31 Aralık 2011 Cumartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Aralık 2011)

Jónsi - We Bought a Zoo
Yıl: 2011 İzlanda
Tür: Dream Pop, Post-Rock, Art Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Go Do"




The Black Keys - El Camino
Yıl: 2011 ABD
Tür: Garage Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stop Stop"
The Wanderers OST
Yıl: 1979 ABD
Tür: Pop, Doo-Wop, Rock & Roll, Rhythm & Blues
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Lee Dorsey - "Ya Ya"


Halina Młynkowa - Etnoteka
Yıl: 2011 Çek Cumhuriyeti
Tür: Contemporary Folk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dziwogóra"





Mastodon - Leviathan
Yıl: 2004 ABD
Tür: Sludge Metal, Progressive Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Megalodon"



a-ha - Scoundrel Days
Yıl: 1986 Norveç
Tür: Synth Pop, New Wave
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "I've Been Losing You"



Mezzamo - Многоточие
Yıl: 2009 Rusya
Tür: Synth Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Мимо"





Empyr - Unicorn
Yıl: 2011 Fransa
Tür: Alternative Rock,Electronic, Power Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Souvenir"






Ezginin Günlüğü - Ebruli
Yıl: 1996 Türkiye
Tür: Türk Folk, Özgün
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Aşk Bitti"




SPC ECO - You Tell Me
Yıl: 2011 ABD/İngiltere
Tür: Dream Pop, Shoegaze
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fading Out"


Plug-In - Hijack
Yıl: 2011 ABD
Tür: Progressive Metal
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ron To The Hills" (feat. Ron Bumblefoot Thal)




Gogol Bordello - Моя Цыганиада
Yıl: 2011 ABD
Tür: Gypsy Punk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Моя Цыганиада (Трансконтинентальный Hustle)"


Tiger Baby - Lost In You
Yıl: 2004 Danimarka
Tür: Synth Pop, Electropop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sweetheart"



Delays - Faded Seaside Glamour
Yıl: 2004 İngiltere
Tür: Indie Pop, Dream Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wanderlust"



The Never Years - Life of Dreams
Yıl: 2011 ABD
Tür: Synth Pop, Indie Pop, Shoegaze
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Monaco"



Dusty & Sweets McGee OST
Yıl: 1971 ABD
Tür: Pop, Doo-Wop, Rock & Roll, Rhythm & Blues
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: Del Shannon - "Runaway"


Golden State - Division
Yıl: 2011 ABD
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rocket"



Marillion - Seasons End
Yıl: 1989 İngiltere
Tür: Progressive Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Easter"



The Shaolin Afronauts - Flight Of The Ancients
Yıl: 2011 Avustralya
Tür: Jazz-Funk, Afrobeat
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Shaolin Theme"



Buena Vista Social Club - Buena Vista Social Club
Yıl: 1997 Küba
Tür: Afro-Cuban Jazz, Son Cubano, Latin Jazz
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Chan Chan"

25 Aralık 2011 Pazar

Divinyls - Divinyls


Divinyls adını duyan varsa %90 I Touch Myself şarkısı sayesinde duymuştur. Yok eğer duymayan varsa onlar için ise Divinyls sadece "I Touch Myself'i söyleyen grup" olarak kalacaktır. 90'ların hemen başında büyük sükse yapan bu şarkının arka plânında 30 yıllık bir rock tecrübesinin yattığını öğrenmek ancak internet ansiklopedileri sayesinde mümkün oldu. Çünkü kurulduğu 1980'den bu yana yalnızca 5 stüdyo albümü yapan ve haliyle pek popüler olmayan Divinyls'i bir anda parıl parıl parlatan I Touch Myself, mahalle mahalle dolaşıp tecrübe satıyor olsan bile illâki bir liste hiti yapmadan kendi kıtandan dışarı çıkamayacağını yüzüne vuruyordu.

