27 Mart 2017 Pazartesi

Sofia - Search & Destroy: A Punk Lounge Experience


Sofia, ya da tam adıyla Sofia Allard, DJ’lik ve modellik de yapmış bir şarkıcı. Şarkıcılık kariyerinde ise iki durak var. İlki, biraz depresif tarafından trip hop ikilisi olarak Krom, diğeri ise daha neşeli ve hareketli bir proje olan Eclectic Bob’muş. Her iki gruba da karakter katan büyüleyici sesi ile dikkat çekmesi uzun sürmemiş. Hem de öyle birinin dikkatini çekmiş ki sormayın: Carl-Michael Herlofsson! Sormayın dedik ama bu ismi duyunca “o da kim” diye sormak gerekiyor. Kendisi Rammstein, A-Ha, Weeping Willows, Timex Social Club gibi bir sürü isime yapımcı ve müzisyen olarak el vermiş, Grammy ödülü de almış, İsveç’in yetişirdiği en iyi prodüktörlerden birisi. “Score” bazında yine birkaç filmin müziğini yapmışlığı da var. Sofia’nın bu albümünün arkasında yapımcı ve müzisyen olarak durması, albümün ses, kayıt, miksaj artık ne varsa her yönden kalitesinin çıplak kulakla dahi hissedilmesinden anlaşılabilir.

70’ler ve 2000’lerden seçilmiş punk ve rock şarkılarının yeniden yorumlarından derlenen Search & Destroy albümü, elektronic, trip-hop ve “lounge” şeklinde tanımlanmış elit ve naif salon müziğinin elekto-caz havasından keyif alanların arayıp da bulamadıkları, bulurlarsa bırakamayacakları kalitede coverlar sunuyor. Sex Pistols, Ramones, The Clash, Iggy & The Stooges gruplarının punk güllelerinin, çok şık jazzy bir ortamda havadan kafamıza serpilen güllere dönüştüğü anların mimarı olan Sofia- Carl-Michael ikilisi, Led Zeppelin, Nirvana, Thin Lizzy şarkılarını da bambaşka diyarlara taşımışlar. Bu taşıma işlemi, cayır cayır punk şarkılarının çift zeytinli martini kıvamında yorumlanmış olması yanında, sadece sözlerinin alınıp sil baştan besteler yapılması sonucu da doğurmuş. Bundan şikayetçi değilim. Tam tersi, artık birer marşa dönüşmüş şarkı sözlerinin tepetaklak başka türlerle, başka bestelerle söyleniyor oluşu, müzikal sınırları olmayan dinleyicilerin türler arası yaptıkları masum kaçamaklarının karaoke hissiyatıyla bütünleştiği ilginç tecrübeler haline gelebiliyor.

Gerek ses, gerekse altyapı olarak Sofia’nın cover seçkisi bana “yorumlamak için hangi şarkıyı seçerse seçsin razıyım” diye düşündürse de, hazırda seçilmiş olan sert parçaların marshmallow kıvamına getirilip tamamen farklı şarkılara dönüşmesinden anlıyoruz ki, bu sadece “sert şarkıları yumuşatma” meselesi değil. Onların ne kadar boyutlu olabildiklerini kanıtlama. Çünkü seçilen şarkılar sert gruplara ait olmalarından öte, o şarkıların ruhanî boyutlarının gözler önüne serilmesinin ayrı bir yetenek işi olduğunu kanıtlaması da önemli. En kaliteli coverların, ya da çemberi Sofia’ya göre ayarlarsak birçok yönden Nouvelle Vague’un yaptığı da bu.



Hâlâ üzerinde çalışmakla birlikte, Search & Destroy albümünde bırakın kötü, vasat şarkı bile bulunmadığını düşünüyorum. Bunun orijinal şarkılara ne kadar sadık olunduğu veya onları ne kadar değiştirdiğiyle ilgisi yok. Bu tür cover albümler, isterse dünyanın en bilinen şarkılarından derlensin, olabildiği kadar orijinallerinin gölgesinden uzakta değerlendirilmeli. Elbette orijinal hali ile yeni hali arasındaki uçurumlardan aşağı bakmak çoğu kez hoşumuza gitse de, aklımızın bir yanı ile onları ne kadar “kendisi” olabildikleriyle duymaya, hissetmeye çalışmalıyız. Belli ki İsveçliler bunu bu şekilde algılıyorlar. Çünkü Hellsongs üçlüsü ve çeşitli yerlerden tek tük duyduğum çok başarılı coverlardan sonra İsveçli Sofia’nın bu güzel albümü hiç şaşırtmadı.

