28 Haziran 2016 Salı

The Village Bicycle - Fits and Starts


Sevdikleri müzisyenler arasında The Breeders, Elastica, Hall & Oates, Prince, DEVO gibi 80'leri 90'lara bağlayan örnekleri sayan, son şampiyon Cavaliers'ın hemşerileri olan The Village Bicycle, 2010 yılında kurulup 2012'de kendi adını taşıyan ilk albümlerini çıkarmış bir grup. Hiç beğenmediğim bu albümden epey sonra çıkan Şubat 2016 tarihli Fits and Starts sanki aynı gruba ait değilmiş gibi diri ve grup olmanın hakkını verircesine dengeli. Dengeli olabilmesi için de çeşitli olması gerekir. Yelpaze de ona göre geniş. Künyede indie rock, psychedelic pop, post punk, dream pop gibi şeyler yazıyor ki, bunların hiçbiri üfürme değil. Bazen yaptığımız üzere "şu şarkı dream pop, öbürü psychedelic rock olmuş" şeklinde yorumlar yapmak güç. Çünkü her şarkıda hepsinden biraz mevcut. Tam da bu sebepten, şarkılara alışmak biraz zaman alıyor. Yani benim için öyle oldu. İnsanoğlu bir tuhaf. Bazen hemen sindirebileceğimiz birşeyler ararken, başka bir gün, başka bir ruh halindeyken buna benzer karışıklıklarla cebelleşmek hoşumuza gidebiliyor. Kendimizi zor mecralarda şarkı keşfetmeye çalışırken, en önemlisi de bundan keyif alırken bulabiliyoruz. İşte The Village Bicycle, daha tam %100 kapasitede olmasa da bu ruh halinin gruplarından biri.

Yedi şarkılık Fits and Starts, şayet siz birşeylerle uğraşırken fonda akıyorsa nasıl başlayıp nasıl bittiği belli olmuyor ki muhtemelen böyle bir durumda Kamasi Washington'ın The Epic albümünü de dinleseniz (kendisi toplamda 173 dakika olduğu için bu örnek aklıma geldi) aynı akıcılıkla karşılaşabilirsiniz. Ama oturup ciddi ciddi dinliyorsanız süreç daha doyurucu geçecek, Sprankles, Hot Mom, Turtle Dove, Interstellar gibi besteler bir adım öne çıkıp ortaya bir karakter koyabilecektir. Üç kadın ve bir erkekten kurulu The Village Bicycle, solist ve gitarist Elizabeth Kelly'nin liriklerine de yansıyan, kadın olmanın insan olmayla arasındaki ince çizginin altını kalınca çizme gereksinimi ile de somut bir duruş sahibi sayılır. Hani dünyanın en güzel liriklerini de yazsalar, müzik olmayınca pek bir esprisi de olmuyor işin. O noktada sözünü ettiğimiz dirilik ve karakter mevzuları yanında, bana eksik veya tam olmamış gelen ufak detaylar da oldu. Mesela Hot Mom gibi vokal ritmine, Sprankles gibi The Go! Team coşkusuna sahip daha başka anlar da duymak, dream pop yönlerini azıcık daha hissetmek isterdim. Bunları bir sonraki albümde de duyabilirsek ne ala. Ama hayat bu. Belki daha iyisini duyacağız, belki de yarın dağılacaklar, hiç duyamayacağız. The Village Bicycle gibiler belki yıllara yayılan türden izle bırakmazlar. Ama az da olsa, geçici de olsa iz bırakmaları bile yeter.

1. Interstellar
2. Hot Mom
3. Telephone
4. Sprankles
5. She's a Hero
6. The Panic Song
7. Turtle Dove

23 Haziran 2016 Perşembe

Cattarse - Black Water


Brezilya'nın Porto Alegre bölgesinden bir üçlü olan Cattarse, heavy blues rock'ın stoner rock'a evrilen, ama tamamen tek birine dönüşmeyip ikisinden de beslenen yönüne çok hakim bir grup. Böyle yeni grupları arayıp bulmaya, onlarda cevher gibi gelen özellikleri keşfetmeye meraklı olanlar için iyi fırsatlardan biri. Yeni olmalarının, en önemlisi de popüler olmamalarının etkisiyle haklarında fazla bilgi edinememek işi daha cazip hale getiriyor. Yani eften püften şeylere değil, direk müziğe ve şarkılara odaklanıyorsunuz. Böyle olunca müzikal anlamda bir dolu benzeri olan Cattarse gibi grupların lezzetini daha kolay alabiliyorsunuz. Az sayıdaki tanıtım yazılarında Avustralyalı Wolfmother'a benzetilmişler ki, bence Wolfmother onlara biraz olsun benzese başka bir şey istemezdi herhalde. Hani illa isim vereceksek birbirine benzeyen onca grubun adını burada zikretmek uzun süreceğinden, bana göre Jack White'ın stoner hali demek en orijinali olacaktır. Bu tanım aynı zamanda Cattarse'ın riff kalitesine dayalı enerjik müziğini 70'ler hard rock ile ilişkilendiren şık duruşunu da betimliyor.