1980'de solist Christina Amphlett ve gitarist Mark McEntee tarafından kurulan Divinyls, aslında zaman içinde değişimler yaşayan 5 kişilik bir gruptu. Ama ikili dağıldıkları yıl olan 1996'ya kadar hiç ayrılmadı. İlk albümleri Desperate'i 1983'te çıkaran grup, belli aralıklarla özellikle ülkesi Avustralya'da listelere abone olup, konserlerde ful çeken bir rock ikonu haline gelmiş. Ama onları hem Amerika'nın, hem de bizim tanımamızı sağlayan I Touch Myself'in de bulunduğu kendi adlarını taşıyan (aslında yazılış olarak albüme diVINYLS demişlerdi) 1990 tarihli işleri en iyi kabul edilir. Yani en azıdan ben öyle kabul ederim. Zaten 90'lar başında ülkede kaseti çıkan tek albümleri oydu diye biliyorum ki yanılıyor da olabilirim. Yıllar sonra ulaşılması daha kolaylaşan külliyatları içinde bu defa daha bilinçli şekilde test ettiğim üzere en iyisinin de diVINYLS olduğu yönünde fikrim sabittir.


I Touch Myself, baştan çıkaran sözleri, kirli pop rock çekiciliği ve Christina Amphlett'in, boş anına denk geldiği bir erkeğin aklını uçurabilecek sesiyle, kısaca herşeyiyle seksi bir şarkıydı. En önemlisi de hâlâ o telden çalıyor olması. 80'ler sonu 90'lar başı muhafazakârlığında yeşeren "ne zaman seni düşünsem kendime dokunuyorum" cümlesinin eskimesi beklenemez. Zaten hangi dönemde yeşerirse yeşersin, herkesin gözü önünde durup da bir türlü mikrofonun önüne en yalın haliyle çıkmayı beceremeyen liriklere kapak olan bu şarkı o dönemin sıradışı örneklerinden biri haline bile gelmişti. Hatta yobaz Teksas'ta verdikleri bir konserde şarkı esnasında görevlilerin fişi çektiği bile söylenir. Pornoyu gösterip vermeyen erotizm bir beceriyse (ki olaya sanatsal açıdan yaklaşmıyorsak beceri meceri değildir!) I Touch Myself'in olayı anlaşılmıştır.

Kaldı ki bu güzel albüm I Touch Myself'in tekelinde bir albüm değil kesinlikle. Aynı söz, müzik ve performans uyumu (hatta bazılarında daha fazlası) Make Out Alright, Bless My Soul (It's Rock-N-Roll), If Love Was A Gun, Need A Lover, Bullet gibi müthiş rock şarkılarının bünyesinde de duyuluyor, koklanıyor, tadılıyor. Hele o Need A Lover, gelmiş geçmiş en karizmatik rock besteleri diye henüz doğmamış listeme girişini çok önceden garantilemiş bir adrenalin harikasıdır. Fakat üzücü olan, ne diVINYLS öncesindeki albümleri, ne de sonrasındaki veda albümleri Underworld bu kalitenin yanından bile geçememişlerdir bana göre. En azından kariyerleri boyunca şu dünyaya çok iyi bir albüm bırakmayı başarmışlardır ya, gerisinin fazla önemi yoktur. (Bu feci klişe cümle bir süre sonra kendini imha edecektir!) Gerçi Christina Amphlett'in bu albümde sesini, nefesini verdiği şarkıları duyunca hormonal dengeleri altüst olanlar için iyi şarkılardan kurulu başka iyi Divinyls albümleri olsa fena olmazdı.

1. Make Out Alright
2. I Touch Myself
3. Lay Your Body Down
4. Love School
5. Bless My Soul (It's Rock-n-Roll)
6. If Love Was A Gun
7. Need A Lover
8. Follow Through
9. Cafe Interlude
10. Bullet
11. I'm On Your Side

