31 Mart 2011 Perşembe

Issız Ada Radyosu Arşivi (Mart 2011)

Timuçin Esen - Mayhoş
Yıl: 2011 Türkiye
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Yola Devam"






Joe Satriani - Flying in a Blue Dream
Yıl: 1989 ABD
Tür: Hard Rock, Progressive Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Believe"






Klaus & Kinski - Tierra, Trágalos
Yıl: 2010 İspanya
Tür: Indie Pop, Shoegaze, Dream Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Eres un sinvergüenza"






The Strokes - Angles
Yıl: 2011 ABD
Tür: Garage Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "You're So Right"






Plateau - Krótka Wiadomość Tekstowa
Yıl: 2009 Polonya
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Krótka Wiadomość Tekstowa"





France Gall - Best of France Gall
Yıl: 2008 Fransa
Tür: French Pop, Chanson, Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Laisse tomber les filles"






Joe Bonamassa - Dust Bowl
Yıl: 2011 ABD
Tür: Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dust Bowl"






Travis Barker - Give the Drummer Some
Yıl: 2011 ABD
Tür: Rap Rock, Hardcore Hip Hop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Carry It" (feat. RZA, Raekwon & Tom Morello)





Ringo Deathstarr - Sparkler
Yıl: 2009 ABD
Tür: Shoegaze, Noise Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "In Love"






AK Musique - La Vie Du Lounge
Yıl: 2006 Fransa
Tür: Lounge, Electronic
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bahia Oawi"






Miss Li - Beats & Bruises
Yıl: 2011 İsveç
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Can't Get You Off My Mind"






Guns N' Roses - Appetite For Destruction
Yıl: 1987 ABD
Tür: Hard Rock, Glam Metal
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Paradise City"






Vector Lovers - Electrospective
Yıl: 2011 Almanya
Tür: IDM, Electro
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stranger Smiled At Me"






Nawal Al Zoghbi - Ma'rafsh Leih
Yıl: 2011 Lübnan
Tür: Arabic Popular Music
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Alf W Meya"






4 Non Blondes - Bigger, Better, Faster, More!
Yıl: 1992 ABD
Tür: Alternative Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Superfly"





Phutureprimitive - Kinetik
Yıl: 2011 ABD
Tür: Psybient
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cryogenic Dreams"






Amanda Marshall - Amanda Marshall
Yıl: 1995 Kanada
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Birmingham"






CapaRezza - Il Sogno Eretico
Yıl: 2011 İtalya
Tür: Hip Hop, Rap Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "La fine di Gaia House credibility"






Santana - Supernatural
Yıl: 1999 ABD
Tür: Pop/Rock, Rock, Blues Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "(Da Le) Yaleo"






R.E.M. - Collapse Into Now
Yıl: 2011 ABD
Tür: Alternative Rock, Folk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Walk It Back"

28 Mart 2011 Pazartesi

Low - C'mon


Yine kimin nesi, nerenin sesi olduğunu bilmeden tek bir albümünü dinleyerek çarpıldığım gruplardan biriyle karşılaştım. Bu grup 1993'te kurulduysa ve ben daha yeni tanışıyorsam artık herşeyleri daha bir tatlı geliyor kulağıma. Çünkü artık oturmuş bir müzik, beni her hamleye daha hazır hale sokuyor psikolojik olarak. Alan Sparhawk (gitar, piyano, vokal) ve Mimi Parker'a (davul, vokal) 2008 yılında Steve Garrington'ın da (bas) katılmasıyla meydana getirilen son Low albümü C'mon, grubun yıllara yaydığı yaklaşık 9 albümlük kariyerlerinin neresinde, nasıl duruyor hiç bilmiyorum. Fakat şu an son albümün içimde biryerlerde durduğu yer çok karanlık. Low'u tanımlamaya en yetkin kelimenin slowcore olması, türe benim gibi yabancı şahısların gözünü korkutabilecek düzeyde olsa da (bu yabancılık, bu türü hiç duymamış olmaktan değil, türün örnekleriyle iyi vakit geçirememiş olmaktan kaynaklıdır bu arada), bir noktadan sonra tecrübenin önüne kimse geçemiyor.

Genellikle bir albümden veya filmden bahsederken aklıma okuduğum pekçok eserden cümleler veya ünlü yazarlardan, şairlerden konu ile doğrudan alâkalı vurucu özlü sözler gelir. Ama çok mecbur kalmadıkça onları kopyala/yapıştır yapmaya gönlüm elvermez. Kendim birşeyler bulduğumda daha bir mutlu olurum. Onlarınki kadar iyi değildir belki ama en azından kolayca sahiplenebilirim. Ne var ki, özellikle albüm veya şarkı formatında birşeyleri (%100 başkalarına ait olmalarına rağmen) çok daha kolay sahiplenebiliyoruz çoğu zaman. Bize bizi anlatıyorlardır ya da bize gördüğümüz bir rüyayı, hayal ettiğimiz bir anı, belki de çok önceden benzerine çok yaklaştığımız istisnai enstantaneleri hatırlatıyorlardır. Low için yapabileceğim en mükemmel alıntı, yine Low'un kendisinden olacaktır. Ama bu hikâyenin içinde biryerlerde ben de varım, bunu hissettim C'mon'u dinlerken.


Lafı hiç dolandırmadan C'mon'u güzelleştiren aktörlere, sanki bir bütünden kopup, yere çarpmadan önce havada süzülen diğer parçalara korku ve hüzünle bakan şarkılara ışınlanalım. Albüm, bence bu yılın en iyi şarkılarından biri olan Try To Sleep ile yola koyuluyor. Yağmurlu bir havada perdeleri çekilmiş bir odadaki müzik kutusundan seslenen, uyumaya çalışmanın uyanamamışlığına tümüyle uyanmış harikulade bir basitlik. Belki de hiçbir zaman "No Surprises" olamayacak, ama ömrü boyunca bir "Try To Sleep" olarak kalacak. Aynı havada, aynı odanın penceresinden yağmura bakmanın adını da Done olarak koymuş Low. Sonra dayanamayıp o yağmura karışmak için şemsiyesiz dışarı çıkmanın, önce yavaş yavaş yürümenin, yavaşça hızlanmanın, sonra da nefes nefese koşmanın, koşarken de sadece et ve kemikten değil, kalpten, hatta sadece ve sadece kalpten ibaret olduğumuzu hatırlamanın müziğini de Nothing But Heart ile sekiz dakikaya sığdırmış.

