28 Temmuz 2024 Pazar

Paul Simon - Graceland

 
1970'lerde yayınladığı bir dizi hit kaydın ardından, Paul Simon zor zamanlar geçirmeye başladı. Simon & Garfunkel olarak birçok önemli albüme ve şarkıya imza attığı eski ortağı Art Garfunkel ile ilişkisi yeniden kötüleşmişti. Altıncı solo albümü Hearts and Bones (1983) kariyerinin en düşük satışını elde etti. Aktris Carrie Fisher ile olan evliliği bitti. Tipik bir romantik komedi erkeğinin başına gelebilecek birçok olumsuz şey onu bu dönem yakaladı. 1984'te Simon, genç bir şarkıcı/söz yazarı olan Heidi Berg tarafından bir kayıt yapmayı kabul etti. Paul Simon ile televizyon yapımcısı Lorne Michaels tarafından tanıştırılan Berg, kaydının nasıl olmasını istediğine örnek olarak, Simon'a Johannesburg'un Soweto ilçesinden siyah sokak müziği mbaqanga'nın kaçak bir kasetini ödünç verdi. Simon'a 1950'lerin rhythm and blues'unu hatırlatan bu müzik, içinde bulunduğu ruh hali de düşünülünce onu derinden etkiledi. Arabasında kaseti dinlerken şarkıların üzerine doğaçlama melodiler yapmaya başladı. İşi iyice ciddiye alan Simon, plak şirketi Warner'daki bağlantılarından kasetteki sanatçıları kim olduklarını öğrenmek istedi. Adres Güney Afrika'ydı ve kayıtlar vokal grubu Ladysmith Black Mambazo ya da Boyoyo Boys'a aitti. Simon, kasetteki en sevdiği şarkı olan Gumboots'un haklarını satın almayı düşündü ve 1970'lerde El Condor Pasa şarkısında olduğu gibi kendi serbest uyarlamasını yapmak istedi. Ama Güney Afrikalı yapımcı Rosenthal büyük resmi görüp bunun yerine Simon'a Güney Afrika müziğinden oluşan bir albüm kaydetmesini teklif etti ve ona Güney Afrikalı sanatçılardan düzinelerce kayıt gönderdi.

Ne var ki 1980'lerde Güney Afrika'da kayıt yapmak tehlikeliydi. Çünkü Birleşmiş Milletler ırkçılık politikaları nedeniyle kültürel bir boykot uygulamıştı. Bu boykot, diğer devletleri Güney Afrika ile "tüm kültürel, akademik, sportif ve diğer alışverişleri engellemeye" zorladı. Yazarlara, sanatçılara, müzisyenlere ve "diğer kişiliklere" ülkeyi boykot etmeyi dayattı. Simon yine de Güney Afrika'ya gitmeye kararlıydı. "Müziğine büyük hayranlık duyduğum insanlarla çalışmak için müzikal içgüdülerimi takip edeceğim" şeklinde demeçler verdi. Güney Afrikalı siyah müzisyenler birliği de, bu müziğin uluslararası arenalarda tanıtılacak, geniş kitlelere ulaştırılacak, sorunları daha görünür kılacak olması sebebiyle Simon'ın gelmesine izin verdi. Bu arada Simon, Heidi Berg'in ödünç verdiği kasetten esinlenerek bir albüm kaydetme planlarından ona bahsettiğinde, projesinin sahiplenilişini tam sindiremediği için ilişkileri kötüleşti. Belki de Simon'ın kendi fikrini çaldığını düşünerek bu boyutlara getirmesini hazmedemedi bilemiyoruz. Şubat 1985'te Simon ve uzun yıllardır onun ses mühendisliğini yapan Roy Halee, gizlice Johannesburg'a uçtular. Rosenthal da Simon'ın etkilendiği Lulu Masilela, Tao Ea Matsekha, General M. D. Shirinda and The Gaza Sisters ve The Boyoyo Boys Band gibi müzisyenleri çoktan ayarlamıştı bile. Johannesburg'daki müzisyenlere genellikle saatte 15 dolar ödenmesine rağmen, Simon onlara saatte 200 dolar ödeme ayarlattı ki bu o dönem New Yorklu müzisyenlerin bile aldıkları ücretin yaklaşık üç katıydı.

Halee'nin kayıtların yapılacağı stüdyodan pek ümidi yoktu ama şaşırtıcı biçimde iyi buldu. Biraz garajı andırması, müzisyenlerin kulaklık takmamaları vs. kayıtları aksatmadı. 10 ila 30 dakika süren jam sessionları ve bilumum kayıtları toplayan Simon ve Halee, New York'a dönünce albüm projesinin peşini bir an olsun bırakmadılar. Johannesburg kayıtlarından üç ay sonra kayıtları tamamlamak için birkaç Güney Afrikalı müzisyeni New York'a taşıyan Simon, 25 Haziran 1986'da resmen Graceland'i piyasaya sürdü. Benim de albümle, aynı zamanda Paul Simon ile tanışmam sanırım bir sene sonrayı buldu. MTV ve radyolar sayesinde ilk single You Can Call Me Al'a rastlamamak mümkün değildi. O kadar canlı, sevimli, zeki bir pop şarkısıydı ki, dinledikçe dinleyesi geliyordu insanın. Hala da öyle. Perküsyonların, nefeslilerin, Ladysmith Black Mambazo geri vokallerinin, şahane bir penny whistle (teneke flüt) solosunun arasından şirin şirin şarkı söyleyen bu küçük adam da nereden çıktı demiştik. Sonra da o zaman 45 yaşında (şu an 83) olmasına, 1965'ten beri albüm yaptığına şaşırmıştık. Belki Simon & Garfunkel döneminden 1-2 şarkısını bildiğimiz bir müzisyeni yakından tanıma fırsatı bulmuştuk.


