13 Eylül 2009 Pazar

Esser - Braveface


2006 tarihli tek bir albümleri bulunan Ladyfuzz isimli İngiliz pop üçlüsünün davulcusu Ben Esser, Mayıs ayında çıkardığı ilk solosu Braveface ile çok ilginç, ilginç olduğu kadar da güzel işler yapıyor. Bu müziğe halk arasında pop diyoruz. Ama Esser, yine bu yıl içinde kulağıma çalınan Dan Black, Erik Hassle, biraz daha tecrübeli olmakla birlikte David Kitt gibi genç erkek popçular örneği olarak mainstream veya kaba tabirle arabesk pop müziğe uzak durup, daha özgür takılmak suretiyle kendine has, hatta kimi zaman orijinal bestelere meyletmiş bir müzisyen. Lâkin orijinallik dendiğinde bazen 5-6 dakikalık deneysel pop külçeleri anlamı da çıkabiliyor. Halbuki Esser’deki orijinallik, kısmen o deneyselliği kapsasa da, genel olarak adamı havada kapan akıcı, neşeli ve basit örneklerden ibaret.

I Love You, Headlock ve Satisfied, bugüne kadar albümden çıkan singlelar. Özellikle ışıl ışıl parlayan I Love You havada kaptığı adama bir de havada parende attırır. Leaving Town, This Time Around, Real Life üçlüsü dururken ben olsam Headlock ve Satisfied’ı cepheye sürmek için seçmezdim sanırım. Bir de Bones var ki bana feci halde bazı Beck şarkılarını anımsattı. Hatta I Love You’dan sonra albümün en iyisi diyebilirim onun için. Ayrıca Work It Out ve kapanıştaki Stop Dancing de tuhaf derecede güzel elektronik rock’n pop Esser ürünleri. Böyle bir cümle kurunca aklıma yine Beck’in ilk zamanları geldi. Şâyet böyle devam ederse gelecekte çok daha güzel parçalar duyacağızdır kendisinden. Essex’li olmasının verdiği aksan olayının cazibesine hiç girmiyorum. Bizim gibi İngilizce telaffuzlarına düşkün dinleyiciler için Essex-Vessex fark etmiyor ne de olsa.

1. Leaving Town
2. Braveface
3. Headlock
4. Bones
5. Satisfied
6. Work It Out
7. I Love You
8. This Time Around
9. Real Life
10. Stop Dancing

7 Eylül 2009 Pazartesi

The Sacred Sailors - Tune In Turn On


The Sacred Sailors, ilişkileri eskiye dayalı, müzik zevkleri ortak her iki arkadaşın geyiğini yapıp hayal edebilecekleri üzere temelleri 2001’e dayanan bir indie rock grubu. Ancak İsveç / Göteborglu Emanuel Olander ve Christopher God, bu hayallerini gerçekleştirme yolunda çok kararlı davranıyorlar. Mahallede beraber takıldıkları iki arkadaşlarını da yanlarına alan ikili, artık dörtlü olarak müsait buldukları bodrumlarda provalara başlıyorlar. Yeraltından çıkardıkları sesler sonrası işin ciddi bir hal alacağını fark ederek ekibi sağlamlaştırmak adına bir arkadaşlarını daha gruba dahil ediyorlar ve The Sacred Sailors son halini alıyor. 2004 yılında We Gave It All To You, 2006’da Golden Dawn, 2008’de de Turn In Turn On isimli uzunçalarları yeryüzüne çıkıyor.

İlk ikisini henüz dinleyemedim. Ama son albümleri Turn In Turn On, genel olarak tempolu, melodik ve baştan savma olmadığı her halinden anlaşılan 12 şarkıdan oluşuyor. Hatta sık sık mainstream alternatif rock’a yaklaşan sesler çıkarıyorlar. Bu tür İskandinav gruplarda az da olsa Avrupa tozu yutmuş bir farklılık göze çarpar. Ama grubumuz sapına ve köküne kadar Amerikan veya İngiliz gruplarını anımsatan İskandinav gruplar sınıfına dahil. Müzikal uyumları, alet edevat hakimiyetleri ve Emanuel Olander’in bu müziğe cuk oturan bağrış çağrışlarıyla hiç sıkmıyorlar. Punk sınırına dayanmış hızlarını ve sertliklerini kontrol etmeyi, o sınırı geçip aşırı süratin yavanlığını hissettirmemeyi çok iyi beceriyorlar. Arada bir kısacık gitar sololardan hoşlanıyorlar. I Can't Stand It, It's Only Words, Gotta Get Thru ve bluesy havasıyla Broken Bones albümün sevdiğim anları oldu. Diğerleri hakkında da olumsuz fikirler beslemiyorum. İnsana beklentileri fazla abartmadan rock müziğin kollarında iyi vakit geçirme zevki yaşatıyorlar. İyi bir albüm dinlediğinizi hissettiriyorlar.

