31 Ekim 2010 Pazar

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ekim 2010)

Samantha James - Subconscious
Yıl: 2010 ABD
Tür: Deep House, Electronic, Soul
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Satellites"

The Black Crowes - The Southern Harmony and Musical Companion
Yıl: 1992 ABD
Tür: Southern Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sting Me"

Massive Attack - 100th Window
Yıl: 2003 İngiltere
Tür: Trip Hop, Electronic
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Antistar"

Funkist - Funkist Cup
Yıl: 2010 Japonya
Tür: Pop, Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Traveling"


Cyrine Abdel Nour - Layali El Hob
Yıl: 2009 Lübnan
Tür: Arabic Popular Music
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Malish Ella Int"

SubtractiveLAD - Life at the End of the World
Yıl: 2010 Kanada
Tür: Ambient, Experimental
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Summer in Your Mouth"

Bentley Rhythm Ace - Bentley Rhythm Ace
Yıl: 1997 İngiltere
Tür: Big Beat
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bentley's Gonna Sort You Out"



Kamelot - The Black Halo
Yıl: 2005 ABD
Tür: Progressive Metal, Symphonic Metal
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Moonlight"


I'm Not a Gun - Solace
Yıl: 2010 Almanya
Tür: Post-Rock, Electronic
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "In Sepia"

Orgone - Cali Fever
Yıl: 2010 ABD
Tür: Funk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Last Fool"

Ladysmith Black Mambazo - Shaka Zulu
Yıl: 1985 Güney Afrika
Tür: Mbube, African Popular Music
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rain, Rain, Beautiful Rain"
Kings of Leon - Come Around Sundown
Yıl: 2010 ABD
Tür: Southern Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "Radioactive"
Robert Plant - Band of Joy
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Folk Rock, Alt-Country
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Even This Shall Pass Away"

Portishead - Dummy
Yıl: 1994 İngiltere
Tür: Trip Hop, Electronic
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sour Times"

The Tunics - Somewhere in Somebody's Heart
Yıl: 2008 İngiltere
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cost of Living"

Jamiroquai - Rock Dust Light Star
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Funk, Acid Jazz
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rock Dust Light Star"

The In-Laws OST
Yıl: 2003 ABD
Tür: Pop, Pop/Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: Michel Legrand - "Di-Gue-Ding-Dong"
Christina Booth - Broken Lives & Bleeding Hearts
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Jazz Pop, Sophisti-Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Free"

Lo Fidelity Allstars - How to Operate With a Blown Mind
Yıl: 1995 İngiltere
Tür: Big Beat
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Battle Flag" (feat. Pigeonhed)

Redshirt Theory - I Think It’s Gonna Rain
Yıl: 2010 ABD
Tür: Electronic
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Liquid Night"

28 Ekim 2010 Perşembe

Imelda May - Mayhem


Bir müzikseverin başına gelebilecek en güzel olaylardan biri, yakın geçmişte dinleyip çok beğendiği bir şarkıcının sıcağı sıcağına, sessiz sedasız yeni albümünün çıktığı görmesi olsa gerek. Eylül başında çıkan 3. Imelda May albümü Mayhem'i gördüğümde bu zevki bir kez daha yaşadım. Daha 2008 tarihli ikinci albümü Love Tattoo'yu yeni keşfetmiş, terini bile soğutmamışken karşıma dikilen Mayhem tekrar Rock & Roll & Swing günlerine geri götürdü. İrlanda doğumlu Imelda'nın en önemli özelliği harika sesi ki, Eylül başında gece gece şu albümü bulup dinlediğim vakit, midemiz kazındığında "ah şimdi şu olacaktı da yiyecektik" dediğimiz bir yiyeceğin yaşattığı mutluluğu yaşatmıştı bana. Tabiî bu lezzetli ses, yanında jazzy, funky, poppy garnitürleri de tabağın bir köşesine koyup önünüze getirince sabahlar zor oluyor. Love Tattoo ile aralarında benim dinleme sürem olarak fazla zaman geçmediğinden ikisi arasında herhangi bir karşılaştırmada bulunma durumu hissetmiyorum. Zaten belki istesem de yapamam. Çünkü sanki Love Tattoo'nun bıraktığı yerden devam eder bir istikrardan söz edilebilir.

Kimileri bizim "istikrar" olarak gördüğümüz şeye "kendini tekrar" diyor. Ama göz var, kulak var, nizam var. Love Tattoo'nun kalite çıtasını aynen korumayı başaran yepyeni bir Imelda May albümünün adı bal gibi istikrardır. Kendisinin ve canlı performanslarının da bal gibi oluşu konumuzla yakından ilgilidir. Canlı performans derken tabiî kendisini henüz canlı izleme şansı ancak banttan konser videolarıyla mümkün oldu benim için. Bu arada kendisinin 2005 yılına ait No Turning Back adında bir ilk albümü daha var ancak henüz dinleme fırsatım olmadığından, aynı kalite düzeyinin onda da mevcut olduğunu düşünüyorum. Olmasa bile sonraki iki albümde var, o da yeter. İlk albümler her zaman öyle bir düzeye sahip olacak diye bir durum yok. Şirince kelime oyunu yaptığı Mayhem, önceki Love Tattoo'nun tutturduğu kıvamı tarifine uygun şekilde 2010'a taşımış bulunuyor. Çok güçlü bir vokali rock'n roll ve soul caz ile yanyana dinleyen biz sevenlerini şık şarkılarla dört köşe ediveriyor.