Açıkçası Paul Simon'ı birkaç şarkısı dışında pek dinlemem. Ama Graceland'in yeri çok başka. 80'lerin ortasında hard rock veya pop müziğin dışında "world music" diye bir evrenle tanışmamıza vesile oluşu, Afrika ezgilerinin pop ve pop rock unsurlarıyla kaynaştığında gidebileceği yerleri göstermesi, ergenlik çağlarımızın belirli anlarına fon müziği olup o anları çıkmamak üzere zihnimize kazıması ona olan borcumuzun boyutlarını gösteriyor olmalı. Zaten o world music geçidinin açılmasıyla bu albümde tanıştığım Ladysmith Black Mambazo, Youssou N'Dour, Boyoyo Boys gibi isimlerle ilerde yollarımın kesişmesi de çok anlamlıydı. Özellikle 1964'te kurulan bayıldığım Ladysmith Black Mambazo'nun yer aldığı üç parça Diamonds On The Soles Of Her Shoes, You Can Call Me Al ve Homeless, albümü yıllar boyunca sevmeme katkısı olan şarkılardır. Hele de mükemmel bir a capella olan Homeless'in büyüsü beni hiç terk etmedi. Sevimli bir çocuk şarkısıyla, kederli bir Afrika türküsü arasında gidip gelen bu Shabalala karrdeşler- Simon ortak bestesi albümün en özel anlarından birini oluşturmakta.

Albümün ismini Graceland olarak seçmekle Elvis Presley'in Memphis'teki evine atıfta bulunan Paul Simon bunun manevi bir yönü temsil ettiğine inanıyordu: Afrika'da fikir toplamak için fiziksel bir yolculuğa çıktığı gibi, müziğe olan sevgisini yeniden canlandırmak için manevi olarak rock "atasının" evine de seyahat edecekti. Bu hac fikrinin kaynamakta olan bir kazan halindeki Güney Afrika'yı kapsıyor olması ayrıca manidar. Şarkı ise Afrika ezgileriyle Amerikan rockabilly buluşması nefis bir serinlik. Yılların rockabilly/country duosu The Everly Brothers'ın vokalleriyle katkı sağladığı Graceland her ne kadar Elvis'in rock'n roll ateşiyle yanmasa da, Simon'ın yolculuğundaki köklere dönüşün anlamlı bir ifadesi olduğunu hissettirmiş. Bir başka favorim ise, Linda Ronstadt'in geri vokal yaptığı Under African Skies... Adı gibi, Afrika gibi, gökyüzü gibi olağanüstü bir şarkı. (Bu arada kim bu Linda Ronstadt diyen olursa kendisi 90'larda Star televizyonunda gece yayına giren Parliament Sinema Kulübü'nde duyduğumuz All My Life şarkısını seslendiren country/pop rock şarkıcısıdır.)

Yine Ladysmith Black Mambazo'nun 1 dakikalık a capella girişinden sonra tatlı mı tatlı bir Afrika şarkısı olarak yüreklere akan Diamonds On The Soles Of Her Shoes, albüm bütünlüğüne pek uymuyor gözükse, Los Lobos ne alaka dedirtse de kalite bütünlüğünü kesinlikle bozmayan All Around The World or The Myth Of Fingerprints, The Boy In The Bubble, I Know What I Know diye sürüp giden, ayrı ayrı hayranlık duyduğum diğer Graceland şarkıları. A cappella, Zydeco, Isicathamiya, Mbaqanga, Mbube gibi duymadığımız Afrika müzik türlerini klasik Paul Simon folk, pop ve rock kimliğiyle buluşturan Graceland bu satırlar yazılırken 38 yaşında. Dönemin müzikal ikliminde büyük bir fark yaratmış, yine dönemin apartheid (beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan ideoloji) rüzgarının karşısına "anti" bir duvar örmüş bu albümden sonra Simon, 1990'da bu defa Brezilyalı müzisyenlerle The Rhythm Of The Saints'i çıkardı. O albümü, benim için bir başyapıt olan The Obvious Child haricinde Graceland kadar sevemedim. Zaten hiçbir Paul Simon albümünü Graceland kadar sevemedim. Hatta şimdi bakınca Graceland'in Paul Simon'ı bile aştığını düşünüyorum.

1. The Boy in the Bubble
2. Graceland
3. I Know What I Know (with General M.D. Shirinda and The Gaxa Sisters)
4. Gumboots (with The Boyoyo Boys)
5. Diamonds on the Soles of Her Shoes
6. You Can Call Me Al
7. Under African Skies (with Linda Ronstadt)
8. Homeless (with Ladysmith Black Mambazo)
9. Crazy Love, Vol. II (with Stimela)
10. That Was Your Mother (with Good Rockin' Dopsie And The Twisters)
11. All Around the World or the Myth of Fingerprints (with Los Lobos)