1. I Can't Stand It
2. The Best That I Can
3. Trouble Too Long
4. It's Only Words
5. Here We Go Again
6. Peaceful and The Caring
7. I Got A Fever
8. Broken Bones
9. Gotta Get Thru
10. Run With Me
11. Thank You
12. Nighttime

4 Eylül 2009 Cuma

The Maccabees - Wall Of Arms


Okul arkadaşı olan vokalist Orlando Weeks ve davulcu Robert Dylan Thomas’ın 2003 civarında Londra’da kurduğu The Maccabees, Orlando’nun yatak odasında şarkılar yazmaya başlıyor. Ardından gitarist Hugo White ile tanışıyorlar. Hugo arkadaşlarına “benim birader Felix de iyi gitar çalar, sesi de güzeldir, geri vokal yapar” diyerek kardeşini de getiriyor. Rupert Jarvis adındaki elemana da bası veriyorlar ve böylelikle İngiliz malı Voltron, müzik yapmaya hazır hale geliyor. Orlando’nun sanat okumak üzere Brighton’a gitmesi, ünlü olma hayallerini bir süre askıya almalarını sağlasa da, çocuk okula sadece bir sene dayanabiliyor ve “benim sanatım The Maccabees’dir arkadaş” deyip tas tarak ne varsa toplayıp dönüyor. Bu aşkla harekete geçen grup önce 2005 Kasım’ında ilk single X-Ray’i çıkarıyor. Bir müddet sonra kendilerini Arctic Monkeys’in turunda açılış grubu olarak buluyorlar. 2006’da ikinci single Latchmere, bir yıl sonra da ilk albümleri Colour It In çıkıyor. Bu arada 2008 yılında kuruculardan kabiliyetli davulcu Robert niyeyse yerini Sam Doyle’a bırakıyor.

Colour It In
, tüm iyi niyetine ve gruptan ayrılan davulcu Robert’in acayip performansına rağmen tekdüzelikten kurtulamayan vasat ötesi bir albüm bana göre. Yukarıda sözü edilen single’ların da ömür boyu single kalmaktan kurtulamayacak kadar zayıf besteler olduğunu düşünüyorum. Normalde böyle bir albüm sonrası yapımcı olsam ve bu gençler “bize albüm yap” diye gelseler yüzlerine bile bakmazdım. Lakin iki yıl aradan sonra çıkan Wall Of Arms hiç de öyle demiyor. Dikkat sündürücü kapağı olmasa bu albümü de dinlemeye niyetim yoktu. Sanki araya 3-4 albüm daha sığdırılmış gibi bir olgunluk, bir hassaslık, bir güzellik gelmiş çocuklara. İki albüm arasında geçen o iki yılda artık ne olduysa grup artık gerçekten “şarkı” yazmaya ve onu “enstruman şovu yapacam” şeklinde şımarmadan yorumlamaya karar vermiş kanımca. Orlando’nun sesi ayrı bir güzel çıkıyor. Halef davulcu Sam Doyle bile selefini aratmıyor.

Demek ki neymiş? Peşin hüküm, delikanlı indieseverleri bozabilirmiş. Aynı ses ve enstruman tellerinden çıkan iki farklı albümü birbirinden ayıran en mühim unsur, o albümleri oluşturan şarkı kıvamıymış. İkinci şansın gücüne inanmak gerekiyormuş. Orlando Weeks iyi ki okumamış. Wall Of Arms, barındırdığı 11 şarkıyla bunları söylüyor. Daha ilk şarkısı ile The Maccabees, bu yılın en güzel aşk şarkılarından birini sunar! Love You Better! Tekrar üstüne tekrar yaptığı nakaratının sevinç / hüzün kaplı dokusu, “catchy” tâbir edilen pop duyarlılığını uzunca bir süre zihinlere kazıyor adeta. “Love You Better” ne güzel bir sözdür! Tek başına bile çok şey anlatıp, başka liriğe gerek bırakmaz. Böyle bir söze de ancak böyle bir beste yakışır. No Kind Words’ün karizması geçtiği yere iz bırakır, Dinosaurs’un ışıltısı bu albüme olan inancı iyice körükler, One Hand Holding’in yaşama sevinci paylaşılmayı bekler, Bag Of Bones’un rüyâmsı atmosferi güzel bir kapanış yapar. Belki albümün tamamı bir başyapıt sayılmaz. Fakat içinde yer alan o özel anlar, içinde bulunduğunuz kimi anlara damgasını vurmaya güçlü bir şekilde adaylıklarını koyarlar.