Kimlik bunalımında olduğundan şüphe duyabileceğimiz Brezilyalı solist Yuri van der Laan (!), bu kimlik çeşitliliğini yansıttığı sesi ile hem aynı şarkıda, hem de farklı şarkılarda farklı vokalistler söylüyormuşçasına beceriler sergiliyor. Daha ilk şarkı Walking On Glass, sıradan bir rock grubuyla irtibat halinde olmadığımızı gösteren zımba gibi bir beste. Mesela Yuri kardeşimizin sesi burada bana Jack White'ı anımsatırken, Sound Barrier'ı Ortadoğulu bir Ozzy Osbourne söylüyor sanki. İşte kendi bünyesinde buna benzer akla zarar benzetmeler aklıma getiriyor dinlerken. Zaten bu tip grupların feyz aldıkları 2-3 isimden biri kesinlikle Black Sabbath'dır. Ama Sabbath'ın 70'ler asiliği ve asaletinin uzlaşmaz yönü kadar, You Blew My Mind ve Ashes'da gördüğümüz üzere bu asaleti daha mainstream bir uzlaşma ile de dengeliyorlar. Turn To Stone, sludge metal ile dirsek temasındayken bir anda hiç çaktırmadan kendini kısa süreliğine reggae ritmine bırakabiliyor. Kapanışa layık enfes akustik balad Ashes, hem onlara ait, hem de değil gibi duruyor. Mr. Grimm, Meet Me In The Darkness, Black Water kesinlikle yıların tecrübesiyle yazılmış gibi sağlı sollu kroşeler barındıran rock yumrukları. Son bir "kesinlikle"m daha var: Cattarse ve Black Water 2016'nın en iyileri arasında.

1. Walking on Glass
2. Mr. Grimm
3. Sound Barrier
4. Meet me in the Darkness
5. You Blew My Mind
6. Turn to Stone
7. Fire in the Hole
8. Black Water
9. Ashes

18 Haziran 2016 Cumartesi

MEMO - Mustavalkofilmi


Finlandiya'nın festivaller şehri Joensuu'da 2015 yılında kurulan üç kişilik MEMO, gitarist ve davulcu Tuomas Heikura ile basçı Veikko Eronen'in geçmişte İngilizce indie rock şarkıları yazıp çalmaya başlamalarıyla temelleri atılmış bir grup. Solist Joona Nyberg'in de katılımıyla o temeller ciddi bir oluşuma dönünce hemen albüm çalışmaları başlamış. Joensuu ile sınırlı bazı ufak festivallerde güçlerini test edip pozitif geri dönüşler alınca kendilerine güvenleri perçinlenmiş. Zaten çeşitli kaynaklardan edinilen bilgilere göre Joensuu ile sınırlı bir hayatın pekala huzur, mutluluk ve sanatla dolu geçeceğini tahmin etmek zor değil. Neyse, MEMO üçlüsü anadilleriyle yazdıkları sözleri dünya dili müziklerle buluşturduğu ilk albüm Mustavalkofilmi (Siyah Beyaz Film) ile çok iyi bir başlangıç yapmışlar. Müziklerini tarif edecek olursak, çok karışık formüller içermemekle birlikte alternative, indie ve pop rock karışımından söz edebiliriz. Ama en önemlisi, Scandinavian Music Group vesilesiyle İskandinav müzik grupları hakkında yaptığım tarifi meşakkatli tadı MEMO'dan da aldığımı söylemeliyim.

Bu tarifi biraz daha derinleştirirsek, yoğun melodik gitarların yarattığı sinematik tutku atmosferi içinde, mainstream alternative ve pop rock kalıplarından uzakta, daha Avrupalı bir duruşa sahipler. Bu yoğun melodik gitarlar durumu başlangıçta benim için işi yokuşa sürecek gibi duruyordu. Şöyle ki, o yoğunluk bir süre sonra diş kamaştırabilirdi. Bir başka nokta da, hiç hoşuma gitmeyen math rock vaziyetleri de sezer gibi olmuştum. Nakaratsız progressive rock şarkıları da öyle hemen içeri buyur edilmez. Ama şarkılarla vakit geçirdikçe bir zamanlar Radiohead'in de dediği gibi "everything in its right place" olduğunu, şarkıları bu halleriyle kabul etmenin doğruluğunu anlamaya başlıyorsunuz. İlk zamanlar ayırt etmesi zor şarkılar, sanki bir konsept albümün önemli parçalarıymışçasına kendini birey birey kabul ettirmeye başlıyorlar ki, çok keyifli ama tekrarı olmayan bu sürecin tadını kendi adıma çıkarmış bulunuyorum.

Tekrarı olmasa da, bende Mustavalkofilmi'nin bütün taşları yerine oturdu. En sevdiklerim şimdilik Syksyn Lehdet, En Halua Sinua Koskaan, Mustavalkofilmi ve Du şarkıları. Zaten 7 şarkılık albümün 14 şarkı doygunluğu vermesi (olumlu manada), bu 7 şarkıdan da şimdilik 4 tanesini çok sevmiş olmam geri kalanların kalibresini düşürmediği gibi, onlarsız olmayacak bir bütünlüğün, bir alışkanlığın da hakkını vermem lazım. Takip etmeye değecek bir başka İskandinav grup olarak MEMO, kıyılarda kenarlarda kendini keşfedecek, bu alışkanlığın hakkını verecek başka dinleyiciler bekliyor. Onları kazanmak için özel birşeyler de yapmıyor. Yapacağını zaten albümde yapmış. Sadece bekliyor.

