarları. Grubun 1993'te dağılmasının ardından ses getirmeyen bir solo albüm sonrası sırra kadem basan Robin McAuley'nin kariyeri de ayrıca üzüyor insanı. Gerçi kendisi 2006'dan bu yana Survivor grubunun sesi durumunda ama böyle güçlü bir sesi daha iyi yerlerde görmek isterdim. Albümdeki bütün şarkılara o güçlü sesini mıhlamış McAuley'nin vokal yoğunluğunu Here Today - Gone Tomorrow, Don't Stop Me Now, Love Is Not A Game, Get Out gibilerinde duydukça, dinlemekle kalmayıp bu müziği yemek istiyorum. Hayran olduğum bir albümü anlatmak için daha başka ne diyeceğimi bilemedim. Ama bunu diğer MSG albümlerinde hissedememek de çok koyuyor bir yandan. Kısaca en iyi anlatabileceğim şekliyle aslında ben MSG'ye değil, Perfect Timing'e hayranım.

1. Gimme Your Love
2. Here Today - Gone Tomorrow
3. Don't Stop Me Now
4. No Time for Losers
5. Follow the Night
6. Get Out
7. Love Is Not a Game
8. Time
9. I Don't Wanna Lose
10. Rock'Till You're Crazy

3 Haziran 2010 Perşembe

Herman Ze German - Take It As It Comes


Herman Ze German, 1977 - 95 yılları arasında Almanya’nın hard rock devi Scorpions’da davul çalmış Herman Rarebell’in bir projesi. Bu isim aynı zamanda kendisinin lâkabı da oluyormuş. Rarebell’in aralara sıkıştırılmış ve hiç ses getirmemiş iki solosu da bulunmakta. Ben bu adamı Scorpions’ın en ateşli zamanlarında çekilmiş fotolarında görüp hiç dikkate almamıştım. Kaldı ki grupta da öyle dikkate alınacak türden bir davul özelliği yoktu. Zaten o fotolara bakmak, Almanya milli takımının ilk onbirlerinin fotoğraflarına bakarken tipik Alman genlerinden gelme yüz hatlarının sıradan benzerliklerine vakıf olmak gibi bir şeydi. 2010’da çıkan Take It As It Comes, 2010 yılında bile bildiğinden şaşmayan o hard rock ruhunu eski günlerine döndürmese de, barındırdığı şarkılarla 80’lere selam eder, gözlerinden öper nitelikte bir albüm. Hatta Scorpions’ın birçok albümüne, bana göre özellikle de 90’lı yıllarda yaptıkları tüm albümlere ayar verecek nitelikte hem de. Bununla birlikte güncel alternative rock numaralarından mıncıklamalar da var.

Herman Rarebell, Scorpions’da sadece davul çalmamış, grubun tarihindeki Another Piece Of Meat, Falling In Love, Passion Rules The Game gibi şarkıların bestelerini yapmış, Rock You Like A Hurricane, Make It Real, Dynamite, Blackout, Arizona, Bad Boys Running Wild, Don't Stop At The Top, Tease Me Please Me gibilerinin de sözlerini yazmış bir isim. Drum Machine isminde bir konser triosunda caz müziğe takılmışlığı da var. 61 yaşın verdiği birikim, bir geri dönüşün enerjisiyle birleşince ortaya çıkan Take It As It Comes, aynı zamanda isim şarkısı olan açılış parçasıyla hemen rengini belli ediyor. Kendi söylediğine göre Rarebell’in hayat felsefesine ışık tutan, her kelimesine yürekten inandığı bu parçayı bizzat seslendirmiş. Yoksa parçalara genelde Timexx Nasty adlı, sesi gayet kıyak bir zat vokal yapmış. Onun da geçmişinde 80’lerin hard rock hareketi sırasında pek çok bilinen grubun konserleri öncesi ortalığı ısıtma görevi üstlenmiş Drivin Rain adlı az bilinen bir rock grubunun vokalistliği var. Rarebell aslında Don't Lose Your Trust parçasında da duyulduğu üzere “ne olursa olsun asla vazgeçme” türünden modası tarih olmuş isyankârlıklar ile hâlâ yeni nesile ilhâm verebileceğini düşünen emektar rockerlardan biri. Yine de bu durum onu müzikal anlamda sıradanlaştırmıyor benim gözümde.


Her ne kadar bu yazının ilk cümlesinde Scorpions için “dev” tanımı yapmış olsam da, o lafın gelişiydi. Söz konusu hard rock olunca asla ilk tercihlerimden olmamıştır. Hatta tercihlerimden bile olmamıştır. O yüzden bu albüme de mesafeliydim. Scorpions’ın en önemli döneminde baget sallamış olan Herman Rarebell, her ne kadar bu demode lirik tavrını telekızlardan bahsettiği Rough Job, TV’deki aptal reality şovları eleştirdiği Freak Show ve “rock çalarım, adamın aklını alırım” benzeri geyikler içeren Let Me Rock You’da sürdürse de, müzik olarak bu türe “sadık” tâbir edilen kesimlerden alkış alacaktır. Mesela Your Love Is Hurting gibi çakmak yaktıran klâsik bir power balad duymayalı uzun zaman oldu. Öte yandan o klâsik tavır içinde, tüm dünyadaki yardıma muhtaç çocuklar için çalışan hayır organizasyonu World Vision yararına kaydedilmiş Heya Heya tipi şarkılar yer almıyordu genelde. Burada yer alıyor, çok da şık duruyor. Ama benim albümde en fazla hoşuma giden iki parça arkaya arkaya gelmiş. İlki, Rarebell’in geri dönüşü hakkında hissettiklerini anlattığı enerjik Backattack ve kendisi için büyük bir meydan okuma olarak gördüğünü, ne zamandır modernize etmek istediğini ifade ettiği Scorpions coverı Rock You Like A Hurricane… Belli açılardan orijinaline bağlı olsa da, Rarebell’in o meydanı iyi okuduğu ve modernize ettiği kesinlikle söylenebilir.

Sonlara yaklaştıkça iki enstrumantal parça olan, eski bir The Beach Boys klâsiği Wipe Out ve Drum Dance ile kendisinin davul kabiliyetine daha yakından bakabiliyoruz. Davulun ABC’sine hâkim olduğunu gösterdiği sololarla geri dönüşünü bir de böyle ifade etmek istemiş adeta. Ama bununla yetinmeyip I’m Back diye bir şarkı daha koymuş kapanışa. Geri dönüşünü bu kadar gözümüze sokmasına gerek yoktu tabi de, zaten kendi dalında yeterince aktif sayılabilecek bir müzisyenin nereden döndüğü de muamma. Neyse ki “na na na”larıyla güzel bir pop/rock şarkısı olarak kendini dinletiyor. Tıpkı albümün tamamının kendini dinlettiği gibi. Take It As It Comes, usta bir davulcunun işini abartmadan alışıldık numaralarla da olsa eğlendiği, muhtemelen dinleyeni de eğlendireceği bir albüm. Klişe yapıp “Scorpions sevenler bu albümü de severler” demek istemiyorum. Çünkü Scorpions sevmediğim halde Herman Ze German bazı açılardan bende işe yaradı.

1. Take It As Comes
2. Don't Lose Your Trust
3. Rough Job
4. Let Me Rock You
5. Your Love Is Hurting
6. Freak Show
7. Heya Heya
8. Backattack
9. Rock You Like A Hurricane
10. Wipe Out
11. Drum Dance
12. I'm Back