1. Love You Better
2. One Hand Holding
3. Can You Give It
4. Young Lions
5. Wall of Arms
6. No Kind Words
7. Dinosaurs
8. Kiss and Resolve
9. William Powers
10. Seventeen Hands
11. Bag of Bones

2 Eylül 2009 Çarşamba

Zee Avi - Zee Avi


Malezya’da Sarawak’a bağlı küçük bir kasaba olan Miri’de dünyaya gelen Zee Avi, hoşgörülü bir ailede yetişmenin avantajıyla, tutkunu olduğu müzikle ilgilenme şansını iyi kullanmış genç bir müzisyen. Müzik tutkusunun kanına girmesine gerek yokmuş, çünkü zaten kanındaymış. Zamanında dedesi gruplarda bas, akordeon, keman ve gitar çalarmış mesela. Zee 12 yaşındayken Kuala Lumpur’a taşınmışlar. 17 yaşında kendisini bir odaya kilitleyip saatlerce gitar çalışırmış. Ama moda tasarımı okumak için gittiği Londra’da (burjuva klişesi bir cümle gibi geldi birden!) tam dört sene o gitardan uzak kalmış. Kuala Lumpur’a döndüğünde tekrar gitarını kapıp şarkılar yazmaya, hatta bir grupla beraber sahneye çıkmaya başlamış.

Zee şu an 23 yaşında. Geçmişiyle ilgili bu kadar şey söyledikten sonra 32 yaşında demek gerekirdi belki. Akustik hassasiyetlerini folk, country, swing türleri ile ifade etme ihtiyacı duymuş. Akranlarından veya kendisinden biraz büyük kadın seslerden çok da farklı olmayan, fakat yine de çok güzel bir sese sahip. Lâkin ses dışında genele bakarak o “farklı olmama” durumunun Zee için bir handikap olduğu anlaşılıyor. Çünkü besteler, vasat dinletilerde veya kitap mağazalarının fonunda defalarca duyduğumuz türden tınılardan ibaret çoğu zaman. Bana göre albümün en dokunaklı anlarını oluşturan ve peşpeşe gelen The Story ile Let Me In gibi kasvetlerini keyifle dinleten iki şarkı dışında pek iz bırakan bir yanı yok. Zaten bu iki şarkının hazırladığı ruh halini genele yayamamak, Zee ve albümü adına talihsizlik. Hele şu klişe swing numaraları, el çırpmalar, parmak şıklatmalar falan biraz eğreti durmuş sanki.

Bu demek değil ki, henüz 23’ünde böyle bir sesle bundan sonraki albümleri de böyle tatminsizlik yaratacak. Gerekli imkânı ve ortamı mevcut. Ama bence ikinci albümden önce şöyle kapanıp bol bol albüm dinlemesi gerek. Çünkü bazı şeyleri ilk kendisinin yaptığını sanarcasına bu müziği yeniden keşfetmeye yönelik gereksizlikler peşinde yürüyen, az da olsa bir yetersizlik sezdim kendisinde. Bu sadece Zee'nin sorunu değil elbette. Zee Avi'yi bahane ederek onun gibi sanan onlarca singer/songwriter adayı gencin de kulakları etraflarına açık olmalı. Kimileri yaratıcılıklarını öldürmesin diye şarkı yazım veya kayıt sürecinde hiçbirşey dinlemek istemez. Oysa bence esas bu mahrum etme durumu yaratıcı düşüncenin yara almasına sebep olur çoğu zaman. Başkalarını dinledikçe kendi kayıtlarında daha fazla kendisi olabilir bir müzisyen. Dinlediklerinden kopya çekeceğini düşünecek kadar kendine güvenmiyorsa çantasını alıp gitsin o vakit. Ama dinledikleri arasından etkilendiklerini kendi süzgecinden geçirmesini biliyorsa kulaklar ona ardına kadar açıktır.