Tek tüklerden bahsederken yine İsveçli Timo Räisänen ismini anmadan geçmek istemiyorum. Kendisinin son albümü ...And Then There Was Timo’da yer alan AC/DC coverı You Shook Me All Night Long, cover nâmına bugüne kadar duyduğum en güzel şarkılardan biriydi. Hatta hiç kasmadan, şimdiye dek duyduğum en iyi cover ilk beşine bile dahil edebilirim. Dinlediğimde içime düşürdüğü hüzün dalgalarından korktuğum için sık dinlemek istemediğim, fakat dinlemedikçe de deli gibi özlediğim harika bir yorum. İtiraf etmek gerekirse Sofia’nın albümünde bu yoğunluğa sahip bir yeniden icrâ yok. Ama I Wanna Be Your Boyfriend var, Heart Shaped Box var, Pretty Vacant var, Dazed & Confused var, London Calling var. Sofia’nın hüzünlü bir kız çocuğu ile her santimine kadar seksi bir kadın arasında dalgalanan sesi var. Hepsi ilk kez duyuluyormuş gibi hem de.

1. Search & Destroy (Iggy & The Stooges)
2. Everlong (Foo Fighters)
3. Mongoloid (Devo)
4. I Wanna Be Your Boyfriend (The Ramones)
5. Homosapien (Pete Shelley)
6. No One Knows (Queens Of The Stone Age)
7. London Calling (The Clash)
8. Dazed & Confused (Led Zeppelin)
9. Boys Are Back In Town (Thin Lizzy)
10. Pretty Vacant (Sex Pistols)
11. Chinese Rocks (Johnny Thunders)
12. Heart Shaped Box (Nirvana)

16 Mart 2017 Perşembe

Myrath - Legacy


2005 yılında X-Tazy adıyla Double Face adında bir EP yapan, 2006'da ise önemli değişikliklerle Myrath adı altında daha derli toplu şekilde şaha kalkan Tunuslu beşli, adım adım hep yükselen bir kariyerin örnek gruplarından biri. Tunus -Fransa ortak yapımı diyebileceğimiz Myrath, ilk yıllarında death metal coverları, "düşük profilli" konserler falan derken 2006'nın ilk yıllarında yakaladığı çok hayati bir fırsatla kariyerinde sıçrama şansı elde etti. Robert Plant ve saygın Fransız progressive rock grubu Adagio'nun katıldığı bir konserin açılışını yapmaları onlar için itici güç halini aldı. Adagio’nun keyboard sorumlusu Kevin Codfert'in onları çok beğenip yapımcıları olmasına kadar giden yolun ucu, 2007 tarihli debut Hope'a çıktı. Çok iyi eleştiriler alsa da bence gerçek Myrath'ı yansıtmayan, standart ölçülerde bir progressive ve power metal albümü olan Hope, gruba debut prestiji sağlayarak arka sıralardan biraz daha ortalara doğru gelmesini sağladı. Ama önce Desert Call (2010), sonra da Tales Of The Sands (2011) albümleriyle standart ölçülerden sıyrılan, hatta kendi standartlarını kurma yolunda önemli adımlar atan grup, sürekli yükseliş halinde bir grafik çizdi.