1. Mustavalkofilmi
2. Shokki
3. Juutuinko Kii
4. Syksyn Lehdet
5. En Halua Sinua Koskaan
6. Hautausmaa
7. Du

13 Haziran 2016 Pazartesi

Los Venturas - Miles High


1999 kışında kurulan Belçikalı Los Venturas, beş kişiden oluşan bir garage / surf rock grubu. Haziran 2016 itibariyle dördüncü albümleri Miles High'ı çıkarmış bulunuyorlar. Bu albümle tanıdığım grubun, surf rock'ın her türlü klişesine sahip olmasına rağmen AC/DC muamelesi yapılmayacak kadar çağdaş iyi niyetleri de var. Biraz açarsak, alışıldık 60'lar etkilenimli surf rock ve spagetti western bileşenlerini modern fikirlerle beslemeye gayret ettikleri söylenebilir. Tekdüze surf nağmelerini uç uca eklemektense, rock'n roll sofrasına soul, ska, groove, reggae, hatta Akdeniz mezeleri de eklemeyi ihmal etmeyen grubun önceki albümleriyle de randevulaşmak kaçınılmaz bir hal alıyor. 60'ları temel aldığı için bende her daim kredisi olan surf rock, illa ki kendini tekrar eden bir döngü içinde martı kuşlarıyla full dolu bir nüans farkının arka fona mı yoksa yan profile mi yerleştiğini sorgulatır. Ama hayat bazen bunlarla güzel.

Bir şeyi çok fazla tekrar edersen monotonlaştırır. Fakat tam tersi o tekrar, meditasyon etkisi yaratıp sakinleştirici görevi de görebilir. En önemlisi de Los Venturas gibi (önceki işlerini bilmediğim için en azından Miles High albümü gibi) o tekrarın içine çeşni olacak ufak kırıntılar bırakıp onların şarkılara kattıklarını izleyenlerin yaptığı müzikleri izlemek de oldukça zevklidir benim için. O Fata Romana, Pradesh Hypno Beat, Venice Beach, Prada Do Norte gibi klasik surf rock bestelerini aradan çıkardıktan sonra geri kalan tüm şarkılarda bu kırıntıları farketmek mümkün. Tecrübelerini hissettirdikleri karizmatik El Rey De Los Cielos ve Fiorella With The Umbrella'yı da gururla aradan çıkarabiliriz. Bu iki şarkı, grubun klasikle modern arasındaki salınışını çok iyi özetler nitelikte, nitelikli şarkılar. Bu niteliğe sahip olanlardan biri de Theme From The Mile High Club. Yakaladığı ritm farklılığının suyunu çıkarmadan, psychedelic bir bakış açısını da yanında taşıyarak modernize olmuş Los Venturas şarkılarının en şık temsilcilerinden biri.

Bir surf rock albümde olmazsa olmaz spagetti western ambiyansını en derinden yansıtan parça bana göre The Horse He Rode On. Bir surf rock albümde olmasa da olur reggae ambiyansını ise Rajathsan Reggae yansıtıyor. Üstelik surf gitarlar biraz geride kalıp başrolü bir sitara veriyorlar. Keşke her surf rock albümde 1-2 tane olsa da tadını çıkarsak dediğim psychedelic-tropik-dramatik Taboo gibi şahane bir şarkı ise albümün tam ortasında inci gibi parlıyor adeta. Hani gün doğumuna da, gün batımına da aynı tatta giden şarkılar vardır ya, onlardan. Bir de Ringispil var, o da atlıkarınca melodisi üzerine kurulu ilk yarısını saymaz, daha groovy ikinci yarısını sayarsak iyi bir şarkı. Bir de bakmışız ki, albümdeki bütün şarkıların adı geçmiş. Öyle deli gibi hız yapan, party çocuğu ya da çiğ western oyunbazlığı yapan surf rock şarkıları değil bunlar. Daha zeki işi fikirlerden oluşan, daha tertipli düzenli garajlardan çıkma parçalar. Üstelik her birinin yedek parçası kendi içinde mevcut. Los Venturas "60'lar da 60'lar" diyerek sahte durmuyor. O yılları biçimsel bir özümsemeyle 2016'ya taşıyor. Surf rock'ın en görkemli haliyle.

1. El Rey De Los Cielos
2. O Fata Romana
3. Pradesh Hypno Beat
4. Ringispil
5. Taboo
6. Fiorella with the Umbrella
7. Theme From the Mile High Club
8. The Horse He Rode On
9. Praia Do Norte
10. Rajasthan Reggae
11. Venice Beach

5 Haziran 2016 Pazar

Toto - The Seventh One


1977 yılında Los Angeles'ta kurulan köklü AOR, hard ve pop rock grubu Toto, adeta akademisyenlerden kurulmuş gibi duran tecrübeli kadrosu ve 12 stüdyo albümünden çok daha fazlasından oluşan kariyeriyle kendi camiasının ulu çınarlarından biriydi. Geçmiş zaman kullandığıma bakılmasın, eskisi kadar cafcaflı olmasa da hala saygın yerini korumakta. Hani popüler kültür fanusunda Toto'yu Rosanna ve Africa şarkılarından ibaret sayanlar varsa kendilerine çeki düzen versinler. İşin saygı kısmı bir tarafa, benim için bu saygıya sevgi eklediğim Steve (keyboard), Mike (bas) ve Jeff Porcaro (davul) kardeşlerin Steve Lukather gitarı, David Paich tuşluları ve Joseph Williams vokaliyle efsane bir kadroyu oluşturdukları "yedinci" albüm The Seventh One'ın yeri çok başka. Hatta Rosanna ve Africa'yı duymadan önce ve ilk dinlediğim Toto albümü olmasının etkisi var mı bilemiyorum. Ama ilk dinlediğim Toto albümünü ilk kez dinlediğim yerin de bu sevgide payı var.