1. Bitter Heart
2. Poppy
3. Honey Bee
4. Just You And Me
5. Is This The End
6. Monte
7. Kantoi
8. I Am Me Once More
9. First Of The Gang To Die
10. Darlin' It Ain't Easy
11. The Story
12. Let Me In

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ağustos 2009)


The Red Button - She's About to Cross My Mind
Yıl: 2007 ABD
Tür: Power Pop, Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Could Get Used to You"


Butcher Boy - React or Die
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Indie Pop, Folk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sunday Bells"


The Stills - Oceans Will Rise
Yıl: 2008 Kanada
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Being Here"


Gliss - Devotion Implosion
Yıl: 2009 ABD
Tür: Alternative Rock, Shoegaze
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Patrol"


INXS - Kick
Yıl: 1987 Avustralya
Tür: Pop/Rock, New Wave
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Need You Tonight"


Rosalia de Souza - D'Improvviso
Yıl: 2009 Brezilya
Tür: Brazilian Popular Music
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Luiza Manequim"


Cut Copy - In Ghost Colours
Yıl: 2008 Avustralya
Tür: Synth Pop, Electropop, Indie Electronic
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lights and Music"


Mon-O-Phone - Mon-O-Phone
Yıl: 2008 Belçika
Tür: Indie Rock,Garage,Alternative,Lo-Fi
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Evil Woman"


Great Bloomers - Speak of Trouble
Yıl: 2009 Kanada
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Thorn In My Side"


Calvin Harris - Ready for the Weekend
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Electropop, Dance-Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Worst Day" (feat. Izza Kizza)


Sophia - There Are No Goodbyes
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R.tavsiyesi: "There Are No Goodbyes"


Tyrone Wells - Remain
Yıl: 2008 ABD
Tür: Folk Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Enough"


UUVVWWZ - UUVVWWZ
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Rock, Experimental
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Berry Can"


Tony MacAlpine - Maximum Security
Yıl: 1987 ABD
Tür: Speed Metal, Instrumental
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Autumn Lords"


Fedayi Pacha - From the Oriental School of Dub
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Dub, Electronic
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Autorickshaw Chase"



Colourmusic - F, Monday, Orange, February, Venus, Lunatic, 1 or 13
Yıl: 2008 ABD
Tür: Indie Rock Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "You Can Call Me by My Name"

Simon and Garfunkel - Bridge Over Troubled Water
Yıl: 1970 ABD
Tür: Folk Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Only Living Boy in New York"


Leftfield - Leftism
Yıl: 1999 İngiltere
Tür: Progressive House, Dub
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Storm 3000"


Collective Soul - Collective Soul (Rabbit)
Yıl: 2009 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Staring Down"


Iggy Pop - Préliminaires
Yıl: 2009 ABD
Tür: Blues Rock, Acoustic Rock, Cabaret, Chanson, Jazz
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "King of the Dogs"


27 Ağustos 2009 Perşembe

Winter Gloves - About A Girl


Yeni gruplar için müzik dünyası artık bir kurtlar sofrası olmaktan çıktı. Artık internet var ve tüm müzikal tutkularıyla bir araya gelmiş üç beş genç, yazdıkları şarkıları bazen istem dışı, bazen kendi rızalarıyla kitlelere ulaştırma şansına sahipler. Yapımcı nazı çekmeden, tanıtım amaçlı bir sürü gereksiz taviz vermek zorunda kalmadan müzik marketler için CD yapmak onlar için kabus olmaktan çıktı. Üstelik bu durum, kalantor yapımcı zihniyetinin, daha özgür ve vizyon sahibi yapımcı tipiyle yer değiştirmesine kadar gitmesine sebep oldu. Zincirleme şekilde şarkı yazım biçimleri, müzik zevkleri, enstruman özgürlükleri evrilmeye başladı. “Çok satma” olgusunun yarattığı stres olmaksızın üretilen albümlerin tadı bir başkaydı.

