25 Mayıs 2013 Cumartesi

Daft Punk - Random Access Memories


Daft Punk'ın temelleri, okul arkadaşı olan Thomas Bangalter ve Guy-Manuel de Homem-Christo'nun 1992'de Laurent Brancowitz'in de bulunduğu Darlin' adındaki alternative rock grubunu kurmalarıyla atılmaya başladı. The Stooges, MC5, The Rolling Stones etkilenimleriyle yola çıkan üçlü, İngiltere'de Duophonic adında bir single çıkarmış, dinleyiciler de oldukça beğenmiş. Ama bazı eleştirmenler aynı görüşte olmadığı gibi bir de üstüne grubun müziğiyle "daft punk" (gerzek punk) diye dalgalarını geçmişler. Rock müzikten ekmek yiyemeyeceklerini anlayan Bangalter ve Homem-Christo, rock müzikten ekmek yemekte ısrarlı Brancowitz ile yollarını ayırıp, vakti zamanında kendilerine yapılan o benzetmeyi grup ismi olarak kendilerine koyup yola farklı bir kulvardan tekrar giriş yapmışlar. (Bu arada Brancowitz'in şimdilerde synth pop ve rock karışımı müzik yapan Phoenix'te gitarist olduğunu ekleyelim.)

French house, synth pop, nu-disco, electropop, acid house türlerinde kendini bulan ikili, beklenen beşinci stüdyo albümleri Random Access Memories ile belki de en iyi albümlerinden birini yapmışlar. Bunu benim gibi Daft Punk hayranı ve de uzmanı olmayan birinin söylemesine itibar etmek ne derece doğru olur bilmem. Daft PunkDa Funk, One More Time, Around The World (ve onun Michel Gondry tarafından çekilmiş şahane videosu), AerodynamicHarder, Better, Faster, Stronger, Robot Rock gibi single'lardan tanımak bana yeter diye düşünmüşümdür. Böyle düşünmeden önce grubun tüm albümlerini dinlemiş, uzun ve sıkıcı bulmuşumdur. Bu yüzden hiçbir zaman albüm formatında beğendiğim bir grup olmamışlardır. Fakat Random Access Memories, albüm formatında Daft Punk'ı beğendiğim ilk albüm oldu.

Pop rock ve 70'ler disko müziği karışımı Give Life Back To Music, müziğiyle olduğu kadar manidar ismiyle de iyi bir açılış şarkısı. Bu yılın şu dakikalarına kadar synth pop ve elektronik müzikte şöyle heyecan uyandıracak birilerine rastlayamamanın üzüntüsü üzerine iyi gitmiştir. Bu müziğe yeniden hayat vermek isteyen kişilerin 90'lar kökenli bir grup olması da ayrıca manidardır. Dokuz dakikalık Giorgio by Moroder, adından da anlaşılacağı üzere Daft Punk'ın çok sevdiği, 80'lerin ünlü İtalyan disko gitaristi Giorgio Moroder'a adanmış bir şarkı. Aslında şarkı demek pek doğru değil. Daha çok bir tasarım. İlk iki dakikası Moroder'in kendi sesiyle müzikal geçmişinden bahsettiği bir monolog. Sonra bir süre Daft Punk altyapısına Moroder'in bu kez naif gitar dokunuşlarıyla konuk olduğunu duyuyoruz. Derken kısa ve etkili bir yaylı geçişin ardından son üç dakikada aynı ritim sertleşip günümüz uyarlamasına dönüşüyor. O son üç dakikanın son bir dakikası ise bildiğin alternative rock hırçınlığıyla geçiyor. Şarkı Moroder'a çok yönlü görkemli bir selam duruyor.


Giorgio by Moroder gibi geçmişinde de deneysele yakın olgun işler yapan (hatta bu tavrı nedeniyle bazı kesimlerce lüzumsuz biçimde "dans müziğin Pink Floyd'u" benzetmesine kurban giden) Daft Punk ikilisi, Motherboard ve Contact şarkılarında da bu olgunluklarını iyice belirginleştiriyorlar. Ama herşeye rağmen benim gözümde Daft Punk iyi bir pop oluşumu. Başta Pharrell Williams'ın vokal konuğu olduğu yaz müjdecisi iki şarkı Get Lucky ve Lose Yourself To Dance olmak üzere, The Strokes solisti Julian Casablancas'ın misafirliğindeki Instant Crush ve Panda Bear ile birlikte yaptıkları Doin' It Right albümün ışıltılı anlarını oluşturuyor. (Bu arada bugüne kadar Panda Bear namına beğendiğim tek şey Doin' It Right oldu sanırım.)

Müziğe yeniden hayat vermek oldukça iddialı. Daft Punk belki bu albümde bu iddiasını tam olarak yerine getirmiyor. Ama kendi türünde çıkan onlarca bayık albümün yanında bu müziğe düzenli nefes aldırmayı başarıyor. Get Lucky ve Giorgio by Moroder gibi iki farklı şarkıyı bir albümde buluşturabilen çok fazla isim yok artık. Açıkçası bu atılımı Daft Punk'tan beklemezdim. Bana göre son işleriyle Depeche Mode bile yerinde sayarken (yok pardon, yerinde bile sayamazken!) Random Access Memories gerçekten iyi bir hamle sayılır. Eskiden olduğu gibi uzun ve sıkıcı anlar yok mu, var! Ancak deneysel girişimler yaparken kendinin bir laboratuvar faresi değil, laborant olduğunun farkına varmak çok önemli. Daft Punk'ta o farkındalık şimdi daha belirgin sanki. Laborantlar da yeri gelir disko ışıklarının altında dans etmeyi severler herhalde.

1. Give Life Back to Music
2. The Game of Love
3. Giorgio by Moroder
4. Within
5. Instant Crush (feat. Julian Casablancas)
6. Lose Yourself to Dance (feat. Pharrell Williams)
7. Touch (feat. Paul Williams)
8. Get Lucky (feat. Pharrell Williams)
9. Beyond
10. Motherboard
11. Fragments of Time (feat. Todd Edwards)
12. Doin' It Right (feat. Panda Bear)
13. Contact