3 Eylül 1978'de TRT'de yayın hayatına başlayan, yapımcılığını Yavuz Aydar'ın, sunuculuğunu yine Aydar ile birlikte Şebnem Savaşçı'nın yaptığı canlı radyo programı Stüdyo FM, 35 yıla sığdırdığı yaklaşık 4000 programla 80'lerde canlanan yabancı müzik zevkimi şekillendiren en önemli unsurlardan biriydi. Belli (popüler) isimlerle sınırlı dağarcığımı genişleten, müzik aklımın şalterlerini açan, çıkardığı keşif yolculukları sayesinde bana bir sürü kaset aldıran program, Pazartesi - Çarşamba - Cuma günleri saat 18:00'i iple çekmemi sağlıyordu. The Seventh One'a da ilk kez orada rastlamıştım. Aydar ve Savaşçı sadece şarkıları anons edip geçmiyorlardı elbette. Anons ettikleri şarkıyı kimin veya kimlerin yazdığını, konuk sanatçı olup olmadığını gayet düzgün bir Türkçe ile belirtiyorlardı. Bu sayede albüm bookletlerini okuma alışkanlığı da edindim. Artık dinlediğim şarkıları kim yazmış, şarkıya kimlerin emeği geçmiş bilmek istiyordum. Radyo dinlemek zaten yeterince süper bir eylem iken, radyoda Stüdyo FM dinlemek bambaşka bir deneyimdi. Özellikle 80'lerin ortaları ile sonu arasındaki dönem benim açımdan bu programın altın çağıdır. O aralıkta dinlediğim, keşfettiğim, öğrendiğim müzikler, bendeki bütün frekansları uyandırmıştır.


The Seventh One'ı çaldıkları programda albümün tamamını mı çalmışlardı, yoksa bazı şarkıları atlamışlar mıydı, şimdi tam hatırlayamıyorum. Ama Pamela, Anna, Stop Loving You, Mushanga, Stay Away ve Home Of The Brave şarkılarını ilk o programda duyduğuma ve duyar duymaz bu şarkılara bir şekilde sahip olmak istediğime eminim. O bir şekilde sahip olma meselesi de kasetten geçiyordu. Çünkü bu albümü Stüdyo FM'den başka bir programda duymak mümkün değildi. Gerçi yine bazı TRT programlarında nadiren Pamela ve Stop Loving You'ya rastlayabiliyordunuz. Ama Madonna veya George Michael kadar sık değil tabii. Albümün yüzü haline gelen Pamela, bu albümü aldırmak için tek başına yeterince güçlü bir şarkı olmasa da, iyi bir takım oyuncusu. Fırlama You Got Me, hüzünlü Anna, Yes grubunun gitarist / vokalisti Jon Anderson'ın sesiyle konuk olduğu enfes bir pop rock olan Stop Loving You, albümün giderek artan kalitesinin eserleri. Paich / Porcaro bestesi Mushanga çok özel bir şarkı. Aksak ritmi, akustik ruh hali, R&B, pop, caz şarkıcısı Patti Austin'in geri vokalde yer aldığı nakaratıyla, şahane flamenko gitar solosuyla bir Pazar günü huzuru taşır. Lakin hemen ardından gelen ve bu kez geri vokalde Linda Ronstadt'ın yer aldığı Stay Away, hard rock'ın gözüne vuran sertliğiyle ihtişamını gözler önüne serer. Böylece kasetin A yüzü mükemmel bir finalle sonlanır.

B yüzü, bana göre albümün en zayıf halkası olan Straight For The Heart ile başlayarak şaşırtır. Aslında burada ince bir ayrıntı var. Muhtemelen onlar da bu zayıflığın farkındalığıyla bu şarkıyı B açılışına alarak ona en azından böyle bir önem arz etmişlerdir. Zaten diğer şarkılar olası bir açığı kapatacak güçteler. Neyse, sırada yine tüyleri diken diken edecek kadar güçlü bir pop rock olan ve dünyada kötü ne olursa olsun, buna sadece çocukların ağlayacağını, en kötüsünün de bu olduğunu haykıran Only The Children var. A Thousand Years ve These Chains ikilisini sevmek için geçen yıllar içerisinde çok uğraştım. Bu yıllar içerisinde değişen ve olgunlaşan müzikal zevkler, bu iki şarkı gibi mütevaziliği öne çıkaran tercihler değişti, dönüştü. Şu an ikisini de çok seviyorum. Bunu albüm geneli için de iddia edebiliriz. Evet, The Seventh One dinleyicisi ile birlikte büyüyen, olgunlaşan bir albüm. Yedi dakikaya varan süresiyle kaya gibi bir progressive rock olan Home Of The Brave ile kapanış yapan albüm, her dinleyişimde o olgunlaşmayı biraz daha hissettiren, 80'lerdeki radyo günlerimin bana kazandırdığı en değerli hazinelerden biri. Öyle ki, daha iyisini kendileri bile yapamadılar.