Elbette o özgürlüğün ve vizyonun her kulağa hitap edemeyebileceği de aşikar. Genç ve yeni bir sürü grup, fırından yeni çıkardığı albümlerini bir şekilde edinenlerin hepsini birden memnun edemiyor. Öyle vasat, öyle kötü albümler yapıyor ki bazıları, keşke kalantor bir yapımcının çemberinden geçselermiş bile diyebiliyoruz. Müzik yapmayı, hele de seslendiği underground kitleye yönelik indie müzik yapmayı, gitar-bas-davul üçgenini fabrikasyon tekdüzelikler üretme amaçlı sanan tutkusuz gençler de çok fazla. Deneyselliğe, kişiselliğe ardına kadar açmış olduğu kapılarla indie müzik, aslında her grubun müzik olgusunu ne derece ciddiye aldığını, bu işe ruhlarını ne ölçüde koyduklarını da gösterme açısından hatırı sayılır bir ifşa sağlamakta. Öyle ki dinlediğiniz bazı albümler için “acaba bu müziği nereleriyle hissediyorlar da notalara dökme gereksizliği gösteriyorlar” şeklinde düşünebiliyorsunuz. Bu düşünceyi kendinize saklamalısınız. Çünkü her insanın müzik yapmaya hakkı olmalı. Duygu yerine ses üretmeyi amaçlayan, bundan inanılmaz sonuçlar elde eden insanlar da mevcut. Benim derdim, duygu üretemediği gibi ses de üretemeyen, enstrumantal bile olsa fikir beyan edemeyen müzisyen (!) zihniyetler. Hatta bakıyorsunuz, bunlar aynı grup içinde tam dört kişi, beş kişi! Aralarından biri de çıkıp “bir dakika arkadaşlar, biz ne yapıyoruz” demiyor. Bu uyuma da saygı göstermek lazım.

Müzik, “business” olmaktan çıktığı vakit bile bir kumar haline gelebiliyor. Kime, nasıl, ne ile hitap edeceğiniz artık günümüz şartlarında o kadar kolay kestirilemiyor. Indie müziğin en güzel tarafı da bu: Akışına bırakmak! Çünkü yaptığınız işin mutlaka bir seveni çıkıyor. U2 gibi dünyayı değiştirme hedefleriniz yoksa, içinizden damıttığınız notaları, sesleri, sözleri mütevazi bir ihtirasla yoğurarak sunduğunuz müzik su gibi yolunu buluyor. Son zamanlarda 30’dan fazla böyle grup dinledim ki, değil müzik yapmaları, bir araya gelip kahve içmeleri bile saçma olan bu insanların dünyanın herhangi bir yerinde birilerinin beğenisini kazanmaması beklenmemeli. Indie müzik, bu hoşgörüyü de oturtmasını bir biçimde başarıyor. Benim onları gereksiz, saçma bulmam, onların ne olduğunu değiştirmiyor. Onların ne olduğunu kimse bilmiyor ki zaten!

 

Mesela Winter Gloves! Kanadalı dört genç. İlk albümleri About A Girl. Indie pop yapıyorlar ki, inde rock’tan farkı çok ince olmak suretiyle yanlış anlamadıysam, gitarın kendini hiç unutturmadığı alternatif pop müzik olarak kendini ifade etmekte. Tüm bu düşünceleri beynime üşüştürmesini, dinlediğim onca vasat grubun arasından bir şekilde kendini hayran olunası bir saflıkla ifade ediyor olmasına bağlıyorum. Kelime oyunu yapmak için söylemiyorum ama tam da adı gibi bir grup Winter Gloves. Zaten yapsaydım da nasıl bir oyun olacağı tahmin edilebilir. Gruptan birinin babasından kalma olduğunu düşündüğüm eski model bir orgun baştan sona bütün şarkılara harika bir enerji verdiği yumuşak, eğlenceli, ciddi, özgür ve benim içmekten zevk aldığım tattaki suyun yolunu bulan bir albüm. Bunu daha ilk şarkı Factories’den anladım diyeceğim ama yalan olacak. İnsan o kadar indie müzik dinledikten sonra ilk şarkı tuzaklarına karşı temkinli davranıyor. Ne var ki Let Me Drive, hele de son zamanlarda duyduğum en iyi indie pop şarkılardan biri olarak tereddütsüz kefil olduğum Invisible’dan sonra öyle bir tuzağın olmadığından daha üçüncü şarkıda emin oldum.

Glass Paperweight diye bir şarkının böyle kıyı köşe bir albümde yer alıyor olmasına inanamıyor insan. Bir yandan da seviniyor, şanslı azınlıktayım diye. About A Girl, Party People, Piano 4 Hands, dinledikçe kışın giyilen eldivenlerin sıcaklığını / güvenini daha bir güçlendiriyor. 2008 tarihli About A Girl, içinde bulunduğumuz yılın keşiflerine dalma eğilimlerimize, arkamızda bıraktığımız güzellikleri de arayıp bulma eğilimlerinin faydalarıyla cevap verir gibi cıvıl cıvıl bir yaşam belirtisi!

