10 Kasım 2011 Perşembe

Insomnium - One For Sorrow


Finlandiyalı Insomnium dörtlüsünün yaptığı müziği tanımlamak için şiir gibi bir kurnazlık düşünülmüş. "Melodic Death Metal"... Birkaç yıl öncesine kadar böyle bir tanımdan haberim yoktu açıkçası. Yani death metal'in başına melodik bir ekleme yapıldığını müzikal anlamda fark etmişliğim vardı fakat bunun kağıt üstünde tanıma dökülmesi çok daha anlamlı olmuş. İlk başta bende death vokalli power metal algısı yaratsa da, işin progressive metal yanının ağır basması beni bu türe, sade death metal'den çok daha fazla yakın hissettirmekte. Çünkü death metal'in koyu havasındaki melodik eksiklik, onu fazla ruhsuz göstermekte. "Türün kendi adı Ölüm olan bir müzikten neyin ruhunu bekliyorsun" türü sözde esprili yaklaşımları çoktan aşmış, buna rağmen "ucunda ölüm yok ya, dinler geçeriz" dediğim birçok albümün sonunu zor getirmiş biri olarak işin içine dahil edilen melodik unsurların ve progressive zekânın bu müziğin gerçek itibarını teslim ettiği kanaatindeyim. Ancak bu sayede şarkılar ve onlara yazılan nihilist veya ümit ışığı barındıran felsefi lirikler daha bir sivrilip hedefine ulaşabiliyor benim nazarımda.

1997'de kurulan Insomnium'un beş albümü var. İskandinav ülkelerinin death metal ve türlerine olan ölümcül bağlılığını kutsayan, ona harika bir melodi anlayışıyla seviye atlatan gruplardan biri olan Insomnium'u ilk defa 2009 tarihli 4. albümleri Across The Dark ile tanımıştım. İçinde "metal" kelimesi geçen her türde haklı olarak aranılan hız ve sertliği poz amaçlı değil, şarkıların omurgasını oluşturmak için kullanan olağanüstü bir tecrübenin ürünü bu albümü dinlememin üzerinden 2-3 ay geçtikten sonra yeni albümlerinin çıktığını öğrenmem güzel bir sürpriz oldu. O albümün adı One For Sorrow ve grup aynı güçlü duruşunu eksiksiz biçimde bu albüme yansıtmış. Insomnium'a ve benzeri pekçok gruba karakterini veren brutal vokalin melodik altyapıyla birleşimi One For Sorrow'a devasa kanatlar takıp gökyüzüne yükseltmiş. Niilo Sevänen'in brutal tekniği, bir teknik olmanın ötesine geçip şarkılara bir kış rüzgârı, bir Orta Dünya canavarı, çılgınlığın güzelliğine vurgu yapan bir death metal enstrümanı kimlikleri vermiş. NWOBHM yoğunluğunu sert perdeden epik bir hardcore ile yücelten, böylece death metal olgusunu kendi kısır döngüsünden kurtarıp özgürleştiren müzikal olgunluk Insomnium'un her hücresine, her notasına sinmiş.

Sert başlayıp yumuşayan, yumuşak başlayıp sertleşen, sonra tekrar yumuşayıp tekrar sertleşen, tüm bunlar olurken hayranlık veren biçimde metal müziğin duygusal zekâsına sonuna kadar sahip çıkan bu üslubun ürünü Song Of The Blackest Bird, Unsung, Lay The Ghost To Rest, One For Sorrow, Only One Who Waits ve diğerleri, tadına doyum olmaz sert bir enerjiyi müthiş bir duygu yoğunluğu haline getiriyorlar. Hepsi ayrılmaz bir bütünün parçaları. O bütünün parçası gibi durmayan tek şarkı olan Decoherence'in inanılmaz yumuşaklığında hissedilen destansı hüzün bile aslında o bütünün içinde var olan her türlü teslimiyetin çıplaklığını en basit biçimde ele veren nitelikte. Dinlemediğim ilk üç Insomnium albümünün de hiç yanlış yapmayacağına neredeyse emin hâle geliyorum bu yüzden. Dinlediğimiz müziğin türü ne olursa olsun, farkında olarak veya olmayarak aradığımız en belirgin özelliklerden biri ortaya çıkıyor böylece.

1. Inertia
2. Through the Shadows
3. Song of the Blackest Bird
4. Only One Who Waits
5. Unsung
6. Every Hour Wounds
7. Decoherence
8. Lay the Ghost to Rest
9. Regain the Fire
10. One for Sorrow
11. Weather the Storm

7 Kasım 2011 Pazartesi

Uh Huh Her - Nocturnes


Mellowdrone adlı grubun üyesi olan, aynı zamanda Dr. Dre, Melissa Auf der Maur, Busta Rhymes, Kelly Osbourne gibi ne alâka isimlerin arkasında bas ve keyboard çalan Camila Grey ile, The Murmurs ve Gush diye muamma gruplarda mesai harcamış, bunun yanında The L Word dizisinde Alice Pieszecki rolünü canlandırmış Okinawa, Japonya doğumlu Leisha Haley'nin kurduğu Uh Huh Her, ikinci albümleri Nocturnes sayesinde tekrar kendilerinden söz etme şansı yaratıyorlar. Böylesine gizemli ve çekici iki kadından söz etmek de pek zevkli doğrusu. Lâkin sırf söz etmiş olalım diye söz etmiyoruz kendilerinden. Yaptıkları müzik ile hem indie pop'un, hem de dirsek temasında oldukları mainstream'in arasında kurmuş oldukları köprünün üzerinden tekrar geçerken her iki tarafa da taviz vermiyorlar. Biraz daha açarsak, duyulan sounda ve şarkı yazım ve tasarımında sanki isteseler kitleleri, radyoları, basını peşlerinden sürüm sürüm süründürebileceklerken, daha geri plânda kalmayı seçmiş bir dürüstlükleri var. Günlerce dillerden düşmeyecek yakıcı/yakalayıcı pop rock besteleri yazabilirlermiş de sanki bilerek yazmıyorlarmış, kendi inandıkları yolda gitme kararı almış gibi de prensip sahibi havaları var.