16 Mayıs 2013 Perşembe

Escondido - The Ghost Of Escondido


Nashville / Tennessee, bizdeki Manisa / Kırkağaç fonetik bütünlüğüne sahip olduğu gibi, bir country western grubu için büyük bir referanstır. Şubat ayında çıkan debut The Ghost Of Escondido'nun sahibi Escondido ikilisi de Nashville / Tennessee'nin tozlu-sıcak-efkarlı atmosferini baştan ayağa hissettiren güzellikte. Bir Iowa kasabasında büyüyen, solo müzisyen olarak uzun süredir yollarda takılan, aynı zamanda Los Angeles kökenli Edward Sharpe & The Magnetic Zeros grubunun bir üyesi okan Tyler James ile, aslen  Vancouver / British Columbia dolaylarından gelen, kıyafet tasarımcısı olarak Oscar ve Country Müzik Ödülleri'nin kırmızı halılarına el yapımı kıyafetler dikmiş Jessica Maros'un yollarının kesişmesi de öyle filmlerdeki gibi değil. Müşterek bir arkadaşın ev stüdyosundaki partide karşılaşmışlar. Jessica, albümde de yer alan Rodeo Queen'i kanapede tıngırdatmaya başlayınca Tyler en yakındaki record tuşuna basıyor ve gitarıyla işin içine kendinden birşeyler katıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde kaydı dinleyen ikili, bu ufak seansın bir geleceği olduğunu hissederek bir süre beraber takılmaları gerektiğine ikna oluyorlar. Sonraki iki ay boyunca spaghetti westernler, 70'lerin müzikleri ve Ennio Morricone'den oluşan ortak zevkleri sayesinde işi iyice ciddiye almaya başlıyorlar.

Müzisyen arkadaşlarını da yanlarına alarak yaptıkları The Ghost Of Escondido, hem özünde, hem sözünde, hem de müziğinde çok iyi bir albüm. Olması gerektiği gibi akustik western hüznüne sahip. Ama bu akustiği hımbıl bir country ile yerelleştirmek (ve bu sayede sıradanlaştırmak) yerine, western elektrik gitarlarla, trompetle, keyboardla daha da derinleştirerek ruh kazanıyorlar. Açılış şarkısı Evil Girls ile daha ilk dakikalarda rengini belli eden albüm, peşinden gelen Bad Without You ve Cold October ile alelade bir Nashville / Tennessee grubundan (evet, büyük referanslara rağmen onların da aleladesi var!) farklı olgunluk belirtileri gösteriyorlar. Özellikle de albümün en iyilerinden Cold October, işi büyütüp Fleetwood Mac, Tom Petty, hatta Dire Straits'in Brothers In Arms öncesi blues ve folk yoğunluğuna mütevazi biçimde yelken açıyor.


Jessica'nın kanepede tıngırdatarak temellerini attığı Rodeo Queen'in geldiği nokta hayranlık verici. Willow Tree, üzgün haline rağmen ayakta durma gücüne sahip olduğunu da anlatabilen, gitar ve Jessica'nın birlikte sürükledikleri ana hatlar üzerine naif bir elektrik gitarla gri ambient bulutlar yerleştirmiş dokunaklı bir beste. Special Enough, sanki Willow Tree'nin başladığı işi bitirsin diye (gerçi Willow Tree'de herhangi bir bitmemişlik duygusu yoktu) konmuş gibi ama o da kendi ayaklarına sahip. Don't Love Me Too Much sayesinde memnun olduğumuz o kasvet biraz olsun dağılıyor ve canlı müzik yapan bir country bar havasıyla tempo tutabiliyoruz. Keep Walkin' tek kelimeyle enfes! O ana dek çeşitli şarkılara geri vokal de yapan Tyler James, Keep Walkin'de Jessica ile birlikte topa girdiği müthiş nakaratta garaj vokalini konuşturuyor. İmgesel videosuyla ete kemiğe büründükleri Black Roses'ın zirvelerde gezinen güzelliği, "sondan bir önceye konabilecek en iyi şarkılar" adında bir kulüp kurmaya özendiriyor. Son şarkı Chase The Moon, hiç de son şarkı gibi dehşet bir final yapmayan, ama tam da bu sebepten Escondido'nun karakterini yansıtan bir şarkı.

Jessica Maros'un kırsalda yetişen en güzel çiçeği andıran sesinin yol açtığı kalp kırıklıklarıyla başedebilmek için yine onun şefkatine ihtiyacımız oluyor. O da gerekeni yapıyor. Bir yandan kalbimizi kırarken, bir yandan da onu tamir edebileceğine bizi ikna ediyor. Tyler James'in Nashville / Tennessee hudutları içinde kalıp müzikal açıdan bunu kör bir muhafazakarlığa dönüştürmeyen tavrı, biz dinleyenlere hem köklere bağlılık, hem de sağduyulu bir arayış olarak yansıyor. Tüm bunların hepsi parçalı bulutlu western gökyüzünün altında gerçekleşiyor. Onlar stüdyoda bu şarkıları kaydederken sanki Morricone'nin gölgesi de onları izliyor. Sonra üstat yine kimselere görünmeden sessizce kapıdan çıkarak orayı terkediyor.

1. Evil Girls
2. Bad Without You
3. Cold October
4. Rodeo Queen
5. Willow Tree
6. Special Enough
7. Don't Love Me Too Much
8. Keep Walkin'
9. Black Roses
10. Chase The Moon

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Iron Maiden - Somewhere In Time


Iron Maiden, hakkında birşeyler yazamayacağımı düşündüğüm gruplardan biridir. Bunda kendilerinin yaşayan bir efsane oluşlarının ve bu efsane ile ilgili ne gibi söylenmemiş şeyler bulabileceğimin çaresizliği etkendir. Ama Sam Dunn ve Scot McFadyen'in gecikmeli olarak izlediğim Iron Maiden: Flight 666 belgeselinin de gazıyla daha fazla sessiz kalamayacağımı hissettim. Zaten amaç söylenmemiş birşeyler değil. Sadece Iron Maiden olgusunun bir kültür, bir yaşam biçimi, bir din gibi algılanışını hiç bu kadar yakından görememiş olmamdan ötürü benim de gönül bağımın bulunduğu bu ustalar topluluğuyla ilgili kendi çapımda vefa borcumu ödemek. Buna vesile olacak albümün de 1986 tarihli Somewhere In Time olmasını kendi adıma uygun buldum. Benim için anlamı çok büyük. Satın aldığım ilk Maiden kaseti olması yeterli bir sebep. Iron Maiden, bu albüm öncesinde sadece Run To The Hills ve The Number Of The Beast'i bir şekilde duymuş ama gözümü hard rock bürümüş olmasından dolayı üzerinde fazla duramadığım, uzaktan saygı duyduğum bir gruptu. Somewhere In Time sayesinde gerçek kıvamını buldu.