Aynı zamanda albümün en iyilerinden olan ilk single Psycho, şu nemli Halloween zamanı insanın Halloween'ini getirecek kadar dehşet bir surf rock bestesi. Belki Psycho'dan önce aynı single'ı paylaşan Mayhem ve Proud and Humble ikilisi yayınlanmış olabilir, emin değilim. Onlar da hiç fena değiller. Zaten hangi şarkılar single olarak çıksın diye bana sorsalar, tek geçtiğim Psycho'nun yanına hangilerini koyacağımı bana sormayın derdim sanırım. Eternity, Sneaky Freak, Let Me Out, Kentish Town Waltz derken siz iyisi mi şu albümü komple single formatında çıkarın diye de eklerdim. 14 şarkı boyunca bir swing kulübünde şekilden şekile girdiğimizi hissettiren Imelda May, cover beklentilerini de boş çıkarmayıp Soft Cell klâsiği Tainted Love'ı da eller havaya moduna sokmuş ki dinle dinle doyulmaz. İnsanoğlu da hiçbirşeye doymaz. Şöyle iki hafta sonra yeni Imelda May albümüne (Maybe mesela!) rastlasak ne güzel olurdu. Gerçi olmasa da olur. Çünkü şu haliyle epey idare ederiz kendisiyle.

1. Pulling the Rug
2. Psycho
3. Mayhem
4. Kentish Town Waltz
5. All for You
6. Eternity
7. Inside Out
8. Proud and Humble
9. Sneaky Freak
10. Bury My Troubles
11. Too Sad to Cry
12. I'm Alive
13. Let Me Out
14. Tainted Love

25 Ekim 2010 Pazartesi

The Secret Sisters - The Secret Sisters


T Bone Burnett yeni keşfini sunar! Hem de öyle bir sunar ki, yere göğe sığdıramaz. Burnett'i tanımayanlar için kendisinin Amerika'nın country ve blues ağırlıklı albüm ve sanatçılarıyla ilgilenen en ünlü yapımcısı olduğunu söylesek yeter. Aslında yetmez. En son Crazy Heart müzik albümünün ve haliyle içindeki The Weary Kind şarkısının yapımcılığıyla Oscar da kazanmış, adı buralara dar gelecek bir sürü isimle hem müzisyen, hem de prodüktör olarak çalışmış Grammysever bir çınar ağacı desek belki şimdilik yeter. Yapımcı olunca, sadece ismi bile satan müzisyenlerin albümüne maddi manevi el vermek suretiyle yan gelip yatmayan, yeni sesler keşfetmek için de yanıp tutuşan bir bünyeye sahip. İşte bunun son getirisi de Alabama'lı Laura ve Lydia Rogers kardeşlerden oluşan The Secret Sisters olmuş. Burnett bu iki güzel kıza o kadar güveniyor ki, sadece ikilinin kendi adlarını taşıyan debut albümlerini çıkartmak için Beladroit Records diye mini bir şirket bile kuruyor. Ne gerek varsa demeyin, zira bu minilerin meraklısı ve alıcısı çok olduğu için işin ticari yönü de ayrıca alengirli.

Burnett bununla kalmıyor, "The Secret Sisters'da kırsal Amerika'nın 1920'lerden gelen tarihini duyabilirsiniz, onları dünyaya tanıtmaktan gurur duyuyorum" gibi gelip bana söylese mahcubiyetimden oturup ağlayacağım bir sürü cümle kuruyor. Amerika'nın 1920'lerini fazla bilmem de, yörüngesindeki country ve folk uydularının her dönümünden haberdar bir adamın bu kadar övdüğü bir albümü dinlememek olur muydu? (Normalde bu cümlenin bitimi "olmazdı" olmalıydı, değil mi?) Burnett'in o derece "Yaşayan Efsane" duruşuna rağmen, zaman içinde rastladığım bazı prodüksyonlarındaki, hatta bizzat kendisinin bir iki albümündeki country müziğini dinlemekten beynimin jelibona dönüştüğünü hatırlıyorum. O yüzden, bir de şu bebek görmeye gitmiş iki eltinin çektirdiği fotoğrafa benzeyen albüm kapağı yüzünden The Secret Sisters'a karşı temkinli olmalıydım. Ama yaptığı işi pazarlamasını bilen T Bone Burnett yapacağını yapmıştı bir kere. Evet, The Secret Sisters'ı dinlememek olmazdı.


Dinlemeye başlayınca şaşırdım. Koskoca T Bone Burnett'in övmekten bitap düştüğü albüm o kadar sevimli, samimi, üzgün ve mütevaziydi ki, hemen beni avucunun içine aldı. Esasen şaşırdığım şey, galiba bir country senfonisi bekliyor olmamdı. Artık o nasıl oluyorsa! Aslında albüm Burnett'in dediği kadar yok. Çünkü bu kadar methedilecek kadar büyük bir albüm değil. Fakat işte onun büyüsü küçük olmasında. Belki de Burnett'in anlatmak istediği budur. 60'lar ve 70'ler country müziğinden, aynı dönem minik soul klâsiklerinden esintiler savuran vintage bir sıcaklığı var. Mesela I've Gotta Feeling, tam da o zaman aralığında çıkmış, üstelik felâket satmış bir 45'lik gibi adeta. Why Baby Why, My Heart Skips A Beat, All About You ile sadeliği ve güzelliği aynı anda sezdirebiliyorlar. Do You Love An Apple? ve House Of Gold diye iki tane içli ninni var. Gidenin ardından söylenen The One I Love Is Gone diye karizması sağlam bir country blues var. Frank Sinatra'nın nefis Somethin' Stupid'inin nefis coverı bile var.