1. Factories
2. Let Me Drive
3. Invisible
4. I Can't Tell You
5. Glass Paperweight
6. Hillside
7. About A Girl
8. Party People
9. The Way To Celebrate
10. Piano 4 Hands

14 Ağustos 2009 Cuma

Red Light Company - Fine Fascination


İngiliz Richard Frenneaux (vokal/gitar) ve Amerikalı Shawn Day (bas) internette tanışıyorlar. Shawn, Richard’ın bir ilanı üzerine onunla temasa geçiyor. Salı günü öğleden sonra gerçekleşen bu tanışma, Cuma günü Richard ve grubunun vereceği konserle ilgili. İleride grubun single olarak çıkaracağı Scheme Eugene’de bas çalmak isteyen Shawn, Richard’a gerekli ayarlamaları yapması için mail atıyor. Richard’da bu fikre atlayınca Shawn bir çılgınlık yapıyor, “arkadaş madem böyle grupsal bir durum var, bu iş netten olmaz” deyip uçağa atladığı gibi soluğu Londra’da alıyor. Yalnız aldığı o soluk kursağında kalıyor. Çünkü yaptığı çılgınlık gereği yolunmuş kaz gibi cascavlak havaalanına inen Shawn, göçmen bürosu tarafından 6 saat alıkonuyor. Neyseki yetkilileri ertesi sabah ilk uçakla ülkesine döneceğine inandırınca Shawn ve Richard’ın grubunun kavuşması gerçekleşiyor.

Grup bir van içine doluşup unplugged provalar yapıyorlar. Sonra bara gidip kafaları çekiyorlar. Ertesi gün Shawn söz verdiği gibi Amerika’ya dönüyor. Ama oralar artık çocuğa dar gelmeye başlıyor ve tasını tarağını satıp bu kez daha tedarikli bir şekilde ikinci round için Londra’ya tekrar dönüyor. Red Light Company’nin mütevazi bir film senaryosunu andıran bu kısa öyküsü 2007’de geçiyor. İngiliz Richard ve Amerikalı Shawn (aslen Osaka / Japonya doğumlu imiş!) ile birlikte İngiliz ve İskoç elemanlardan kurulu bir beşli olan Red Light Company, Mart ayında çıkardığı ilk albümleri Fine Fascination ile, sonlarında “rock” olmak üzere indie, alternative, pop parçalarını dünyayla paylaşmaya başlıyorlar. Britanya sınırları içinde bulundukları için bu karmanın bir diğer adı da Britpop oluyor haliyle.

Albümden şimdiye dek Scheme Eugene, With Lights Out, Meccano, Arts & Crafts olmak üzere 4 single çıkmış. Zaten bunların birini veya hepsini dinlemiş birisi, grubun genel karakterini çözebilir kanaatindeyim. Melodik biçimde hararetli ve ne yazık ki fazla bir artısı bulunmayan, ama kötülenemeyecek düzeyde rock şarkılarıyla dolu, nasıl başlıyorsa öyle biten albümlerden biri denebilir kısaca. Lakin şu 4 single bir araya gelip gözümde bir When Everyone Is Everybody Else kadar olamıyorsa durup düşünmek gerek. Sanki albüme fazlaymış gibi duran bir şarkı bence. Daha ilk albümden haklı olarak fena sayılmayacak eleştiriler alan bir grup olarak Red Light Company’nin geleceğinin ümit verici olduğunu söyleyenler oldukça fazla. Benim durup düşündüğüm nokta ise When Everyone Is Everybody Else diye bir şarkı yazabilen grubun bu albümün değil, bu şarkının baz alınarak ümit verici görünüyor olması.

1. Words of Spectacular
2. Scheme Eugene
3. Arts & Crafts
4. First We Land
5. With Lights Out
6. New Jersey Television
7. The Architect
8. Meccano
9. When Everyone Is Everybody Else
10. The Alamo

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Cut Copy - Bright Like Neon Love