25 Temmuz 2024 Perşembe

Juliette & The Licks - Four On The Floor


Nirvana’yı saymazsak Dave Grohl denince akla ilk gelen ismin Foo Fighters olması ne kötü! Umarım ki bundan sonra Them Crooked Vultures adı da akıllara gelecek. Hatta artık sadece o gelse bile olur. Ama Dave Grohl denince aklıma başka bir şey daha geliyor. O da zorda kalan müzisyenlerin imdadına yetişen bir davul emekçisi oluşu. Oraya birazdan geleceğiz. Asıl konumuz Juliette & The Licks... Hâlâ duymamış olan varsa tabiî o Juliette de Juliette Lewis oluyor. Yani Kalifornia, What's Eating Gilbert Grape, Natural Born Killers, Strange Days, From Dusk Till Dawn ve daha birçoklarında rol almış fena halde seksi insan... Lewis’in müzikle ilk flörtü 1994 yılında Melisa Etheridge’in Come To My Window videosunda görünmekle başladı. Bir yıl sonra da senaryosunu James Cameron’un yazdığı, o zamanki karısı Kathryn Bigelow’un yönettiği harika bilim kurgu macera Strange Days filminde canlandırdığı Faith rolüyle sahnede PJ Harvey coverı Hardly Wait’i seslendirdi. 2000 yılında da The Crow: Salvation filminin soundtrack albümünde The Infadels ile düet yaptı. Sinema yüzünden uzun süre kopuk kaldığı rock aşkına sıkı bir dönüş ihtiyacı hissederek dört müzisyenle birlikte Juliette & The Licks’i kurdu.

Müzikte adını duyurmadan evvel Juliette Lewis, Johnny Depp’in gece kulübüne, HIM’in videosuna, Prodigy’nin albümüne konuk olayım derken nihayet grubuyla önce bir EP, bir yıl sonra yani 2005’te de ilk albüm You're Speaking My Language’i yayınlıyor. Bu süreçte şarkı yazarı ve prodüktör Linda Perry (4 Non Blondes) de onu yalnız bırakmıyor. Albümün tanıtımı için düzenlenen tur, grup için gayet iyi geçerken ve yeni şarkılar yazılmaya başlanırken tur sonunda davulcu Jason Morris nedense grubu bırakıyor. Neyse ki bunu duyan adamımız Dave Grohl hızır gibi yetişerek yakın dostu Lewis’i ve grubunu mağduriyetten kurtarıyor. Başlangıçta sadece birkaç demo için gruba yardım eden Grohl, baktı şarkılar tam sevdiği kıvamda, ikinci albüm Four On The Floor’un tamamı için grupla birlikte stüdyo mesaisine kalıyor. Sonuç bence You're Speaking My Language’den bile iyi. Hatta geçenlerde 2009 tarihli Terra Incognita’yı dinledim. Four On The Floor’daki dinamizmin, kaliteli ve özenli şarkıların çeyreği bile yok.


Smash and Grab, Hot Kiss, Sticky Honey üçlüsüyle başlayan albüm, iki küsür dakikalık fişek gibi rock’n roll kayalarını üzerimize salıp sallıyor, yuvarlıyor. Ardından biraz da şarkı sürelerini uzatıp ağır takılarak (tempo olarak değil!) çerezlik olarak yaftalanmaktan imtina ediyor. Death Of A Whore, Purgatory Blues, Bullshit King ise bu tavrın üç numunesi olsun. Juliette Lewis, Iggy Pop’un kendisiyle aynı yaşlardaki dişi versiyonu gibi söylüyor. The Licks, teorilerini başarıyla pratiğe döküyor. Dave Grohl, gittiği yere “…was here” yazan tipler gibi teorisini değil, emeğini ölümsüzleştiriyor. Bana göre en iyi Juliette & The Licks albümünün bu olması Grohl’a mı bağlanır, hayır! Davulda kendine bir stil edinip duyulduğu an “işte o!” denilecek kadar belirgin gelmese de, Grohl gibi bir adam girdiği stüdyoda mutlaka fikir beyan etmiştir yine de. Etmediyse bile en iyi Juliette & The Licks albümü Four On The Floor’dur kanımca.

1. Smash and Grab
2. Hot Kiss
3. Sticky Honey
4. Killer
5. Death of a Whore
6. Purgatory Blues
7. Get Up
8. Mind Full of Daggers
9. Bullshit King
10. Inside the Cage

11 Temmuz 2024 Perşembe

Bad Nerves - Still Nervous

 
Punk müzikle uzun süredir limoni bir ilişki içerisindeyim. Belki seçimlerim yanlıştı ama dinlediğim albümler çok tekdüze, ruhsuz, amaçsızca hız yapan işlerdi. Çok sevdiğim bu türün son yıllarda bu kadar sıradanlaşmasına gerçekten üzülüyorum. Pop punk, post-punk, garage punk gibi yan sanayi ürünlerinden şu aralar benim için en heyecan vericisi post-punk. Ümidimi kesmemenin ödülünü nihayet Londralı beşli Bad Nerves'ü tanımakla almış sayıyorum. Nedense debut sandığım Still Nervous adındaki albümlerine girip, kan ter içinde bir yarım saat geçirdikten sonra 2020'de kendi adlarını taşıyan bir ilk albümleri olduğunu öğrenmek güzeldi. Sıcağı sıcağına ona da daldım. Çok iyi iki albümle türe taptaze kan getirmiş son yılların en iyi punk gruplarından biri oldukları tartışılmamalı. Zaten kendilerini tarif etmek için "Ramones ve Strokes'un evlilik dışı çocukları" deniyor. Bu sık sık başvurulan "bastard" tarifini pek enteresan bulmasam da, bu defa doğruluğunun hakkını vermeliyim. Gerek Ramones'daki, gerekse Strokes'taki power pop/garage punk karışımının mükemmel bir örneği Bad Nerves... 