Bu yükselişin en önemli nedenini, progressive ve power metal öğelerini geleneksel Tunus müziğiyle, daha geniş bir ifadeyle Kuzey Afrika unsurlarıyla giderek artan bir ustalıkla şarkılara ekleyen, zamanla o şarkıların vazgeçilmez özelliği haline getiren güçlü bir kaynaştırma becerisi olarak görebiliriz. 90'larda Avrupa'da ortaya çıkan ve hızla yükselen folk metal türünden farklı olarak daha çok doğu kültüründen beslenen oryantal ve arabesk öğelere ev sahipliği yapan bir geleneksellik durumu söz konusu. Metal ve oryantal müzik, biraraya geldiği zaman çok eğreti duran, turistik bir kombinasyon olarak karşımıza çıkar çoğu zaman. Eskilerden Orphaned Land, yenilerden de yine Tunuslu Nawather bu türün benim bildiğim en iyi örneklerinden ikisi. Şimdi Myrath sayesinde bu zümreye çok güçlü bir halka daha eklemiş olduk. İlk üç albümüyle sürekli yükselen bir yol tutan grup, Dream Theater, HIM, W.A.S.P., Tarja Turunen gibi isimlerin artık daha "yüksek profilli" açılış organizasyonlarında boy gösteriyor. (W.A.S.P.'a saygısızlık etmek istemem ama Myrath diğerlerine Tunus çöllerinin tozunu yutturur o ayrı.)


Myrath (Arapça "miras") dördüncü albümü olan Legacy (İngilizce "miras") ile bana göre yükselişteki kariyerinin zirvesine ulaşmış bulunuyor. Zaten dolaylı yoldan da olsa kendi adını taşıyan albüm tam da böyle olmalı. Artık bundan sonra grubun yapacağı albümleri derecelendirmek için Legacy ile kıyaslayacağız. Çıta orası. Jasmin adındaki kısa intronun ardından, bu türden süper bir hit çıkar mı diyenlere Believer ile tokat gibi bir cevap veren Myrath, bu şarkının yüksek coşkusuyla hem albümde bizi nelerin beklediğinin önemli detaylarını veriyor, hem de bir konser gibi geçecek yaklaşık bir saatin muhteşem açılışını yapıyor. Sonrasında Nobody's Lives, The Needle, The Unburnt, Storm Of Lies, Other Side vs. diye albüm öyle bir akıyor ki, anlatılması yerine yaşanması gereken tarihi bir tecrübe yaşadığımı hissediyorum. Neden tarihi? Çünkü Legacy'yi birkaç kez dinledikten sonra kenarlarını, köşelerini, kıvrımlarını, mağaralarını, gizli patikalarını, saklı bahçelerini birer birer keşfetmeye başladım. Hala da keşfediyorum. Bu hissi en son hangi albümde yaşadığımı değil de, eskilerden hangi albümde yaşadığımı buldum. Oraya birazdan geleceğiz.

Progressive / power metal altyapısına eklenen olağanüstü doğu yaylılarıyla, ayrıca solist Zaher Zorgati'nin çok yönlü vokaliyle yakalanan mükemmel uyum, Arapça - İngilizce karışık sözler, Myrath ve müziğini otantik bir zeminde tutuyor. Ama bir süre sonra bunun geçici bir turistik özellik değil, grubun oturmuş tarzı olarak kabul ediyoruz. Yaylıların mı gitarları, gitarların mı yaylıları yönlendirdiği belli olmayan, bu haliyle ayrı bir çekicilik taşıyan her bir Legacy şarkısı, kendi süreleri boyunca kendi dünyalarını itinayla inşa ediyorlar. Mesela Nobody's Lives, yaylı destekli harikulade bir giriş yaptıktan sonra İngilizce sözlerle ilerliyor. Ama olağanüstü nakaratının Arapça olması şarkının karakterini etkilemediği gibi daha da yükseltiyor. (Hatta Zorgati'nin "aman aman" diye uzun hava çektiği, sıkı bir groove metal bölüme bağlanacak kısa bölümü de atlamayalım.) Senfonik metalden yine groove metale evrilen müthiş bir girişle başlayan The Needle, yine muhteşem bir nakaratla (bu defa İngilizce) kendine bağlıyor. Bu kadarla yetinmeyip kemanların gitarlarla raks ettiği oryantal bölümle tadına tat katıyor. Zorgati'nin istisnasız senfonik, groove, heavy, progressive her şarkıya uyumlu mükemmel sesinin düzeni hiç bozmadan nağmeli oryantal geçişler yapması hayranlık verici. Adam şu şarkıda devleşiyor demek mümkün değil. Çünkü adam her şarkıda öyle.

