31 Ağustos 2010 Salı

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ağustos 2010)

Dan Black - Un
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Indie Pop, Electronic
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Yours"

Washington - I Believe You Liar
Yıl: 2010 Avustralya
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "1997"



Brooklyn Funk Essentials - Watcha Playin'
Yıl: 2008 ABD
Tür: Acid Jazz
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Work It Out"



Kingdom Come - In Your Face
Yıl: 1989 Almanya
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Who Do You Love?"


Seks and Tahta - Konspirasi Harta Karun Krakatau
Yıl: 2009 Endonezya
Tür: Funk, Electronic
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mars Menuju Hutan Beton"

Helmet - Betty
Yıl: 1994 ABD
Tür: Alternative Rock, Post-Hardcore
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Milquetoast"

Adam F. - Colours
Yıl: 1997 İngiltere
Tür: Drum and Bass
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Circles"
The Steve Miller Band - Bingo!
Yıl: 2010 ABD
Tür: Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hey Yeah"


Jewel Tones - Debate Club
Yıl: 2010 ABD
Tür: Acappella, Pop, Cover
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "King of Pain"


Iron Maiden - The Final Frontier
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Heavy Metal, NWOBHM
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Coming Home"


Laura Jansen - Bells
Yıl: 2009 Hollanda
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Use Somebody"

Sad Day For Puppets - Unknown Colors
Yıl: 2008 İsveç
Tür: Shoegaze, Indie Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Romans"



Poison - Native Tongue
Yıl: 1993 ABD
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stay Alive"

Nick Curran - Reform School Girl
Yıl: 2010 ABD
Tür: Rock and Roll
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Baby You Crazy"


Kim Wilde - Come Out and Play
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Pop, New Wave, Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lights Down Low"


The Kids Are All Right (OST)
Yıl: 2010 ABD
Tür: Indie Pop, Indie Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Uh Huh Her - Same High"


Duran Duran - Thank You
Yıl: 1995 İngiltere
Tür: Pop/Rock, Cover
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ball of Confusion"


Långfinger - Skygrounds
Yıl: 2010 İsveç
Tür: Indie Rock, Blues Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Eclectic Boogieland"

Überzone - Faith in the Future
Yıl: 2001 ABD
Tür: Breakbeat, Electronic
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dreamtime"


Hellsongs - Minor Misdemeanors
Yıl: 2010 İsveç
Tür: Folk Rock, Cover
F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Skeletons Of Society"

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Kingdom Come - Kingdom Come


80’lerin efsane rock albümleri serimize devam ediyoruz. Gerçi öyle bir seri var mıydı şimdi hatırlayamıyorum ama olsa iyi olur. Çünkü o yılların çok dinlediğim bazı albümlerine uzun aralardan sonra geri döndüğümde kulaklarıma inanamıyorum. Sanki fırından yeni çıkmış ekmek ile yıllanmış bir şarabın aynı sofrada buluşması yaşanıyor o anlarda. Bir müzik hiç eskimez mi? Peki o müziğin hayat verdiği birbirinden harika 10 şarkı da mı eskimez? Alman grup Kingdom Come'ın 1988 tarihli ilk albümlerine baktığımda eskimeyeceğine olan inancım kat kat artıyor. Bu albümün ve tabiî grubun ilk çıktığı döneme yetişmiş olmaktan ötürü kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü Kingdom Come albümü gerçek bir efsane. Hard rock ve heavy metal sevgisinin tavan yaptığı yıllarda Aerosmith, Mötley Crüe, Bon Jovi, ve Metallica albümlerine kalıbını basmış prodüktör Bob Rock'ın yapımcılığında piyasaya sürülen Kingdom Come, belki de büyük ölçüde bu usta ismin gazıyla merak edilen bir grup olmuştu diye hatırlıyorum. O zamanlar Bob Rock bir albüme maddi manevi yatırım yapıyorsa o albüm yabana atılmazdı ne de olsa. Yoksa kim takar Kingdom Come adlı yeni bir Alman hard rock grubunu.