20 Aralık 2011 Salı

Mastodon - The Hunter


Mastodon, hiç şüphesiz 2000'ler heavy metal müziğinin yaşayan en sıkı isimlerinden birisi. Bu gerçeği sadece iki yıl önce anlamış olmanın gecikmişliğine fazla kafa takmadan 5 stüdyo albümünün tadını çıkarmak gerek. 1999 Atlanta, Georgia'da kurulmuş, ilk albümü Remission'ı 2002'de, sonrakileri de ikişer üçer yıl aralarla çıkarmış olan grup, en son Crack The Skye ile ortalığın tozunu atmıştı. Gerçi ondan sonra dinlediğim Jonah Hex EP'sinin score sıkıcılığı kendileriyle en son görüşmemdi ama onu duymamış sayıyorum. Yeni albümleri The Hunter'ı bazı hayranları kadar fanatik bir geri sayımla beklemesem de, metal camiasındaki bu grup ve albüm kalabalığında nefes alacak bir alan yaratacağına kesin gözüyle bakıyordum. Beklenen oldu ve Troy Sanders (bas, vokal), Brent Hinds (gitar, vokal), Bill Kelliher (gitar), Brann Dailor (davul) kare asının son bombası The Hunter 2011 Eylül'ünde günyüzüne çıktı. Üstelik tüm Mastodon albümlerini iyi kötü dinlemiş kendi halinde bir dinleyen olarak bence belki de şimdiye kadarki en iyi albümle.

Grubun kaostan beslelen, fakat o kaosu sertliğinden ve zekâsından ödün vermeden evcilleştiren progressive metal, heavy metal, hard rock, stoner rock, sludge metal karması duruşu yeni albümde aynen devam ediyor. Tutucu metal çevreler tarafından kayıtsız şartsız kabul görebileceği gibi, yine aynı çevreler tarafından yumuşamakla veya cilâlanmakla suçlanıp burun kıvrılabilecek "yeni albüm" sendromundan şimdiye kadar hiç muzdarip olmamış bir gruba da bu yakışır. Bir önceki Crack The Skye'ın içe dönük, deneysele uzanan progressive konseptine nazaran, üçer beşer dakikalık yoğun groove metal kreasyonlarıyla ailenin yaramaz çocuğu gibi duran The Hunter, buna rağmen sıkıcı ana akım taraklarına bez bırakmıyor. Her enstrüman kendi gücünün farkındalığıyla hem şarkıların plânlarına sadık kaldıklarını, hem de o sınırlar içinde emprovize giriş çıkışlar yapabilecek özgürlüğe sahip olduklarını gösteriyorlar.


Blue Eyed Devils, Fiend Without A Face, Four Hour Fogger, The Blood Vessels, West End Motel gibi yaratıcı isimlere sahip türlü gruba girip çıkmışlığı, kurup dağıtmışlığı olan gitar ve vokaldeki Brent Hinds, grubun karizmatik lideri konumunda. The Hunter'ın yılın en iyilerinden biri olduğunu anlamak için öyle oturup baştan sona kesintisiz dinlemem de gerekmedi açıkçası. Şöyle ki, sindire sindire dinlemek istediğim bazı albümleri hızlı geçişlerle kontrol etme alışkanlığım vardır. Böylece bir filmin fragmanını izlemiş gibi hissederim. Hoş, bazen fragman izlemek de tehlikeli, yanıltıcı ya da can sıkıcı olabilir. Neyse, bu hızlı geçişler esnasında artık nereleri hızlı geçip nerelere takıldıysam, erken efsanelerden biriyle karşı karşıya kaldığımı hissettim. Hislerimin kesin adını koymak için de oturup adam gibi Black Tongue'dan The Sparrow'a kadar süren kulak kanırtıcı bir yolculuğa çıktım.

Black Tongue'un paldır küldür dalışı başlarda biraz yavan gelse de, zamanla grubun kaotik bütünden kopardığı nadide parçalardan biri olduğunu anlayabilirsiniz. Ardından gelen Curl Of The Burl albümün ilk single'ı olması yanında En İyi Metal/Hard Rock Performansı dalında Grammy adaylığı kazanmış gülle gibi bir şarkı. Blasteroid ile Black Tongue ayarındaki celâllenmesine geri dönen Mastodon, Brent Hinds'in çılgın atarlı vokaliyle de dikkat çekiyor. Stargasm, Octopus Has No Friends, All The Heavy Lifting falan derken albüm bayırdan aşağı kopup gidiyor. Sıradaki The Hunter ise ortamı yumuşattığı gibi, tarifli tarifsiz bir duygu seli yaratıyor. Zaten albümün adının geldiği yer de bunun kanıtı sayılır. Brent Hinds, The Hunter adını ve tabiî albümü 4 Aralık 2010 tarihinde avlanırken kalp krizi geçirip hayata veda eden kardeşine ithaf etmiş.