Gelmiş geçmiş en kötü albüm isimlerinden birine sahip PJ Harvey'nin 2004 tarihli Uh Huh Her'ünden etkilenerek gelmiş geçmiş en kötü grup isimlerinden birine sahip olan Camila-Leisha ikilisi 2008'deki ilk albüm Common Reaction'da bu tavrılarını, havalarını, prensiplerini vs. yeterince göstermişlerdi. İlk duyuşta üzerine atlayacağınız türden şarkılar yapmıyorlar, zamanın onları demlediğine olan inancımızı güçlendirir nitelikte iddiasız ama yetkin bir duruş sergiliyorlardı. Aynı duruş Nocturnes ile sürmekte ki, bu da bir anda meşhur olup ortalık malı olmalarını bir süre daha erteleyebilmesi yüzünden sevindirici. Hatta zaman zaman şarkılarında ciddi bir düzenleme sıkıntısı çektikleri fikrine kapılabiliyorsunuz. Evet bu sıkıntı Common Reaction'da vardı, Nocturnes'de de var. Ama işin tuhaf yanı, bazı şarkılarda o sıkıntının olduğunu düşünürken birkaç dinleyişten sonra keşfettiğiniz ufak ayrıntılar aslında şarkının gayet sofistike biçimde zaten düzenlendiğini göster(m)iyor.


Kanımca Nocturnes, bir önceki Common Reaction'dan ne ileride, ne geride bir albüm. Yine de o düzenleme sıkıntısı dediğim şeyin aslında zaten düzenlenmiş olduğunu biraz belirgin eden, bunun yanında gerçekten çok iyi düzenlenmiş şarkılar mevcut albümde. Bu eksiklik kimi zaman şarkılardaki tutku dozunu hissetmenin önünde ciddi bir engeldi Uh Huh Her için. Yani tutkulu olduklarına emin olduğunuz, ama bunu gösteriş biçimleriyle birşeylerin eksikliğini yüzeye çıkarması muhtemel eksiklikler (ya da tercihler diyelim) vardı. Oysa burada o tutkunun gözü kısmen açılmış denebilir. Another Case bu yıl duyduğum en iyi şarkılardan biri. Duygu yoğunluğunu epik sınırına dayanmış bir enerjiyle radyo formatına ulaştırmış bir şarkı. Kulağa "altı kaval üstü şeşhane" geldiğinin farkındayım ve bundan mutluyum. Marstorm, Wake To Sleep, Disdain, Human Nature albümün diğer iyileri ki bunlar albümün ilk yarısını oluşturan şarkılar. İkinci yarı ise The Kids Are Alright filminin şarkıları arasında da yer alan Same High dışında pek samimi gelmedi. Belki şimdilik öyledir. Bir de şu var ki Uh Huh Her (bu arada şu ismi yazmanın bana komik geldiği kadar zor da geldiğini fark ettim) herşeye rağmen en iyi albümünü henüz yapmadı. Bu da oldukça heyecan verici.

1. Marstorm
2. Another Case
3. Disdain
4. Wake to Sleep
5. Human Nature
6. Many Colors
7. Debris
8. Criminal
9. Same High
10. Darkness Is
11. Time Stands Still

5 Kasım 2011 Cumartesi

The Diogenes Club - The Diogenes Club


Matthew "Dob" Williams, küçüklüğünde babasının İspanyol gitarını tıngırdatarak atıldığı müzik yaşantısını, yaşı biraz daha ilerleyince aldığı Atari ile renklendirip ilk meyvelerini vermeye başlamış bir müzisyen. Sonra kendine adam gibi bir bilgisayar alarak EP'lerini ve remikslerini daha profesyonel biçimde oyuna dahil ediyor. Ama şarkı söyleyip söz yazamadığı için şarkıları hep enstrümantal düzeyde kalıyor. Zamanla bu durumun bir sorun olduğunu düşünmeye başlıyor. Derken ortak bir arkadaşın yardımıyla Cardiff'te yaşayan, şarkı söyleyip söz yazabilen Paul Giles ile tanışıyor. Müzik ve vokalleri email yoluyla birbirlerine yollayan ikili, tez zamanda aralarında oluşan kimyanın farkına varıp yüzyüze gelmeye, bununla da kalmayıp Williams'ın tek başınayken kendine koyduğu The Diogenes Club ismi altında birleşmeye karar veriyorlar.

Williams ve Giles beraber ilk olarak 2009'da Do You Know How To Feel It? EP'sini yapıp çok iyi eleştiriler alıyorlar. Öncesinde Williams'ın üç EP'si daha bulunuyor bu arada. 2010'da İki EP daha çıkarıp sevenlerini EP manyağına çevirdikten sonra nedense kendi adlarını taşıyan The Diogenes Club albümünü yapmaları Ekim 2011'i buluyor. Albüm ratinglemeyi seven site ve bloglardan hep geçer notlar alan albüm, 80'ler synth pop ve elektronik naifliğini/naftalinliğini sonuna kadar üzerinde taşıyan bir sound içeriyor. Williams'ın olabildiğince basit, hatta çoğu zaman minimal bestelerini sevimli bir vokal ve lirik anlayışıyla iyice renklendiren Giles, bu sayede The Diogenes Club'ın zaman zaman bir The Bee Gees hassasiyeti yakalamasını bile sağlıyor kanımca.