Sonraları özellikle fanatik Metallica hayranlarının nefretini kazanacak olan Bob Rock'ın 80'leri 90'lara bağlayan aradaki süksesi acayipti. O yılların çocukları olan bizler, kendisini elinde gitarıyla gezen ak sakallı bir dede gibi hayal ederdik. Kingdom Come'ı dinlemeye başladıkça akan müziği, yukarıda sıralanmış hard'n heavy demirbaşları ile bir tutmak mümkün değildi benim için. Bunlardan hiçbirine benzemediği gibi, benzemek için seçtiği ismin Led Zeppelin oluşu Kingdom Come'ı daha da özel kılıyordu. Sadece gitar-bas-davul üçlüsünün yanar döner kıvraklığının müthiş uyumu değildi onları Zeppelin'e yaklaştıran. Grubun şarkılarını yazan, onları seslendiren, gitar ve bas çalan Lenny Wolf'un karizmatik liderliği ve en mühimi, Robert Plant'i andıran ses rengi de tartışmalara yol açıyordu. Kingdom Come'ı sevmektense, Led Zeppelin'e benzerliğinden dolayı ondan nefret etmek bazı rock yobazları için daha kolaydı. Hatta "Kingdom Clone" diye dalga bile geçtiler. Oysa "taklit" kelimesi Kingdom Come'ın Zeppelin benzerliği için kulanılacak en son kelime bile değildi.


Kingdom Come'ı dinlemiş veya duymuş çoğu kişi, onlarla ilk kez Get It On sayesinde tanışmıştır. Get It On ise, biriyle tanışmak için mükemmel bir seçimdir. Radyoda duyup, "bu şarkı böyleyse bunlar albümlerinde taş taş üstünde komamışlardır kesin" diye düşündürdüğünü hatırlarsınız. Ne olduysa ondan sonra olur, kaşıntı tutar ve sabır(sızlık)la albümü (kaseti) beklemeye başlarsınız. Paranızı ayırmış, aldıktan sonra albümü dinleyeceğiniz ortamı bile tasarlamışsınızdır. Ve o gün gelir. Kasetin A yüzünden dinlemeye başlarsınız. Living Out Of Touch diye bir şarkı sizi kapıda kaşılar ki, "ben olsam Get It On'u A1 yapardım" fikri uçup gitmiştir. Living Out Of Touch da en az onun kadar kıvrak, aksak ve harikuladedir. Pushin' Hard ortalığı daha da ısıtır. Yavaştan grubun progressive potansiyelinden de ipuçları sunar. Isınan ortalık, belki de hard rock tarihinin en kalp kıran şarkılarından biri olan What Love Can Be ile cayır cayır yanmaktadır. Blues altyapı, slow rock formatının en acımasız yanıyla bütünleşmiş, Wolf'un olağanüstü vokaliyle bir şarkı kılığına girmiş aşk acısı adeta. Olmazsa olmaz gitar solonun güzelliğine ne desem boş. Zaten tutup şu albümü kelimelerle anlatmaya çalıştığım için kendime de kızmıyor değilim.

Sıradan gidiyorsak, sırada 17 adlı 5:30 dakikalık şaheserden söz edeceğiz ki, bu noktada pes etmem gerekir aslında. O kadar rockçı çıkıp Led Zeppelin'in progressive, psychedelic vs. yönlerinden etkilendiğini falan söyledi, hiçbiri de çıkıp 17 gibi bir şarkı yapamadı. Yaptıysa da ben duymadım. Hipnotize eden bir davul-bas ortaklığının insanı yerine göre davul derisi gibi geren gerilimli havası büyüleyiciydi, hâlâ da öyle. The Shuffle ile kapanan ilk yüz, genelde A5 için öylesine yer tutsun hesabı yapılmış şarkıların aksine, 17'in gerilim bulutlarını az da olsa dağıtan hareketli yapısıyla iç ısıtan, albüm kalitesinden ödün vermeyen bir beste. The Shuffle aynı zamanda kasetin ilk yüzünün bitişi ve harika bir ikinci yüze geçişin habercisi.