Albümün ikinci yarısı bana şimdilik albümün ışıltısından pek nasiplenmemiş gibi gelen Dry Bone Valley ile start alıyor. Thickening nasıl nereye gideceği kestirilemeyen ilginç bir tasarım. Creature Lives ile hiç beklenmedik biçimde elektronik bir intro sonrası senfonik ağırlığı, depresif hacmi, epik dengesi olan bir deneyim. Spectrelight bana 80'lerin o yaldır yaldır speed metal günlerini anımsatmadı desem yalan olur. Hatta başkalarına da anımsatmaz dense toplu yalana girer. Bedazzled Fingernails'de grubun içine biraz Primus, biraz Dario Argento kaçmış, çok da iyi durmuş. Kapanışı yapan The Sparrow ise hem böylesi bir albümün finalini yapan bir tamamlayıcı, hem de kendi giriş-gelişme-sonucunu yaratan bağımsız bir ruh olarak beni kör kuyularda merdivensiz bıraktı. Daha motoru soğumadan bir metal albümünü (artık progressive, heavy, power, death, industrial ne olursa olsun!) tekrar dinlemek istediğimi uzun zamandır hatırlamıyorum. Mastodon iyi ki var ve iyi ki böyle albümler hâlâ yapılabiliyor.

1. Black Tongue
2. Curl Of The Burl
3. Blasteroid
4. Stargasm
5. Octopus Has No Friends
6. All The Heavy Lifting
7. The Hunter
8. Dry Bone Valley
9. Thickening
10. Creature Lives
11. Spectrelight
12. Bedazzled Fingernails
13. The Sparrow

17 Aralık 2011 Cumartesi

Tiger Baby - Open Windows Open Hills


1999'da Pernille Pang, Nikolaj Tarp Gregersen, Benjamin Teglbjærg tarafından Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da kurulan Tiger Baby, trip hop ve electropop'un buluşma noktasından dream pop'a çağrı atıp stüdyoda buluşuyorlar. Tarafımdan verilmiş bu kısa Danca, Coğrafya ve Müzik derslerinin kimseye bir faydası olmaz ama umarım belki bu yazı sayesinde daha fazla insan bu şirin ve yetenekli grubun farkına varır. Ben de buna benzer bir yazı sayesinde buldum kendilerini. Lost In You (2004) ve Noise Around Me (2006) adında iki güzel albümleri bulunduğunu hemen test ettim. Özellikle Lost In You'nun 2004'ün en iyi albümlerinden biri olduğunu çok feci bir gecikmeyle de olsa söyleyebilirim. İki nerd görünümlü bilgisayar şahini ile, meleksi bir kadın vokalden oluşan Tiger Baby, uzun bir moladan sonra üçüncü albüm Open Windows Open Hills ile synth pop, electropop ve dream pop sevenlere el sallıyorlar.

Albüm kulağıma yeni yeni oturmakta ve şimdilik bir Lost In You olmasa da, Noise Around Me'yi çoktan geride bıraktı diyebilirim. İlk şarkı Landscapes'in yoğun synth dalgalarıyla bana sıcak yaz akşamlarını anımsatan pop mantığı, bir europop ucuzluğunda değil, kendini ciddiye aldırabilen bir unipop diriliğinde. (Artık ne demekse!) Aynı yoğunluk ve kalite sadece Landscapes'te değil, Heart Of Stone'da ve You'da da var. Fazla farkettirmeden elektro türler arasında kısa sıçramalar yaptıkları da dikkatli kulaklardan  kaçmayacaktır. Mesela Les Innocents ne kadar modern ve ciddi bir trip hop kıvamındaysa, hemen peşinden gelen Pullback, bir elinde VHS bir film, ötekinde ise poşet içinde iki litrelik kola ve çekirdek kesekağıdı bulunan 80'lerin zıpırlığıyla dans ede ede içeri giriveriyor. Elbette başka şarkılardan başka türlü tatlar da alınabilir, nostaljik okumalar da yapılabilir. Hiçbir şey beceremiyorsa bile, sırf bunu becerebilen bir albüm, yani başka insanlara aynı veya aynı insanlara başka şeyler söyleyebiliyorsa o albüm iyidir. Hatta iyiden birkaç adım öteye geçmiş, biz de oraya gidebilelim diye sağlam bir köprü bile kurmuştur kaşla göz arasında.