Şarkılar öyle akılda kalıcı nakaratlarla veya gözalıcı kompozisyonlarla tasarlanmış falan değiller. Yani gözümde şarkı şarkı değerlenen bir albüm değil bu. Ama Green Eyes, The Fall Line, The Longest Day, Scenes Of A Crime, I Know You'll Bring Us Back gibi şarkılar birkaç VHS kiralayıp evi boş bir arkadaşın evinde votka vişne kaçamağı yaptığınız, gece karanlıkta Radyo 3'ten müzik listelerini takip ettiğiniz, rüküş arkadaşlarınızı, rüküş eski sevgilinizi, rüküş kendinizi görüp güldüğünüz bir demet 80'ler fotoğrafının çekildiği günleri aklınıza getirebilir. Belki bunu sadece sound olarak yapabilir. Çünkü yakaladığı bu soundun hakkını tam olarak verebilmesi için daha akılda kalıcı şarkılara ihtiyacı var.

1. Green Eyes
2. The Fall Line
3. I Know You'll Bring Us Back
4. The Longest Day
5. Connected
6. Awake For The Week
7. What You're Missing
8. Speechless
9. They Will Stop at The News
10. The Dream Touch
11. Scenes of a Crime

3 Kasım 2011 Perşembe

Scott Pilgrim vs. The World (OST)


Bryan Lee O'Malley'nin Arcade, 8-Bit, Atari ruhuna ekmek banan grafik uyarlaması Scott Pilgrim vs. The World'ü çeken adamın adı Edgar Wright ki, bu bile benim için bir filmi gözü kapalı izlemek için bir sebepken, bunun bir de soundtrack'i olması da (tıpkı Shaun Of The Dead ve Hot Fuzz'ın soundtrack'i olması gibi) gözü kapalı dinlemek için ayrı bir sebep. İzleyeli ve dinleyeli epey oldu aslında. Film, son dönem Amerikan zeki ergen yapımlarından hayli (buradaki "hayli" bildiğimiz "highly") esinlenmiş olmakla birlikte, gönderme dolu popüler ve indie, geçmiş ve şimdi kalıpları dahilinde harika işler çıkaran, bu sayede geçmiş ve şimdinin alt kültürü arasında sağlam bir köprü kurmuştu. Herkesin değil, ancak bu köprü üzerinden geçmesi uygun görülmüş referanslar hakkında geçmişe dair paylaşımlar sahibi izleyenler ve yaşayanların anlayabileceği bu tavrın müzikal yansımalarının toplandığı bir değil, iki Scott Pilgrim vs. The World müzik albümü bulunmakta.

İlki, Radiohead, R.E.M., Beck, Travis gibi isimlere dönem dönem yapımcılık ve yârenlik etmiş prodüktör Nigel Godrich'in üstlendiği, score desen score değil, albüm veya radyo tipi şarkı desen şarkı değil (AKA... deneysel!) bazı çalışmalardan ve birazdan konu edeceğimiz "various artists" versiyonda bulunmayan sıkı şarkılardan kurulu bir albüm. Onun tadı başka ama kırmızı kapaklı olan öteki, özellikle filmi izlemiş, hele de bayılmış benim gibiler için lezzetinden sual olunmaz kalitede seçkilerden oluşmakta. Filmin doğaüstü grup ismine sahip Sex Bob-Omb'un dört zıpır şarkısı, filmi ve ilgili sahneleri şenlendirme başarısını ancak filmi görenlere hissettirebilir. Keza, filmde kendilerine Crash and The Boys diyen, aslen Kanadalı bir indie rock grubu oldukları bilgisine ulaştığım Broken Social Scene'in 9 saniyelik I'm So Sad, So Very, Very, Sad ve 58 saniyelik We Hate You Please Die parodileri de öyle. Ayrıyeten Broken Social Scene'in de bir parçası albümde mevcut.


Filmdeki yalancı gruplar bu kadarla kalmıyor. Scott'ın ex ve öfkeli kız arkadaşı Envy Adams ile Ramona'nın ex ve öfkeli erkek arkadaşı Todd Ingram'ın grubu The Clash At Demonhead, uzun süre sonra şehre gelip konser verirken nefret dolu bakışlarla kendi exlerine bakarak Black Sheep'i söylüyorlar. Albümde bu şarkıyı Metric'ten duyuyoruz. Eskilerden iki enfes T. Rex (Teenage Dream) ve The Rolling Stones (Under My Thumb) şarkısı yanında (keşke biraz daha fazla olsaymış), nereden nasıl buldunuz dedirten Kanadalı indie rock grubu Plumtree'nin 1997 tarihli ikinci albümlerinde de bulunan Scott Pilgrim'i de notlarımız arasına alalım. O notların arasına alınması gereken çok mühim iki ismi o notların finaline koymak istedim ki havası olsun. Frank Black'in kendi adını taşıyan ilk albümünden I Heard Ramona Sing ve Michael Cera'yı ilk gördüğüm anda benzettiğim tek kişi olan Beck'in biri akustik diğeri 70'lerin folk ruhunu yansıtan Ramona adlı besteleri, albümün hepten yalancı grupların ve yer doldursun hesabı konmuş (evet ne yazık ki buraya da konmuş!) bilinmeyen isimlerin lo-fi banallikleri istilasına uğramamış olduğuna ikna ediyor dinleyeni.

Kavaşe Ramona'nın ortaya ilk çıkan eskisi Patel'in Sex Bob-Omb'un sahnesini bastığı müthiş bölümde çalan Slick (Patel's Song) ve Katayanagi İkizleri'nin Sex Bob-Omb ile kapıştığı epik mücadeleye damgasını vuran parça da bu albüme dahil edilse olurmuş. Ama Nigel Godrich'in albümünde de Beck, Cornelius, Dan The Automator, Osymyso katkıları var ki, biraz ondan biraz bundan tadına bakılsın istenmiş muhtemelen. Godrich'in müzikal dehasını yeri geldiğinde nasıl kolej garajına da sokabildiğini de gösteren score tarafı ile, various artists tarafını karşılaştırma saçmalığına düşmeden, ama en önce filmi izleyerek her iki albümün de tadına varabilirsiniz. Hatta Juno, Nick & Norah's Infinite Playlist, Scott Pilgrim vs. The World, Shaun Of The Dead ve Hot Fuzz''ın müzik albümlerini peşpeşe dinlemek bile kafa açıcı olabiliyor. Hele çaldığı sahnelerle özdeşleşmiş şarkıların sırası geldiğinde suratta yarattığı gülümseme, filmi tekrar izleme hissi uyandıracak kadar güçlü olabiliyor. Zaten bu durum sadece belli bir soundtrack için oluyor değil ya!