Bu kadarla kalmayacak, kaldığı yeri unutturacak başka köhne lezzetlere de sahip bir albüm C'mon. Gitar yoğunluğunun en fazla hissedildiği, epik bir goth folk yakıştırması yapılabilecek Witches, kimsenin mutlu olmadığı gizemli bir kış kasabasının jenerik müziği olabilir rahatlıkla. Son derece dingin ve huzurlu bir çakırkeyif bilincin sokak lambaları altında süzülen Nightingale, albümün arınma sürecine çok fazla katkı sağlayan şarkılardan. Bir jukebox'ın 60'lar bölümüne attığınız paranın hakkını sonuna kadar verebilecek kadar lekesiz, tertemiz bir country sakinliğine hakim Something's Turning Over ise, albüme hiç beklenmedik, ama buna rağmen kasvetli ortamdaki camları açıp içeri toprak kokusunu alan bir final yapıyor. Hayat devam ediyor. Biz müzik dinledikçe, film izledikçe, kitap okudukça, öpüştükçe, öldürdükçe de devam edecek. Uyku ile uyanıklık arasında uyumaya çalışmanın müziği de hep kafamızda dönecek.

1. Try To Sleep
2. You See Everything
3. Witches
4. Done
5. Especially Me
6. $20
7. Majesty / Magic
8. Nightingale
9. Nothing But Heart
10. Something's Turning Over

25 Mart 2011 Cuma

Craft Spells - Idle Labor


Dört kişi görünüyor olmalarına rağmen, grubun tüm yükünü sırtlanmış olan kurucusu Justin Paul Vallesteros liderliğinde ilk albümünü yapan Craft Spells, baharın kapıda olduğu günlerde kulaklarda erken bahara sebep olabilecek hoş bir müzikle karşımızdalar. Bir ayakları çayır çimen, çiçek böcek ortamında, bir ayakları da 80'ler New Romantics akımının neon ışıklarının altındaki tatlı hüzünde duruyor. Ama albüm bittiğinde damakta kalan da yine o hüzün oluyor. Bu bakımdan kesinlikle geceye ait bulduğum albümler kategorisinde yer alır. O gecelerde aile, arkadaşlar, TV (belki 80'lere ait bir romantik film için istisna yapılabilir), kitap vs. bulunmaz. Arada radyoya takılmak, bu geceye az biraz cila çekebilir. Craft Spells, hakkıyla yaptığı nostaljik pop ile 80'leri milat edinmiş bu ayrıntılar denizinde fark yaratan gruplardan sayılmaz. Ama zaten kim onlardan fark yaratsın istiyor ki? Adı üstünde, "nostalji"!

The Fog Rose High , Party Talk ve After The Moment, bu sevimli albümden çıkan ilk single'lar. Doğrusunu söylemek gerekirse (aslında bu girişi pek sevmem ama yazmış bulunduktan sonra bu parantezi açmak daha çok hoşuma gitti!), aralarında The Fog Rose High'ın da bulunduğu ilk üç şarkıda herşey çok tekdüzeydi. Ne zaman ki dördüncü şarkı Party Talk'a geldim, işte albüm tam da orada başladı benim için. Ardından gelsin After The Moment, gitsin Your Tomb, sonra yine gelsin Beauty Above All, bir retro coşku aldı başını gitti sanki. Idle Labor, 8 şarkıdan da oluşabilirmiş pekâlâ diye aklımın köşesinden geçti. Olsun, belki zamanla diğerleri de kardeşlerinin yanına katılır. Hani meraklısı değilim ama albümün en iyi parçası olarak önerebileceğim After The Moment'ı dinlemek bile tek başına Craft Spells'in sahip olduğu o tanıdık ruhu görebilmeye yeterli diye düşünüyorum. Hüznün ve neşenin birbirine karıştığı, geçmişe dayandığı halde geçmişi geri getirme veya "bakın geçmişi nasıl da günümüze tatlandırıcı yapabiliyorum" niyetiyle yapılmamış bir albüm Idle Labor. Sadece çok iyi bir gece arkadaşı.

1. For the Ages
2. Scandinavian Crush
3. The Fog Rose High
4. Party Talk
5. From the Morning Heat
6. After The Moment
7. Ramona
8. Given the Time
9. Your Tomb
10. You Should Close the Door
11. Beauty Above All

21 Mart 2011 Pazartesi

Ringo Deathstarr - Colour Trip


Teksas'tan country müzik yapan rodeoculardan başkası çıkmaz diye bir önyargı sahibi değilim. Ama herhalde Ringo Deathstarr şimdiye dek dinlediğim Teksas'tan çıkma ilk shoegaze grubu. Biri kız, üçü erkek dört sıkı gençten kurulu Ringo Deathstarr, 2005'te kurulup, ancak 2007'de kendi adlarını taşıyan EP'leri ile müziklerini kayıtlara geçebilmiş. Bu EP çok iyi eleştiriler aldıktan sonra artık klişe olduğu üzere bağımsız yapımcıların dikkatlerini çekmeyi başarmışlar. Kasım 2009'da ilk albüm Sparkler gelmiş ki, o da iyi eleştirilerin devamını getirmeyi başarmış. Şubat 2011 yapımı ikinci bomba Colour Trip ile müzikal kimliklerine oturtmuşlar bana göre. Her iki albümü de dinlemiş biri olarak Colour Trip'in o kimliğe pres kaplayıp dış etkenlerden koruduğunu söyleyebilirim.