Vokalleri zaten bir içim su. Şarkılar öyle çığır açacak, satış rekorları kıracak, uzun yıllar unutulmayacak türden değil. Müzik, bildiğiniz akustik ve slide gitarlı, süpürge davullu, şen piyano nağmeli, kırılgan country. The One I Love Is Gone hariç hepsi iki küsür dakikalık besteler üzerine bazen espirili, çoğunlukla üzgün, edebî iddiası bulunmayan, ama kendi değeri olan melodili şiirler okumuşlar sanki. Kayıt kalitesi üzerine de fazla birşey söylenemez. Tüm profesyonelliğine rağmen orada da Burnett'in genel olarak yaptığı işlerde country müziğin farklı duygularını tevazu ile dinleyene aktaran sadeliği seziliyor. Bazen sanki ilk kez kayıt yapıyor ve yaptırıyorcasına amatör ruhu o profesyonelliğe hiç uzak tutmuyor. Elindeki grup, bu müziğe gönül verdiğini her nefesiyle hissettirdiği için Burnett'in işi de hiç zor olmamıştır. Albüm bir çırpıda bitiyor, sonra yeniden başlıyor ve daha ne olduğunu anlamadan tekrar bitiyor. Bitmese iyi ama siz müdahale etmediğiniz sürece yeniden başlayacak olması kaçınılmaz.

1. Tennessee Me
2. Why Baby Why
3. The One I Love Is Gone
4. My Heart Skips A Beat
5. Somethin' Stupid
6. I've Gotta Feeling
7. Do You Love An Apple?
8. All About You
9. Waste The Day
10. Why Don't You Love Me?
11. House Of Gold

22 Ekim 2010 Cuma

Synoptix - Tesla


Rus ikili Synoptix, ilk kez duyulmuş olması yüksek ihtimal bir elektro-rock grubu. Bunun daha detaylı bir adı vardır muhakkak ama en kestirme tarif olarak bunu uygun gördüm. Tabiî sırf bu tarifle kalmıyor grubun müziği. New Wave, Hip Hop, Chillout, Downtempo, Easy Listening, Instrumental, Experimental, Funk, Liquid Funk, Lounge, Nu Jazz, Smooth Jazz diye sıralamışlar web sitelerinde. Zaten web sitelerindeki tek İngilizce kelimeler bunlardı. O güzelim Rus harflerini okumaktan ziyade seyretmeyi sevdiğimden ve Google Translate'e olan sonsuz güvenimden dolayı Synoptix hakkında fazla bilgi edinemedim. Fazla da araştırmış sayılmam gerçi. İki "nerd" görünümlü genç adamdan oluştuklarına dair resimler gördüm. En önemlisi yaptıkları güzel müzik ve bu da adam olana yetiyor. Yukarıda kopyala/yapıştır/zengin göster olarak sıralanmış tür bulamacından tutturdukları kıvam, beraberinde Walkman, Road, Radio, Tesla, Sax Story, Safari gibi alttan girip üstten çıkan şarkılara muhallebi olmuş.

Albümün karşılamasını yapan iki buçuk dakikalık Intro, isimlendirildiğinin ve sanıldığının aksine bir intro değil, gayet doğru düzgün bir şarkı. Gitarla şık melodiler, temiz sololar atmayı seviyorlar. Hatta bu açılış bana bazı Joe Satriani albümlerinde aralara yerleştirilmiş hoş enstrümantalleri hatırlattı. Albüm boyunca bu hatırlatmalar çok fazla ve hiç de rahatsız edici değil. Hele de Rus oldukları ve elektronik tabanlı bir müzik yaptıkları ön bilgisi ile yüklenip, dinleyenin kurtlarını dökmeyi hedef almış sıradan bir Ibiza ürünü sanan benim gibilere ters köşeye yatıracak kadar kaliteli bir albüm Tesla... Downtempo ve hip hop duyuları da hayli tatmin edici ki, biraz daha zorlasalar tadından yenmeyecek trip hop besteleri de ortaya çıkarabilirlermiş aslında. Aksak ritimlerdeki başarıları kadar, yeri ve zamanı geldiğinde kıpır kıpır olmasını da çok iyi beceriyorlar. Şarkı sıralamasındaki dengeli dağılım bunun en önemli belirtilerinden biri. Bir de şarkılarda "featuring" olarak adı sıkça zikredilen Sergey Karmanov artık ne katkıda bulunuyorsa çok iyi ediyor. Albümü her dinlememde 12 şarkıdan hiç boş olmadığı fikrine daha çok yaklaşıyorum. Bu da Synoptix'e ve Tesla'ya gün geçtikçe daha da kanımın kaynadığını, hatta benim için Tesla'nın bu yılın en iyi albümlerinden biri olduğunu gösteriyor.

1. Intro
2. Walkman
3. Radio (featt. Sergey Karmanov)
4. White Monkey (Beavis & Butt-Head Theme)
5. Reptile
6. Road
7. Sax Story (feat.Sergey Karmanov, Dj Xolkin)
8. Tesla (feat. Sergey Karmanov)
9. Mango (feat. Sergey Karmanov)
10. Boom (feat. Sergey Karmanov, Dj Xolkin, Dj Wide)
11. Safari
12. Ruins (Theme by Mark Snow)

20 Ekim 2010 Çarşamba

The Last Shadow Puppets - The Age Of The Understatement (2008)


The Last Shadow Puppets, Arctic Monkeys'den Alex Turner ve The Rascals'dan Miles Kane'in 2007'de kurduğu bir indie rock grubu. Aslında indie rock tanımı, son zamanlarda sığ bir hâl almaya başlamadı da değil. The Last Shadow Puppets, bu tanım içerisinde 50'leri 60'lara bağlayan zaman diliminde pop ve rock'ın almış olduğu estetik şekilleri günümüze çok pozitif biçimde taşıyabilmiş bir ikili. İmajlar, isimler, lirikler, klipler, kapaklar, vokaller, yaylılar, sound, herşey estetik. Herşey cool. Ama notalara dahil birşeyler hariç! Bu albümü beğenmeyenleri bir temiz dövüyorlarmış diye duydum. Dayak yemeyi göze alacak kadar kaşındığımdan mıdır, yolda sorduğunuz her 7 kişiden 7'sinin de yere göğe sığdıramadığı bir albümü beğenmemek yönünde ters dolduruştan mıdır, kendine karşı dürüst olma gibi modası geçmekte olan bir gerçekçiliği benimseme bahanesini bula bula şu albümün gölgesinde dile getirme saçmalığımdan mıdır tam olarak bilmiyorum fakat The Age Of The Understatement beğendiğim bir albüm değil. 2008'den beri belli aralıklarla beğenmeye uğraştığım halde...