Tabii iş, bu karışımı mükemmel bir şekilde uygulamakla bitmyor. İyi şarkılar yazmak zaruri. İyi ve kötü göreceliğini bir kenara bırakıp keyfimin kahyası modunda 12 adet Bad Nerves şarkısına bakınca bırak bir tane kötü şarkıyı, eh veya meh diyeceğim bir tane bile yok. Adeta bir hit deposu. Burada "hit" kelimesi, popüler olmak için kasıntı şarkılar anlamına gelmesin. Bazen bir aşağılama ifadesi olarak kullanılabilen hit kelimesinin bu şarkıları gölgelemesine izin vermem. Kaldı ki hitlere karşı önyargılı da olmamalı insan. Grubun punk enerjisine, hız ve uyumun güzelliğine, coşkun gitar rifflerine, şarkıların "catchy" bir kaliteyle tasarlanışlarına hayran kaldım. Yine punk gibi, son yıllarda yavan bir döngüye girdiğini düşündüğüm power pop ile de dirsek teması bulunan, hiç sevmediğim pop punk tuzaklarına da düşmeyen Still Nervous, beni duvardan duvara vurduktan sonra bile kafamdaki şapkayı düşüremediyse, o şapkayı seve seve çıkarıyorum.

Albümün 6. şarkısı Sorry'ye gelene kadar dinlediğimiz beş şarkının yıkıp geçtiği yaklaşık 10 dakika çok acayip. Antidote'undan USA'sine, Plastic Rebel'ından Don't Stop'ına durmak bilmeyen, ama birbirinin aynısı olmaktan belli çizgilerle ayrılan bu şarkılar benim gibi punk müziğe hafif küskünlük içinde olanlara kafa açıcı birer barış çubuğu adeta. Bu barış hardcore şeklinde değil de pop havasında seyrediyor. Sorry'ye geldiğimizde ise tempoyu biraz düşürüp, yine yoğun, yine enerjik, bana bir nebze hüzünlü de gelen etli kemikli bir pub rock yaptıklarını görüyoruz. Bu da bizi albümün yarısına ulaştırıyor. İkinci yarıda da bu kez Alright'ından Too Lazy To Love'ına, Jimmy The Punk'ından You Should Know By Now'ına yine tempoyu düşürmüyor, disiplini bozmuyor, karavana atmıyorlar. The Kids Will Never Have Their Say ile de güzel bir kapanış yapıp 2024'ün en iyi punk albümlerinden, hatta 2024'ün en iyi albümlerinden birinin altına Bad Nerves kaşesini vuruyorlar. Onlardan aldığım gazla, punk albümlerine biraz daha fazla şans vermek gerektiğini düşündüm. Bad Nerves gibi birilerini ıskalamak istemem doğrusu.

1. Don' Stop
2. Antidote
3. USA
4. You've Got the Nerve
5. Plastic Rebel
6. Sorry
7. Television
8. Jimmy the Punk
9. Alright
10. You Should Know By Now
11. Too Lazy to Love
12. The Kids Will Never Have Their Say

30 Haziran 2024 Pazar

Issız Ada Radyosu Arşivi (Haziran 2024)

Black Country Communion -  V
Yıl: 2024 ABD
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Open Road"
Towa Bird - American Hero
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Alternative Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wild Heart"
The LaFontaines - Business as Usual
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Alternative Rock, Pop Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Keep Me on the Outside"

Greenleaf - The Head & The Habit
Yıl: 2024 İsveç
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Breathe, Breath Out"
Drive by Wire - Time Horizon
Yıl: 2024 Hollanda
Tür: Stoner Rock, Psychedelic Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Shapeshifter"
Fleesh - Versions I
Yıl: 2019 Brezilya
Tür: Progressive Rock, Cover
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "On the Turning Away"
Fleesh - Versions II
Yıl: 2021 Brezilya
Tür: Progressive Rock, Cover
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Comfortably Numb"
Fleesh - Versions III
Yıl: 2022 Brezilya
Tür: Progressive Rock, Cover
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stairway to Heaven"
Fleesh - Versions IV
Yıl: 2023 Brezilya
Tür: Progressive Rock, Cover
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Landslide"
Fleesh - Versions V
Yıl: 2024 Brezilya
Tür: Progressive Rock, Cover
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "These Dreams"
Gareth Dunlop - Welcome to the House of I Don't Know
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "For the Rest of Ever"
Free Whenever - Free Whenever
Yıl: 2024 ABD
Tür: Neo-psychedelia, Desert Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Calypso"

Collective Soul - Here to Eternity
Yıl: 2024 ABD
Tür: Alternative Rock
 "F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hey Man"
Ministry - HOPIUMFORTHEMASSES
Yıl: 2024 ABD
Tür: Industrial Metal
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "New Religion"

X-Ray Ted - Moving On
Yıl: 2024 ABD
Tür: Funk, Soul, Hip-Hop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Here It Comes"
Dolly Parton - Rockstar
Yıl: 2023 ABD
Tür: Pop Rock, Cover
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stairway to Heaven (feat. Lizzo & Sasha Flute)"

Forrest Gump OST
Yıl: 1994 ABD
Tür: Rock & Roll, Pop Rock, Soul, Folk Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: Creedence Clearwater Revival - "Fortunate Son"
YUR MUM - Duality
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Post-Punk, Post-Hardcore
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Anhangá"

Cake - Prolonging the Magic
Yıl: 1998 ABD
Tür: Alternative Rock, Funk Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Never There"

Bayonne - Temporary Time
Yıl: 2023 ABD
Tür: Indietronica
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Must Be True"