1. Pamela
2. You Got Me
3. Anna
4. Stop Loving You
5. Mushanga
6. Stay Away
7. Straight for the Heart
8. Only the Children
9. A Thousand Years
10. These Chains
11. Home of the Brave

31 Mayıs 2016 Salı

Issız Ada Radyosu Arşivi (Mayıs 2016)

Spiritual Beggars - Sunrise to Sundown
Yıl: 2016 İsveç
Tür: Stoner Rock, Hard Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lonely Freedom"
Radiohead - A Moon Shaped Pool
Yıl: 2016 İngiltere
Tür: Art Pop, Art Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Burn the Witch"
 
Modern Folk Üçlüsü - Pop
Yıl: 1980 Türkiye
Tür: Folk Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ayrılık"
Band of Skulls - By Default
Yıl: 2016 İngiltere
Tür: Blues Rock, Garage Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Black Magic"
The Magnificent Brotherhood - Dope Idiots
Yıl: 2010 Almanya
Tür: Garage Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Want You"
April Sun - Temptation
Yıl: 2014 Rusya
Tür: Psychedelic Rock, Downtempo
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Let Yourself Go"
Mårran - AP-IX
Yıl: 2016 İsveç
Tür: Stoner Rock, Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Domedagen"
Luddy Mussy - Bullgoose Loony
Yıl: 2012 ABD
Tür: Blues Rock, Folk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Soul of a Man"
Richard Ashcroft - These People
Yıl: 2016 İngiltere
Tür: Pop Rock, Britpop
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everybody Needs Somebody to Hurt"
 
Yossi Sassi Band - Roots and Roads
Yıl: 2016 İsrail
Tür: Progressive Metal, Oriental Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Palm Dance (feat. Bumblefoot)
VA - Kaç Yıl Geçti Aradan: Türk Pop Müzik Tarihi "1960-70'li Yıllar"
Yıl: 2001 Türkiye
Tür: Pop, Folk
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: Erol Evgin - "Sevdan Olmasa"
Puta Volcano - The Sun
Yıl: 2015 Yunanistan
Tür: Alternative Rock, Grunge
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Sun"
Alif - Aynama-Rtama
Yıl: 2015 Lübnan
Tür: World, Arabic Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Holako (Hulagu)"
In Mourning - Afterglow
Yıl: 2016 İsveç
Tür: Progressive / Melodic Death Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ashen Crown"
 
Highasakite - Camp Echo
Yıl: 2016 Norveç
Tür: Indie Pop, Alternative Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "My Name is Liar"
 
Lovecore - Funk n' Roll
Yıl: 2016 Filipinler
Tür: Funk, Funk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Testify"
 
Talvin Singh - OK
Yıl: 1998 İngiltere
Tür: Electronic, Downtempo
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Traveller"
 
Allegra Lusini - Crystallum
Yıl: 2016 İtalya
Tür: Dream Pop, Indietronica, Downtempo
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "As When I Am"
 
Nabil Baly - Amghar In
Yıl: 2016 Fransa
Tür: Tuareg Music, Folk, World
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dlen Manin"
 
Joe Bonamassa - Blues of Desperation
Yıl: 2016 ABD
Tür: Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mountain Climbing"

29 Mayıs 2016 Pazar

Sun Drifter - Not Coming Back


Boston, Massachusetts'ten gelen üç kişilik Sun Drifter 2012 yılında kurulmuş, ne hikmetse ilk albümünü 2016 yılında çıkarmış bir stoner rock grubu. Hatta stoner metal olarak bir tık üstte seyrettiği anlar da oldukça fazla. Rutin internet gezilerim sayesinde rastladığım Not Coming Back adlı albümleri sert, enerjik, karanlık ve ham özelliklere sahip. Bu hamlık albüme müzik olarak değil, daha çok şarkı yazımı yönünden yansımış ki, benim için müzikal olanı pozitif, yazım yönü ise negatiftir. Fakat kesinlikle kötü bir grup ve albüm değil. Hatta 2016 içinde şu ana dek duyduğum en iyi stoner işlerden biri. Zaten 2015-16 içinde neredeyse duymadığım stoner iş kalmadı. Üstelik stonerlar dışında 2015-16 içinde W.A.S.P., Anthrax, Megadeth, Slayer, Diamond Head, Metal Church, Magnum, Scorpions, Iron Maiden, Whitesnake, Helloween, UFO, Europe, Bon Jovi, Ugly Kid Joe, Def Leppard, Stryper gibi ben küçükken bile müzik yapan grupların son albümleri çıktı. Eskilerin hatırına hepsini dinledim. Ama artık hatır gönül kalmamış. Üst üste 80'lerden gelen hayaletler görmüş gibi olduğum bu albümlerden sadece Slayer, Whitesnake, biraz da W.A.S.P. benim için tatminkardı. Onlar da %100 kapasitede değil tabii. Geri kalanı resmen çöp albümlerdi ne yazık ki. Hani buradan bir Sun Drifter karşılaştırması amacında değilim. Laf lafı açtı. Hazır açmışken de şunu söyleyeyim. Sun Drifter gibi yeni yetme bir grubun ilk albümünün, yukarıda adı geçen hard rock / heavy metal tarihine damga vurmuş isimlerinin 2015-16 tarihli albümlerinden çok daha akıcı ve güçlü olması benim açımdan düşündürücüdür.