1. Landscapes
2. Crystal Ball
3. Heart of Stone
4. P Plays the Piano
5. Left Unsaid
6. Four Points on the Horizon
7. You
8. Les Innocents
9. Pullback
10. Miss Blume

16 Aralık 2011 Cuma

Nikki Lane - Walk Of Shame


Günün birinde herşeyini bırakıp kendini yollara atan teenage Nicole Lane Frady, ilk albümü Walk Of Shame'i çıkaran Nikki Lane'e dönüşene kadar orta karar bir diziye konu olabilecek bir dizi olay yaşamış. Aslında senaryosunu bizzat kendisi yazsa orta kararı bir üst karara dönüştürebilecek güçlü bir kaleme sahip. Bunu sadece şarkı sözlerinden değil, yaşadıklarını ve hayata bakışını dile getirdiği kısa pasajlardan da anlamak mümkün. Amerika'nın tutucu Güney Carolina'sında sıkıcı bir ev kadını olmamak uğruna kendini Los Angeles'a atan, çeşitli işlere girip çıkan, amatörce modayla uğraşan Lane, geçen yıllar içinde müziğe de bulaşınca, üstelik 1-2 sıkı gösteri çıkarınca dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. O dikkat çekmenin adı da Lane'in hep yaşamak istediği New York'tan aldığı iş teklifleri şeklinde oluyor.

İlk başlarda amacı meşhur olup New York'a kazık çakmak değil. Ama müzisyen olan erkek arkadaşı albüm yapmak için kendisini terk edip yaban ellere gidince bunalımlı günler kaçınılmaz olanın düğmesine basıveriyor. Nikki Lane bu dönemi çok içten ve dokunaklı biçimde anlatıyor kısa biyografisinde. İşe en baştan başlayıp Waylon Jennings, Loretta Lynn, John Prine, Merle Haggard gibi ustaların country klâsiklerini yorumlamaya çalışarak kendini yetiştirmek istiyor. Bu süreçte özgüven kazandığı gibi, içindeki müzik aşkını ve şarkı yazma/yorumlama yeteneğini de keşfeden güçlü bir uyanış yaşıyor. Bu öyle bir uyanış ki, bütün albümü bir ay içinde yazıp bitiriyor. Sonra güneye, Nashville'e giderek kendi deyimiyle "intikam albümü" için stüdyoya giriyor.


Eylül 2011'de çıkan Walk Of Shame albümünden önce, Temmuz'da dört şarkılık Gone Gone Gone EP'si Nikki Lane hakkında fikir verici nitelikte. Walk Of Shame ise, Lane'in bilinçli bir şekilde adım adım üstüne gittiği klâsik isimlerin etkisinde olduğunu hissettiren, bunun yanında sözde country pop yaptığını iddia eden Taylor Swift benzeri yalapşap projelerden farklı bakılması gereken mainstream öğeleri de içeren bestelerden oluşmakta. Yani americana/alt. country ile country pop arasında gezinen bir albüm. Gerçi hepten alt. country olsa tadından yenmezmiş. En önemlisi "proje" olmadığını sezdiren bir "pop" ruhu mevcut kanımca. Alışıldık kadın country ve folk rock şarkıcılığına alternatif karizmatik bir duruş getiren Neko Case, Tift Merritt, Heather Nova, Shannon McNally gibi dişli isimlere daha yakın bulduğum Nikki Lane ve onun şarkıları, zamanla klâsik country normlarından azaltıp kendinden çoğaltarak yolunu bulacaktır. Walk Of Shame bu inancı yüklemek için kâfi bir albüm.