25 Haziran 2024 Salı

Naïve - Illuminatis


Naïve, Mox (davul, programming), Jouch (gitar, vokal, programming), Rico (bas) üçlüsünden oluşan Toulouse/Fransa çıkışlı şahane bir progressive metal grubu. Hani şu "zamanın behrinde bir albümlerini dinleyip mest olmuştum, fakat devamı gelmeden kalabalıkta yitip gitmişti" türü gruplarımız vardır ya, işte benim için onlardan biri. O albüm 2009 tarihli The End albümüydü. İlk albüm için ilginç olduğu kadar orijinal bir isim. 2012'de Illuminatis çıkınca o albümün sonun başlangıcı olduğuna dair hisler kuvvetleniyor. Illuminatis, sanki çok tutmuş bir filmin devamı gibi görünse de, tıpkı The End'deki yedi şarkıya bir yedi şarkı daha ekleyen, olağanüstü atmosferinden bir gram bile eksik ya da fazla olmayan bir progressive epiği. Bunlara "şarkı" demem de ayıp aslında. En kısası 6, en uzunu 13 dakika olan bu yedi olayın gerek kağıt üzerindeki tasarımı, gerekse uygulanışı sanki gerçek bir mühendislik dehası gibi geldi bana.

Yukarıda parantez içinde değindiğim "programming" hadisesinde gerçekten aşmış olduğunu düşündüğüm Naïve, (onları birkaç yıl önce dinleyip karambole gelmiş ilk albümlerinde sağlıklı değerlendiremeyişimin geç kalmışlığıyla) belki de Kanadalı Rush efsanesinden beri duyduğum en kaliteli progressive rock triosu. Gerçi Rush'ın çiğ soundu yanında biraz fazla teknik kalsalar (ve bu karşılaştırma da büyük ölçüde "trio"luktan kaynaklansa) da, yakaladıkları ruh bütünlüğü henüz iki albümlük bir grubun bu kadar yetkin oluşuna hayranlık yaratmadan duramıyor. İki albümde dizayn ettikleri toplam 14 eserle benim gözümde bu türün bir otoritesi olmaları artık kaçınılmaz. Bu kaçınılmaza teslim olmak ise özellikle progressive kavramına yakın duran dinleyiciler için hakiki deneyimler barındırmakta. Kendilerinden aldığım gazla daha ne şekilde onları övebileceğimi bilemiyorum. "Erken Başyapıt" tanımı gayet uygun sanırım.


Onları benim açımdan bu kadar yücelten unsurları açıklamaya gayret edeyim. Bir progressive rock/metal grupta bulunması gereken yegane unsur olan "şarkı içinde şarkı, şarkı içinde arayış, şarkı içinde sanat" kabiliyeteine tam manasıyla muktedir bir oluşum Naïve... Şarkıları anlatılmaz, yaşanır türden. Zaten herhangi birini anlatmaya kalksanız sonrasında hep başka yerlere gitmeye başlayacağınız için, en iyisi hiç onları anlatmaya yeltenmemek. Zira hepsi o alışık olduğumuz progressive mantalitenin gereği tek bir yolun yolcusu değiller. Kendi içlerinde sürekli evrim geçiriyorlar. Örneğin 13 dakikalık Luna Militis bittiğinde sanki dört sıkı şarkı birden dinlemiş gibi, dört sıkı kısa film izlemiş gibi oluyor insan (ben!). Üstelik adamlar tutup dört ya da beş bölüme ayırmamışlar şarkıyı. Herkes kendi kafasında 3-4-5 bölüme ayırabilir ya da tek vücut görebilir. Ama bildiğin Luna Militis demişler adına. Kıvrak alternative rock rifflerinden death vokallere, endüstriyel hamlelerden gotik bileşenlere ne ararsanız var. Bazen trash punk, bazen melodik death, bazen synth rock, bazen etnik rock... Ama hep bir bütün, hep bir istikrar, hep bir ahenk içinde. Üstelik baştan sona hep hareket halinde bir bilinç akışı söz konusu.

Illuminatis albümü 2012'ye verilmiş en güzel armağanlardan biri. Gönlümden geçen, yine yedi şarkılık bir üçüncü Naïve albümünden sonra olası üçlemenin tamamlanıp grubun dağılması. Olmadı başka bir isimle, başka bir başlangıç yapması. Çünkü Naïve, sanki belli bir misyonu olan ve onu tamamlamasına son bir albüm kalmış gibi duran yapıda adeta. Tabii üçün beşin hesabını yapmadan yoluna nice albümlerle devam edebilir gelecekte. Hiç kimse de şikayet etmez bundan. Ama bu saatten sonra şu iki destansı albümün büyüsünü bozmaya kendilerinin bile gücü yetmez gibi geliyor bana. Yine de bir üçüncüsüne (ve sonuncusuna) hayır diyecek olanın alnı en az beş karış tutar sanırım.