Akıcı ve güçlü Not Coming Back, elbette bu türle sıklıkla vakit geçirenlerin takdir edebileceği ölçülerde akıcı ve güçlü. Öbür türlü bazılarına azap gibi gelebilir. Kaldı ki, yukarıda da belirttiğimiz üzere şarkı yazma ve onları akılda kalıcı hale getirme konusunda ufak tefek sıkıntıları var denebilir. Muhteviyatındaki Dire, Out Of Life, Psychowalk ve All Alone -şimdilik- benim için bir adım öne çıkanlar oldu. Albümün tam göbeğindeki Misery ve biraz daha ilerideki Follow Me'yi bunlara dahil etmedim. (İlginçtir, bu iki şarkı da 4:11 dakika sürmekte.) Çünkü albüm genelindeki sertlik ve hamlık bu şarkılarda yerini müthiş bir dinginliğe, huzura, aynı zamanda gizemli bir naifliğe bırakıyor ki, "hep sert, hep güç nereye kadar" dengesi yakalanıyor. O dengenin adı, "biz sertiz mertiz ama yeri geldiğinde gözlerimiz de ufka dalıp buğulanır" şeklinde konur. Aynı zamanda gitarları da çalan vokalist Craig Puera'nın sesi de pek blues rock kökenli gibi gelmese de grubun müziğini taşıyabilen nitelikte. Buna bağlı olarak keşke biraz daha güney soslu olsalarmış diye de iç geçirmedim değil. Bu ve buna benzer birtakım keşkelere rağmen ortamlardaki sağlam stoner albümlerden birisi için ne fazla övgü, ne de fazla keşke kullanmamak lazım.

1. Dire
2. Out of Life
3. All Alone
4. In the Mud
5. Misery
6. Help Me
7. Freakshow
8. Follow Me
9. Psychowalk
10. Not Coming Back

22 Mayıs 2016 Pazar

Buffalo Summer - Second Sun


Dört kişilik İngiliz grup Buffalo Summer, 2010 yılında müzik hayatına atılmış blues genleri fazla bir hard rock grubu. Hikayeleri benzerlerinden farklı sayılmaz. Dört arkadaş, grup kurma eşiğinin aşılması, keşif sonucu birtakım organizasyonlarda kendini gösterme fırsatı, gittikçe büyüyen lokal şöhret, albüm aşaması, herşey daha evvel izlediğimiz bir filmden farklı değil. 2013'te kendi adlarıyla çıkan ilk albüm çok iyi eleştiriler almış. İkinci albüm Second Sun ise 20 Mayıs itibariyle bakkallarda ve marketlerde yerini aldı. (Sahi, market deyince uzun zamandır bir müzik markete uğramadığımı, raflarda neler olduğunu bilmediğimi fark ettim. Oysa bir zamanlar ne kadar zevkliydi oralarda gezinmek.) Madem hiçbir şey farklı değil, peki neden Buffalo Summer? Aslında çok belirgin bir nedeni yok. Sadece bana bir zamanların blues kökenli İngiliz grubu Thunder'ı hatırlatmış olabilirler. Tabii şu haliyle henüz atanamamış Thunder gibiler. Ama öte yandan hala aktif durumdaki Thunder'ın 2015 icraatı Wonder Days düşünülürse, öveceğiniz yeni bir grubu Thunder'a benzetmek riskli olabilir. Zira bence albüm olarak Second Sun, Wonder Days'den çok daha iyi bir albüm. Belki ilerde Laughing On Judgement Day gibi enfes bir albüm yaparlar kimbilir.

Buffalo Summer aslında ilk elden Thunder ile birlikte La Chinga'yı da anımsattı bana. Gerçi blues altyapısına yerleştirilen hard rock'tan bahsedeceksek birini ona, öbürünü şuna benzetmekten başımız dönebilir. Kimi kime neden benzettiğinizi bilemezsiniz. Sadece basit bir histir. Mesela ilk şarkı Money akarken, belki de birkaç ay öncesinde dinlediğim La Chinga albümünün açılışındaki Gone Gypsy'yi anımsadım. Hani çok benzediği için falan değil. Bu klasik şablon içinde kendini yoğun bir heavy blues rock atmosferiyle ayrıştırabilen, bunu da özen gösterilmiş şarkılarla yapan gruplardan biri olduğu için. Money ile birlikte As High As The Pines, Priscilla, Into Your Head, Water To Wine bu türe sempati duyanlar için dolu dakikalar vaadinde bulunan şarkılar. Vasat şarkılar da yok değil. Zaten dediğimiz gibi, Buffalo Summer henüz en iyi albümünü yapmamış da, sanki eli kulağında o en iyiyi birgün önümüze koyacakmış gibi bir grup. Buna benzer cümleler kurduktan sonra avucumuzu yalatan gruplar da oldu. Üçüncü albümde bu düğümü çözeceğimize inanıyorum. Tabii hem biz, hem de onlar o albümü görebilirse...