Albümün ayak seslerini ilk duyuran Get It On, ölümcül riffleri, taş gibi altyapısı, biraz da hınzır havası ve harika finaliyle albümün asi çocuklarından. Ardından gelen Now Forever After, kolayca Get It On'u biraz eğip bükerek başka bir şarkı yapılabilmesi fikrini elinin tersiyle itip, adeta yepyeni bir tutkuyla kusursuz bir pop rock iklimi yaratmakta. Buram buram ustalık, tutam tutam coşku aşılıyor. Hideaway, albümün her anına sinmiş o "killer bass" kılavuzluğunda keyboardların kattığı hafif ürpertiyle şovunu yapan bir başka şarkı. Akustik Loving You için kelimelerin nefesi yetmez. Öylesine bir epik doku hakim ki, şarkının esir alış biçimi, insafsız nakaratıyla bir özgür bırakma haline geliyor. Perdeyi kapatan Shout It Out, tıpkı ilk yüzün kapanışını yapan The Shuffle gibi yüzeyde fazla özellik taşımıyor görünmesine rağmen, takım oyununu bozmayan oyuncular gibi işini bilir bir adrenalin salgılıyor. Rüzgârın savurduğu ritm gitar, her şarkıdaki gibi rifflerine sadık şekilde devasa açık alanlara hitap eden üstünlüğüyle şarkılara kol kanat geriyor. Hiç istemesek de albüm bitiyor.


Kingdom Come albümünden bir sene sonra çıkan In Your Face, bu albüme en fazla yaklaşanıydı kanımca. Yine de Kingdom Come olabilmesi için fırınlar dolusu ekmek yemeğe ihtiyacı vardı. Zaten sonrasında da çeşitli anlaşmazlıklar ve ayrılıklar yüzünden bir daha Kingdom Come gibi bir başyapıtın gelmeyeceği açıktı. Neticesinde yıllar aktıkça yaklaşık 10 albüm daha çıksa da, hiçbiri 88 ruhunu yakalayamadı. Şarkıları yine Lenny Wolf yazdı, yine onları bir vokal dehası gibi seslendirdi. Ama ilk albümleri ilk aşk gibiydi. Oradaki 10 şarkı gibisi çıkmadı, çıkamazdı da. Çünkü Kingdom Come albümünü özümsedikçe bir misyonu tamamladıklarını düşünmeye başlıyorsunuz. Bunun ilk albümde olmasına pek az rastlanır. Mesela Radiohead, Ok Computer ile Radiohead'in misyonunu tamamlamıştır bana göre. Ondan sonra gelen Radiohead şarkıları ne kadar iyi olurlarsa olsunlar bana bir getirisi yoktur. Artık şarkılar, albümler zamana oynamaya başlamışlardır. Oysa Kingdom Come albümü zamansızdır. Led Zeppelin'in tanrılardan ateş çalarken düşürdükleri küçük bir kor parçasını bulmuşlardır. O zaman yakan ateş, aynı ateştir. Yakar!

1. Living Out of Touch
2. Pushin' Hard
3. What Love Can Be
4. 17
5. The Shuffle
6. Get It On
7. Now Forever After
8. Hideaway
9. Loving You
10. Shout It Out

26 Ağustos 2010 Perşembe

Grant Lee Buffalo - Mighty Joe Moon


1963 Stockton, ABD doğumlu olan underground müzik adamı Grant-Lee Phillips, 90'ların en saygın isimlerinden biriydi. Hem underground olup, hem de popüler boyutlarda bir saygınlık edinebilmesi ayrı bir beceriydi. 1992'de kurduğu Grant Lee Buffalo ile Americana, indie rock, alt-country genlerini yansıtması sayesinde bu üretken ve hisli insanı tanıyabildik. İlk defa 1993 tarihli Fuzzy albümlerindeki (ki aynı zamanda ilk Grant Lee Buffalo albümüdür) Fuzzy şarkısıyla tanıdığım, ama nedense üzerine fazla düşme gereği duymadığım grup, bunun hesabını bir yıl sonra çıkardıkları Mighty Joe Moon ile sordular sanki. Grant Lee Buffalo'nun dört albümlük ömrü Haziran 1999'da sona erdi. Ve bu dörtlü içinde açık ara en iyi kabul ettiğim Mighty Joe Moon, kısa süren grunge çağının içinde filizlenmiş en ılık, tozlu, terli, tutkulu albümlerden biriydi. Hatta Americana, indie rock, alt-country türlerinden bahsedildiği vakit kefil olacağım ilk 5-10 albümden birisidir kesinlikle.