İlk bakışta indie rock ve shoegaze camiasındaki çağdaşlarından çok da ayrıksı durmuyorlar. Hatta son bakışta da öyle. Tam da bu iki tür arasında sallanıp duruyorlar. Aslında shoegaze denince benim gerçek anlamda favorilerim de bu arada salınanlar oluyor genelde. Indie rock'ın gerçeklerden kopmamaya çalışan gerçekçi duruşu ile shoegaze'in masalsı rock âleminde doludizgin at süren bir gürültü âhenginden söz ediyorum. Mesela ilk şarkı Imagine Hearts, bildiğin shoegaze battaniyesine sarmalanmış bir dance rock. Akordu kaymış gitarın sıkı bir altyapı üzerinde anlaşılmaz birşeyler mırıldanan bir kıza eşlik edişi bu açılışı kurdele kesilesi bir hâle sokmuyor değil. Keza ardından gelen Do It Every Time ve aynı zamanda iki dakikalık ilk single So High da bu kez benzer bir sarmalanma yaşatan çok iyi pop punk parçalar. Zaten künyelerinde noise pop ve twee pop ismine de rastlanması boşuna değil. Kısacası benim için shoegaze'in iyisi, pop ile arası biraz daha sağlam olanıdır. Başrollerini Elliott Frazier ve Alex Gehring ikilisinin farklı farklı şarkılarda paylaştığı erkek ve kadın vokallerin o tipik shoegaze muğlaklığından süzülen aykırı romantizmi, sözlerin anlaşılmazlığına rağmen bir şekilde müzikle birlikte yolunu biliyor, buluyor.


Harika bir shoegaze-new wave buluşması tadı aldığım Two Girls, uğuldayan gitarların yarattığı kaotik atmosferin gölgesinde pogo yapan Tambourine Girl, erken dönem Soundgarden veya The Smashing Pumpkins kırıntıları taşıyan (Sonic Youth adını hiç kullanmadım çünkü onlardan etkilenmemiş bir shoegaze grubu, Teksas'ta silah kullanımının yasaklanması gibi birşey!) Chloe, akustik rüya denemesi Day Dreamy ve böylesi enerji ve elektrik yüklü bir albümün finalini yapan "shoepop"sevimliliği  Other Things, grubun ikinci albümünün temellerini daha da sağlamlaştırıyor. Adı geçen tür ve isimlerin konuyla direk alâkaları olmasa da, bana veya başkalarına bu isimleri gönül rahatlığıyla kullandırabilecek kadar dik duran bir grup olmaları bile Ringo Deathstarr için birşeydir. Onları "hiçbirşey" olmaktansa "birşey" yapar en azından.

1. Imagine Hearts
2. Do It Every Time
3. So High
4. Two Girls
5. Kaleidoscope
6. Day Dreamy
7. Tambourine Girl
8. Chloe
9. Never Drive
10. You Don't Listen
11. Other Things

17 Mart 2011 Perşembe

The Shoes - Crack My Bones


Guillaume ve Benjamin adındaki iki Fransızdan kurulu The Shoes, bu indie kalabalığında bir şekilde kendilerini dinletme özelliklerine sahip olduklarını düşündüğüm türden hoş bir indie pop grubu. 10 şarkılık ilk albümleri Crack My Bones'u dinlemeye başlayınca ve her şarkıda vokalin değiştiğini farkedince sandım ki, şarkıları bir Guillaume, bir Benjamin dönüşümlü söylüyorlar. Meğer albümlerine Esser, Primary 1, The Bewitched Hands, Wave Machines, Cock'n'bullkid gibi pek kimsenin bilmediği indie pop kardeşlerini konuk edip mikrofonlarını onlara vermişler. Nereden gelip nereye gidiyorlar bilmiyorum ama albüm o kadar indie banalliği içinde bana hayli sivrilmiş kalitede gözüktü diyebilirim. Herşeyden önce pop müziğin kaliteden yana bilincini ve sorumluluğunu, bağımsızlık ilanında bulunmuş bir müziğin bünyesinde hem mütevazi, hem de son zamanlarda pek bir havalanan 2. veya 3. albümünü yapmış benzerlerine ayar verecek türden iddialı biçimde taşıyorlar.

Yine de listeleri silkeleyecek, radyoları silip süpürecek, kitleleri sallayacak bir poptan söz edemeyiz ki, bunun adı da zaten indie pop oluyor genelde. Cover Your Eyes, Stay The Same, ilk single People Movin' ve The Bewitched Hands'in koltuk çıktığı üç şarkı olan Time To Dance, Crack My Bones, The Wolf Under The Moon, klişelerden uzak bir pop serinliği yaşamak isteyenler için kansere olmasa da, yukarıda sözünü ettiğim kuru kalabalığın neden olduğu başağrısına çare olabilecek nitelikte şarkılar. Mesela Cover Your Eyes gibi bir şarkıya rastlayabilmek için 9 tane aptal indie albüm dinlemeniz gerekiyorsa dinleyeceksiniz. Çünkü buna değer bence. Dans pistlerine trance veya house etkisi yapmaz belki ama kafalar biraz güzelse bile pekâlâ daha aklıbaşında figürler tasarlayabileceğiniz, olmadı oturup ciddi ciddi dinleme aktivitesine girebileceğiniz türden bir müzik onlarınki. Kaldı ki sekiz buçuk dakikalık son şarkı Investigator, hiçbir DJ'in elini sürmediği şu haliyle dahi birçoğuyla düelloya girebilir. Yine de o taraklarda bezi olduğunu sanmadığım, kendi saçını kendi taramayı seçen, çok da güzel tarayan bir albüm Crack My Bones...