O yıllarda belli bir dönem neredeyse hergün dinlediğim Somewhere In Time, her dinleyişimde yeni riffler, ataklar, nağmeler, lirikler sunuyordu. Bu yüzden bir albümü hergün dinleyerek eskitmek istememe prensibim bu albüm için geçerliliğini yitiriyordu. Topu topu 8 şarkı vardı ama her biri kendi içinde çiçek gibi açılıp serpildikçe sanki bir şarkının içinden yeni iki üç tane daha çıkıyordu. Böylece istesem de eskitemeyeceğim bir albümle daha tanışmış olmanın huzuru, gün içinde ona kavuşacağım anı beklerken yaşadığım heyecana ortak oluyordu. Zaman temasına odaklanan konseptini o yıllarda tam kavrayamamış olsam da, müziğin yarattığı benzersiz atmosfer her seferinde zaten beni bambaşka bir zamana ve aleme götürüyordu. "Kitap gibi" benzetmesini yaptığım ilk albüm de budur sanırım.


Somewhere In Time, aynı zamanda grubun gitar synthesizerı kullandığı ilk albüm. Zaten önceki albümleriyle karşılaştırıldığında aradaki sound farkını görmek için Iron Maiden uzmanı olmaya gerek yok. Bu yüzden Somewhere In Time öncesi çiğliğe tutkuyla bağlı olanları ilk başta "ne oluyoruz"a sürüklemiştir. Fakat sahip olduğu üstün nitelikleri değişmediği sürece bir parça sound değişikliği yaşamaları onların çıtasını düşürmemiş, tam tersi, onları hayran kitlesini katlayacak daha gizemli, daha özgün, daha özgür bir rotaya sokmuştur. Tür olarak NWOBHM (New Wave Of British Heavy Metal) dendiğinde akla Iron Maiden'dan başkasının zor gelmesinin sebeplerinden biri de bu benzersizlik, bu zamansızlık yüzündendir. Albümle ilgili bir başka detay ise, Bruce Dickinson'ın daha akustik ve folk bir albüm olması dilekleriyle yazdığı materyallerin grup tarafından (süper bir hareket olarak) reddedilmesi ki, Somewhere In Time tüm bu sebeplerin toplamında hem grup, hem de onların edinecekleri hayran kitleleri için kesinlikle bir dönüm noktasıdır.

Albüm kapağından liriklere kadar birçok referansın yıllar boyu irdelendiği Somewhere In Time, belki de aynı bizim kasetten dinlediğimiz 80'lerdeki saf ve çiğ duygularla dinlenmesi gereken bir başyapıt. Zaman kavramı üzerine epik bir duruşa sahip olması, onun kendi zamanının dışına taşan bu bilgeliğinde anlamını buluyor. 80'lere, 90'lara, 2000'lere sığmayan bu duruş, nostaljinin ötesine geçip bir zaman makinesinin fonksiyonlarına sahip olduğunu hissettiriyor. Iron MaidenIron Maiden yapan en önemli unsurların başında gelen büyük usta Steve Harris'in tek başına yazdığı Caught Somewhere In Time, Heaven Can Wait, The Loneliness Of The Long Distance Runner ve Alexander The Great, grubun istikrarlı biçimde sürdürdüğü progressive yoğunluğunu melodik öğelerle harmanladığı harika besteler. Harris'in bir mühendis edasıyla herşeyini planladığı bu şarkılar, atılan temellerin üzerine katlar, balkonlar, teraslar çıkıyorlar.

Iron Maiden: Flight 666 belgeselinde kısa bir süre de olsa içindeki blues gitaristini gördüğümüz Adrian Smith besteleri olan Wasted Years, Sea Of Madness ve Stranger In A Strange Land de albümün sekiz ağır topundan üçü. Wasted Years'ın single iskeleti her ne kadar zamanında bazı fanatik Maiden hayranlarını kızdırsa da, aradan geçen yıllar sayesinde eskimeyeceği anlaşılan bu şarkı da Somewhere In Time'ın marşlarından biri olmaya hak kazanmıştır. Albümün tek ortak çalışması, Steve Harris ve Dave Murray bestesi olan ve bana göre lokomotiflerden biri olan Deja-Vu'dur ki, zaten Harris'in elini attığı her bestenin böyle olması neredeyse kaçınılmazdır. Harris dışında beste yapan ya da katkıda bulunan diğer grup üyelerinin de bu destansı tarzdan vazgeçememesi, onun grubun müzikal vizyonuna ne derece hakim olduğunu, bir diktatör değil bir öğretmen portresi çizdiğini kanıtlar nitelikte.


Yukarıda dile getirdiğimiz yersiz isteğinden dolayı bu albümde hiçbir besteye imza atamayan Bruce Dickinson'ın o benzersiz sesiyle her şarkıya asıl imzasını yine attığını görüyor, duyuyor, iliklerimize kadar hissediyoruz. Dünyanın en iyi rock vokallerinden biri olan Dickinson havada olduğu kadar yerde de müthiş bir pilot. Bunu saçma bir benzetme amacıyla söylemedim. Opera stiliyle bir ikon haline gelmiş bu tenor insan, şarkıların nereye, nasıl uçacaklarına, nerede yükselip alçalacaklarına, nerede yere ineceklerine karar veren profesyonelliğiyle yıllardır nicesine ilham kaynağı. Davuldaki büyük usta Nicko McBrain de aynen öyle... Milyonların hayran olduğu ünlü davulcuların bile bir iki teknik kaparız umuduyla ağzı açık izlediği McBrain, Somewhere In Time'da kusursuz bir performans sunuyor. Bu adamı daha yakından tanımak için yine Flight 666 belgeseline ve her türlü konser görüntülerine başvurmak herşeyi özetleyecektir.

Somewhere In Time'dan iki yıl sonra çıkan Seventh Son Of A Seventh Son ile efsane kaldığı yerden devam etti. Yine mest oldum. Ama bu kez ne beklediğimi bilerek (ve beklediğimi bularak) dinlediğim bu albüm, iki yıl önce ne beklediğimi bilmeden (ve bilmediğim için hazırlıksız olarak) dinlediğim Somewhere In Time'ın bendeki "ilk" oluşunun manevi değerinde olamadı doğal olarak. Yine de dev Iron Maiden kariyerinde benim için anlamı en büyük iki albüm Somewhere In Time ve Seventh Son Of A Seventh Son'dır. Onları Iron Maiden'a en hazır olduğum dönemde tanımışımdır. Sonrasında ne yaptılarsa geçmişin gözüme indirdiği perde yüzünden bana görünen olumsuzlukları görmezden gelmişimdir. Oysa bu iki efsane Maiden albümü mükemmeldir. Sonrasında rastlanacak olası kusurları örtebilecek kadar hem de...