Grubun Zaher Zorgati, süper nakaratlar, yaylı - gitar uyumu ekseninde birbirinden güçlü şarkıları artık sonlara doğru gittikçe özellikle Duat ve kapanışı yapan Other Side ile efsanevi boyutlara ulaşıyor. Hele bir I Want To Die var ki, her dinleyişimde gözümde birkaç metalcinin günbatımına karşı bir kıyı meyhanesinde rakı balık eşliğinde içerlerken dinledikleri bir şarkı manzarası canlandırıyor. İçinde taşıdığı tutku, acı ve aynı zamanda güç, bizim genlerimizde de saklı olan nağmeli söyleyişe, yaylı çalgılar efkarına, metal ve arabesk alakasızlığından ortaya çıkan cazibeye hiç yabancı değil. Bu cümleyi sadece I Want To Die için değil, albüm geneli için de kumamız gerek. Dinledikçe açılan, açıldıkça içindeki detayları ortaya çıkaran, hatta bir sonrakinde ortaya çıkardığını da ustaca gizleyebilen, böylelikle her seferinde kendini özletebilen şarkılar bunlar. 15-20 defa dinlediğim Legacy'de örneğin The Needle, Duat veya Nobody's Lives'daki hepsi birbirinden özel nakaratlarından ya da gitar rifflerinden hangisinin hangisine ait olduğunu daha tam olarak ezberleyememiş olmayı seviyorum. Çünkü neyin ne zaman karşıma çıkacağının belirsizliği beni heyecanlandırıyor. Bu duyguyu hala hissettiğim albümlerden biri de Iron Maiden'ın Somewhere In Time'ıdır. İşte bu yüzden Legacy benim için tarihi bir albüm.

1. Jasmin
2. Believer
3. Get Your Freedom Back
4. Nobody's Lives
5. The Needle
6. Through Your Eyes
7. The Unburnt
8. I Want to Die
9. Duat
10. Endure the Silence
11. Storm of Lies
12. Other Side

10 Mart 2017 Cuma

Wolvespirit - Blue Eyes


Solist Donna "Debbie" McCain'in liderliğindeki Alman grup Wolvespirit, yine eksantrik bir albüm kapağıyla, yine temelleri blues ile atılmış 70'ler etkilenimli hard rock müziğiyle, yine bu müziğin hakkını veren güçlü şarkılarla iki yıl aranın ardından 4. albüm Blue Eyes ile geri döndü. 2015 albümleri Free sayesinde kendileri hakkında ne düşünüp söylediysem, Blue Eyes hakkında da hemen hemen aynı şeyleri söyleyebilirim. Sadece bazı anlarda bir doz sertleşme ve sound bünyesinde yine bir doz modernleşme söz konusu olabilir gibi geldi. Ama bunda hiç sorun yok. Hatta temelleri sağlam attıklarından olsa gerek, her türlü kendilerine yakıştırabilmişler. Free'yi seven birinin Blue Eyes'ı sevmemesi için hiçbir neden yok. Free'de de vardı ama bu albümdeki sertliğin özellikle bazı şarkı sonlarında psychedelic kaos ya da "jam" ile vücut bulma şekli kesinlikle pozitif. Hammond ve farfisa orglar ile melodik anlamda eli zaten güçlü olan grup, sert gitarlarla dengelediği şarkılarını başkalaştırma yönünde iyice almış yürümüş.

You Know That I'm Evil ile açılış, Dance With The Devil ile kapanış yapan albüm, bu iki güçlü şarkının tuttuğu giriş çıkışların verdiği güvenle kendi karakterini dilediği gibi sert, yumuşak, mutlu, kederli suretlerde özgürce inşa ediyor. Öyle ki, McCain'in içindeki Janis Joplin daha fazla dışarı çıkma fırsatı bulmuş. Hatta bu albüme Free demeleri daha anlamlı olurmuş. Puslu gitar tonunun attığı şahane bir riff gözetiminde albümün karizma çıtasını yükselten Arise, bir hard rock ile bir surf rock evliliğinden doğan enfes bir "twist rock" olan Space Rockin Woman, yarısı standart bir hard blues rock, diğer yarısı uçmuş bir psychedelic rock şeklindeki I Want To Love, yine McCain'in uçurduğu ve sesindeki soul lezzetini en fazla hissettirdiği ismiyle müsemma Soul Burn tüm bu özgürlüklerden inşa edilmiş nitelikte besteler. Uzun süreler ve özellikle şu sıralar Amerikan ve İngiliz hard rock müziğindeki kabızlık, değil günü, içinde bulunduğu saati bile kurtaramayacak zavallılıkta seyrederken, Cojones (Hırvatistan), Ors (Fransa), The Ringo Jets (Türkiye), Lizard Queen (Ukrayna), Stone Cream (Yunanistan), John Holland Experience (İtalya) gibi arayış bilincine sahip grupların heyecan verici müzikleri ümidi hep zinde tutuyor.