Albümü övmek için seçilmiş kelimeler, yapılan benzetmeler arasında kendime yakın birşeyler bulamamış da değildim oysa. "Herhangi birini alıp bir James Bond filmine koysanız yeridir" tipi ifadeler biraz ürküttü tabiî. Dinleyince hak veriyorsunuz bu teşbihe o ayrı. Ama benim gibi James Bond sevmeyen birine albümü övmek adına böyle teşbihlerde bulunursanız ters tepebilir. James Bond sevmek ayrı, müziğini sevmek ayrı elbette. Kaldı ki The Last Shadow Puppets müziğini tanıyor, biliyor olmak da mesele değil. Günümüzün "oldies but goldies" beslenmelerine hiç karşı bir insan değilim. Bilakis, o beslenmenin sofranın tuzu biberi değil, ekmeği olduğunu düşünmüşümdür. Ama bu ekmek biraz bayat geldi bana sanki. Daha önceleri, hatta yıllar önceleri ben bunun çok tazelerini yemiştim. Bu da mesele olmamalı. Lâkin tam olarak yersiz bir "ben bu filmi görmüştüm" ukalalığı da denemez bu hislerime. Sadece bestelenen şarkılarda tutturulan o leziz dönem ruhuna sahip sounduna rağmen, tasarlanış ve işleniş biçimlerindeki memnuniyetsizliği anlatmaya çalışıyorum. Bunu anlatmaya çalışmasam, sevmedim diyerek dönüp gitsem de olurdu. Bu hazımsızlığı açıklamaya çalışmak da, varsa kişinin kendiyle yaşadığı bir soruna teşhis koyma merakı ve çabasından ileri geliyor sanırım.

Bu albümden ne anlayıp anlamadığımı da örneklendirmeye çekiniyorum. En sevdiğim şarkıları Standing Next To Me ve The Time Has Come Again ki, ikisi de intro gibi hemen bitip gidiyor. Zaten albümün en kısa iki şarkısı da bunlar. Açıkça görülüyor ki, bu albümün kalitesi yanında fazlaca pop kaçan bir zevkim var. Hadi birazcık da Only The Truth... Mesela Black Plant ya da My Mistakes Were Made For You'nun atmosferi, isimleri, sözleri, enstrümanların akor ayarları bile aynı kalsa, ama başka türlü tasarlanmış olsalardı diye albüm boyunca kafamdan trenler geçip duruyor her dinlediğimde. Üşenmesem (ve tabiî müzisyen olsam!) oturup albümü yeniden besteleyeceğim. Herşeye rağmen neden beğenildiğini çok iyi anladığım, hatta beğenenlere o kadar popülist kirlilik arasında tercihlerini böyle retro bir sounddan yana kullandıklarından ötürü de ayrıca saygı duyduğum bir albüm bu.

1. The Age of the Understatement
2. Standing Next to Me
3. Calm Like You
4. Separate and Ever Deadly
5. The Chamber
6. Only the Truth
7. My Mistakes Were Made for You
8. Black Plant
9. I Don't Like You Any More
10. In My Room
11. Meeting Place
12. The Time Has Come Again

16 Ekim 2010 Cumartesi

Massive Attack - Mezzanine


Birisi Araf mı dedi? Madem öyle, Mezzanine'ı da ekleyerek elektro kombo yapmış olalım. Şu 90'lar sonu 2000'ler başı nasıl bir dönemdir ki, peşpeşe bu kadar elektronik şahesere rahim görevi görmüştür? Kendi hayatının, veya hayatın mânâsına kafa yoran ruhları silindir gibi ezip bu türe altın çağını yaşatmış? Mezzanine, trip hop'u icat eden, hadi etmemiş olsa bile ona kimliğini veren, ete kemiğe büründürüp adrese teslim bir zekâ kazandıran, yeryüzünün Araf'ı (ya da Araf adaylarından biri) Bristol'da yetişmiş en devrimci grup Massive Attack'in başka hayatlara armağan ettiği, kendi hayatının albümüdür benim görüşüme göre. Mezzanine, bahsetmesi o kadar kolay olmayan bir albüm. En uzak kelimelerden cümleler yaratmak gerek onun için. Ya da sadece susmak! Ama buna izin verecek gibi değil. Onu seven her dinleyici, biryerlerden ona bir mektup yazmalı.

Grubun resmi olmayan elemanı Horace Andy'nin belki de hayatında sesini verdiği en güzel şey olan Angel, vokalleriyle Robert del Naja'nın (3D) cennetin şüpheci sorgu meleğini ve Grant Marshall'ın (Daddy G) cehennem zebanisini oynadığı Risingson, Bristol şantözlerinin kraliçesi Elizabeth Fraser'ın söylediği Teardrop ve bu karanlık paralel evrende şeytan üçgenleri yaratan bir sanat eseri olan Inertia Creeps'i ardı ardına dinlemek, insana birşeylerin eşiğinde, milâdında olduğunu hissettiriyordu adeta. Inertia Creeps bittiğinde albüm tam orada bitse de olurdu benim için. Değerinden en ufak bir kuruş bile kaybetmezdi. Oysa geride kulak verilecek 7 hüzmesi daha vardı albümün. (Bu şarkıların tinsel yoğunluğunu dindirmek için tasarlanmış biri parantezli, biri parantezsiz Exchange'leri saymadığımızı varsayalım, yine de 5 tane kalıyor geriye!)