1. Caught Somewhere in Time
2. Wasted Years
3. Sea of Madness
4. Heaven Can Wait
5. The Loneliness of the Long Distance Runner
6. Stranger in a Strange Land
7. Deja-Vu
8. Alexander the Great

5 Mayıs 2013 Pazar

Tom Keifer - The Way Life Goes


Hard rock efsanelerinden Cinderella'nın her şeyi Tom Keifer'ın üzerinde 2003'ten beri çalıştığı ilk solo albümü The Way Life Goes, Nisan'ın son günü nihayet çıkmış bulunuyor. Keifer'ın sesini kayıtlarda en son 1994 Cinderella albümü Still Climbing'de duymuştuk. Hiç de iyi bir veda sayılmazdı. Veda olduğu bilinmiyordu gerçi. Cinderella'dan bahsederken de söylemiştim. Keifer, Heartbreak Station turundan sonra ses tellerindeki tümörler yüzünden sesini yitirdi. Geçirdiği operasyonlar sürerken bu defa annesini kanserden kaybetti. 1995'te Cinderella dağıldı. Tedavisi sürerken karısı Emily'den boşandı. Depresyona girdi. Sonra sesini tekrar kazanır gibi oldu ama hastalık ona kötü musallat olmuştu. Nerdeyse 15 yılı ameliyatlarla ve bu sıkıntılarla geçti. Acılarla dolu bu son dönemde çıkarmaya çalıştığı solo albüm Keifer için bir onur meselesine dönüştü.

Tom Keifer bu süreçte hep şarkılarını yazmayı sürdürdü. Onlarca şarkı arasından zaman içinde 14 tanesini seçti. Bu yazma sürecinde yeni eşi Savannah Keifer ve yapımcı dostu Chuck Turner hep onun yanındaydılar. Bu üçlü albümü sadece yazmadı, aynı zamanda kaydetti, yapımcılığını üstlendi, miksledi, mutfakta kirli tek bir parça bırakmadı. Her türlü gitar Keifer'ın sorumluluğunda iken davulda Greg Morrow, basta Michael Rhodes, tuşlu çalgılarda Tony Harrell bu usta müzisyene eşlik etme şerefine ulaştılar. Albüm Warner Music Group'a bağlı bağımsız bir şirketten çıktı ki bu Keifer için çok rahatlatıcı bir tercihti. Çünkü olay başından beri büyük şirketlerin sıkıştırma ve dayatmalarından uzak, onun söylediği üzere "tatmin ve mutlu olana kadar çalış, prova yap, kaydet"ten ibaretti. "Albüm bittiği zaman biter, biz yeter ki olaydan keyif alalım, güzel şarkılar yazalım" prensibi, albüm yapmaya niyeti ve yeteneği olmayan insanları bile rahatlatacak etkiye sahipti zaten. Üzerinden defalarca gidilen The Way Life Goes'da ona göre hatalar da yapılmıştı belki. Ama onun için önemli olan, mutlu olunduğu hissedilen andı ve o andan sonra albüm yıllardır Tom Keifer duymaya hasret kalmış insanlara sunuldu.


The Way Life Goes, Solid Ground adlı eski Cinderella günlerinden kalma müthiş bir şarkıyla başlıyor. Keifer şarkının başında daha liriklere geçmeden öyle bir çığlık patlatıyor ki sanki sesine musallat olan tüm urların kıçına tekmeyi basıyor. Sonrasında It’s Not Enough, Cold Day In Hell, Fools Paradise, Mood Elevator, Ain't That A Bitch, Babylon gibi bir yerlerden Cinderella'yı yakalayan ama çoğu zaman bunun bir solo olduğuna uyandıran diri şarkılar bizi bekliyor. Özellikle de Solid Ground ile birlikte albümden çıkan iki single'dan biri olan The Flower Song, 52 yaşındaki bir hard rock emekçisinin yeni nesle single nasıl yazılır dersi verdiği güzeller güzeli bir şarkı. Hani şu albümün dinamiğini hem tempo, hem de kalite açısından yavaşlatan birkaç beste olmasaymış, yıllar yıllar sonra gelen 14 adet Tom Keifer şarkısından oluşan bir albüm için "14 şarkı biraz fazla olmuş" demezmişiz sanki. Kabul etmek lazım, albüm 10 şarkıyla da çok güzel idare edermiş. Yine de biricik Tom Keifer'ın paşa gönlü öyle istemiş. Mırın kırın etmek saçma olur.

The Way Life Goes bir Heartbreak Station veya Long Cold Winter değil gibi abuk bir cümleyi kurmaya kimsenin hakkı yok. Kabul, bu solo albüm bir rock başyapıtı değil. Öylesi geldiğinde kimse yadırgamaz. Ondan beklenir. Ama başyapıt beklenen bir adamdan bunca acının ardından gelen gayet soylu, canlı ve mütevazi bir albüm bu. Belki Keifer eskisi kadar alamet-i farikası olan sesini çok fazla çatallayamıyor veya can evinden vuran baladlar yazamıyor. Lakin The Way Life Goes, bu kadar dalgayı atlatmış bir geri dönüş albümü için bir sürü olumlu sıfatı hak ediyor. Eğer The Way Life Goes yılın en iyi albümlerinden biriyse bu Tom Keifer gibi bir efsane sahalara geri döndüğü için ona duyulan koşulsuz sevgi, saygı ve güzel hatırdan dolayı değil, onun müzik tutkusundan türeyen azim yüklü iyi şarkıları bir çatı altında toplayabilmesinden dolayıdır.

1. Solid Ground
2. A Different Light
3. It’s Not Enough
4. Cold Day in Hell
5. Thick and Thin
6. Ask Me Yesterday
7. Fools Paradise
8. The Flower Song
9. Mood Elevator
10. Welcome to My Mind
11. You Showed Me
12. Ain't That a Bitch
13. The Way Life Goes
14. Babylon

30 Nisan 2013 Salı

Issız Ada Radyosu Arşivi (Nisan 2013)

Murder by Death - As You Wish: Kickstarter Covers
Yıl: 2013 ABD
Tür: Indie Rock, Gothic Country, Alt-Country, Cover
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Just Dropped In"

Karsh Kale - Liberation
Yıl: 2003 ABD, İngiltere
Tür: Electronic, Trip Hop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "GK2"

Tamara Kaboutchek - Full Moon Doll
Yıl: 2010 Fransa
Tür: Indie Pop, Folk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Fly and The Ant"

Deep Purple - Now What?!
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Hard Rock, Progressive Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Weirdistan"

Pret-a-Porter OST
Yıl: 1994 ABD
Tür: Dance-Pop, Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: The Cranberries - "Pretty (Remix)"

Ralf Gyllenhammar - Bed on Fire
Yıl: 2013 İsveç
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bed on Fire"