1. Stay The Same (feat. Esser)
2. Cover Your Eyes (feat. Waves Machine)
3. People Movin' (feat. Primary 1)
4. Wastin' Time (feat. Esser)
5. Time To Dance (feat. The Bewitched Hands)
6. Cliché (feat. Cock'n'bullkid)
7. Crack My Bones (feat. The Bewitched Hands)
8. Bored
9. The Wolf Under The Moon (feat. The Bewitched Hands)
10. Investigator

13 Mart 2011 Pazar

Joe Satriani - Black Swans and Wormhole Wizards


Gitar-vokal ilişkisine ya da bir forvet oyuncusu olarak sadece gitara yönelik önemli birkaç isim üzerinden girip de çıkış aradığım "Bir Gitarın İhtiyacı Olan Şeyler" konulu yazı dizisinin en uygun çıkışlarından biri Joe Satriani olacaktır sanırım. Santana, Slash ve Satriani combosundan hareketle çok daha uzun ve etkili yazılar yazılabilir tabiî. Fakat bu üç "S" olayı, aşmış gitar hakimiyetlerini olağanüstü konser atmosferlerinin dışında daha kurnaz hamlelerle ifşa ettikleri albüm ortamında nasıl değerlendiriyorlar, ben asıl işin o boyutuyla ilgiliyim. Belki de bir gitarın sadece ruh sahibi usta parmaklara ihtiyacı var. Vokale veya başka süsleyici unsurlara ihtiyacı olanlar ise şarkıların kendisi. Satriani, hemen hiçbir albümünde ortalığı karnavala çevirecek ünlü vokal kumkumasına prim vermemiş bir usta. Verse fena mı olurdu, bence evet. Çünkü o zaman enstrümantal şarkılarının progressive bilincinden, sanatını konuşturduğu öğretici kimliğinden ve birikimini akıttığı kimi zaman deli dolu, kimi zaman epik duruşlar sergileyen uzunlu kısalı şarkılarından bahsedemeyecektik. Onun yerine muhabbet dağılacak, şu şarkıda hangi vokal nasıl söylemiş, kim hangi covera kavurma olmuş onu konuşacaktık.

1956'da İtalyan kökenli bir ailenin ferdi olarak New York'ta doğan Satriani, Tony Iommi, Jimmy Page, Jeff Beck dinleyerek büyümesine rağmen, asıl kahramanı Jimi Hendrix olan bir çocuktu. Eylül 1970'te Hendrix'in ölümünden çok etkilenen Satriani, o zamana dek futbolcu olma sınırındayken birden karar değiştirip gitarist olma hedefine kitlendi. 1970’li yılların başında önemli caz ustaları Billy Bauer ve Lennie Tristano ile çalışıp dersler aldı. İyice piştikten sonra kendini o kadar geliştirmişti ki, 10 yıl sürecek gitar hocalığı başladı. Öğrencileri arasında Steve Vai, Kirk Hammett (Metallica), Larry LaLonde (Primus), Alex Skolnick (Testament), Charlie Hunter gibi isimlerin olduğunu bilmeyen kalmamıştır herhalde. Bazı yerel gruplarda çalmasına rağmen, bundan tatmin olmayıp kendi başına birşeyler kaydetmeye başladı. Kendi adını verdiği EP'sini 1985'te, Not Of This Earth adlı ilk albümünü de 1986'da çıkardı. O gün, bugün artık oturup saymaya bile üşendiğimiz sololar, konser kayıtları, toplamalar ve yan projelerle, gitar dendiğinde akla gelecek Top 3 içinde sırasını şaşırdığımız bir adam olup çıkıverdi Satriani.


Surfing With The Alien ve Flying In A Blue Dream albümlerini çekme kaset olarak edindikten, The Extremist'i bandrollü kasetten yalayıp yuttuktan sonra elime geçen her ince uzun cisimden gitar çalma hevesimin üzerinden yıllar geçti. O albümlere her geri dönüşümde artık elimde ince uzun birşey olmadan da o hevesin kırıntılarını hissediyorum. Her notasıyla efsane bir üçlemedir benim gözümde. Sonrasında Black Swans and Wormhole Wizards'ın da aralarında bulunduğu 8 stüdyo albümü ise birbiri üzerinde belirgin bir hakimiyet kurmamış, bir bütünden ziyade daha çok satır aralarında sivrilmeler yaşayan işlerdi sanki. Yine de deneyselliği, açık görüşlülüğü, yeniliklere olan merakı her albümüne sızmış bir müzisyendir. Doğuya saldığı merak, 2008 tarihli tekerleme misali Professor Satchafunkilus and The Musterion Of Rock albümündeki Aşık Veysel ve Andalusia şarkılarına ustaca yansımıştır. Coşkudan hüzne uzanan geniş repertuarını farklı gitaristlerle gerçekleştirdiği G3 turnelerinde seyircisine canlı canlı yaşatmıştır. Tamamı kendi adına üretilen Ibanez destekli JS elektro gitar, JSX marka amfi, wah efektleri ve pedallarla marka olmanın ötesine geçmiştir adeta. Yani söz Satriani'den açılırsa buraları bilgilere boğabiliriz.

Yaşayan efsane, hocaların hocası Satriani'nin son albümü Black Swans and Wormhole Wizards, yukarıda da belirttiğim gibi 90'ların başından itibaren çıkardığı soloların genel görüntüsünü bozmayan türde yine tecrübe, yine virtüözlük, yine insan sesinin girmediği o kendine has rock lezzeti barındıran bir albüm. Karizma bir giriş yapan Premonition, etnik altyapı desteğini arkasına almış The Golden Room, alışıldık buruk Satriani blueslarından olan Littlleworth Lane, atmosferiyle ılık ve tutkulu bir sci-fi blues etkisi yaratan Dream Song ve yine adına yaraşır bir karizmayla perdeyi kapatan God Is Crying albümün ağır topları sayılır. Sonradan çıkan ekstra basımlarda iki de bonus şarkı mevcut. Satriani'nin neden vokale ihtiyaç duymadığını bize anlatan o gitara şarkı söyletici melodikliğini, şık sololarını uyum içindeki bas ve davul kadar, keyboardun yarattığı derleyip toparlayıcı etki de destekliyor.