Mighty Joe Moon sadece grubun dört albümlük kariyerinin değil, aynı zamanda grubun dağılmasının hemen ardından 2000 yılında solo çalışmaya başlayan Grant-Lee Phillips'in 6 albümlük kariyerinin bile önünde bir çalışma bence. Tüm bu albümlerin bir noktadan sonra sıradanlaşmaya başlayan folk, country, gospel dokularını ustaca lehine çevirebilecek alternatif fikirleri olan, gerekli gördüğü yerlerde sertleşen, bu sertliği bilge bir akustiklikle yoğuran Mighty Joe Moon, herşeyden önce ruhu olan bir albüm. Çok geyik oldu belki ama her akustik-folk-country insanında bulunmayan bu ruh, müzik dinleme etkinliğini bir anda defalarca yaşanması gereken bir tecrübeye dönüştürebiliyor. Tamamını Phillips'in yazdığı 13 şarkı, tamamını bir an bile sıkılmadan dinlediğim, bazı anlarında zirveye çıkıp asılı kaldığım, düşerken de ağır çekimin dayanılmaz hafifliğine kapıldığım şahane bir albüm.
 
 
Grubu ilk defa dinleyenleri karşılayan Lone Star Song, sertliğiyle bir an "ben bunu dinlemek istemiyordum ki" duygusu yaşatma potansiyeline sahip olsa da, Mockingbirds ile buna hemen kurnazca yumuşatma potansiyelini de ekliyor. Aynı iklim It´s The Life'da daha olgunlaşmış şekilde sürerken birden açılıştaki sertliğe dönüş yaşatan Sing Along beliriyor. Fakat kendini bir şekilde akustik olarak dengelemiş Sing Along'un gerçek yüzü ve ruhu ikinci yarısında beliren nakaratında ortaya çıkıyor ki, şarkının tutkusu daha iyi anlaşılıyor o anda. Sadece bir dakika süren ve keşke extended version'u olsa dedirten Last Days Of Tecumseh, aslında Phillips'in benimki gibi dinleyici kaprislerini takmayıp kendi özgürlüğünü ve özgünlüğünü şarkılara akıtmayı sevdiğini gösteren işaretlerden. Demon Called Deception, Lady Godiva and Me, Drag gibi orta ve yavaş tempolu bestelerin alt. country koyuluğu paniğe yol açmasın. Artık dinleyici tarafından nasıl yapılıyorsa derinine inilmesi, bu şarkıların kendilerini kabul ettirebilecekleri gerçeğini de önlerine koyabiliyor.
 
Zaten albümün en iyilerinden biri olarak gördüğüm Happiness'ı uzun zaman önce House M.D'nin ilk sezon, 18. bölümünün finalinde (Babies and Bathwater) duyunca hissettiklerim, üzerine yeni şeyler eklenmiş duygu parçacıkları haline geldi. Ardından gelen Honey Don't Think de mutluluğu tuhaf bir hüzünle bütünleyip, sakince bir oraya bir buraya savuran türden serin bir şarkı. Tempolu Side By Side, sonuna sakladığı 1:40 dakikalık karanlık country outrosu ile bir başka güzellik. Ama finali yapan Rock Of Ages, işte o sözünü ettiğim ruhun en bariz yansımalarından biri. Kederini bu kadar ayakları yere basar şekilde yaşayan şarkılar yazabildiği için büyük bir müzisyen Grant-Lee Phillips... Tabiî basçı Paul Kimble ve baterist Joey Peters da kariyerlerindeki bu albümü torunlarına gururla bırakabilecekleri en önemli işlerden biri olarak görüyorlardır muhtemelen. Bilmeliler ki, böyle albümleri sadece onlar bırakmıyorlar torunlarına...

1. Lone Star Song
2. Mockingbirds
3. It's the Life
4. Sing Along
5. Mighty Joe Moon
6. Demon Called Deception
7. Lady Godiva and Me
8. Drag
9. Last Days of Tecumseh
10. Happiness
11. Honey Don't Think
12. Side by Side
13. Rock of Ages

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Sad Day For Puppets - Pale Silver and Shiny Gold