1. You Know That I'm Evil
2. I Am What I Am
3. I Want to Love
4. True Blood
5. Soul Burn
6. Space Rockin Woman
7. Road of Life
8. Witchcraft
9. Arise
10. Dance with the Devil

6 Mart 2017 Pazartesi

Jennie Abrahamson - Reverseries


1977 Sävar, İsveç doğumlu Jennie Abrahamson, çeşitli gruplarla ve başka müzisyenlerle yaptığı çalışmaların ardından 2006'da başladığı solo kariyerinde beşinci albüm Reverseries'e ulaştı. Buraya kadar gelirken sonunda pop kelimesi olmak üzere indie, dream ve art yoğunluklu bir müzikle kendini ifade etti. Genel olarak başarılı eleştiriler aldı. Sanki yıllarca takip etmişim gibi böyle yaptı, etti diyorum ama Reverseries kendisiyle ilk tanıştığım albümü. Bütün kariyeri hakkında olmasa da, geldiği nokta olarak birşeyler söylebileceğimi hissediyorum. İlk göze çarpan sıcak, samimi, sevimli sesi, özellikle dream pop vokali nasıl olmalıdır sorusuna benim için verilebilecek iyi cevaplardan biri. Folk etkilenimli indie pop şarkıcılarında da görülen bu ses, bu albümde (öncekileri şimdilik bilmiyorum) Abrahamson'un karakteristiği halinde. Ecnebilerin "unique" dediği kadar olmasa bile, şarkıların onsuz kendi ayakları üzerinde durmasını güçleştirebilecek bir ses bu.

Elmanın diğer yarısını oluşturan müzik ise 80'ler etkilerinin hissedildiği (ki 80'ler etkisi  hissedilmeyen dream pop, dream pop değildir), kendini bu çerçevede günümüz modern indie pop detaylarıyla besleyen niteliklere sahip. Tutkulu melodiler sık sık ruhu olan güzel manzaralar yaratıyor, Abrahamson da sesiyle bu manzaraların fotoğrafını çekiyor. Lirikler bazen basit, bazen muğlak. Çok da önemli değil. Zaten onun ne dediğinden ziyade, nasıl dediğiyle ilgiliyiz. Reverseries ile ilgili tek eleştirim şarkıların biraz uzun tutulması olabilir. En kısası 4,5 dakika süren bu şarkılardan You Won Me Over, To The Water, Anyone Who, Lift Me Up, Man In You ve Not In My Name'de zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Zaten bunlardan biri kesinlikle yılın en iyi şarkılarından biri olarak listemde olacak. Ama Don't Talk ve Summer bitmek bilmedi sanki. Saymadığım iki şarkı Safe Tonight ve Bloodlines da kısa sürede A takımına yükselecektir. Bu kadar iyi şarkının bulunduğu bir albümün uzunluğu gözüme fazla batmasa da, bazı ufak budamalarla belki daha kısa sürede aynı etkiyi bırakacaklarına yine eminim. Reverseries ile 2017'nin yüzakı pop albümlerinden birini sunan Jennie Abrahamson'un önceki dört albümünde neler yaptığına da şöyle bir bakmak gerek sanırım.

1. Safe Tonight
2. You Won Me Over
3. To the Water
4. Bloodlines
5. Anyone Who
6. Not in My Name
7. Man in You
8. Don't Talk
9. Summer
10. Lift Me Up