Lies ve Walk Of Shame ile taş gibi bir açılış yapan Nikki Lane, Coming Home To You ile akustik tüller arasından süzülen duru bir folk nefâseti sunuyor. Önceden kendini ispat etmiş Gone Gone Gone, efkâr yüklü country blues Save You, hüzün ile mutluluk arasına salıncak kurmuş Come Away Joe, bu ahşap karışıma güzellik katan besteler. Hele de ikişer dakikadan oluşan Sleep For You ve Hard Livin' adında iki şarkı var ki, ticari ellerde üçer dörder dakikadan single mingle yapılıp cılkı çıkarılabilirdi. Oysa güzel şeyleri tadında bırakmanın keyfini yaşatıyorlar. Nikki Lane sevilmeyecek bir şarkıcı değil. Hatta müziğe atılmaya karar vermeden evvel şarkıcı bile değildi. Ama o kadar dinç ve kararlı, doğal ve kırılgan bir sesi var ki, kulak vermek lâzım. Lane şu sıralar Nashville'de sahibi olduğu High Class Hillbilly adlı ikinci el butiğinde turdayken topladığı parçaları satmakla meşgulmüş. Belki de intikamını almış olmanın verdiği bir rahatlama sözkonusu. Ama Walk Of Shame'den sonra temennimiz en kısa zamanda yeniden terk edilmesi yönünde.

1. Lies
2. Walk Of Shame
3. Coming Home To You
4. Gone Gone Gone
5. Sleep For You
6. Look Away
7. Hard Livin'
8. Save You
9. Come Away Joe
10. Blue Star In The Sky
11. Just Can't  Be Satisfied_MSTR

11 Aralık 2011 Pazar

Drive (OST)


Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn'in Amerika yapımı filmi Drive'ı, gündüzleri bir tamirhanede ve aynı zamanda araç dublörü olarak film setlerinde çalışan, geceleri ise özel ayarlanmış bazı soygunlarda direksiyon sallayan isimsiz sürücünün gizemli hikâyesini işleyen bir film. Geçmişi, geleceği, anası, babası, yeri, yurdu herşeyi belirsiz bu adamın birgün komşusu Irene ve onun küçük oğlu ile kurduğu yakınlaşma, hatunun hapisteki kocasının çıktıktan sonra mafya ile olan kapanmamış hesabını kapatma cengâverliğine soyunmasıyla geri dönüşü olmayan bir yola (film tanıtımlarındaki bu ifadeye de hastayımdır!) girer. Olaylay gelişir. (Bu da ayrı bir fenomendir tabiî!) Poizitif eleştirilerden başı dönmüş sıkı bir film olduğu kadar, filmin yarattığı neo-noir dokunun boş beleş olmadığının farkına varmamızın en belirgin nedenlerinden biri de müzikleri.

Albümde 5 adet elektropop şarkı ile birlikte New Yorklu usta müzisyen Cliff Martinez'in irili ufaklı 14 score hadisesi yer almakta. Önce şarkılara değinmek gerekirse hepsinin yarattığı 80'ler synth (ve biraz da dark) pop örneklerinin filmin ruhani nostaljisiyle birebir örtüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Fransız electro house kişisi Kavinsky'nin Brazilyalı şirin grup Cansei de Ser Sexy vokalisti Lovefoxxx ile birlikte yaptığı Nightcall ile açılış yapan albüm, Kanadalı synth popçu Desire'ın Under Your Spell hoşluğuyla sürüyor. Kendisine College adını vermiş yine Fransız electro clash müzisyen Mitch Silver'ın Electric Youth diye daha albümü bile olmayan bir grupla (ya da şarkıcı da olabilir, artık bu isimlere hiç güven olmuyor!) yaptığı A Real Hero çizgiyi bozmuyor. Çizgiyi bozan ise yine usta bir score sanatçısı olan İtalyan Riz Ortolani'nin hemşehrisi Katyna Ranieri'ye vokal yaptırdığı hisli Oh My Love ki, şarkı bu albümden çok bir Disney animasyonunun bünyesine yakışırdı. Son olarak Seattle kökenli indie electronic, synth pop, post-punk grubu Chromatics'in 2007 tarihli IV: Night Drive albümlerinin kapanışında da yer alan ve birazdan gelecek Cliff Martinez'in olağanüstü bestelerine hazırlık mahiyetindeki enstrümantal Tick Of The Clock ile ufaktan arka koltuğa pısan soyguna karışmış ergen ürkekliğine bürünebiliyoruz.