1. Sex Bob-Omb - We Are Sex Bob-Omb
2. Plumtree - Scott Pilgrim
3. Frank Black - I Heard Ramona Sing
4. Beachwood Sparks - By Your Side
5. Black Lips - O Katrina!
6. Crash and The Boys - I'm So Sad, So Very, Very Sad
7. Crash and The Boys - We Hate You Please Die
8. Sex Bob-Omb - Garbage Truck
9. T. Rex - Teenage Dream
10. The Bluetones - Sleazy Bed Track
11. Blood Red Shoes - It's Getting Boring by the Sea
12. Metric - Black Sheep
13. Sex Bob-Omb - Threshold
14. Broken Social Scene - Anthems for a Seventeen-Year-Old Girl
15. The Rolling Stones - Under My Thumb
16. Beck - Ramona (Acoustic)
17. Beck - Ramona
18. Sex Bob-Omb - Summertime
19. Brian LeBarton - Threshold 8 Bit

31 Ekim 2011 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ekim 2011)

VA - The Godfather Of Heavy Metal: Tribute To Lemmy
Yıl: 2011 ABD, İngiltere
Tür: Hard Rock, Heavy Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Mike Batt & The Royal Philharmonic Orchestra feat. Lemmy - "Eve Of Destruction"




Twin Sister - In Heaven
Yıl: 2011 ABD
Tür: Indie Pop, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bad Street"






Robert Plant - Now and Zen
Yıl: 1988 İngiltere
Tür: Hard Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ship of Fools"






The Storm - Black Luck
Yıl: 2009 Danimarka
Tür: Hard Rock, Gothic Metal, Pop/Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Herculean Task"






Tom Waits - Bad As Me
Yıl: 2011 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Experimental Rock, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hell Broke Luce"






Planet Funk - The Illogical Consequence
Yıl: 2005 İtalya
Tür: Electronic, House
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everyday"






Surfact - Feeding The Beast
Yıl: 2011 Danimarka
Tür: Post-Grunge
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Step"






Dark Captain - Dead Legs & Alibis
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Folk Pop, Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Submarines"







Grumpier Old Men OST
Yıl: 1995 ABD
Tür: Pop, Jazz, Soul
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: The Shocking Blue - "Venus"






The Sugarman 3 - Pure Cane Sugar
Yıl: 2002 ABD
Tür: Funk, Soul
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Country Girl"







Sykur - Mesópótamía
Yıl: 2011 İzlanda
Tür: Electropop, Dance
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Messy Hair"






Chris Isaak - Beyond The Sun
Yıl: 2011 ABD
Tür: Pop/Rock, Rock, Cover
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ring of Fire"






The Smashing Pumpkins - Mellon Collie and The Infinite Sadness
Yıl: 1995 ABD
Tür: Alternative Rock, Dream Pop, Grunge
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bullet With Butterfly Wings"





The Five Aces - Shout & Shimmy!
Yıl: 2007 İngiltere
Tür: Rock & Roll
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nik Nak No"






The Alaev Family - The Alaev Family and Tamir Muskat
Yıl: 2011 İsrail
Tür: Folk, Ethnic, World
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sarsari"





Kevn Kinney - A Good Country Mile
Yıl: 2011 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Americana, Folk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bird"





Yasemin Mori - Hayvanlar
Yıl: 2008 Türkiye
Tür: Alternative Pop, Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Arjantin"






Браво - Мода
Yıl: 2011 Rusya
Tür: Pop/Rock, Rockabilly
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Танцуй"






Hossam Ramzy - Rock The Tabla
Yıl: 2011 Mısır/İngiltere
Tür: Ethnic, World, Arabic Popular Music
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rock The Tabla" (feat. Ömer Faruk Tekbilek)






Noel Gallagher - Noel Gallagher's High Flying Birds
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Britpop, Psychedelic Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "AKA...What a Life!"

27 Ekim 2011 Perşembe

The Mattson 2 - Feeling Hands


Jonathan (davul) ve Jared (gitar/bas) Mattson adındaki Amerikalı iki filinta biraderden oluşan The Mattson 2, enstrümantal şarkılardan oluşan albümü Feeling Hands ile yorucu bir günün sonunda çok hoş şeyler hissettirdi. Kabaca caz diyebileceğimiz, fakat kibarca buna başka ciddi eklemelerde bulunabileceğimiz müzikleri, etkisine aldığı insanı hem dinç tutabilen, hem rahatlatabilen, hem de sıkmadan huzurlu bir uykuya hazırlayabilen özelliklerin hepsini ve daha fazlasını içeriyor. Caz ve uyku kelimelerini aynı cümle içinde kullandığımı biliyorum. Ama magazin basını cımbızı yapmanın âlemi yok. Bu cazın içine işlemiş öyle bir surf rock var ki, o olunca karizmatik western öğeleri, alternative country elementleri cirit atıyor. Meksika nefeslileri, New Orleans saksafonuyla, deneysel Elvin Jones davulu, delifişek Dick Dale gitarıyla aşık atıyor adeta. Hani iki farklı türün kalburüstü sanatçısı tek albüm için biraraya gelirler de bir bardak suda fırtına koparırlar ya, tam da o bir bardak suya soda-limon katmış gibi bir albüm Feeling Hands. Salon asaleti ile vahşi batı toz dumanının buluşması ancak böyle olumlu sonuç verebilirdi diye düşünebiliyor o aynı etkisine aldığı insan.