1. Transoceanic
2. Belly
3. Focus
4. Luna Militis
5. Circles
6. The Ropes
7. Illuminatis

18 Haziran 2024 Salı

Kina Grannis - All My Life

 
9 albüm, 5 EP, 123 single sahibi L. A. doğumlu Kina Kasuya Grannis, 39. yaşına All My Life ile giren bir indie pop, folk pop şarkıcısı. Kapağını görünce hatırladığım, ama içeriğine dair hiç bir şey hatırlamadığım 2010 yılı albümü Stairwells dışında yolumuz kesişmemişti. Çoğu albümde olduğu gibi tesadüfen gözüme çarpan playlist sayesinde bir cover albüm olduğunu görünce benim için bomboş olan o eski defteri açmak istedim. O listede özellikle gönül bağım bulunan 90'lara ait çeşitli hitleri fark eder etmez kahvemi koyup gezintiye başladım. Akustik gitar, piyano ya da her ikisi birden eşliğinde Grannis'in duru sesini öne çıkaracak cover tasarımlarıyla dolu albüm, belli ki kendisinin gönül bağı kurduğu hitlerden oluşuyor. Yine belli ki bu bağ 90'larla ilintili. Coverların yarıdan çoğu 90'lara, kalanları da 2000'lerin başlarına ait. Cover, 90'lar gibi anahtar kelimeler bir albüme vakit ayırmam için yeterli. Grannis, nostalji sömürüsü yapmadan, gençliğine damga vurmuş bazı şarkılara bir şekilde vefa borcunu ödemek istediğini hissettirdi bana. Şarkıları çıplak ve savunmasız bırakarak bunu yapması da samimiyetini arttırıyor.

Böyle durumlarda albüme başlamadan önce kabaca şarkı listesine bakıp ne kadarını merak ediyorum diye kısa bir evreden geçerim. O evrede 7-8 şarkıdan çok ümitliydim. Albüm tamamlanınca en beğendiklerim. White Flag, Smells Like Teen Spirit, Jumper, Yellow ve Cannonball oldu. Zaten Cannonball haricinde bu şarkıların orijinal halleriyle olan gönül bağımın geniş yelpazesi sayesinde ısınmam hiç de zor olmadı. Cannonball'un orijinalini de hiç duymadım, Damien Rice'ı da hiç tanımam. Ama Kina Grannis'ten duyduğum hali o kadar güçlü ki, orijinaline bile ihtiyaç duymuyorum. Özellikle White Flag ve Jumper, 90'lardaki radyo alışkanlıklarımdan dolayı içime adeta kök salmış devasa nostalji ağacının sağlam dallarından ikisini oluşturduğu için, Grannis yorumunu en çok merak ettiğim, aynı zamanda korktuğum şarkılardı. Neyse ki onun bir indie pop/folk sesinde bulunması gereken unsurlara fazlasıyla sahip olması ve hem şarkının özünün, hem de coverının ihtiyacı olan ruhu verebilmesi neticesinde gayet memnun kaldım.

Creep'in 90'lar marşlarından biri olmasını anlamakla birlikte, çok da hayranı olduğum bir Radiohead şarkısı değildir. Ona gelene kadar nice Radiohead şarkısının coverı nasıl olur diye de merak etmişimdir. Colorblind'ın da çok popüler olduğu dönemi hatırlarım. Yitip giden gruplar kervanından Counting Crows'u sadece Mr. Jones şarkısıyla hatırladığım için keşke Grannis onu seslendirseymiş dedim. Depeche Mode, The Cure gibi başka duayenlerin şarkılarına pek takılmadığını veya coverlamayı tercih etmediğini varsaydım. Mesela bir Texas coverı da çok yakışırdı kendisine. Sağlık olsun. Bir de albümün son üç şarkısı hiç konmasa, Jumper ile kapanış yapılsa diye düşündüm. Geri kalanıyla bir sıkıntım yok. Dinledikçe 90'ların tutkulu radyo günlerini, hüzünlü gecelerini, efkarlı yazlarını anımsıyor, kafama eserse orijinallerine dönüyorum. Kina Grannis'in bu döneme olan hassasiyetini takdir ettiğimi yinelemek istiyorum. Şarkıların mayasında var olan hüzünlerin üzerinden mütevazi biçimde bir de kendisi geçmiş, nispeten neşeli sayılabilecekleri de o hüzne uydurrmuş üzgün bir albüm All My Life... 

1. Complicated (Avril Lavigne)
2. All My Life (K-Ci & JoJo)
3. Iris (Goo Goo Dolls)
4. Creep (Radiohead)
5. Smells Like Teen Spirit (Nirvana)
6. The Middle (Jimmy Eat World)
7. Yellow (Coldplay)
8. Gangsta's Paradise (Coolio)
9. Colorblind (Counting Crows)
10. Oops!... I Did It Again (Britney Spears)
11. Kiss Me (Sixpence Non The Richer)
12. White Flag (Dido)
13. Cannonball (Damien Rice)
14. Someday (Sugar Ray)
15. Jumper (Third Eye Blind)
16. Butterfly (Weezer)
17. New Slang (The Shins)
18. Somebody Loved (The Weepies)

31 Mayıs 2024 Cuma

Issız Ada Radyosu Arşivi (Mayıs 2024)

Ibibo Sound Machine - Pull the Rope
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Afro-Funk, Synthpop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Pull the Rope"

The Luvmenauts - Ephemera
Yıl: 2024 Kanada
Tür: Funk, Afrobeat
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Doing Jazz"

Dua Lipa - Radical Optimism
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Dance-Pop, Electropop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Happy For You"

The Karma Effect - Promised Land
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nine Times"

Bab L' Bluz - Swaken
Yıl: 2024 Fas
Tür: Gnawa, Neo Psychedelia
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "AmmA"

Galaxie - À demain peut-être
Yıl: 2024 Kanada
Tür: Garage Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Anomie"

My Diligence - Death.Horses.Black
Yıl: 2024 Belçika
Tür: Post-Metal, Stoner Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Black"

Milo Korbenski - When You Gonna Tell'em the Truth, Aaron?
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Indie Rock
 "F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Witch Thing"

Alien Airforce - Give Pigeons the Right of Way
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: Back in the Knife"