Martinez besteleri, ortalama bir bakışla çoğu score albümde rastlayacağımız bestelerden oluşmakta. Ambient genişliğini sinematik olarak tamama erdiren, ama özellikle asansör, deniz feneri altındaki plaj, soygundan kaçış gibi sahnelerdeki ruhu ancak filmi izledikten sonra yaşayabileceğiniz şeyler bunlar. O yüzden filmi görmemiş birinin aynı keyfi alması zor sanırım. Pekçok iyi filmde ve müziklerinde aynı örtüşme bâkidir. Drive'da sanki biraz daha fazla. Çünkü filmi izledikten sonra akılda kalan en mühim unsurlardan birinin müzikleri olması filmi de seyircinin gözünde ileri taşır. Drive'ı görmeden şu albümü dinlemek herkeste aynı etkiyi uyandırmaz, hatta sıkıcı bile gelebilir. Cliff Martinez belki henüz Ennio Morricone veya Hans Zimmer yoğunluğunda bir sanatçı sayılmaz. Fakat yine de filmden bağımsız bir albüm duygusu yaratmama ustalığına (ki bu benim gözümde bir ustalıktır) sahip bir insan. Bu sayede önce filmi görmeye ve bir taşla iki kuşu devirmeye yönelik bir amacı gerçekleştirmiş olmakla olumlu bir iş yapıyor.

1. Kavinsky & Lovefoxxx - Nightcall
2. Desire - Under Your Spell
3. College - A Real Hero (feat. Electric Youth)
4. Riz Ortolani - Oh My Love (feat. Katyna Ranieri)
5. The Chromatics - Tick of the Clock
6. Cliff Martinez - Rubber Head
7. Cliff Martinez - I Drive
8. Cliff Martinez - He Had a Good Time
9. Cliff Martinez - They Broke His Pelvis
10. Cliff Martinez - Kick Your Teeth
11. Cliff Martinez - Where's the Deluxe Version
12. Cliff Martinez - See You in Four
13. Cliff Martinez - After The Chase
14. Cliff Martinez - Hammer
15. Cliff Martinez - Wrong Floor
16. Cliff Martinez - Skull Crushing
17. Cliff Martinez - My Name On a Car
18. Cliff Martinez - On the Beach
19. Cliff Martinez - Bride of Deluxe

9 Aralık 2011 Cuma

Kidstreet - Fuh Yeah


Davulda Karl Snyder, synth ve gitarda Cliff Snyder, piyano ve vokallerde Edna Snyder'dan oluşan, soyadlarından anlaşılacağı üzere üç kardeşin kurduğu Kidstreet, Kanada'nın yeni indie ve synth pop hediyesi. Elektronik altyapıya canlı enstrümanları katık eden sevimli ve zeki bir pop anlayışları var. Buradaki mühim kelime "zeki". Zira kısa yoldan voleyi vurmalarını sağlayabilecek başı sonu belli, nakaratı hazır şarkılar yerine becerilerini daha iyi sergileyebilecekleri özgür tasarımlar gerçekleştirmişler. Sound olarak kolayca mainstream eğilimler üzerinden prim yapabilecek kıvamda yapım ve yayım ustalıklarına karşın, kimi zaman bu soundu biraz emek isteyen, ama o emeğin sonunda eklektik pop kalitesine ulaşma yolunda dinleyeni yarı yolda bırakmayan şekilde şarkı formuna dönüştüren bir grup.

Kidstreet, 2011 içinde önce X adlı EP'lerini, ardından Birthday Boy ve Never Coming Back single'larını, en son da debut albümleri Fuh Yeah'yi çıkararak şans arıyorlar. Albüm, az önce ifade etmeye çalıştığım, şimdi tekrar okuyunca ufaktan sıvadığımı sandığım kalite algımı ilk elden bana hissettiren leziz synth pop X ile açılıyor. Birthday Boy, hızlı ve hınzır Edna Snyder vokaliyle renkli bir devam sağlıyor. Ama ardından gelen Penny Candy'nin hem müzik, hem de aynı tipteki Edna vokaliyle sanki bir önceki şarkıyı tekrar ediyor görüntüsü beni biraz endişelendirdi. Yanlış anlaşılmasın, bu iki şarkı hiç de kötü şeyler değiller ve bu rapimsi vokal şarkılara bir enstrüman kıvraklığı bile katmış denebilir. Yine de aradaki benzerlik, acaba aynı formüller üzerinden ilerleyecek bir tembellik ürünü mü dinliyoruz kaygısı yaratabilir. Umarım bu böyle gitmez diye düşünürken Out Loud benim kapıldığım bu tuhaf hisleri biraz toparlıyor.