Angel, Risingson, Teardrop ve Inertia Creeps, temelinde inanılmaz bir dijital ruhun yattığı karmaşık döngülere kat çıkıyorlar. Bambaşka algılara kapılar, pencereler açıyorlar. Aynı filmi her seyrettiğinizde aslında aynı film olmadığını farketmeniz gibi Lynchvarî bir gerginlikle dolular. Kırılgan ama temkinli, duygusal ama acımasızlar. Çağdaş, etnik, radikal ve bilgeler. Bu ilk dört elektronik harikanın gerisinde kalan bu şarkılar da aslında "şarkı" kelimesinde kendilerine bir anlam bulamıyorlar. Yine Kraliçe Fraser'ın kanat taktığı Black Milk ve Group Four, Horace Andy'nin hınzır olduğu kadar karanlık karaokesi gibi duyulan "trip pop yavşağı" Man Next Door ve çirkin olmasına rağmen uçma yetisiyle ödüllendirilmiş bir kargaya benzettiğim albüme adını veren müthiş Mezzanine, akademik trip hop dersleri gibiler. Açık kapı ve pencereler, albüm bitişiyle kapanıyorlar. Yani belki benim gibi Mezzanine'ı arka arkaya dinleyemiyor olabilirsiniz. Bu çok normal. Hatta en normali bu. Çünkü öyle arka arkaya dinlenecek bir albüm değil. Yine bir film benzetmesi yaparsak, bittiğinde kendinize gelme ihtiyacı duyduğunuz, sindirmek için zaman talep ettiğiniz, ama bir an önce geri dönmek istediklerinize benziyor.

MezzanineBeaucoup Fish ve Play'in aksine, Massive Attack'in kariyerinde tek tabanca gördüğüm bir albüm değil. Evet kesinlikle Massive Attack kariyerinin en iyisi. Fakat öncesindeki Blue Lines ve Protection da muazzam albümlerdir benim için. Hatta onlar kadar olmasa da 100th Window ve Danny The Dog da genel anlamda Massive Attack ruhuna sahip çıkan işlerdir. Bir tek şu Haligoland saçmalığını anlayamadım. Anladım da anlamak istemedim diyelim. Mezzanine ve Helogoland'i yapan mantık aynı olamaz diye çok kafa yordum. Ama aslında pekâlâ olabiliyor. İnsanların, grupların hayatında utanılacak pekçok an olabildiği kadar, çok önemliden daha önemli bir an mutlaka oluyor. Benim tarafımdan bakıldığında işte o çok önemliden daha önemli anlar Beaucoup Fish, Play, New Forms, Maxinquaye, Dummy, Vegas diye ortaya çıkıyorlar. Başkası buna "kırılma noktası" der. Ama bu adı geçenler, kırıldıkları noktadan sonra tekrar yerine oturtulamamış bir zaman diliminde sıkışıp kalmış, belki de sıkışıp kalmaları daha iyi olmuş, bu sayede efsaneleşmiş enerji patlamaları. Yenilerine ihtiyacımızın kalmadığı eskilikler.

1. Angel (feat. Horace Andy)
2. Risingson
3. Teardrop (feat. Elizabeth Fraser)
4. Inertia Creeps
5. Exchange
6. Dissolved Girl
7. Man Next Door (feat. Horace Andy)
8. Black Milk (feat. Elizabeth Fraser)
9. Mezzanine
10. Group Four (feat. Elizabeth Fraser)
11. (Exchange) (feat. Horace Andy)

12 Ekim 2010 Salı

Moby - Play


Baştan söyleyeyim, bütün albümlerini dinlemiş biri olarak Moby'yi hiç sevmem. Sanki pahalı kayıt cihazlarına yüklemiş olduğu synthesizer şablonlarını durup durup yeni şarkılarmış gibi albümlerine serpiştirmiş duygusu verir bana. Altına da kâh hareketli, kâh düşük tempolu beatler döşeyerek bu şablonların arasındaki farkları gizlemeye çalışır adeta. Bana yavan gelen müzikal tavrı dışında da sebeplerim var. Bazı röportajlarını dinledim ve okudum. Mütevazı bir görüntü çizmek için kasarken ironik biçimde alttan alta sinsice kendini övmeden duramayan bir adam canlandı gözümde. Sanki ihtiyacı varmış gibi Eminem'e laf sokup polemik yaratmış, ummadığı bir sertlikle karşılaştığında ise sabah uyanınca Eminem hayranı olmuşçasına geri adım atmışlığı da var. Günümüz popüler müziğine yön veren isimlerden biriymiş gibi zaman zaman ahkâm kesmesi de çok itici gelmiştir. Asıl adı Richard Melville Hall olan Moby ismini nereden aldığı sorulsa da sorulmasa da efsanevi Moby Dick'in yazarı Herman Melville'in büyük büyükbabası olduğunu heryerde dile getirme gereği duyan, Moby, kendisine "Moby" yerine "Dick" demeyi daha uygun gördüğüm bir müzik insanı. Bu kadar vurmadan sonra ölmüş olması lâzım. O zaman hakkını da verelim.

Moby'nin içime fenalıklar veren diskografisi içinde yer alan 1999 tarihli Play, sadece Moby albümleri arasında en iyisi değil, elektronik müzik adına ömrümde duyduğum en iyi albümlerden birisidir de. Beaucoup Fish yazısında belirttiğim 90'lar sonu ve 2000'ler başı arasındaki paralel evrene ait albümlerden yani. Alternative rock'ta, punk'ta haklı olarak tutunamayan Moby'nin elektronik müziğe kayışında ne kadar isabetli bir karar vermiş olduğunu görkemli biçimde kafalara kazıyan tozlu ve modern bir yapıttır Play... Tozlu ve modern? Electronica, trip hop, ambient, rave, breakbeat modernliklerini, arşivlerin tozlu plâklarındaki blues, gospel ve soul parçalardan sample edilmiş vokallerle ve onların yarattığı hüzün yüklü nostaljiyle sarmaş dolaş etmiş bir müzikal tavırdan söz ediyorum. Hüzün ve nostalji kelimeleri korkup kaçırmasın. Moby Amerika'yı yeniden keşfetmiyor, tam tersi Amerika içinden kurmaca başka bir coğrafya çekip çıkarıyor adeta. Fizik kurallarını yok saymayan pop altyapılarla eski-yeni arasında dürüst bir kimya yaratıyor.