Black Rain, Spaceman 2, Mexican Synth ve Obvious Crutch dörtlüsü, sözünü ettiğim "surf jazz" hadisesinin çok sıkı örnekleri olmakla beraber, aynı zamanda albümdeki şahsi favorilerimden birkaçı. Özellikle Black Rain'in nakarat (!) kısmında gitarın nefeslilerle yarattığı sinematografik yoğunluk kaçırılmamalı. Ode To Lou'nun dev bir arı kovanı içinde müzik yapıyormuşçasına süren dinamizmi, şarkının son bir dakikasında oradan kurtulup balın keyfini çıkarmanın müziğine dönüşüyor. Sonlara doğru acaba şimdi hangi surf jazz zıpırlığı belirecek diye beklerken gelen Give Inski's ile beklenmedik biçimde synth pop/new wave sapağına girdikten sonra, orada da Obvious Crutch adındaki post-punk'ın surf rock ile olan tuhaf çocuğuna rastlıyoruz. Man From Anamnesis ise belki de beklendiği gibi kendi türünün epiği sayılabilecek bir finalle kapanışı yapıyor. Sıkılmadan tekrar dinleyebiliyorsunuz. Kent ve köyü (tabiî Amerikalının kentini ve köyünü) tek vücut haline getiriyor bazı yönlerden. Birbirine yabancılaştırmadan, tekilleştirmeden, ötekileştirmeden.

1. Pleasure Point
2. Black Rain
3. Ode To Lou
4. Living Room
5. Spaceman 2
6. Mexican Synth
7. Chi Nine (feat. Ray Barbee)
8. Give Inski's (feat. Tommy Guererro)
9. Obvious Crutch
10. Man From Anamnesis

25 Ekim 2011 Salı

Amores Perros (OST)


İnsanların terör, deprem, trafik yüzünden bozuk para gibi harcandığı, işin kötüsü bazılarının buna sevindiği, masum insanların, gencecik askerlerin, küçük bebeklerin bile bedel ödemek zorunda olduklarının utanmadan ima edebildiği, birilerinin "kınıyoruz", "ayıplıyoruz", gereği yapılacaktır", "herşey yolunda" gibi avuntuları sürekli önümüze sunduğu zor zamanlar yaşıyoruz. Müzik dinlemek bile istemediğimiz anlar olabiliyormuş. Amores Perros müzik albümünün şu söylediklerimle görünen hiçbir alâkası yok. Sadece müzik dinlemek istemediğim o anlardan sonra dayanamayıp oyalanmak için seçtiğim bir soundtrack (o anlardan sonra özellikle bir soundtrack dinleme ihtiyacı oluyor genelde) sadece. Belki böyle bir ruh halini daha da koyultacak ama ağlayan, öfkeyle bağıran, dik durmaya çalışan ve artık gülen yüzü fotoğraflarda kalacak yüzlerce binlerce insan suretine mükemmel fon oluşturabilecek albümlerden biri olur diye seçmiştim aslında. Oysa birkaç şarkı ve Gustavo Santaolalla'nın kısa temaları dışında gayet neşeli, hatta kurtlu bir albüm çıktı. Halbuki Amores Perros'un müzikleri aklımda hiç de böyle kalmamıştı.

Guillermo Arriaga'nın yazıp Alejandro González Iñárritu'nun yönettiği 2000 tarihli Amores Perros, üç dramatik hikâyeyi ayrı ayrı işleyen, sonra da onları ilgili ilgisiz küçük ayrıntılarla birbirine bağlayarak insan hayatının bağlı olduğu pamuk ipliklerini, yaptıkları seçimleri, umutlarını, hayalkırıklıklarını, ödemek zorunda kaldıkları bedelleri ve yanlış zamanda yanlış yerde olmayı seslendiren bir filmdi. Müzik albümü ise 2 disk, (minik tema geçişlerini de sayarsak) 30 şarkıdan oluşan bir yolculuk. Rock, punk, bossa nova, hip-hop, pop rock ve folk şarkılarının buluştuğu bu mecranın hatırla(yama)dığım kadar hüzünlü olmaması onun suçu değil elbette. Peki bu bir suç mu? Değil ama şu an ihtiyacım olan 21 Grams veya Diarios de Motocicleta albümleriydi sanırım. Yanlış geldim. Zira benim aradığım, açılışta yer alan Tema Amores Perros hüznüydü. Yoksa Café Tacvba çok iyi bir grup, Nacha Pop'un Lucha De Gigantes'i, Titán'ın Corazón'u bir harika, Madridli Dover ve Meksikalı Moenia geçmişine bakılası gruplar.

Çok beğendiğimiz bir filmin yine çok beğendiğimiz müzik albümü hakkında sorulduğunda "hmm, evet çok sağlamdır" dediğimiz halde bu kadar az şey, hatta yanlış izlenimler edinmiş olmamız da ilginçtir. Çoğul konuşuyorum çünkü benim Amores Perros'u efkârlı bir albüm gibi hatırlayıp uzun bir aranın ardından geri dönüşümde yaşadığım şaşkınlığı, başkalarının hüzünlü olduğunu düşündüğü Dirty Dancing'de (içinde "dancing" var bir de!) ve gelmiş geçmiş en kötü filmlerden biri olarak gördüğüm Fear & Loathing In Las Vegas'ın enfes soundtrack seçkisinde yaşayanlar var. O zaman bunca laf edeceğime direk 21 Grams veya Diarios de Motocicleta odaklı bir yazı yazıp, çalkantılı ve hüzünlü gündeme şiirsel giydirmeler, öfkeli çıkartmalar yapabilirdim. Gücüm yetmedi. Daha kısa bir yol aradım. Bunları bu güzelden de öte albümle dile getirmek istememin belli bir sebebi de yok. Belki zorlasak bu zorlu, yılgın, nefret dolu gündeme ve onun aktörlerine (doğal afetleri suçlayanları da bu aktörlere dahil edersek) olan isim benzerliğinden birşeyler çıkarabiliriz. Bu durumda Amores Perros pek uymuyor tabiî. Ama en güzelini (nasıl olduysa!) filmi zamanında Türkçe'ye çevirenler bulmuş. "Paramparça Aşklar ve Köpekler!"