Herşey iyi güzel de, Satriani ölmeden önce kendisinden şöyle dört başı mamur bir post-rock albümü dinlemek isterdim. Çünkü albümlerinde ara ara gösterip vermediği müthiş anlar, zaten deneysel manevraları seven Satriani'nin müzisyen karakterine tam oturuyor. Ama o ölmeden önce kendisini Chickenfoot gibi saçmalıklarla uğraşırken görebiliyoruz ne yazık ki. Satriani ölmeden önce...! Satriani ölmeden önce bu albümlerin değerini tam idrak edemiyor olabiliriz. Belki torunlarımız, bizim canlıyken idrak edemediklerimizi o öldükten sonra farkederler. Ya da torunlarımızın görmesine gerek yok. Zaten o öldükten sonra şimdikinden farklı yaklaşmayacağımızı kim söylüyor? En azından o hâlâ hayattayken bu albümleri sıcağı sıcağına dinlemenin şansını hissedelim.

1. Premonition
2. Dream Song
3. Pyrrhic Victoria
4. Light Years Away
5. Solitude
6. Littlleworth Lane
7. The Golden Room
8. Two Sides to Every Story
9. Wormhole Wizards
10. Wind in the Trees
11. God Is Crying

10 Mart 2011 Perşembe

Slash - Slash


İyi bir gitarist (bu sadece sizin değil, tüm dünyanın kabul ettiği bir iyilik), yıllarca emek verdiği grubundan ayrılıp solo çalışmaya niyetlenirse ne olur?

a) İyi bir gitarist olduğu için sadece gitarına ve onunla çıkarabileceği bestelerine güvenerek enstrümantal rock parçalarından oluşan bir albüm yapar?
b) Yıllarca bir vokale eşlik etmenin alışkanlığını terk edemeyerek ünlü konuklardan derlenen başka bir albüm çıkartır.

Santana, ikinci maddeyi seçiyor genelde. Guns'n Roses'ın tek gülü olan Slash ise ilk solosunda bu yolu seçenlerden. Bu yolun ticari getirisinin önemi malum. Bu tip gitar-vokal düetleri çoğu rock dinleyicisinin ilgisini çeker. Ama mühim olan, ilgi çekmesi kadar o ilgiyi şarkılara, oradan da albüm bütünlüğüne ulaştırabilme kabiliyeti. Herkes iyi gitar çalabilir, hatta Slash'ten daha iyi gitaristler de var yeryüzünde. Fakat herkes kendi sürüsünden ayrıldıktan veya yıllarca tek başına pratik yaptıktan sonra iyi bir rock albümü yapamayabiliyor. Peki Slash'in kendi kanatlarıyla uçmaya çalıştığı (gerçi bu vokal kalabalığında artık ne kadar öyle denebilirse) ilk albümü, bu teorilerin neresinde duruyor?

Efsane rock albümlerinden 1987 tarihli Appetite For Destruction dışında hiç işimin olmayacağı Guns'n Roses'ın 80'ler rock müziğine bir imaj güneşi gibi doğmuş gitaristi Slash'in nasıl bir gitarist olduğuna dair ahkâm kesmek, gitar ustalarının işi. Benim bildiğim Slash, Keith Richards, Ron Wood veya şu an aklıma gelmeyen diğer blues ve punk köklerini harmanlamış usta gitaristler ekolüne gönülden bağlı bir adam. Bu kirli gitar soundunun çekiciliğinden haz alanlar için gerçek "guitar hero"lardan biri. Belli kalıplara ve vokal desteğine muhtaç şarkılara alışkın olması bir suç değil. Belki de kime sorsanız, onun yapacağı ilk solo albümden bir Yngwie Malmsteen beklemez. Nitekim debut Slash, oldukça zengin konuklarla popüler çıtaların üzerinde zıplamaya programlanmış bir albüm. Lâkin bu albümler, tıpkı Santana'nın son işleri gibi bir complication veya tribute sikletinden öteye yumruk sallamıyor.

Yanlış anlaşılmasın, genelde complication ve tribute albümleri severim. Aralarında bağımlısı olduklarım çoktur. İşin içinde cover vardır, çeşni vardır, dans vardır, break vardır. Yine de benim gibi pimpirikli dinleyiciler, böyle sololardan albüm sahibinin biraz daha geçmiş vukuatlarından uzak olarak ne derece farklı tellerden çalabileceğine dair ipuçları, meydan okumalar ve daha fazla içsellik umuyor. Hadi artık Santana eski Santana değil, onu öyle kabul ettik. Kaldı ki, son albümlerine bakarak keşke eski Santana olsaydı diye çelişkiler yaşıyorum. Slash'in eski Slash olmasının da birilerine faydası dokunabilir bilemiyorum. Santana'nın vasatça kendini yenilemesiyle Slash'in eskide çakılı kalması arasındaki beğeni kriterlerimi maddeleştiremedim henüz. Kendi adını taşıyan ilk albüm Slash'e bakınca, kendisi Guns'n Roses'da ne ise hâlâ oymuş diye düşündüm. Tek önemli fark, artık Axl Rose'u nihayet gitarının yakasından düşürebilmiş, yerine de duyanın gözünü birkaç milim daha açacak vokallerle süslemiş olması sanırım.