2006 Stockholm doğumlu gayet oturaklı bir indie grubu olan Sad Day For Puppets, gitarist Martin Källholm tarafından kurulmuş. Önce üç kişi, kısa bir süre sonra da beş kişi olarak yola koyulmuşlar. İlk EP'lerini çıkarmaları 2008'i bulmuş ki, çok olumlu eleştiriler alan Just Like A Ghost adlı 6 şarkılık bu EP'den Hush ve Big Waves single olarak çıkmış. Baktılar bu gemi yürüyecek, vakit kaybetmeden ilk albümleri Unknown Colors'ı aynı yılın sonlarına doğru sürmüşler meydana. Üstelik Hush ve Big Waves'i bu albüme koymayarak hazırcı davranmamış, müzik dünyasının ne kadar üretken ve kendine güvenli bir grup kazanmakta olduğunu söylemek istercesine sıfır şarkılarla ismini duyurmaya başlamış. Ardından Japonya ve İngiltere turneleri, yine birçok sözü dinlenir eleştirmen tarafından çok beğenilen Unknown Colors'ın başarısını üçe beşe katlamış. Ayrıca albümdeki Marble Gods, BBC 6 tarafından Haftanın Single'ı seçilmiş. İsveç'ten çıkan özel ve güzel gruplar kervanına biraz geç de olsa dahil edebildiğim Sad Day For Puppets, artık her ne pozitif eleştiri almışsa hepsini anasının ak sütü gibi helal yollardan almış düşüncesindeyim.

13 şarkılık Unknown Colors, müthiş bir albüm. İçine kapanık olduğu kadar ümitli, üzgün olduğu kadar kara bulutların ardından dev sütunlar yaratan güneş ışıkları kadar da mutlu sayılabilecek bir yapısı var. Biraz Sonic Youth'un melodikleşmiş, biraz The Cure'un indie kadın vokalli, biraz da Dinosaur Jr.'ın karanlık hâli sanki. Mother's Tears, Last Night, Marble Gods, All The Songs, Shiny Teeth and Sharpened Claws, Romans gibi ağır toplar yanında geri kalan tüm şarkılar, dinleyene ne hissettireceğini çok iyi bilen türden. Kimse bana ne hissedeceğimi söyleyemez diye büyük konuşmayın. Çıkar birgün Unknown Colors gibi bir albüm, savurur oradan oraya. Elbette bir miktar shoegaze alışverişinizin olması da gerekiyor ki kendilerini daha çok sevesiniz. Ama bazı akranları gibi shoegaze gezegeninin aşırı içedönük yapıları yerine daha melodik, daha kontrollü bir melankolik anlayışa sahipler. Tüm bunlar 2008'de olmuş, grup artık yeni albümlerini çıkarmış. Pale Silver and Shiny Gold, iki yıl aradan sonra nelerin değişip değişmediğini analiz edebilmemiz için bir fırsat. Belki de analiz manaliz etmeyip, iki yıl önceki keyfin bir benzerini yepyeni şarkılarla beraber yine çıkaracağımızın müjdecisi.


Pale Silver and Shiny Gold, fos çıkan bir müjde değil. Hatta Unknown Colors'ı birkaç gömlek aşmış bir albüm bile denebilir. Hem de kolalı cinsinden. Gerçi bu durum göreceli. Birgün ona, bir gün buna, ertesi gün her ikisine de bayılmanız mümkün. Stockholm'ün buz gibi soğuğunda kaydedilmiş olmasına rağmen, shogaze gibi gri bir türe poppy dokunuşlarda bulunarak "shinegaze" enerjisi yaratmışlar adeta. Sorrow, Sorrow ve Such A Waste gibi iki harika besteyle açılış yaptıktan sonra zaten gerisi çorap söküğü olarak geliyor. Shadows, Monster and The Beast ve Fuzzy Feather, grubun büyüsüne kendini kaptıranların hayran kalmaması zor şarkılarından. Beads ve First Time, karanlık bir peri masalından alınmış kısa pasajlara benzeyen iki balad. Tingle In My Hand, "böyle bir albüm acaba nasıl kapanış yapar" sorusunun doğru cevabı. Gerçi bütün cevaplar ortada. Sadece aklı ve kalbi açmak gerekiyor onlara.