Disc 1

1. Gustavo Santaolalla - Tema Amores Perros
2. Control Machete - Sí señor
3. Nacha Pop - Lucha de gigantes
4. Gustavo Santaolalla - El afiche
5. Celia Cruz - La vida es un carnaval
6. Gustavo Santaolalla - Memorias
7. Titán - Corazón
8. Gustavo Santaolalla - Quiebre, fuego y revelación
9. Illya Kuryaki & The Valderramas - Coolo
10. Gustavo Santaolalla - Un amor encontrado
11. The Hollies - Long Cool Woman (In a Black Dress)
12. Los Del Garrote - La cumbia del garrote
13. Gustavo Santaolalla - Chivo Groove
14. Banda Espuela De Oro - Dame el poder
15. Gustavo Santaolalla - El apartamento
16. Control Machete - Pesada
17. Gustavo Santaolalla - Tema Amores Perros + Atacama
18. La Fiebre - Lucha de gigantes

Disc 2

1. Julieta Venegas - Me van a matar
2. Café Tacvba - Aviéntame
3. Café Tacvba - Dog:God
4. Illya Kuryaki & the Valderramas - Stop, muerte
5. Zurdok - Una vez más
6. Control Machete - De perros amores
7. Dover - Love Is a Bitch
8. Bersuit Vergarabat - Perro amor explota
9. Ely Guerra - Dime cuándo comenzó el dolor
10. La Fiebre - Tienen el odio enjaulado
11. Moenia - Lado animal
12. Banda Espuela De Oro - Que arañan las entrañas

20 Ekim 2011 Perşembe

Planet Funk - Non Zero Sumness


Yeni neslin Toto Cutugno, Adriano Celentano, Eros Ramazotti gibi isimleri Juventus'lu futbolcular sanma olasılığı, milenyum başından itibaren Planet Funk'ın İtalyanların electro pop dünyasına en önemli armağanlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 2011 tarihli The Great Shake ile hâlâ aktif müzik hayatlarına devam etmeleri de ayrıca sevindirici. Bu albümü dinlerken yeni bir grup dinlediğimi sandığım, fakat yaptıkları donanımlı müzikle tecrübelerinin farkına vararak geçmişlerine baktığım Planet Funk'ı aslında daha önce tanıdığımı anladım. Bunu anlamama vesile olan ise çok önemli iki pop bestesiydi: The Switch ve Paraffin... Her ikisini de önce radyolarda duyup beğendim, ardından da hiç çıkarmamak üzere şarkı klasörüme koydum. Ama bu şarkıların da bir albümden çıkmış olabileceği gerçeğini o günün şartlarında dikkate alamamıştım. Yıllar sonra The Great Shake'e rastlamam, onu beğenmem ve sahiplerinin geçmişlerine dönme isteğim sayesinde çok sevdiğim, hâlâ sıkılmadan dinlediğim bu iki şarkının ait olduğu 2002 tarihli Non Zero Sumness albümüne nihayet kavuştum.

1999 yılında Campania, İtalya'da kurulan Planet Funk, 6-7 civarında elemana sahip olması yanında sık sık konuk vokalistlerle de dantel gibi işlenmiş pop, dance, electronic, house gibi akraba türleri bayramlaştıran bir müzik yapıyor. Bana yaz mevsimini hatırlatan şarkıların listesini yapacak olsam ilk beşte soyunduracağım The Switch ve karizması yüksek pop besteleri listesi yapacak olsam ilk onbirde forma giydireceğim Paraffin dışında albümde aynı zamanda single olarak çıkmış Chase The Sun (ki kendisi özellikle İngiltere liglerinin stadyum gözdelerinden biriymiş), Inside All The People ve Who Said (Stuck In The UK) de bulunmakta. Bu kadarla kalsa iyi. Single olmadığı halde radyoları şenlendirecek derecede klas, zekâsını hissettirecek derecede de progressive pop döngüsüne aynı bedende sahip Where Is The Max, Under The Rain ve The Waltz parçaları albümü daha da şenlendiriyor. Farklı vokal renkleriyle, normalden biraz uzun, bazen birazdan biraz daha uzun süreleriyle ve en mühimi elit bir elektronik altyapı tasarımlı nitelikli atmosferiyle Planet Funk, el üstünde tutulası bir grup.


Grubun bu harika ilk albümü, Planet Funk'ın gelip geçici bir heves olmadığını sezdirirken, üç yıl sonra The Illogical Consequence ile bir başka harikanın daha önünü açtı. Tıpkı Non Zero Sumness gibi bu da hem bir hit deposuydu, hem de grubun çağdaş, kişilikli, temkinli ve tutkulu duruşunu iyice tescilledi. Stop Me, The End, Everyday, Come Alive, Laces, Tears After The Rainbow diye saya saya 13'ü bulacağım şarkılar, geç de olsa Planet Funk'ı gözümde daha yükseklere taşıdı. Bu adamlar bundan sonra asla kötü albüm yapmamışlardır herhalde derken nazar değdirmiş olacağım ki 2006 tarihli Static albümlerinde ilk iki bombanın şiddetini bir türlü hissedemedim. Uzun bir aranın ardından 2011'de çıkan ve tersine doğru ilerleyen Planet Funk diskografisi maceramın ilk durağı The Great Shake ise Static'in (gözümde) biraz düşürdüğü grafiğini, ilk iki albümün olağanüstü kalitesinin biraz altında kalmak suretiyle tekrar yukarı fırlatan nitelikte. Onun da All Your Love, The Great Shake, Live It Up, Another Sunrise gibi lokomatiflerle demlendikçe daha güzelleşeceğine eminim.