The Ruby Suns - Christopher
Yıl: 2013 Yeni Zelanda
Tür: Indie Pop, Synth Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "In Real Life"

John Mellencamp - The Lonesome Jubilee
Yıl: 1987 ABD
Tür: Folk Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Paper in Fire"

Bombino - Nomad
Yıl: 2013 Nijer
Tür: Tishoumaren, Folk Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Amidinine"

Ramon Zarate - Oyster
Yıl: 2010 Belçika
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Monkey"


The Beach Boys - Still Cruisin'
Yıl: 1989 ABD
Tür: Pop/Rock, Surf Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kokomo"

Leroy Powell & The Messengers - Life and Death
Yıl: 2013 ABD
Tür: Country, Psychedelic Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Give Me What I'm Needing"
Rokia Traoré - Beautiful Africa
Yıl: 2013 Mali
Tür: Mande Folk Music, African Folk Music
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Beautiful Africa"

Nights - Whisper
Yıl: 2013 ABD
Tür: Indie Rock, Shoegaze
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Walkaway"

Shadowqueen - Don't Tell
Yıl: 2013 Avustralya
Tür: Hard Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Best Of Me"

Bobby McFerrin - Simple Pleasures
Yıl: 1988 ABD
Tür: Vocal Jazz, A Cappella
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Good Lovin'"

Natalie Merchant - Tigerlily
Yıl: 1995 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wonder"

Heaven & Earth - Dig
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Good Times"

The Sweet Vandals - After All
Yıl: 2013 İspanya
Tür: Funk, Soul
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ain't No Use"


Clutch - Blast Tyrant
Yıl: 2004
Tür: Stoner Rock, Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mercury"

27 Nisan 2013 Cumartesi

Karsh Kale - Realize


1974 yılında Hint göçmeni olarak İngiltere'de doğan, 1977'den itibaren ailesinin yerleştirildiği Brooklyn'de büyüyen Karsh Kale, babasının da yardımıyla vurmalı çalgılara, geleneksel Hint müziğine, klasik müziğe, rock'a ve hip-hop'a duyduğu ilgi sebebiyle kaçınılmaz biçimde müzisyen olmuş bir tabla ustası. Bu kadar farklı kulvarlara ilgi duyup da kendi tarzını oluşturması da bir nebze kaçınılmaz görülebilir ki, ustalık denilen şey hep aynı türde ürünler ya da her biri kopyala / yapıştır misali sakil duran parçalar üretmek değil, biraz da bu farklılıklar toplamından yaratılmış yeni bir farklılıkla ayakta durabilmektir. Kale aktif olarak müziğe başladığı 1999'dan beri, özellikle de kendi albümlerini yapmaya başladığı 2001'den beri electronic, breakbeat, drum and bass, trip hop, hatta pop cazı da içine alan sentez anlayışıyla dinleyeni başka alemlere götüren harika işler çıkarıyor.

Karsh Kale, albüm yapmaya başlamadan bir yıl önce belki de hayatının en önemli tecrübelerinden birini yaşadı. 2000 yılında arayışları hiç bitmeyen müzik insanı Bill Laswell'in tasarladığı Tabla Beat Science projesine seçildi. Bu grupta Zakir Hussain, Sultan Khan, Talvin Singh, Trilok Gurtu gibi ölümcül isimlerle birlikte adeta stajın en kralını yaptı. Bu rüya takımının çıkardığı Tala Matrix albümü, her ne kadar şahsen deneyselliğinin içine girmekte ve orada bir sigara yakmakta zorlandığım bir albüm olsa da, bu adamlar biraraya gelip albüm boyunca tencere tavaya vursa bile dinlenir derim hep. Kale, Hint tabla kültürünün akillerinden oluşan bu projeye torpille dahil olmadı elbette. Laswell'in gönlü tüm dünya müziğine açık keşifçi ruhu, Kale'deki cevherin farkına varmış ve onu yakın takibe almıştı. Bu deneysel maceradan sonra artık Karsh Kale'nin pek şikayetçi de olmadığı "eşlikçi müzisyen" kimliğinden sıyrılıp kendi kanatlarıyla süzülme vakti de gelmişti.


2001 Temmuz ayının son günü çıkardığı ilk albümü Realize ile o kanatların genişliği çok daha net görülmeye başlandı. Etnik enstrümanlar, etnik erkek ve kadın vokaller, etnik olmayan ama DNA'sında özgünlük taşıyan evrensel bir elektronik bütünlükle kayıtlara aktarıldı. Ortaya birbirinden derin 13 adet Karsh Kale şarkısı çıktı. İlk duyduğum andan itibaren her dinleyişimde tüylerimi diken diken eden Distance, ambient çıplaklığıyla tempolu bir trip hop (hatta yer yer soft tekno) bileşenlerini heyecan verici biçimde yeniden bileşenleştiriyordu. Saajana, gelenekselle günümüz elektronik müziğini aynı kapta pek güzel eritiyordu. Fabric, gerilim ve gizem kavramlarının sürekli birbirinden rol çalmaya çalıştıkları beş buçuk dakikalık müthiş bir yolculuktu. Empty Hands, drum & bass ile trip hop arasında yarattığı kimya ile süresi boyunca kalitesini konuşturuyordu. Light Up The Love resmen ağlıyor, ağlatıyordu. Daha bir dolu resmedilecek, olmadı fotoğrafı çekilecek anlar, şarkıların içinden çıkan başka şarkılar ya da kısa filmler mevcuttu Realize'da...

İlk albümden sonra gerisi geldi. Liberation (2003), Broken English (2006), Cinema (2011) iyi albümlerdi. (Gerçi Broken English biraz vasattı). Ama hiçbiri Realize'ı gönlümdeki koltuğundan kaldıramadı. Karsh Kale bir Talvin Singh değil. Ama Asian Underground hareketi bünyesinde belki de Singh'in epik sınırlarına en fazla yaklaşan (içeri henüz giremeyen!) tek isim bana göre o. Kaldı ki başkasının düşüncesindeki başkasının sınırlarına girmek gibi bir meselesi olmadığını her hareketiyle hissettiren, kendine özgü saygın bir müzisyen olarak övgü dolu sözleri hakediyor. Özellikle Realize ile hayatımızın kalitesizleştiğini hissettiğimiz anlarına ufak müdahaleler etme potansiyeline sahip olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu etnik karışımdan zevk alıyorsak.