1. Money
2. Heartbreakin' Floorshakin'
3. Make You Mine
4. Neverend
5. As High As the Pines
6. Light of the Sun
7. Levitate
8. Into Your Head
9. Little Charles
10. Priscilla
11. Bird on a Wire
12. Water to Wine

13 Mayıs 2016 Cuma

Bootstraps - Homage


Bootstraps, Los Angeles'a aslen senaryo yazarı olmak için gelmiş Jordan Beckett'ın kendini bir anda Sam Jaeger'ın 2011 tarihli Take Me Home filmine şarkılar yazarken bulması sonucu temelleri atılmış bir indie grup. Beckett bu temelleri atarken yanında kolejden müzisyen arkadaşları olan Dave Quon ve Nathan Warkentin'in de olmasını isteyince, sonradan katılımlar da gerçekleşince, bir de üstüne yaptıkları bazı şarkılar TV dizileri tarafından kapışılmaya başlayınca işleri iyice ciddiye biniyor. Bu şarkılar ve yeni eklenen birkaç tanesi daha biraraya getirilince 2014 yılında kendi adını taşıyan ilk albüm çıkıyor. Sinemaya niyet, müziğe kısmet bir durumla karşılaşan Beckett'ı bu ilk albüm sonrası değerlendirseydim, "bu olmamış, kendini bir de sinemada değerlendirsin" diye düşünebilirdim. Zira vasat sularda seyreden, herkesin bildiği bir müzikle başı sonu belli şarkılar yapan grup, bu albümle yeni veya orijinal olmadığı gibi, klişelerden bile kendi başına taç yapamamış. O zaman kendileriyle bir daha görüşmemek üzere vedalaşabilirdim.

Oysa ben Bootstraps'ı ikinci albümleri Homage ile tanıdım ve ilk gördüğüm anda ona vuruldum. Tamamen coverlardan oluşan bir albüm olması bu vurgunun sebeplerinden biri belki. Ama her bulduğu coverı yiyen biri değilim. Hatta bu konuda en sabırlı anneyi bile sinir edecek kadar çok yemek seçiciyim. Buna rağmen 12 adet coverdan farklı tatlar alınabilmesi, orijinalini duymadığım bazı şarkıların orijinallerini dinleme arzusu uyandırmamaları (ki bu, en sevdiğim cover tarzlarından biridir) ve uzun süre elimden düşürmeyeceğim türde komple bir hüzün taşımaları bana fazla seçme şansı bırakmadı. Önce asıllarını bildiğim şarkılardan başlarsam, albümün en ritmik şarkısı olan Tom Petty coverı I Won’t Back Down'ı bile sarıp sarmalamış o şahane hüzün dalgasının her bir şarkıyı nasıl huzurlu başka diyarlara götürdüğünü görmekten duyduğum "hüzür" duygusundan saatlerce bahsederim. Orijinalleri dansa ve neşeye davet eden I Wanna Dance With Somebody ve Everywhere, Bootstraps'ın bu duygu çarkında acayip bir efkarla öğütülüyor. Zaten kendinden efkarlı Tougher Than The Rest, Stand By Me, You Are So Beautiful ise Bootstraps'ın ellerinde iyice koyulaşıyor.


Albümde asıllarını daha önce duymadığım iki şarkı olan Revelator ve Waiting, bu tip cover albümlere duyduğum sevgiyi bir kez daha haklı çıkaran nitelikte yeniden yorumlar. Onları sanki yeni şarkılarmış gibi keşfetmek çok hoş. Revelator, Amerikalı country şarkıcısı Gillian Welch'in 2001 yılına, Waiting ise İsveçli Alice Boman adında bir folk müzisyeninin 2013 yılına ait şarkıları. Özellikle Waiting'in aslını dinlemeyi çok istedim. Öylesine küçük ama duygusal açıdan yoğun bir şarkı ki, "I want you more than I need you / Are you coming back? / I’m waiting" dizelerini yürek parçalayan bir halde bir kadından da dinlesek, bir erkekten de dinlesek, kendi içinde büyüyen bir hasretin, çocuksu bir sabrın (ki aslında çocuklar sabırsızdır) izlerini duyarız. Bootstraps, Alice Boman'ın dişi kırılganlığına, olabilecek en güzel erkeksilikte cevap veriyor. Kısacası elinde hangi ruh haline ait ne varsa hepsini alıp, cover albümlerin yaptığı gibi önce zaman makinesine değil, hüzün makinesine koyuyor. Onlara sonsuza dek orada kalacaklarını kabul ettirince o şarkılar da bu kabullenişi bir hüzün sanatına dönüştürmeye çalışıyorlar.

Bu noktada şarkıların kendi doğaları dışına çıkarılmalarını, I Won’t Back Down ve I Wanna Dance With Somebody'de bile dikkatle aranınca bulunan kırılganlığın ortaya serilmesini sağlayan en önemli unsurlardan biri de solist Jordan Beckett'ın kendinden bağımsız bir karakter yaratan buğulu sesi. Evet, bu coverların bir çoğu sanki yeniden elden geçirilmiş gibi değil de, tanıdık sıcaklığı taşıyan yabancılar gibi. Ama o ses olmasa gücünden çok şey kaybedecek bir hassaslık şarkılara hakim. 12 şarkıdan sadece birinde küçük bir keşke dedim. O da Moby'nin efsane albümü Play'den Natural Blues'un seçilmiş olmasıydı. Bu şarkıyı da çok severim. Oysa o albümden Why Does My Heart Feel So Bad? şarkısının Bootstraps lisanında nasıl telaffuz edileceğini duymak benim için daha heyecan verici bir tecrübe olabilirdi. Gerçi yine o albümden Honey'yi bile almış olsa, onu kendi keder çarkında bir şekilde öğütürdü. O çark ki, Beckett'in ölümcül vokali ve grubun cover tasarımının özgünlüğü sayesinde sıfır mutluluk, sıfır umut, ama %100 hüzün ile içine aldığı en renkli şarkıya bile yas tutturabilecek kadar öğütücü. Bu kırılganlık, şarkı dinlerken kafalarında kendi kısa filmlerini, fragmanlarını, kliplerini çeken dinleyicilere affı olmayan bir kırılganlık. Hüzünden beslenen tuhaf bir tutunma gayretinin şarkı formuna bürünmüş 12 hali. Onlar yıllar önce yazıldı, çalındı, söylendi. Fakat şimdi Bootstraps eşliğinde onlarla tekrar kara bulutlar altına girme vakti geldi. Hem de gönüllü olarak.