Honey, Find My Baby, Why Does My Heart Feel So Bad ?, Natural Blues, Run On, Porcelain (ve tabiî albümün B-side eklentisinde yer alan Flower) işte bu sözünü ettiğim, parçalardan bütüne ulaşan sevimli, üzgün, âşık, umutlu titreşimleri bulmuş efsane şarkılar. Onların her biri, sonra hepsi birden Moby'nin kendi tasarımı olan gezegeninin nüfusu, postanesi, barı, kilisesi, kütüphanesi olan şehirler haline geliyor. Bunların olduğu gezegende klüpler, diskolar, müzik marketler, ikinci el butikler, gelişmiş stüdyolar da var. Olmayan tek şey ise, dudak büktürecek bir sıkışmışlık duygusu. Bana göre bu duygunun yokluğu (veya rahatsızlık vermeyecek şekilde azlığı), tüm fantastik bileşenlerine rağmen Play'i çok daha rasyonel kılıyor. Ticari, ama bunun için suçlanmaması gereken pop arzu nesnesi South Side, kanının her damlasıyla bir big beat marşı Bodyrock, kesinlikle yan bakılmayacak çağdaş bir tekno Machete, "spoken word" tekdüzeliğini gerilim uçurumunun kıyısında gezinen baslar ve yine biryerlerden bulunup çıkarılmış sample vokal ile tekdüzelikten kurtaran güçlü trip hop If Things Were Perfect, basitliği içinde yoğunluğu taşıyan ambient Inside... Ayrıca gelmiş geçmiş en iyi albüm finallerinden birini yapan My Weakness, aslında bu içinde durduğumuz albümün bir paralel evren değil, Araf olabileceği ihtimalini yüzümüze vuruyor. Hiç lafı dolandırmadan ve bir anda bizi çırılçıplak bırakarak.

İlk şarkı Honey, son şarkı My Weakness... İkisini arka arkaya dinlediğimizde bizi nasıl bir albümün beklediği yönünde kafa karışıklığı yaşatacak kadar vizyonlu, ama buna karşın basitçe samimi bir albüm bütünlüğü yakalamış, "albüm" olmuş bir diyar. Underworld nasıl yeni bir Beaucoup Fish yapamayacaksa, Moby de bir daha Play gibi bir eser yapamayacak. Buna neredeyse eminim. Çünkü Play'den sonra bunun mümkün olabileceğine dair tüm ümitlerimi plânlı bir biçimde yok etti Moby. Ben pelerinini ve okuma gözlüğünü takmış kel ve tıfıl bir sample avcısından başka kahramanlıklar bekleyen kendi halinde bir çocuktum. Beni hayal gördüğüme ikna eden (tabiî asıl amacı kesinlikle bu olmayan) yine kendisi oldu. Tercihini kötü şarkılar yazmaktan yana kullanması saygı duyulacak gibi değil benim açımdan. Come On Baby ve James Bond Theme için de oyum her zaman onundur. Yine de konu Moby ise, Play bana yeter de artar.

1. Honey
2. Find My Baby
3. Porcelain
4. Why Does My Heart Feel So Bad?
5. South Side
6. Rushing
7. Bodyrock
8. Natural Blues
9. Machete
10. 7
11. Run On
12. Down Slow
13. If Things Were Perfect
14. Everloving
15. Inside
16. Guitar, Flute & String
17. The Sky Is Broken
18. My Weakness

9 Ekim 2010 Cumartesi

Underworld - Beaucoup Fish


Duydum ki Underworld yeni albümü Barking'i çıkarmış. Biraz hevesle ve ümitle kulak verdim. Yok, yine olmadı. Bana göre çok kötü bir albüm. Toptan zaman kaybı. Tıpkı 2000'den itibaren yaptıkları herşey gibi... Seveni de vardır, durduk yere çamur atmamak lâzım ama durduk yere değil benimki. Underworld ismini ilk kez Trainspotting'deki Born Slippy sayesinde duymuş olanlar için Underworld isminin mânâsı farklıdır. Ya da buna da "bence" diyelim. Trainspotting öncesinde de 3-4 albümleri bulunmakta. Fakat bu adamları gerçek anlamda benim için efsanevi bir albüm olan Beaucoup Fish'ten sonra takip etmeye başlamıştım. Hoş, Barking çok iyi bir albüm olsaydı bile ben bugün Beaucoup Fish'ten bahsedecektim. Ne zamandır da ona olan gönül borcumu ödemenin bir fırsatını kolluyordum. O fırsat da Barking adlı sıradan bile demeye dilimin varmadığı, günümüzde "yeni yetme" diye aşağılanan pekçok elektronik müzik grubunun bile kat kat iyisini yapabildiği saçma sapan bir albüm sayesinde doğdu.

Ne kadar ihtişamlı sıfat varsa üşenmeden sıraya dizebileceğim Beaucoup Fish, 90'lar sonu ve 2000'ler başı arasında, yani Underworld'ün benim için tamamen değişeceği sınırda piyasaya çıkmıştı. İşin garibi, bugün gelmiş geçmiş en iyi elektronik albümler hangisidir sorusuna vereceğim çoğu isim de bu aralıkta çıkmıştı. O aralık sanki elektronik müzikte bir paralel evrendi. O evrene ait diğer albümlerden başka yazılarda söz etmek umuduyla, Beaucoup Fish'in büyülü ortamına girersem (ki kolay kolay çıkamam!), söyleyebilecek çok şeyim var, ama öte yandan hiçbirşeyim yok. Baştan sona dinlediğim ilk Underworld albümü, ama onu bu derece yüceltiyor olmamın sebebi "ilkler unutulmaz" geyiği değil kesinlikle. 90'ları terk ederken bana hayatta grunge'dan, alternative rock'tan daha başka zevkler de olduğu fikrini aşılayan olağanüstü albümlerden biri olması bir yana, 80'lere, 90'lara, 2000'lere hapsetmenin mümkün olmadığı bir manifesto adeta.