Aslında bu yazının ana konusunu seçerken Non Zero Sumness ile The Illogical Consequence arasında epey zorlandım. Geçmişimde iz bırakmış olan Paraffin'in, özellikle de ne zaman dinlesem bende azgın dalgalar arasında (sanki çok iyi biliyormuşum gibi) sörf yapıyor duygusu yaratan The Switch'in ve diğer parçaların demlenmiş lezzetleri sayesinde burun farkıyla Non Zero Sumness galip geldi. Şayet benim gibi 1-2 şarkıyla kendilerini ıskalamış veya henüz hiç tanımamış olanlar varsa, Planet Funk ritmini yakalamak için hiç geç sayılmaz. Hem dans etmeyi, hem de elini şakağına koyarak dans parçaları dinlemeyi sevenleri mest edeceğine dair bahse girme iskini bile göze alabilirim.

1. Where Is the Max?
2. Chase the Sun
3. All Man's Land
4. The Switch
5. Inside All the People
6. Under the Rain
7. Paraffin
8. Piano Piano
9. Tightrope Artist
10. Who Said (Stuck In The UK)
11. The Waltz
12. Rosa Blu

12 Ekim 2011 Çarşamba

Deep Cut - Disorientation


Londra kökenli Deep Cut, şarkı yazarı ve müzisyen Mat Flint önderliğinde 2006'da kurulmuş gürültüsever bir beşli. Ama işin adı shoegaze olunca bu gürültünün kuru olmadığını söylemeye gerek kalmıyor. Özgeçmişinde 1993 tarihli tek albümüyle Revolver grubunda gitar çalıp şarkı söylemek, 1995-2005 arasında Death In Vegas'ta bas çalmak bulunan Flint, hobi haline getirdiği grup değiştirme işine şimdilik son vermiş görünüyor. Zira eşi Emma Bailey'nin vokal yaptığı, kardeşi Simon Flint'in bas çaldığı, Death In Vegas'ta birlikte çalıştığı dostu Ian Button'ın davul çaldığı (bu arada Button, Death In Vegas'ta gitar çalmış), yine sevdiği dostu Pad Bailey'nin ikinci gitarı üstlendiği Deep Cut'ı uzun süre değiştirmez herhalde. Eş, dost, kardeş hep birarada ikinci albümleri Disorientation ile Deep Cut'ın kalıcı bir grup olacağını hissediyoruz.

2009'da çıkan ilk albüm My Thoughts Light Fires, tüm yetkinliğine rağmen shoegaze veya noise pop'a çalan indie rock adına her yerde bulunabilecek, pek de iz bırakmayacak türden bir albümdür kanımca. Ama 2011'e öyle bir bombayla giriyorlar ki, yılın en iyilerinden olması bir yana, bugüne dek dinlediğim en sağlam shoegaze veya noise pop'a çalan indie rock albümlerden biri aynı zamanda. Evet, tür aynen korunmuş, hatta çok iyi bir prodüksyonla sound iyice cilâlanmış, yer yer DJ alet edavatları kullanılmış, kaliteye yardım ve yataklık eden klavye numaraları çekilmiş. Fakat en önemlisi, kendi ayakları üzerinde duran, dinleyiciyi kendine yabancılaştırmayan (burayı açıklamak gerekirse, "şarkı" foratında shoegaze dinlemek üzere albüme uğramış dinleyiciye istediğini veren diyelim), bilinci çakırkeyiflikle iyice açılmış bir albüm Disorientation.


12 şarkının bazı promosyon kazı-kazanları misali boş olmaması, üstelik doluların da sırf iş olsun diye konulmuş hediyeler değil, benim için direk büyük ödüller gibi olması çifte mutluluk yaşattı: Şahane bir grup ve şahane bir albüm! Olması gereken pop yönüne sonuna kadar sahip çıkan kaotik ve epik shoegaze anlayışları beni benden aldı diyebilirim. Kaotik ve epik yönlerini kontrol altında tutuş biçimleri de ayrı bir hayranlık vesilesi. Zira kaotik olayım derken yersiz gürültü, epik olayım derken de yapışkan bir romantizm suçu işleyebilirlerdi. Oysa aslında müthiş bir zekâ ile tasarlanmış şarkılar yazmışlar. Şöyle ki, sanki zamana oynar gibi sürekli tekrar eden melodiler veya vokal partisyonları aslında şarkıları dinleyiciye esir etme misyonu taşıyor. Sonra dinleyici o esirlerden sıkılıp salıvermeye karar verdiği anda tekrar devreye girip tutuksuz salıverme işlemini bizzat kendileri gerçekleştiriyorlar. Bununla yetinmeyip, bazılarını bilerek serbest bırakmayarak ters köşe yapıyorlar ki, benim için zekâ seviyesini belirleyen unsurlardan biri de bu ters köşenin kendisidir zaten. Yani psychedelic takıldıkları anlarda bile enerjisini yitirmemiş döngüleri bilinçli biçimde şarkıların omurgası haline getirerek şarkılardan ve albümden soğutmuyorlar.

Aksak ritimlerinin tekinsizliğini şarkının tamamına aksak etmiş Inner Star ile açılan albüm, Dead Inside Your Heart'ın müthiş pop enerjisiyle şerit değiştiriyor. Emma Bailey'nin tasarladığı sözler ve onların şarkının armonisiyle olan sıkı uyumu belki de yılın en acı/tatlı hitlerinden birini sunuyor huzurlara. Next Disaster sert seviyor. Hemen arkasında beliren Magazine, yemeyip yanında günlerce yatacağım türden bir shoegaze-hop icâdı sanki. Out Of Nothing'e de böyle bir yakıştırmadan pay verebiliriz. İkisi de birbirini döver. Hazır böyle bir icattan söz etmişken Something's Got To Give'e de shoegaze'n roll demek geliyor içimden. Baştan sona gerilimli bir shoegaze punk olan Makes Me Wanna, dinamik yapısıyla albümün lokomatiflerinden The Letter, akustik dream pop nefasetini akıcı bir orta ritimle buluşturan Cruel Reminder ve tempolarını sabit tutup yol şeritleri döngüselliğinde etrafa saniyelik bakışlar atmaktaki iki şarkı Decision Time ile Another Look In The Mirror, bu türe ait kayda değer örnekleri bulmaya hevesli dinleyiciler için nimet bana göre. Hatta bu dinleyicilerden biri sitenin birinde "ben Disorientation gibi albümler için yaşıyorum" bile demiş. Artık gerisi tavuk derisi!