Iggy Pop, Lemmy Kilmister, Ian Astbury, Ozzy Osbourne gibi efsane rock vokalleri yanında, Adam Levine, Kid Rock ve Fergie gibi tırt isimleri de barındıran 14 şarkılık Slash, nasıl başlıyorsa öyle biten albümlerden. Yani tüm bu iyi-kötü vokal zenginliğine rağmen genel olarak biraz sertçe pop rock şarkılarının -ki aslında bunların adı hard rock oluyor ama sanki tam anlamıyla orayla da haşir neşir değil- ardı ardına sıralandığı, nadiren diğerlerinin yanında sivrilen birkaç şarkıya sahip bir siftah. Müzikal ölçütlerde gayet işini bilen bir prodüksyon ama "işte bu bir zamanlar Appetite For Destruction'da unutulmaz ritimler ve sololar atan adamdı" duygusunu geri döndürecek pek birşey yok. Sadece alışıldık formatlardaki pop rock karışımları üzerine serpiştirilmiş bolca Slash solosu mevcut. Zaten konuk vokal seçimleri gösteriyor ki, takım oyunundan ziyade bireysel becerilere bel bağlamış bir yapılanma benimsenmiş.

Soundgarden sonrası iyice ortalık malına dönen, gittiği hiçbir yerde dikiş tutturamayan Chris Cornell, süpermarketlerin personel anonslarını yaptıkları mikrofonlara bile atlıyordur muhtemelen. Burada görmek de şaşırtmaz kimseyi. Herşeye rağmen ben bu albümü 2010'un en iyilerinden biri olarak listeme almıştım. Küçükten büyüğe doğru ilerlersek, Alter Bridge adındaki fena sayılmayacak rock grubunun sesi olan Myles Kennedy'nin seslendirdiği iki şarkı, Rocco DeLuca isimli isimsiz şahsın söylediği ve albüm geneline bakıldığında az da olsa farklı bir nefes üfleyen Saint Is a Sinner Too, Slash'in iki kadim dostu Dave Grohl ve Duff McKagan ile vokalsiz takıldıkları Watch This, son yılların en sağlam gençlerinden Wolfmother solisti Andrew Stockdale'in varlığı ve tabiî Iggy Pop, Lemmy Kilmister, Ian Astbury üçlüsünün karizmalarına leke sürmeyen üç parça bunun sebeplerinden. Bir de orijinal versiyonun ardından çıkan bilmem ne editionlarda bonus olarak eklenmiş olan Paradise City coverı (ki Axl taklidi yapan Fergie'ye rağmen Cypress Hill faktörüyle), Yine Myles Kennedy'nin söylediği biri Sweet Child O'Mine olmak üzere iki akustik parça da krediyi arttıran faktörlerden sayılabilir. Özetlersek, benim için yerden yere vurulmayacak, ama bir süre sonra kazara yere düştüğünde kaldırılmaya üşenilecek türden bir albüm Slash... Kötü değil, lâkin çok iyi olabilmek için yeterince iyi sayılmaz.

1. Ghost (feat. Ian Astbury)
2. Crucify the Dead (feat. Ozzy Osbourne)
3. Beautiful Dangerous (feat. Fergie)
4. Back From Cali (feat. Myles Kennedy)
5. Promise (feat. Chris Cornell)
6. By the Sword (feat. Andrew Stockdale)
7. Gotten (feat. Adam Levine)
8. Doctor Alibi (feat. Lemmy Kilmister)
9. Watch This (feat. Dave Grohl/Duff McKagan)
10. I Hold On (feat. Kid Rock)
11. Nothing to Say (feat. M. Shadows)
12. Starlight (feat. Myles Kennedy)
13. Saint Is a Sinner Too (feat. Rocco DeLuca)
14. We're All Gonna Die (feat. Iggy Pop)

5 Mart 2011 Cumartesi

Santana - Guitar Heaven: The Greatest Guitar Classics Of All Time


2010 yılı dinozor istilasına uğradı. Hatırlayabildiğimiz kadar küçükken sahnelerde, kliplerde gitar çalıp söyleyen adamlar bugün hâlâ albüm yapıyor. Fakat çoğunun yaptığı albümlere bakınca "keşke evlerinde oturup torunlarını hoplatsalar, bahçelerinde domates yetiştirseler, manzaralı villalarında emekliliğin tadını çıkarsalar" diye düşünmeden edemiyorum. Hemen emekli olsunlar demiyorum, hatta bazıları sahnede veya stüdyoda ecellerine kavuşsa bile olur. Ama "ben daha ölmedim" demenin de bir yolu yordamı var. Sırf üzerinde efsane bir isim yazıyor diye dinlediğim bu yeni albümlerden çoğu benim için tahammül edilemez derecede sıkıcı, boğucu, ruhsuz, kötü oğlu kötüydü.

Bu yıl en çok beklediğim albümlerden ikisi Eric Clapton ve Robert Plant'e aitti. Plant kendisini iyiden iyiye alternative country'ye, folk'a vermiş ki zaten Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan (Alison Krauss ile takıldığı 2007 tarihli 13 şarkılık bluegrass işkencesi Raising Sand), hatta Salı'dan (The Strange Sensation ile yaptığı 2005 yılına ait işkence olmasa da hiç beklemediğim derecede vasat Mighty Rearranger) belliydi. Clapton'ın da 1992'de çıkan Unplugged'dan sonra iyi bir albümünü görmedim. O zamandan beri yaptığı her albüm ya konser, ya best of, ya da vasat blues klâsiklerinin yeniden yorumlamalarından oluşan albümlerdi. Sene olmuş 2010, adam hâlâ aynı notaya basıyor. Yani rahat olun, adam Tanrı falan değil! Bu hissiyatlarla Plant'in Band Of Joy, Clapton'ın da Clapton adlı sözde yeni albümleri eskileri mumla aratıyor. Band Of Joy daha dinlenebilir (ama geri dönme arzusu uyandırmayan) karanlık bir folk albümü. Ama 14 şarkılık bitmek bilmeyen Clapton, değil geri dönmek, "ben niye başladım ki buna" dedirtecek kadar sıradan bir albüm.