1. Empty Hands
2. Distance
3. Tour Guide
4. Anja
5. Home
6. Satellite
7. One Step Beyond
8. Saajana
9. Conception
10. Light Up The Love
11. Deepest Blue
12. Fabric
13. Longing

22 Nisan 2013 Pazartesi

Clutch - Earth Rocker


1991 yılında kurulan stoner, hard, alternative ve blues rock grubu Clutch'ın adını ilk defa gördüğümde 90'ların sonlarındaydım sanırım. O adı da CD'lerden kaçak olarak kaset çektirdiğimiz bir underground müzik markette The Elephant Riders albümünün kapağında gördüm. Kaset çektirmek haricinde o tip marketlere sanki bir sergi geziyormuş edasıyla albüm kapaklarına bakmaya giderdik. Paramız yetmediği için alacağımız bir veya iki kaseti çektirip oradan ayrılırken "acaba şu olağanüstü albüm kapaklarının içinde ne olaylar dönüyordur" diye de iç geçirirdik. Derken internet çağına girdik ve Clutch diye bir isim akıllardan uçtu gitti. Ta ki 2009 tarihli Strange Cousins From The West albümlerine yine underground yollarla ama bu defa daha geniş olanaklarla sahip olana kadar. Üstelik bu olanaklar sayesinde grubun külliyatından, kütüğünden, eline batan kıymıktan bile haberiniz oluyor. Ben de bu albüm ile 2010 yılında giriş yaptığım Clutch diskografisinin altını üstüne getirme çalışmalarımı o gün bu gün sürdürmekteyim.

Aslında ilk Glut Trip adıyla 1990'da Dan Maines (bas), Jean-Paul Gaster (davul), Tim Sult (gitar) ve Roger Smalls (vokal) kadrosuna sahip olan grup, Roger Smalls'ın akademik kariyer yapmayı seçmesiyle vokalist ve gitarist olan Neil Fallon ile anlaştı. Fallon ile birlikte hem grubun adı, hem de müzikal çehresi değişti. 1993 tarihli ilk albüm Transnational Speedway League: Anthems, Anecdotes and Undeniable Truths ile birlikte bugün 10. albümüne ulaşmış bir rock devinden söz ediyorsak eğer, kelimelerimizi dikkatli seçmemiz gerekecek. Zira birbirinden ölümcül 10 albüm çıkarıp da hala büyük bir kesim için taviz vermeden yeraltı kalabilmiş, büyük meblağlar kazanmış birçok andavalın müziğine rahmet okutacak kadar profesyonel olan Clutch gibiler fazla değil. Bu yüzden sahip çıkılması, el üstünde tutulması gereken bir değer olduğunu söylersek az bile söylemiş oluruz.


Yukarıda kullandığım "tavizsiz" kelimesi üzerine biraz oynamak gerekebilir. Bu kelimeden onların her albümde aynı şarkıyı çaldıkları anlaşılmasın. Sonu "rock" ile biten türlü özelliklerini genel olarak Led Zeppelin, Black Sabbath, Deep Purple efsane üçlüsünün belirlediği genetik kodlar üzerinden tanımlayan Clutch müziği, kendisini Amerikalı yapan Güney duruşunu bu İngiliz işçi sınıfı köklerinden ayrı görmüyor. Kendini oranın saatine göre ayarlayıp normal hayatını yaşıyor. Sertlikten taviz vermemeyi önüne geleni yakıp yıkmak olarak algılamıyor. Gerektiği yerlerde funk, blues, country öğelerini, futbol dünyasına giren arap sermayesi gibi ayarsız değil, kendi tasarrufunda biriktirdiği sertlik kriterleri çerçevesinde özgürce kullanmayı seçiyor. Olağanüstü bir profesyonellik, hayranlık uyandırıcı bir bilgelik, ilham verici bir yetkinlik adeta tüm hücrelerine sinmiş. Ama herşeye rağmen mütevazi, herşeye rağmen doğal kalabilme erdemi gösterebiliyorlar.

Biraz da o meşhur diskografilerinden bahsedersek, her biri hem aynı, hem de farklı birer deneyime dönüşmüş 10 albüm arasında zaman zaman hatırlama ihtiyacı duyulabilecek veya geri dönme isteği uyandırmayacak daha kapalı veya daha iç albümler olduğu gibi, Pure Rock Fury (2001) ve Robot Hive / Exodus (2005) gibi müdavimi olunabilecek işler de var. Ama 2004 yılına ait Blast Tyrant'ın yeri çok başka. Clutch'ın zaten parlak giden kariyerindeki bana göre belki de en iyi albümü olan 14 şarkılık Blast Tyrant'ın yerini doldurabilecek henüz başka bir Clutch albümü çıkmadı. Zaten artık belli bir saatten sonra öyle bir beklentide olmuyor insan. Clutch albümü olsun yeter! Yine de Blast Tyrant öyle bir yapıttı ki, ondan ve bir yıl sonrasında gelen Robot Hive / Exodus'tan sonra 2007'de çıkan From Beale Street To Oblivion gibi sıkı bir albüm bile orta karar görünme tehlikesi yaşayabilirdi. Böylesi bir külliyat içinde debelenirken insan havaya girip bir Clutch albümünün tek rakibi, bir başka Clutch albümü olsa gerek şeklinde gaza gelebiliyor.


Bir paragrafı da Clutch'ın grup olarak kariyerindeki dönüm noktası olan vokaldeki Neil Fallon için açalım. Blues ve country gırtlağıyla yer yer hardcore altyapılı Clutch şarkılarını bile terbiye edebilen bu karizmatik insan, hırıltılarıyla, bağırış çağırışlarıyla, mutedil stoner takıldığı anlarla her Clutch şarkısına damgasını vuruyor. Hatta çoğu şarkıda, üstelik yokuş aşağı yuvarlanıp üstümüze üstümüze gelen bazılarında bile olağanüstü bir soul bilgeliği seziliyor. Gruba güneye dair country ve folk ruhu kattığı gibi, sertliğin anlamsız bir bağırış çağırış olmadığını, ondan türetilmesi gereken çok başka anlamlar olduğunu hem alaylı, hem de mektepliymiş gibi önümüze koyan başyapıt bir vokal kendisi. Sadece bu son albümdeki Gone Cold ve Earth Rocker şarkıları arasındaki farktan bile Fallon'un grubun karakterine nasıl yön verebildiğini görmek olası. Earth Rocker'ın nakaratında "aklınızı alırım" demeye getiren nakaratı okuyan adamla, Gone Cold'daki olağanüstü crooner aynı kişi, yanlış olmasın!