1. Earned It (The Weeknd)
2. I Won't Back Down (Tom Petty)
3. Natural Blues (Moby)
4. Revelator (Gillian Welch)
5. At Last (Etta James)
6. Pictures of You (The Cure)
7. Everywhere (Fleetwood Mac)
8. I Wanna Dance with Somebody (Whitney Houston)
9. You Are So Beautiful (Joe Cocker)
10. Tougher Than The Rest (Bruce Springsteen)
11. Waiting (Alice Boman)
12. Stand By Me (Ben E. King)

5 Mayıs 2016 Perşembe

April Sun - Galaxy Travel Guide


Moskovalı Ivan Loshmanov (gitar) ve Dmitry Yakimov (bas) ikilisinden oluşan April Sun, psychedelic rock ile elektronik müziğin uyumundan (ki buna neo-psychedelic pop diyenler de var) yarattıkları müziklerine ikinci albümleri Galaxy Travel Guide ile tam anlamıyla seviye atlatmış bir grup. İlk seviye olan 2014 yılına ait Temptation da fena sayılmaz. Fakat Galaxy Travel Guide, adı gibi farklı galaksilere seyahat ederken dinlenen şahane bir yol albümü adeta. Rock gitarının, davulunun ve bas gitarının, elektronik elementlerle biraraya gelmesiyle ortaya çıkan bilim kurgu atmosferi, "space rock" tanımına da çok uyuyor. Öte yandan, enstrümantal space rock şarkıları deyince biraz daha dinamik ve diri tarafından olmak üzere post-rock tanımı da uygun düşüyor. Progressive ruh zaten kendiliğinden gelişiyor. Böylece ortaya, duyan gelmiş dedirten muazzam bir karışım çıkıyor. Hani öyle bulunmaz hint kumaşı sayılmaz. Ama benim için bulunduğu zaman da kolay kolay bırakılmayan cinsten bir müzikten bahsediyorum.

Albüm hakkında fikir sahibi olmak için sadece Supersonic ve Horizons'ı dinlemenin bile kafi olduğu kanaatindeyim. Yani orta tempoda seyreden güçlü rock ritmlerinin hipnotik etkisine dahil olan elektronik unsurların kol kola götürdüğü enstrümantal post / psychedelic / space rock külçeleri. Bazen bu hipnotik ambiyansı bozmadan şarkı içinde başka bir kanal açan elektronik geçişler. Ana gövdeye ustaca monte edilmiş, solo olduğunu belli etmeyen yan tasarımlar. Bu hipnotik üslup dahilinde kendi progressive rock veya pop döngüsünü yaratan, bana göre de hiç "neo-" olmayan hal ve hareketler. Hepsi ve daha fazlası April Sun'ı dinlerken akıllardan geçiyor. Supersonic ve Horizons yanında Bliss, Be The Man ve David Lynch ilhamında vücut bulan sinematik kapanış Fade Out da bu öznel tanımlar dizisinde yer bulabilir. Severek dinleyen herkes de kendi farklı tanımını oluşturabilir. Teması galaksiler arası seyahat olan bir albümün kendi konseptine bu kadar hakim olmasının ardında bu karışımı enstrümantal şarkı formuna getirişindeki o sinematik duygunun sadece sci-fi kaygılar taşımaması. Öyle olsaydı ortaya Aphex Twin gibi saçma sapan birşey çıkabilirdi.

Kaldı ki o sci-fi kaygılar, daha derli toplu biçimde hem elektronik, hem de rock kanadına katkıda bulunuyorlar. Mesela We Enter'ı alıp Underworld'ün ismi gibi berbat son albümü Barbara Barbara, We Face A Shining Future'a koysak albümün en iyisi olurdu bana göre. Keza, Led Zeppelin'in efsane davulcusu Bonzo'nun ruhunu çağırmak için dört dakikalık bir seans olarak gördüğüm Day'n Night'ın atmosferi iyice güçlendiren kendine güvenli vuruşları, ta 1971'de yapılmış When The Levee Breaks karşısında ceketini ilikleyen bir saygıyı da beraberinde hissettiriyor. (Bonzo'nun bir uzaylı olduğu tezine sahip kişileri cesaretlendirecek bir yorum.) Çok sevdiğim Kanadalı indietronica, electronic, post-rock grubu Holy Fuck'ın son albümü Congrats için geri sayım sürerken birden ortaya çıkan Galaxy Travel Guide o kadar iyi bir albüm ki, Congrats'in yaşatacağı olası bir hayalkırıklığını tedavi edebilecek, hatta hiç hissettirmeyecek güce sahip. Ayrıca kıyıda köşede kalmış cevherlere olan inancımı biraz daha artıran albümlerden biri.

1. Enter the Gateway
2. Supersonic
3. Horizons
4. Bliss
5. Universe
6. Be the Man
7. Trippin'
8. Day 'n Night
9. We Enter
10. Fade Out (With David Lynch)