Avustralyalı üçlü Cut Copy, 2008’in en iyi albümlerinden biri olan In Ghost Colours’a imza atmışlardı. Meğer onun öncesinde Bright Like Neon Love ile de 2004’ün en iyi albümlerinden birine aynı imzayı atmışlar. In Ghost Colours’ı çok beğenmiştim. Fakat Bright Like Neon Love bana göre ondan daha kolalı ve ütülü olmak üzere bir iki gömlek üstün bir albüm. Aslen bu yersiz karşılaştırmayı yapma sebebim birini asmak, öbürünü yüceltmek değil elbette. Ama çok iyi bir albüm dinleyip de albüm sahibinin geçmişine döndüğünüzde, o beğendiğiniz ile geçmişi arasında ister istemez bir kıyas mekanizmasını devreye sokabiliyorsunuz. Yoksa Cut Copy’nin her iki albümü de çok özenli ve özgün bir konumda. Sadece Bright Like Neon Love’ın bilinçli pop anlayışının Cumartesi Gecesi Ateşi hissiyatıyla birleşiminde yakaladığı canlılık, In Ghost Colours’da biraz daha eksik kalmış gibi geldi bana. Bu bana gelen şeyi bir başkasının hiç fark etmemesi bile olası. Tamam, bir Lights and Music yok bu albümde belki. Ama kendini şarkıların içine daha ustaca gizleyebilmiş başka pop(üler) serinlikler var bol miktarda.

Electropop ve Synth Pop (bu ikisi hangi çizgilerle birbirinden ayrılıyor hiç bilmiyorum!) inceliklerini, bu türün müdavimlerinin ıska geçmemesi gereken lezzette yazılmış şarkılarla sunmayı başaran Cut Copy, “electro” ve “synth” titreşimler yayan tuşlularını naylon sesler yaymaktansa, daha derinlere işleyen ağır, olgun ve kıvamlı formatlara hizmet etsin diye kullanıyor. Hal böyle olunca Future, Saturdays, The Twilight, Autobahn Music Box, Going Nowhere gibi örneklerde olduğu gibi bu türe yeni başlayanlara kılavuz olabilecek kalitede şarkılar dökülüyor. Grup bununla kalmayıp Bright Neon Payphone gibi bir şarkıyla indie rockçılara bile meydan okuma potansiyelini ele veriyor. Biraz daha örneklendirmeye gidersem albümün tamamını telaffuz edeceğim için sözü her zaman olduğu gibi müziğe bırakıyor, aradan çekiliyorum. Sıradaki şarkı (artık hangisiyse o!) tüm neon aşklara gelsin!

1. Time Stands Still
2. Future
3. Saturdays
4. Saturdays (Reprise)
5. Going Nowhere
6. DD-5
7. That Was Just a Dream
8. Zap Zap
9. The Twilight
10. Autobahn Music Box
11. Bright Neon Payphone
12. A Dream

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Rodney Crowell - The Houston Kid


Standart country albümlerini arka arkaya koyup dinletseler, bir albümün ne zaman bitip diğerinin başladığını hayatta anlayamam. Bu standartlık oldukça can sıkıcı olduğundan, aslında hiç husumetimin olmadığı türlerden biri olan country müziğe karşı mesafeyi koruma zorunluluğu hissederim. Bazı referanslar veya tesadüfler sonucu dinlediğim şarkıcılara popüler country isimlerinden daha çok inanırım. Country’nin harman olduğu yerden, Teksas’tan Rodney Crowell’ı da yine böyle bir tesadüf sonucu dinledim. 60’ına merdiven dayamış, 1978’den beri müzik yapan bu adamın toplam 13 albümü arasından denk geldiğim 2001 tarihli The Houston Kid, tümüyle bu müziğe yeni bir soluk değil. Ama içinde yılların tecrübesiyle yoğrulmuş, standartlara sırtını dönmemiş, onları popülist sıradanlıklara hapsetmeyip kendi çapında geliştirmeyi amaçlamış şarkılar bulunuyor.

Genellikle yavaş country örneklerini barındıran The Houston Kid, bizdeki arabesk şarkılarda sık sık geçen mottolardan bol miktarda damarlara zerk ediyor. Ama bence müziğin kendisi her ne kadar Meksika sınırını geçen ve country’nin bile bambaşka alemler vaad edebileceğini kanıtlayan Alternative Country / Americana’ya uzak görünse de, kafasına kovboy şapkasını takanın kendisini country şarkıcısı zannettiği düzmece pop örneklerinden çok uzakta. Rodney Crowell’in country müzikteki yenilenmeye ayak uydurmak istememesini de hem yaşına, hem de bu müzikte elde ettiği saygın, sadık, geleneksel tavrına vermek gerek. Yine de bir sürü pozcu country objesinden çok daha gerçek olduğu kesin. Aslında bazı şarkılara baktığınızda %100 country bile olmadığı görülebilir. I Wish It Would Rain, U Don't Know How Much I Hate U, Johnny Cash efsanesi ile teknolojik nimetler vasıtasıyla yapmış olduğu I Walk The Line düeti, albümün efkar bütünlüğü düşünüldüğünde kapı gibi duran Topsy Turvy ve Tom Petty şarkılarını andıran Why Don`t We Talk About It numuneleri bunca söze gerek bırakmayacak ölçüde kendilerini anlatan Crowell güzellikleri. 60’ına dayadığı merdivenin üzerinden 30’luk delikanlılar gibi şarkı söyleyen bu adam, az ama öz bir adam.