1. Inner Star
2. Dead Inside Your Heart
3. Next Disaster
4. Magazine
5. Something's Got To Give
6. Decision Time
7. Makes Me Wanna
8. Cruel Reminder
9. About Face
10. The Letter
11. Out Of Nothing
12. Another Look In The Mirror

3 Ekim 2011 Pazartesi

The New Division - Shadows


2005'te grup kurup, ilk albümünü, hadi bırakın ilk albümü, ilk EP'sini 2011'de çıkarmak nasıl bir iştir? Hele de yetenekli grup elemanların, The New Division gibi sıkı bir ismin, en önemlisi ondan daha sıkı bir müziğin varsa! Ama her müdür yardımcısının ilişmeyeceği türden efendi lise öğrencileri görünümlü dört delikanlıdan oluşan The New Division elemanları, uslu uslu üniversitelerini okumakta iken yapmışlar Shadows albümünü. Öncesinde Ocak ayı başında çıkan altı şarkılık The Rookie EP'leri ile ortalığı kolaçan etmişler. Aldıkları olumlu geri dönüşlerle birlikte albüm çalışmalarını yurt, ders, kopya, sınav yoğunluğuna sığdırarak mutlu sona ulaşmışlar. Mutlu son, zira Shadows 2011'in en iyi debutlarından biri olmakla birlikte, synth pop adına bu yıl yapılmış en kaliteli albümlerden biri bana göre.

Joy Division, New Order ve Depeche Mode'dan çok etkilenen grubun kurucusu ve vokalisti John Kunkel, tek kişi olarak yürüttüğü çalışmalarını 2007'deki katılımlarla dört kişilik bir ekip çalışmasına dönüştürmüş. Üretkenliğin anasını salya sümük ağlatmak suretiyle 300 kadar şarkı yazdıklarını farketmişler. "İyi müzik yapmanın en iyi yolunun çok şarkı yazmak olduğuna inanıyoruz" demiş Kunkel. Zaten söylediğine göre her sabah taze fikirlerle uyanıp yeni ilham kaynakları arayarak eğer vakti varsa günde üç şarkı yazdığı bile oluyormuş. Bu onun için terapi gibiymiş. Bunu söyleyen çoktur. Ama Kunkel'in yazdığı şarkıların nostalji ve modern pop ile buluşması harika bir sonuç vermiş gerçekten. Sanırsınız ki yılların birikimini bilmem kaç albümü sonrası en son işine aktarmış tecrübeli bir grup The New Division. Oysa daha ilk albümünü yapmış tıfıllardan söz ediyoruz.


80'ler synth pop'una sevgi besleyen biriyseniz, zorla götürüldüğünüz eski bir rock barda birden karşınıza çıkmasını isteyeceğiniz müziği yapıyor The New Division. Çünkü orada hâlâ Sweet Child O'Mine'ı, Smoke On The Water'ı, Born To Be Wild'ı kıçıyla dinleyip ağzıyla eşlik etmeye çalışan insanları gördükçe, eskiye dair yeni şeyler konuşmanın çakırkeyif bilincine hitap eden bir pop tınısı arar hale geliyorsunuz. Bu müzik, benim de bir zamanlar içinde bulunduğum gerzekler sürüsü tarafından yıllarca aşağılandı durdu. Değerini yaşlandıkça anlayacağınız müzik türü aşağıdakilerden hangisidir sorusuna vereceğiniz en son cevaplardan biri synth pop'tur muhtemelen. Ama kazın ayağının öyle olmadığını John Kunkel, Michael Janz, Brock Woolsey, Mark Michaslki gibi gençlerden kurulu bir grup bile yüzünüze vurabiliyormuş yeri geldiğinde. Yeni nesil kendinden eskileri (bazen sağlıksız biçimde) daha yeni keşfederken ya da müzikten çok idol peşinde koşarken, böyle "genç" insanların köklü geleneklere sahip zamansız bir pop müzik icra etmeleri hayranlık uyandırıyor.

The Rookie EP'si zaten iyi bir grubun müjdecisiydi. Özellikle erken Depeche Mode'u iyi etüd etmiş, bunun yanında Kylie Minogue'un bile söylemek için can atacağı türden lezzetlere, hatta indie rock ile flört eden genişliğe sahip şarkılardan oluşan bir "LP" idi bana göre. Shadows ise olağanüstü güzel bir dream + synth pop ruhuna haiz. Derinlikli olduğu kadar "catchy" melodilerle, özenli olduğu kadar spontane tasarımlarla tam bir kendini ifade albümü. Progressive tutumlarını radyolara bile kabul ettirebilecek dirayete sahipken, tercihlerini çoğunlukla normalden biraz daha uzun şarkılardan yana kullanıyorlar. Opium, Violet, Sense, Shallow Play, Saturday Night, Special, Munich gibi şarkılar ilk dinleyişte ortak bir ruhun yek vücut oluşu şeklinde algılansa da, özümsendikçe kendi başlarına birer ruh ve vücuttan oluştuklarını fark etmek kesinlkle bir ayrıcalık. Enstrümantal Soft ve yaklaşık 9 dakika olduğunu hiç anlamadığım Memento, tıpkı adını andığım ve anmadığım diğer The New Division şarkıları gibi haklarında uzun birer paragraf yazasımın olduğu müthiş besteler. Eğer adamın biri birgün "synth pop" tanımını ürettiyse gelecekte Shadows gibi albümler yapılsın diye üretmiştir. Ve Shadows'u dinledikten sonra birasını açıp arkasına daha bir rahat yaslanmıştır kesin.

1. Opium
2. Shallow Play
3. Sense
4. Shadows
5. Violent
6. Soft
7. Munich
8. True Lies
9. LA Noire
10. Hearts for Sale
11. Special
12. Memento
13. Shadows II
14. Saturday Night