Goblyns - Hunki Bobo
Yıl: 2024 Almanya
Tür: Psychedelic Rock, Blues, Funk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Muti"
The Oscillation - The Start of the End
Yıl: 2024 Çek Cumhuriyeti
Tür: Psychedelic Rock, Progressive Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Faraway"


Safari Youth - Everybody Else Know
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Classic Rock, Pop Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Easy"
Mdou Moctar - Funeral for Justice
Yıl: 2024 Nijerya
Tür: Tishoumaren, Psychedelic Rock, Desert Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Oh France"

Michelle David & The True-Tones - Brothers & Sisters
Yıl: 2024 Hollanda
Tür: Soul, Funk, R&B
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "If You Don't Try"
The Black Keys - Ohio Players
Yıl: 2024 ABD
Tür: Blues Rock, Garage Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: Beautiful People (Stay High)
Man of Moon - MACHINISM
Yıl: 2024 İngiltere
Tür: Post-Punk, Psychedelic Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "You and I"
Lenny Kravitz - Blue Electric Light
Yıl: 2024 ABD
Tür: Pop Rock, Funk Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "TK421"
Imogen Clark - The Art of Getting Through
Yıl: 2024 Avustralya
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Natural Predator"
Kontravoid - Detachment
Yıl: 2024 Kanada
Tür: Darkwave, Synth-Punk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Reckoning"


Rotting Christ - Pro Xristou
Yıl: 2024 Yunanistan
Tür: Melodic Black Metal, Gothic Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Apostate"



23 Mayıs 2024 Perşembe

Trost - Trust Me


Annika Line Trost, Berlin doğumlu enteresan bir müzik kadını. Enteresanlığını tamamen 2006 tarihli Trust Me adlı ikinci albümüne borçluyum kendi adıma. Tamam, daha önce çok daha enteresan albümler duydum. Hatta Trust Me onların yanında her köşebaşında çarpışıp elindeki CD'leri (var ya, eskiden bunlar kitaptı!) düşüren kızlar kadar sıradan bir reklâm aldatmacasına bile dönüşebilir. Ama daha oralara bile gelememişler için çok daha ilginç, çok daha saçma sapan olduğu su götürmez. Oysa bir süre sonra peşi sıra kötü indie albümler dinlemekten solunum yetmezliğine uğramış benim gibiler için Trost, neredeyse sülük gibi yapışan başağrılarını şıp diye kesen oksijen takviyesi işlevi gördü adeta. Gina V. D'Orio ile birlikte 1998'de kurdukları, Dance-Pop, Synth Punk, Electroclash, Riot Grrrl, Dance-Punk, Digital Hardcore gibi akla ziyan karışımlara sahip Cobra Killer adlı grubuyla tam dört albüme dahil olmuş Annika Line Trost, kendine ait iki solosu bulunan müthiş bir kadın.

Cobra Killer restoranındaki menüden sadece 76/77 adlı 2004 tarihli şarabından tattığım Trost, (tutku yüklü bir sanatçının elinden çıkma bir ilüstrasyona benzeyen bu kadına Trost demek de ayrıca tuhaf geldi şimdi) o şarabıyla damağımda çürük yumurta tadı bırakmıştı açıkçası. Sonra da o restorana bir daha gitmedim. İyi mi ettim, kötü mü bilmem. Ama 2006 tarihli Trust Me (2004 tarihli Trost'un hangi deliğe girdiğini henüz bulamadım!) yıllandıkça güzelleşen bir etkiye sahip olduğunu bir mahzen dolusu hisle birlikte üzerime yığdı adeta. Nasıl anlatsam, kime benzetsem diye düşünürken aklımdan bir sürü isim geçmedi değil. Paylaşmaktan korkmayacaklarım arasında Beck ve Moby'nin 90'larda yapmış oldukları bazı atılımlar geldi. Sample sever bir dinleyen olmamdan ötürü, Trost'un pekçok bilinmez ve merak da edilmez sample alıntılarının tadına doyamadım.


Çok çekici bir western pop havasıyla ve bir çırpıda kendine bağlayan döngüsüyle Cowboy, albüm için harika bir açılış yapmakta. Hemen peşinden gelen This Strange Someone, aynı çekiciliklere sahip olağanüstü bir dark tango ambiyansı yaratmakta. "Papatya gibisin, beyaz ve ince" tangosunun ezberini bozan bu hınzır güzellik, çok fazla tango duymamış, duymak için de özel bir çaba sarfetmemiş benim gibiler için aslında bir tango bile sayılmaz. Olsa olsa tangoyla kafa bulan, kafası güzel bir indie pop bestesidir. Ama kesinlikle olağanüstüdür. Keza, aynı kafa bulma geleneğini bu kez sıkıcı koro sololarına benzeyen I Was Wrong ile de sonuca ulaştırır. Her şey yolunda giderken Man On The Box çıkagelir. Bluesy bas döngüsüne hapseden, içinden hiç çıkasımın gelmediği bu döngüyü sıkı bir nakarat ve geçişlerle, çan sesiyle, nefeslilerle, geri vokallerle, elektronik destekle ve ısırmayan sinek vızıltısı bir gitarla zenginleştirmek, üstelik o kalabalığı hç mi hiç hissettirmemek düpedüz ustalık. Man On The Box asla atlanmaması gereken bir şarkıdır bu yüzden.