Ozzy Osbourne, Joe Cocker, Rod Stewart, Phil Collins ve şu an unuttuğum birkaç eski tüfek de yeni albüm çıkardı. Müziği bıraktığını söyleyerek milyonları sevindirmiş olmasına rağmen Collins, aynı Clapton'ın yolundan giderek eski şarkılardan oluşan gereksiz mi gereksiz bir ters köşe yaptı. Yeni sayılmaz haliyle. Gerçi Collins'in albüm çıkarması çok da önemli bir dinozor geri dönüşü sayılmaz. Phil Collins'i boşverin, gerçekten! Rod Stewart desen, o da tek rakibi Muazzez Ersoy'un Nostalji serisi olan Great Amerikan Songbook kolaycılığına fena dadandı. Oysa 80'lerdekine benzeyen albümlerle geri dönse bile güzel sesini duymak adına razıydım kendi adıma. Neyse, bu dinazorlardan biri de Carlos Santana tabiî. Aslında ona dinazor demek doğru mu bilmiyorum. Kendisini öyle görmediği veya görmek istemediği kesin. 1967'den beri çok fazla aralar vermeden albüm yapmayı sürdüren bu büyük usta, rock müziğe latin öğelerini yedirmek suretiyle kendine has bir "baharat rock" elde etmiş, uzun yıllar ilk ve tek olmanın ayrıcalığını taşımış bir çınar ağacı.


Fakat son yıllarda ona da bir haller oldu. Önce Supernatural (1999), sonra da Shaman (2002) albümleriyle popüler kültüre hücum çekerek progressive latin rock müziğini daha light bir üslupla hip-hop ve pop rock'a yönlendirdi. Bunda yanlış birşey olmamalı. Yeni kuşağın da Santana baharatının tadına bakması gerek. Ne var ki o baharat, bu kuşağı ticari manevralarla tavlamaya yönelik savsak tornalardan geçirilip, post-production çarklarında öğütülmeye başlayınca, benim gibi Santana hayranlığını sonradan keşfettiği 70'lerin Altın Santana Çağı albümleriyle pekiştirmişler için köfteye bile konmayacak koftilikteydi. Bu son iki albüm, tahammül edilemez cinsten sayılmaz. Hatta enstrümantal şarkılar Santana özünden kopup gelmiş olduklarını en fazla belli edenlerdir. Yine de ben Santana isminden çok daha modern, eğlenceli, aynı zamanda ağırbaşlı albümler beklerim her zaman. Son dönem Amerikan tarzı modern ve eğlenceli olma anlayışı ile Santana'yı yanyana koymak bana yaramıyor.

Son albüm Guitar Heaven: The Greatest Guitar Classics Of All Time, Santana'yı, bir Santana albümünden ziyade, başkalarının eşlikçisi konumuna getiren Supernatural ve Shaman geleneğini sürdüren bir yapıda. Eşlikçi olmak onun için bir kayıp sayılmaz elbette. Ama üzerinde Santana yazan bir albümde bu durum vuku bulunca ve kıytırık isimlerle kötü şarkılara (hele de daha ağır isimlerle kötü şarkılara) gitarını yancı yapınca üzüntüyle karışık kızgınlık yaşayabiliyorsunuz. İşte yeni albüm bu geleneği sürdürmesine rağmen, önceki iki albümden biraz farklı olarak beni tavlayacak unsurlara sahipti. Bir kere adından da anlaşılacağı gibi gitarların unutulmaz bir şekil verdiği, okullarda ders, provalarda demirbaş, konserlerde marş olmuş şarkıların Santana tarafından yeniden çalınması söz konusu. Üstelik bu rock klâsiklerinin gayet seçkin vokaller tarafından seslendirilmiş olması, Santana baharatının olmasa da tuzunun şekerinin dozajını cover kıvamına ayarlamış. Bu sayede eğlence ve dinlence çoğu zaman tavana vurmuş.


Madem böyle olacaktı, keşke Supernatural ve Shaman da özenle seçilmiş vokallerin yeraldığı coverlardan yapılsaydı. Çünkü görünen o ki bu saatten sonra Santana'dan adam gibi besteler duyamayacağız, hiç olmazsa geriye yaslanıp cover keyfi yaşayalım doya doya. Guitar Heaven, Supernatural - Shaman ikilisinin formüllerini coverlar üzerinden uygulasa da, bu albümlerde düet için seçilen isimlere nazaran çok daha titiz davranıldığını da hissettiriyor sanki. Mesela Chris Cornell, India Arie, Yo-Yo Ma, Jonny Lang, Nas, Janelle Monáe ve 69'da Woodstock'ta aynı sahneyi paylaşıp aynı havayı soluduğu Joe Cocker gibi müthiş sesleri Back In Black, Whole Lotta Love, Little Wing, While My Guitar Gently Weeps gibi klâsikleri yeniden yorumlarken duymak büyük keyif. Bunların yanına Scott Weiland'lı Can’t You Hear Me Knocking'i, Jacoby Shaddix'li (Papa Roach) Smoke On The Water'ı ve Chester Bennington (Linkin Park) ile The Doors klavyecisi Ray Manzarek'in konuk olduğu yine bir The Doors şarkısı olan Riders On The Storm'u da artı olarak ekleyebiliriz.

Günahım kadar sevmediğim Chris Daughtry, Gavin Rossdale, çakma Eddie Vedder olarak prim yapma peşindeki merhum Creed solisti Scott Stapp ve artık Santana'nın yakasından düşmesini dilediğim Rob Thomas yorumları bile bir önceki paragraftaki güzelliklere gölge düşüremiyorlar. Zaten onları bu albümde biraz olsun dinlenilebilir kılan da Santana ve onun coverladığı şarkıların gücü oluyor. Santana bu işin devamını getirmeyi düşünür mü bilemem ama yapımcıların ön dişleri parlamış olabilir. O yüzden devamı gelirse şaşırmam. Santana için olayın suyunu kaçırmaması da beklenemez ne yazık ki. Gençlerle çalıp söylemeyi, kliplerde orgazm taklidi yapar gibi gitar çalma taklidi yapmayı seviyor belli ki. İpin ucunda cover olursa bir merak oturur dinlerim ama tadında bırakması en iyisi. Olay kontrolden çıkarsa Ricky Martin'den Black Magic Woman'ı dinleme ihtimaline benzer korku senaryolarına bile hazırlıklı olmak lâzım.