Earth Rocker sadece bu yılın değil, son yılların en iyi rock albümlerinden biri. Kurdeleyi kesen albümün isim şarkısı Earth Rocker da kendi branşında öyle. Sanki kusursuz bir meydan okuma. Neye ya da kime? Oturduğum yerden baktığımda yıllardır tutturduğu istikrarı basiretsiz biçimde harcayıp düpedüz kötü şarkılar yazmayı sürdüren bir sürü gruba göre tabii. Neden R.E.M., Depeche Mode, Soundgarden, Pearl Jam, Massive Attack, U2 şeklinde uzatılabilecek listedeki demirbaşların eskisi gibi sıkı şarkılar üretemedikleri hakkında buralarda çok ahkam kestik. Mazisi 90'ların başına uzanan Clutch'ın en kötü notunu 10 üzerinden 7 olarak verdiğim birkaç albümü dışında sürdürdüğü istikrarı 2013 itibariyle tekrar yukarılara çıkardığı bir albümle geri dönüşü müthiş birşey. Demek ki Earth Rocker, Crucial Velocity, Gone Cold, Mr. Freedom, Oh, Isabella, The Face gibi şarkıları taşıyabilecek albümler uzun kariyerler sonrası günümüzde bile hala çıkabiliyormuş. Buna istinaden Fallon, yine Earth Rocker şarkısının nakaratında bana "mesajı aldın mı?" diye soruyor. Sanırım aldım: Öyle bi tarafların kalkmadan, kendini birilerine satmadan, "ben artık bu millete ne dayasam gider" demeden, gereksiz macera peşine düşmeyip kasmayacak, eskiden neysen ana hatlarıyla o olacaksın. Formül bu kadar basit...

1. Earth Rocker
2. Crucial Velocity
3. Mr. Freedom
4. D.C. Sound Attack!
5. Unto The Breach
6. Gone Cold
7. The Face
8. Book, Saddle, And Go
9. Cyborg Bette
10. Oh, Isabella
11. The Wolf Man Kindly Requests...

14 Nisan 2013 Pazar

Heaven Shall Burn - Veto


1996 Saalfeld / Thüringen / Almanya doğumlu melodik death metal grubu Heaven Shall Burn, 7. stüdyo albümleri Veto ile üç yıl aradan sonra geri dönüyor. Aslında albümden önce Louvre'dan fırlamış gibi duran (belki de fırlamıştır, zira Louvre'u gezmediğim için bilemeyeceğim) muhteşem albüm kapağıyla ortamı ısıtmıştı. Grubun sadece bir önceki albümü Invictus'u dinlemiş ve pek beğenmemiştim. Ama her ne kadar bu işin fanatikleri tarafından çok özel bir albüm gibi görünmese, hatta bazılarına göre fazla hazıra konmuş eleştirilerine maruz kalsa da Veto bence gerçek bir melodik death ve metalcore cümbüşü. Bu tür ile çok fazla düşüp kalkmadığımdan mıdır, bir grup hakkında bu tip hazıra konma, taklit, aşırma, üfürme eleştirilerini kavramakta güçlük çekiyorum. Zaten hepsi birbirine benziyor dersem dayağı hakederim. Fakat türü ne olursa olsun, benzerlerinden ayrılan veya iyi niyetle bu ayırımda bulunmaya yeltenen gruplar bir şekilde bu farklılıklarını ve niyetlerini belli ediyorlar. Heaven Shall Burn de sertlikten progressive zeka pırıltıları bulup çıkaran ve onları etrafa saçan tecrübeli gruplardan biri.

Irkçılık karşıtı, sosyal adalet yanlısı, vejeteryan ve vegan üyelerden oluşan Heaven Shall Burn, iyi yazılmış liriklerinde bu özelliklerini görkemli müziklerine katık ediyor. Veto boşu olmayan bir albüm. Harika bir giriş yaptıkları Godiva, devamında bilincini kaybetmemiş hırçınlıklarını tam gaz sürdürdükleri Land Of The Upright Ones ve Die Stürme rufen Dich, çılgın bir epik metal olan Hunters Will Be Hunted, power'dan speed'e ne varsa sergileyen, bir yandan da tüyleri dikleştiren marşımsı coşkun vokalleriyle dikkat çeken Valhalla albümün kalite çıtasını sürekli yükselten örnekler. Finale yaklaşırken iyice yükselen grup, Like Gods Among Mortals ve 53 Nations ile artık neredeyse balkondan atlatıp iki ayak üstüne düşürecekmiş gibi dinleyicisini dolduruyor. Final yaptıkları Beyond Redemption ile de melodik yanlarının hakkını yine sert yapılarını fazla dışlamadan veriyorlar.

Antigone (2004) ve Deaf To Our Prayers (2006) albümleriyle ilgili de daha dinlemeden çok iyi eleştiriler okudum. Bu tip albümler için şöyle bir kriterim var: Dinledikten sonra bana yorgunluk değil enerji verdiğini hissedersem o albümü sevmişim demektir. Zira içinde "death" kelimesi geçen türlere ait albümlerle olan beraberliğim genelde tek gecelik ilişkilere benziyor. Uzun süreli beraberlik yaşadığım death albümleri hemen koruma altına alıyorum. Çünkü onların eğitici yanları çok fazla oluyor ve o eğitime ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Sert, hırpalayıcı, bazen yıkıcı, ama tüm bunların perde arkasında aslında tedirgin eden bir gerçekliğin kucaklayıcı etkisi. Bu kucaklama öyle laf olsun diye değil, kucakladığı kişiye vermek istediği enerjiyi vermeye kararlı kutsal bir amaç taşıyan türden. Veto kesinlikle onlardan biri. Ve kesinlikle yılın en iyi albümlerinden biri.

1. Godiva
2. Land of the Upright Ones
3. Die Stürme rufen Dich
4. Fallen
5. Hunters Will Be Hunted
6. You Will Be Godless
7. Valhalla
8. Antagonized
9. Like Gods Among Mortals
10. 53 Nations
11. Beyond Redemption

8 Nisan 2013 Pazartesi

The Grapes Of Wrath - High Road


The Grapes Of Wrath 1983'te kurulmuş, bu süre içinde dört albüm yapmış, 1992'de dağılmış, sonra bir albüm için tekrar biraraya gelip tekrar dağılmış, 2009'da yine toplanmış, 2013'te de High Road albümlerini çıkarmış Kanadalı bir indie / jangle pop grubu. Chris Hooper, Tom Hooper ve Kevin Kane grubu ilk kurduklarında bir film rehberinde gördükleri 1940 yapımı The Grapes Of Wrath filmini grup ismi olarak düşünmüşler. O sıralarda hiçbiri ne filmi izlemiş, ne de filmin uyarlandığı kitabı okumuş. Bu kadar çok dağılıp birleşmekten yalama olmuş sanılmasınlar. High Road albümü çok diri, taptaze ve arzulu şarkılar taşıyor. Yılların tecrübesini genç bir grup edasıyla yansıtmaları da ayrı bir cazibe oluşturuyor. Genelde jangle pop tanımına mesafeliyimdir. Bu tür müzik yapan ve indie camiada yere göğe sığdırılamayan birtakım örneklerin de fazla abartıldığını düşünürüm. Ama The Grapes Of Wrath cıngıl olayını aşmış, onu sağlam bir alternatif olarak indie pop ve indie rock karışımına dönüştürmüş. Üstelik bu anlayışına sıkı sıkıya bağlı kalmaktan kaçınıp ara sıra kendine yakın türlerle flört de etmiş.