1. Telephone Road
2. The Rock of My Soul
3. Why Don't We Talk About It
4. I Wish It Would Rain
5. Wandering Boy
6. I Walk the Line (Revisited)
7. Highway 17
8. U Don't Know How Much I Hate U
9. Banks of the Old Bandera
10. Topsy Turvy
11. I Know Love Is All I Need

2 Ağustos 2009 Pazar

Lisa Mitchell - Wonder


Lisa Helen Mitchell an itibariyle 19 yaşında bir Avustralyalı. Henüz 3 yaşındayken ailecek oraya taşınmışlar. 12 yaşında aldığı gitar derslerinde folk ve rock numaraları öğrenmeye başlamış. Yerel kafelerde ve bazı özel etkinliklerde boy göstermiş. Missy Higgins ve Clare Bowditch gibi hemşerisi olan ablalarından hayli etkilenmiş. 2006’da katıldığı Australian Idol yarışmasında 6. olmuş. Fakat yılmamış, katıldığı birtakım organizasyonlarda hem kendi şarkılarını, hem de sevdiği coverları seslendirerek insanların gözüne girmeye başlamış. (Bu coverlar arasında Ben Harper'ın Diamonds On The Inside’ı da varmış!)

Lisa’nın sessiz ve derinden yükselen grafiği, 2007’de MySpace’deki kendi sayfasında gerçekleştirdiği canlı performansın 10.000 müzikseveri çekmesiyle tavana vurmuş adeta. Haliyle birçok yerel sanatçının konserlerine ve turlarına iştirak etme şansı elde etmiş. iTunes listelerinde bir numara olan Said One To The Other EP’si de yine aynı yılın yaz aylarında gerçekleşmiş. Hatta bu EP’deki Incomplete Lullaby şarkısı, So You Think You Can Dance adlı bir başka Avustralya şov programı olan dans yarışmasında da kullanılmış. Yani bir zamanlar yarışmacı olarak hüsrana uğrayan Lisa, aradan geçen zamanda benzer bir oluşuma farklı bir konumda katkıda bulunmuş bir yerde.

Tüm bu özgeçmişten bihaber biçimde dinlemeye başladığım ilk Lisa Mitchell albümü Wonder, “aman ne güzel bir sabah!” diye mırıldanarak sokakta yürüdüğü Oh What A Beautiful Morning adlı intro ile açılıp Neopolitan Dreams adlı sıradan folk ile giriş yapınca “eyvah!” dedim. Tutunup tutunmayacağı belirsiz bir başka gencecik kız daha! So Jelous işleri biraz yola sokmaya çalıştı. Ama üzgün bir sevinç giyinmiş olan Coin Laundry öyle güzeldi ki, arkasından gelen Clean White Love’ın olası kusurlarını bile silip atabilirdi, ki aynen öyle yaptı. Pirouette ve Love Letter, dinleyenin ruh halini dibe çekmek isterken (hele o zalim Pirouette yok mu!) araya giren Oh! Hark! “neyse biraz da oturduğumuz yerden tempo tutalım" demeye getirdi. Sidekick ve kapanışta yer alan Valium gösterdi ki, müzik dünyası taptaze bir ses daha kazandı. İnsanlar var ki değil 19, 29’unda bile böyle albümler çıkaramıyorlar. Elbette çeşitli müzisyenlerden alınmış destekler yok değil. Fakat Lisa gibi yüzlercesinin biryerlere gelebilmek için nice tavizler verebilecek kadar teslimiyetçi oldukları düşünüldüğünde, Wonder’ı dinledikten sonra Lisa’nın kalitesi daha iyi anlaşılıyor.

1. Oh What a Beautiful Morning
2. Neopolitan Dreams
3. So Jealous
4. Coin Laundry
5. Clean White Love
6. Pirouette
7. Love Letter
8. Oh! Hark!
9. Red Wine Lips
10. Sidekick
11. Stevie
12. Animals
13. Valium