Normal olarak kaset formatında dinlemekten içi dışına çıkmış, bu yüzden teknolojik gelişmeler hesap edilmeyerek yenisi bile alınmış Beaucoup Fish, yaklaşık 12 dakikalık Cups ile başlıyordu. Born Slippy'nin gazıyla şans verdiğim albüm, bu tip uzun şarkılara olan tahammülsüzlüğümü sınar gibiydi. Dakikalarca sentetik bir altyapıya sade biçimde döşenmiş vokalle "bu mu Underworld" demiştim daha ilk şarkıdan. Meğer son 3,5 dakikasıyla öyle harika bir final hazırlamışlar ki, şarkının o sentetik sadeliğinin sebebi varmış. Şarkının sonlarında yaşanan bu synth cümbüşü, yekten iyi bir albüme senet imzaladığımı hissettirdi. İkinci şarkı Push Upstairs (ve albümün sonlarına doğru Push Downstairs), iniş-çıkış psikolojisini yansıtma yönünden gayet becerikli işler. Jumbo'nun sevimli-hüzünlü yapısı tempolu bir ambient duruluğu taşıyordu. Shudder/King of Snake'in arsız tekno düzeneği ise partiye yetişmek için bir an önce işini bitirmeye çalışan bir arı çalışkanlığı duygusu taşıyordu. Winjer'ın psikolog koltuğuna uzanmış ne dediği anlaşılmayan üzgün bir robotu gözümde canlandıran tuhaflığı, içine kapalı bir varoluş basitliği taşıyordu. Bu şarkıların hepsi birşeyleri biryerlere taşıyordu.

Kasetin B yüzü Skym adlı bir elektro-şiir ile açılıyor. Sadece kulak kesilip o poetik havayı solumak, son derece basit aşk lirikleri arasından "how many lives you've lived" gibi dizeleri sindirmek gerekiyor. O kadar büyüleyici ki, o kadar büyüleyici! Bu yoğun yörüngeden çıkınca albümün yaramaz çocuğu, hatta bir ara uzun süre cep telefonu melodim yaptığım Bruce Lee peydahlanıveriyor. Benzetmemi mazur görün ama bu kadar orospu çocuğu bir şarkı az bulunur. Dinlerken insanlar karate figürlerini dansa karıştırsınlar diye mi tasarlanmış belli değil. Özgün bir tekno olarak gördüğüm yedi buçuk dakikalık Kittens, tekno şarkıların pek yapmadığı biçimde orta yerinde ritmini durdurup 1-2 dakikalığına da olsa özüne odaklanmamızı isteyen bir şarkı. Baştan sona sabit ve ölümcül bir bas ile ilerleyen Something Like A Mama, tam bir breakbeat klâsiği. Nasıl bir zihin tarafından tasarlandığı anlaşılamaz türden emprovize disiplin sahibi denebilir, denmeli. Kapanışı yapan Moaner, albümdeki Shudder/King of Snake ve Kittens ayarındaki bir şarkı. İyi olmasına rağmen her dinleyişimde keşke o kapanışı Skym ile yapsalardı dedirtmedi de değil.

Karl Hyde ve Rick Smith'den kurulu Underworld, 1990-2000 arasında kadrosunda Darren Emerson'ı da bulunduruyordu. O zamandan beri ikili olarak devam etmekteler. Beaucoup Fish kadrosunda Emerson'ın da olmasını ve sonraki albümlerinde bana göre Beaucoup Fish ruhunun yakalanamamasını bu tip gerekçelere dayandırmakla uğraşmadım. Benim için Underworld sadece Beaucoup Fish'ten ibaret ki, o da bana fazlasıyla yetiyor. Sonraki Underworld albümlerini yeni bir Beaucoup Fish bulurum umuduyla dinlemedim hiç. Çünkü asla yeni bir Beaucoup Fish gelmez. Underworld'ün kendisi bile getiremez. Amaç sadece ondan kalan artıkların nerede nasıl kullanıldıklarına dair merak köreltmek. Ama Beaucoup Fish'ten sonra gördüm ki, bu başyapıttan geriye hiçbir artık kalmamış.

1. Cups
2. Push Upstairs
3. Jumbo
4. Shudder / King Of Snake
5. Winjer
6. Skym
7. Bruce Lee
8. Kittens
9. Push Downstairs
10. Something Like A Mama
11. Moaner

6 Ekim 2010 Çarşamba

Kamelot - Poetry For The Poisoned


Floridalı progressive metal canavarı Kamelot, 1991 yılında atıldığı müzik hayatına Poetry For The Poisoned adlı 11. albümüyle devam ediyor. Aralarında The Black Halo, Karma, Epica gibi türün başyapıtları arasında gösterilen albümlerin de bulunduğu görkemli tarihi, Poetry For The Poisoned ile daha da pekişiyor. Kendilerinin sıkı bir takipçisi olmamakla birlikte, bir progressive metal canavarı da sayılmam. Ama adı geçen albümlerin görkemine tanıklık etmiş biri olarak Kamelot'un progressive ruhunu power metal ile bir potada yoğuran yorumlarını son albümleriyle tekrar görmek sevindirici oldu kendi adıma. Zira çok beğendiğiniz bir grup veya şarkıcının en son albümlerini beklediğiniz çizgide bulamamak kalp kırıcı olabiliyor. Neyse ki Kamelot, bu tembellik ve onun yol açtığı kirlilikten uzakta dimdik ayakta duruyor.