Albümün tam ortası, albümün isim şarkısı Fuh Yeah'nin görkemi ile şenlenince birden yelkenlerim suya iniyor, "tamam, olmuş bu grup" deyiveriyorum içimden. Diğer yarısında ise Edna'nın bu kez piyanosunu konuşturduğu enstrümantal Song, synth pop'un hakkını veren The Future Is A Fever ve güzelliğiyle bizi kapıda karşılayan X'in bu kez kıyafet değiştirmiş haliyle yolcu ettiği remiksi dikkat çekici anlar yaratıyorlar. Böylece Snyder kardeşler içten bir hoşgeldini hak ediyorlar. Grup ismi olarak keşke Snyder'ı seçselermiş demeden edemiyor, yine de bunu kafaya takmıyorum. Yeter ki her albümlerinde Fuh Yeah ve X gibi birkaç şarkı yapsınlar, hiçbir şeyi takmayız zaten.

1. X
2. Birthday Boy
3. Penny Candy
4. Out Loud
5. Fuh Yeah
6. Nineteen Ninety Three
7. Song
8. The Future Is a Fever
9. Never Coming Back
10. X (Rampue Remix)

3 Aralık 2011 Cumartesi

Violens - Nine Songs


New York kökenli dört müzisyenin kurduğu, 2010'da Amoral adlı bir de albüme imza atan Violens, bu albümün janr hanesinde Indie Pop, Neo-Psychedelia, Psychedelic Pop, Noise Pop, Post-Punk, Jangle Pop, Sophisti-Pop gibi dudak uçuklatan tanımlar yüklenmiş bir gruptu. Fakat kabaca bakıldığında bildiğin indie pop, bilemediğin dream pop bir müzikleri vardı. Amoral, hani pek anlamasak da anlayanların neyi anladıklarını anladığımız ve bu yüzden o anlayanlara anladıklarından ötürü saygı duyduğumuz türden şarkılar içeriyordu çoğu zaman. Aradan bir yıl geçti. Grup Kasım 2011'de ilginç bir albümle çıkageldi. İlginçlik şu ki, Violens 2011 içinde 9 ay boyunca çıkarmış olduğu tüm single'ları Nine Songs adıyla bu albümde toplamış. Hem de albümün birçok kaynakta ikinci albümleri olarak değil, bir nevi best of statüsünde gösterilmesini istemiş. Yani daha ilk albümün teri soğumadan yepyeni şarkılarla bir best of yapmış.

Yukarıda saydığımız muhteviyatları Amoral'a nazaran biraz daha azaltılmış, donmuş psychedelia oranı düşürülmüş, 60'lar jangle pop'unun göğsüne yatarak günümüz indie standartlarıyla yoğrulmuş sade bir albüm olarak Nine Songs, bu sadeliğin hakkını sade biçimde sivrilttiği bazı şarkılarıyla veriyor. When To Let Go'nun jangle pop, Be Still ve Spirit'in indie rock, Totally True ve Every Melting Degree'nin harika birer post-punk, Something Falling'in dream pop kalıplarını doğrudan yansıtan besteleriyle türlü güzellikler sunuyor. Albüm bu şekilde bir müddet dereden tepeden hoş bir seyrin içindeyken özellikle son üç şarkı Through The Window, No Look On Your Face ve Something Falling ile bana konseptimsi gelen çok güçlü bir final yapıyor. Sound oluşumunda çok önemli pay sahibi Iddo Arad'ın vokal ve keyboard hakimiyeti, diğer enstrümanlardan yol sorar, yol gösterir nitelikte sanki. Bitince bir daha dinliyorum, bir daha dinliyorum. Sonra anlıyorum ki adamlar Nine Songs'un best of gibi değerlendirilmesini boşuna istememişler. Böyle güzel bir albüme de öyle değerlendirilmek yakışırmış sahiden. Sadece 9 single'ın toplanmasından ötürü değil, derli toplu bir gizem atmosferinin ayrılmaz parçaları olmalarından dolayı olsa gerek.

1. When To Let Go
2. Be Still
3. Spirit
4. Top Of The Mountain
5. Every Melting Degree
6. Totally True
7. Through The Window
8. No Look On Your Face
9. Something Falling