High Road'un en beğendiğim parçaları ilk etapta Good To See You, Mexico, None Too Soon, Isn't There ve Paint You Blue oldu. Sonraki etaplarda bu şarkılardaki yoğunluğu daha da sindirdim. Üstüne yaz mevsiminin habercisi misali şık bir synth pop - indie pop karışımı Picnic'i ve şahane bir dream pop - shoegaze karışımı Waiting To Fly'ı ekledim. Bununla kalmayıp grubun önceki beş albümünü de bir şekilde dinlemeyi kafama koydum. Zira 80'lerden bu yana grubun hiç duymadığım Now and Then gibi çok övülen bir albümü, nasıl olduklarını merak ettiğim Backward Town, O Lucky Man, Peace Of Mind, All The Things I Wasn't, A Fishing Tale, I Am Here, You May Be Right gibi beğenilen daha bir dolu single'ı mevcut. Good To See You ve Mexico'yu dinledikçe onlara da bir an önce kulak kabartmak istiyorum. Rotayı bilip de bu kez geri gitmek bazen çok heyecanlı oluyor.

1. Good to See You
2. Isn't There
3. Mexico
4. Paint You Blue
5. I'm Lost (I Miss You)
6. Take on the Day
7. Broken
8. Make It OK
9. Picnic
10. None Too Soon
11. Waiting to Fly
12. Sad Melodies

6 Nisan 2013 Cumartesi

Gin Wigmore - Gravel & Wine


1986 Auckland, Yeni Zelanda doğumlu Virginia "Gin" Claire Wigmore, ilk şarkısı Angelfire'ı henüz 14 yaşında yazmış başarılı bir şarkıcı/besteci. Tam müzik kariyeri başlayacakken babasını kanserden kaybetmesiyle Arjantin'e eğitim için giden Wigmore, bir süre sonra babasına adadığı Hallelujah şarkısıyla hem Yeni Zelanda'ya, hem de müziğe döndü. Bu şarkıyla Amerikan tabanlı International Songwriting Competition'da büyük ödülü kazandı. Üstelik bu ödülü en genç ve hiçbir şirketle anlaşması olmayan bir müzisyen olarak kazanması yarışmanın tarihinde de bir ilkti. 2008'de Extended Play EP'si sonrasında Holy Smoke (2009) ve Gravel & Wine (2011) adlı iki albümlerini çıkardı. John Mellencamp, Sheryl Crow ve Jimmy Barnes gibi isimlerin turlarının Yeni Zelanda ayağında onlara eşlik etti. Kısacası ortalamanın üstünde bir müzisyenin sahip olması gereken pekçok şeyi özgeçmişine eklemiş biri var karşımızda.

Her ne kadar ilk albümü Holy Smoke'u ortalamanın üstünde bulmamış olsam da, altında da bulmamıştım ilk dinlediğimde. Ama Gravel & Wine'ı kendisinin gerçek bir olgunluk albümü olarak görürüm. O meşhur ortalamanın üstünde olan çok daha önemli birşey var ki yüzü kadar, hatta bence ondan daha güzel olan ses rengi. Gin Wigmore sanki 60'lı yıllarda dünyaya gelmiş bir pop, soul, blues vokalisti adeta. Sanırsınız ki siyah bir soul şarkıcının gırtlağını tüm damar ve hücreleriyle ona nakletmişler. Zamanında Anastacia ve Duffy'ye de benzer bir nakil operasyonunun yapıldığını düşünmüşümdür. Fakat Wigmore'da her ikisinde de olmayan birşeyler var sanki. Bu seste Gravel & Wine şarkılarının hem modern, hem de nostaljik yapıtaşlarını çok güzel idare edebilen, terbiyesi yaradılıştan gelen bir doğallık sözkonusu.


Black Sheep ve Man Like That şarkılarıyla sanki bir değil iki kere zımba gibi açılış yapan Gin Wigmore, Poison ile tutkulu vokalini birazcık daha keskinleştiriyor. Devil In Me ise, Wigmore'un rock yönünü aynı biçimde sivriltiyor. Pop diyorsan, soul diyorsan If Only gibi kalbi kırık bir mezuniyet balosu baladı olmazsa olmaz. Albümün en sağlam şarkılarından biri olan Dirty Love, aksak ritmi, sert soul rock kimliğiyle yıkıp geçiyor. Adına kanarak çılgın bir pop soul veya soul'n roll beklediğim Saturday Smile, kişilikli bir piyano + yaylı slowu olarak albümün dramatik yanını güçlendiriyor. Adının Saturday Smile olmasını beklediğim ve bir cümle önce tanımını yaptığım şarkı Sweet Hell olarak ortaya çıkıyor. Karanlık bir folk bestesi olarak Singin' My Soul, albümün enerjisine pek yakışmıyor gibi görünse de, albümün olgun bünyesine çok da güzel yakışıyor.

Gin Wigmore, Gravel & Wine ile klasik soul derinliklerinden modern indie pop ve rock arasında köprüler kuruyor. Nasıl oluyorsa aynı harika sesle her iki yakaya da oynayabiliyor. O nasıl bir tondur ki insan bir yerden sonra dinlemek değil o sesi yemek ister. Duygusal taraflılığımdan hareketle kuracağım bir cümle olarak Amy Winehouse veya Adele'e gösterilen ilginin onda biri şu kıza gösterilseydi onları ikiye, dörde katlardı demek istiyor ve diyorum. Gerçi Gravel & Wine'ın Amerikan versiyonu 2013'te ancak görücüye çıkabildi. Bu sayede kendisi daha geniş kitlelere ulaşabilecek. Umarım sonuç olumsuz olmaz ve bu durum onun alternatif yanını ucuz piyasa tavizlerine kurban etmez. En azından yeni bir Gin Wigmore albümü için birşeyler hızlanmaya başlar.

1. Black Sheep
2. Man Like That
3. Poison
4. Kill of the Night
5. Devil in Me
6. If Only
7. Dirty Love
8. Happy Ever After
9. Saturday Smile
10. Sweet Hell
11. Singin' My Soul
12. Don't Stop