Grubun geçmişten bugüne yaşadığı eleman değişikliklerine baktığımızda çok çalkantılı dönemler yaşadıklarını anlamak mümkün. Eternity ve Poetry For The Poisoned arasındaki değişimler, adeta 10 yıl aradan sonra Yalan Rüzgârı'na tekrar başlamış seyircinin yaşaması muhtemel kafa karışıklığı vaad ediyor sanki. Tabiî bu üstünkörü benzetme, işin sadece personel değişimi açısından ele alınışı. Yoksa benim dinlediğim 7-8 Kamelot albümü arasında kötü olanına rastlamadım. Belki hepsini iki güne sığdırdığım, adeta bir "Kamelot Özel Gösterimi" düzenlediğim içindir bilemiyorum. Fakat buna rağmen bazı dijital ortamlarda okuduğum çeşitli yorumlarda Poetry For The Poisoned, önceki albümlerine nazaran vasat bulunmuş. Hatta "yılın en büyük hayalkırıklıklarından biri" bile diyen çıkmış. Bunu diyen ya sayı saymayı, ya da ıslak odunun tadını bilmiyor. Tamam, Kamelot'un sadık bir hayranı değilim, ama şu albüme kötü demek Kamelot hayranlığı sayılıyorsa, böyle hayranları olduğu için vay Kamelot'un haline!

İsveçli Soilwork grubunun vokalisti Björn "Speed" Strid'in böğürtüleriyle konuk olduğu The Great Pandemonium isimli zımba gibi şarkıyla başlayan albüm, senfonik öğelerin zenginleştirdiği, ama sertliğin elden bırakılmayarak bu epik havayı çok ustaca dengelediği daha bir sürü tat içeriyor. Önemli konuklar bu kadarla kalmıyor. Savatage vokalisti ve keyboardcusu Jon Oliva'nın her iki biçimde de duyulduğu The Zodiac ve Epica'nın büyüleyici sesi, aynı zamanda 2005'te Kamelot'a katılan klavyeci Oliver Palotai'nin sevgilisi Simone Simons'ın eşlik ettiği House On A Hill albümün en iyilerinden. Ayrıca Seal Of Woven Years, Hunter's Season, Once Upon A Time ve yine Simons'ın meleksi esintilerinin duyulabileceği dört bölümden oluşan epik Poetry For The Poisoned, albümü yücelten anlar. Gitar soloları, davul atakları, klavye serinliği ve 97'den beri grubun sesi nefesi olmuş Roy Khan'ın üstün vokaliyle almış yürümüş bir albüm Poetry For The Poisoned...

1. The Great Pandemonium
2. If Tomorrow Came
3. Dear Editor
4. The Zodiac
5. Hunter's Season
6. House On A Hill
7. Necropolis
8. My Train Of Thoughts
9. Seal Of Woven Years
"Poetry For The Poisoned"
10. PT. I Incubus
11. PT. II So Long
12. PT. III All Is Over
13. PT. IV Dissection
14. Once Upon A Time
15. Thespian Drama

3 Ekim 2010 Pazar

Jonathan Tyler & The Northern Lights - Pardon Me


Geçmişte Antifreeze ve The Starrs diye iki leşi bulunan Jon Tyler, The Northern Lights adlı ekibinin ikinci albümü Pardon Me ile huzurlara çıktı. Dinleyen herkesin buluştuğu ortak nokta, özellikle şu günlerde Fender veya Gibson Les Paul gibi saf gitar seslerine hasret kalmış rockseverlere damardan enjekte edilmesi gereken albümlerden biri olduğu yönünde. Bonus olarak benzerlerini defalarca duyduğumuz tekdüze şarkılardan daha oturaklı bestelerin bu beklentiye cevap verdiklerini de eklemek gerek diye düşünmekteyim. Tyler gerçekten de çok sıkı bir adam. Sesi desen etrafa tükürükler saçan, gırtlağını da tıpkı o her yola getirdiği gitarı gibi çalan, gitarı desen kafası hafif güzelleşmiş ve aşka gelmiş rock coşkusuyla dolup taşan bir ademoğlu. Savruluyor gibi görünse de en ufak bir tavizi yok. Yan bakılamaz gibi görünse de kimi zaman kırılgan. Nostaljik gibi görünse de alayına rest çekecek kadar modern.

İsim şarkısı Pardon Me ile, durumu anlatmak için hayvanlar âleminden bazı mâlum örnekleri argo amaçlı kullanabileceğimiz bir açılış yapan albüm, Gypsy Woman, Hot Sake, Young & Free gibi lokomatifler aracılığıyla şakası olmadığını gösteriyor. Bunun yanında Paint Me A Picture, She Wears A Smile, Ladybird gibi parçalarla da sevgi seline sürükleyebiliyor. Öte yandan Devil's Basement ve albümün finalini yapan Where The Wind Blows gibi müthiş bestelerle rock'n roll, blues veya country müziğin popülist tavırlarından öte bir derinliğe sahip olduğunu da dosta düşmana gösteriyor bana göre. Gaza bastığı, vites düşürdüğü anlar da tadına doyulmaz bir enerji taşıyor. Temel rock'n roll elementlerini armonikayla, tuşlularla, el çırpmalarla, enstrüman duygusu yaratan geri vokallerle desteklemeyi çok iyi biliyorlar. Cage The Elephant, John Hiatt, Patty Griffin, Crowded House isimleriyle çalışmış yapımcı Jay Joyce'un payını da es geçmemek gerek. Tamamı Nashville'de canlı olarak kaydedilen Pardon Me, işte rock böyle adamlara emanet edilsin dedirtecek kadar donanımlı, tutkulu, kanlı, canlı bir albüm.

1. Pardon Me
2. Young & Free
3. Young Love
4. Gypsy Woman
5. Devil's Basement
6. Paint Me A Picture
7. Bright Energy
8. She Wears A Smile
9. Ladybird
10. Hot Sake
11. Where The Wind Blows