Benzer elektronik, pop, sample oyunları albüm boyunca sürer gider. Fransız şansonlarını anımsatan yaklaşık iki dakikalık Even Sparrows Don't Like To Stay bile sample çıtırtılarıyla bir plâk dokusu ve kokusu verir kulaklara ve burunlara. In Diesen Raum adlı "yabancı" şarkı ise, Almanca'nın "yabancı"lığını sözünü ettiğim zenginliklerin eksiksizliğiyle müthiş bir blues (indie) rock tınısıyla buluşturur. Neonlight Deadland, 70'lerin casus filmlerinden fırlamış gerilimli jazzy tripleri kusursuz biçimde yansıtır. Aynı filmin olası bir dans sahnesinin casus ruhsuzluğuna tercüman olan Guy Le Superhero ve hızlı bir parti sonrasının yıkık-dökük, yorgun-bitkin, salaş-talaş, sarhoş-mayhoş moduna fon müziği olabilecek Black ve Filled With Tears gibi besteler, sözün bitmediği, müziğin susmadığı yerlerde gezinirler. 2006'nın ilk 10'a giresi albümlerinden birinin parçalarıdırlar. Annika Line Trost'un kobra katilliğini bırakıp, o katil baslarla tekrar hayatımıza girmesinin zamanı gelmiş de geçmiştir bile. Çünkü ona güvenimiz tamdır.

1. Cowboy
2. This Strange Someone
3. I Was Wrong
4. Man On The Box
5. The Scales and The Score
6. Sans Ta Scie
7. Even Sparrows Don't Like To Stay
8. In Diesen Raum
9. Black
10. Neonlight Deadland
11. Guy Le Superhero
12. Filled With Tears

9 Mayıs 2024 Perşembe

RUSH WEEK - Cheap Talk and Red Wine

 
2018'de Feels ile tanışıp arkadaş olduğumuz, 2020'de Past Lives ile küstüğümüz Philadelphialı duo RUSH WEEK, Nisan 2024 sonlarına doğru çıkardığı Cheap Talk and Red Wine ile aramızı tekrar düzeltiyor. Haliyle ilk zamanki halimiz (yani Feels zamanları) gibi olmasak da sound ve özenli yazım sayesinde erittiğimiz buzlar içinde yüzerek hoş vakit geçiriyoruz. Feels'den bahsederken chillwave, sophisti-pop, synth pop, dream pop etiketleri saymıştık. Cheap Talk and Red Wine bu karışımı aynen koruyor. Şarkıcı Rachel K. Haines ve yapımcı James Benjamin Thomas arasındaki hoş kimya geri gelmiş, yaz arifesinde hamakta, şezlongda veya çimler üstünde dinlenecek 10 şarkı ortaya çıkmış. Gerçi bu tür karmasının mevsimi yoktur, bahara, kışa hele de sonbahara çok iyi gidebilir. RUSH WEEK müziği bu defa bana yine Amerikalı ve yine çok sevdiğim Pure Bathing Culture grubunu anımsattı. Feels'den bir yıl sonra 2019'da çıkan PBC albümü Night Pass soundunun bu anımsatmada etkisi büyük. Peki neydi bu sound? 80'ler pop atmosferinin günümüz dream pop, chillwave, indie pop dinamiklerini komuta etmesi diyebiliriz. Buradan da anlıyoruz ki 80'lerin o cıvıl cıvıl yanından ziyade, daha sofistike, daha sakin yanlarını almış, özlerine zarar vermeden onları modern eleklerden geçirmiş bir sound. O yılları yaşamış insanlar için ayrı bir çekiciliği, yürek burkan bir nostaljisi var. Yaşamamış olanları da etkileyebilir ama bence aynı ölçülerde olmayabilir.

Sırasıyla Fade to Black, Do You Remember ve Circles ile o kadar iyi bir giriş yapılıyor ki albüme, geri kalanını daha duymadan 2024'ün en iyi albümleri listeme hemen Cheap Talk and Red Wine adını yazıyorum. İlk yarı, ikinci yarıya nazaran biraz daha güçlü görünse de, soundun o şırıl şırıl akan güzelliği istisnasız tüm şarkılarda duyuluyor. Sadece (şimdilik) ilk yarı şarkılarının akılda kalıcılık seviyeleri biraz daha fazla gibi gözüktü. Mesela "seems like we breaking up, each time we making up" dizelerinin yer aldığı albüme adını veren parçada ve Misery Loves Company, The One I Love gibilerinde olduğu üzere akılda kalmasa da her geri dönüşte keyifle dinlenecek, geçmişe götürecek, süresi dahilinde o geçmişte kimbilir akıllara hangi anımızı getirecek parçalarda, kısacası albümün tamamında kalite, nostalji, huzur, bütünlük var. Albüm kapanışında yer alan Breaking These Chains, bana serin yaz akşamlarında arkadaşlarla güle oynaya sohbet ettiğimiz gençlik dönemlerini anımsattı örneğin. Reklamsız, kampanyasız, birdenbire karşımıza çıkan bu eski dostların hastasıyız. Bu albümden sonra canım ilk albüm Feels'i de çekti. Hatta aramın niye bozuk olduğunu hiç hatırlamadığım Past Lives'a bile bir ara dönmeyi düşünüyorum. RUSH WEEK dinlemek bana hüzünle karışık huzur ve tuhaf bir mutluluk veriyor. Geyik muhabbeti ve kırmızı şarap birlikte iyi gidebilir. Ama kadehler arttıkça muhabbetin başkalaştığı da yadsınamaz.

1. Fade to Black
2. Do You Remember
3. Circles
4. Cheap Talk and Red Wine
5. Joy Ride
6. Hoop Dreams
7.  Misery Loves Company
8. Strong Enough
9. The One I Love
10. Breaking These Chains