1. Whole Lotta Love (feat. Chris Cornell) - (Led Zeppelin)
2. Can’t You Hear Me Knocking (feat. Scott Weiland) - (The Rolling Stones)
3. Sunshine Of Your Love (feat. Rob Thomas) - (Cream)
4. While My Guitar Gently Weeps (feat. India Arie & Yo-Yo Ma) - (The Beatles)
5. Photograph (feat. Chris Daughtry) - (Def Leppard)
6. Back In Black (feat. Nas & Janelle Monáe) - (AC/DC)
7. Riders On The Storm (feat. Chester Bennington & Ray Manzarek) - (The Doors)
8. Smoke On The Water (feat. Jacoby Shaddix) - (Deep Purple)
9. Dance The Night Away (feat. Pat Monahan) - (Van Halen)
10. Bang A Gong (feat. Gavin Rossdale) - (T. Rex)
11. Little Wing (feat. Joe Cocker) - (Jimi Hendrix)
12.  I Ain’t Superstitious (feat. Jonny Lang) - (Willie Dixon)
13. Fortunate Son (feat. Scott Stapp) - (Creedance Clearwater Revival)
14. Under The Bridge (feat. Andy Vargas) - (Red Hot Chili Peppers)

3 Mart 2011 Perşembe

Bløf - Alles Blijft Anders


Alles Blijft Anders albümünü öylesine bir dinledikten sonra, bir süre durup içimdeki kent hüznünün farkına tekrar vardım. Evet, sanırım böyle bir hüzün çeşidi var. Belki de ben bunu pek sık sanmıyorum da ondan. Bu albüm, rock soundunun tamamen duygulandırmak üzere oynadığı oyun kurallarını benimsemiş bir albüm. Fakat bunu yaparken klâsik Amerikan bileşenleri yanında Avrupa hassasiyeti de taşıyan soft bir asalet havası yayıyor sanki. Albümü beğenip de Bløf isminin izini sürdükten sonra rastladığım bir önceki albümleri April'in güzel kapağından, kendileriyle daha önce rastlaşmış olduğumu farkettim. April'i pek beğenmemiş olmama rağmen yaptıkları müzik "bu çocuklarda iş var" dememe sebep olmuştu. İlginçtir, aynı şeyi Alles Blijft Anders için de düşündüm ama bir farkla. Müziğin kalitesi bu kez şarkılara da yansımış, ortaya kaliteli bir Avrupa pop rock zindeliği çıkmış. 

İki yıl arayla aynı grubun iki albümünü dinleyip aynı grup olduklarını anlamamama rağmen "bu çocuklarda iş var" fikri edinmiştim de, Bløf'ün geçmişine bakıp 1992'de kurulan, 10'dan fazla albüm sahibi koca koca adamlar olduğunu görünce kendime güldüm. İlk albümlerini ancak 1995'te çıkarma fırsatı bulan bu Hollandalı hassas insanlar, hep dörtlü olarak çalışmışlar. Bugüne kadar da iki davulcu eskitmelerinin dışında orijinal kadronun üçünü hep muhafaza etmişler. Tecrübeleri zaten müzikleriyle sabit. Bunu albümün ilk şarkısı Maan En Sterren'in daha ilk dakikasından bile anlamak mümkün. Albüm ilerledikçe sürprizsiz soft rock şarkılarının birbiri ardına sıralanacağı bir düzleme girdiğinizi anlıyorsunuz. Giriş, nazik bir nakarat, gelişme, aynı nazik nakarat, son nakarattan önce uğranılan bir ara sokak, bazen kısacık bir solo ve sonuç. Bu düzlem genelde çok sıkıcıdır. Zaten April'den bu sebeple sıkılmış olduğumu hatırladım. Oysa 2011'de Bløf bir şekilde bu şarkıları bana dinletmeyi başaran bir olgunluğa erişmiş ya da aynı frekansta buluşmuşuz gibi geldi.


En dişli sayılabilecek şarkıları Punt'ta bile dipten bir pop rock duygusu aşılayabilen bu olgunluk, anadilleriyle seslendirdikleri şarkıların tek kelimesi anlaşılmasa bile dinleyene geçebilen yapıda bana göre. Bu sayede anadilleriyle müzik yapanlar hakkındaki bazı yorumların iddia ettiği üzere fonetik dezavantajlardan uzak ortak bir ruh yakalıyorlar. Gerçi ben öyle bir dezavantajın müzikte varolduğundan bile hâlâ şüpheliyim. En azından Paskal Jacobsen, yükselip alçaldığında bile içli olabilen vokalinde yabancılaşma yaşatmıyor. Maan En Sterren'in yanı sıra Beter ve Hoe Warmer De Zon, birgün bu albümü unutsam bile birkaç tıkla ulaşmayı isteyeceğim türden şarkılar olarak aklımda kaldı şimdilik. Bazen anımsattığının aksine Bløf, benim için ortalamanın üzerinde sayılabilecek bir Eurovision grubundan çok daha fazlası oldu bu albümle.

1. Maan en sterren
2. Wijd open
3. Hou vol hou vast
4. We doen wat we kunnen
5. Beter
6. Iedereen
7. Wat jij denkt
8. Wachten op de dag
9. Hoe warmer de zon
10. Punt
11. 21 Gram
12. Was je maar hier