Müzikal altyapının çift gitarlı, davullu, baslı yoğunluğunu pamuk gibi vokaliyle dengeleyen Anna Eklund, Unknown Colors'da ne ise yine o. Yani çoğumuza tipik gelen yumuşak İskandinav kırılganlığının, bu sertlikle kendini daha bir güçlü ifade ediş biçiminin vokale dönüşmüş hali. 60'lı yıllar pop vokallerine de selam olsun. Arkada gitarlar karşılıklı birşeyler konuşuyorlar (ki bunlar kesinlikle boş beleş sohbetler değil), bas ve davul da aynı doğallıkla onların konuşmalarına son derece uygun bir zemin hazırlıyorlar. Anna Eklund ise bu müziğe sevgili, anne, kızkardeş oluyor. Onsuz Sad Day For Puppets olmazmış gibi hissettiriyor. Pale Silver and Shiny Gold, onu hiç kimseler dinlemese bile veya kim dinlerse dinlesin, kendini şanslı varsayacağı nefis bir albüm olmalı. En üzgün günümüz böyle olsun kuklalar!

1. Sorrow, Sorrow
2. Such A Waste
3. Anne Says Pt. II
4. Shadows
5. Beads
6. Monster and The Beast
7. Touch
8. Fuzzy Feather
9. First Time
10. Tingle In My Hand

19 Ağustos 2010 Perşembe

K'naan - Troubadour


Somali/Mogadishu’nun iç karışıklıklarla çalkalandığı yılların içine doğan K’naan, hikâyesi filme alınacak kadar ilginç hayat yolculuğunu günümüze ulaştırmış bir hip-hop, rap müzisyeni. K'naan daha küçükken babası ekmek parası için Amerika'da taksi şoförlüğü yapmak üzere evi terk etmiş. Uzun süre orada kaldığından, arada sırada oradan yolladıkları arasında hip hop, soul plâklar da oluyormuş. Böyle böyle müziğe alışan, bir yandan da annesiyle beraber daha iyi hayat şartlarında, ölüm korkusu olmadan yaşayabilmek için sürekli vize almaya çalışan K'naan, o vizeyi nihayet 1991'de Kanada'ya almayı başarabilmiş. Annesiyle beraber mültecilerin yerleştirildiği Rexdale, Ontario'da yaşamaya başlamasıyla artık daha özgür biçimde ideallerini gerçekleştirme fırsatı bulmuş. İngilizce öğrenmiş ve rap yapmaya başlamış. Onuncu sınıfta okulu bırakıp, kendisini en iyi ifade edebileceğini düşündüğü Amerika'ya doğru iki yıllık bir yolculuğa start vermiş.

Kendisini ifade etmek, K'naan için Amerika'nın ve diğer büyük milletlerin Afrika üzerine oynadıkları oyunları mümkün olduğu kadar çok insana duyurabilmekten ibaretti daha çok. Direct Current Media adlı 18 ülkede faaliyette bulunan eğlence ve yardım amaçlı promosyon oluşumunun kurucularından olan Sol Guy ile tanışması K'naan için dönüm noktalarından birisi olacaktır. Bu sayede 1999'da Cenevre'de düzenlenen Birleşmiş Milletler'in kuruluşunun 50. yıldönümü konserinde kendine yer bulan K'naan bu organizasyonu, Somali krizini ele alış biçiminden hareketle Birleşmiş Milletler'in Afrika politikalarını eleştirme platformu olarak kullanmayı tercih etti. O gün dinleyiciler arasında olan Senegalli world music sanatçısı Youssou N'Dour, bu genç adamın hem performansından hem de cesaretinden etkilenerek onu bir albümüne konuk etti. Böylece daha geniş kitlelerce tanınmaya başlayan Kenan kardeşimiz, ünlü isimlerle çalışmış, birçoğunu meşhur etmiş bazı yapımcıların dikkatini çekmiş, artık albüm yapma kıvamına gelmiş.


K'naan ile ilk karşılaşmam tesadüftü. İnternette bulduğum öylesine bir mixtape albümde Voices At The Crossroads adlı bir şarkıyla karşılaştım. Direk Tracy Chapman'ın Crossroads şarkısının üzerine rap yapan tiz bir siyah vokal vardı. Hatta nakaratta Chapman'ın sesine bile dokunulmamıştı. Bu siyah ses, yılan gibi kıvrılan, bu sayede şarkıya ayrı bir dinamik katan lirikleriyle dikkat kesilmemi sağladı. Nakaratta da Chapman'ın vokali arasına girip "yürü be Tracy, kim tutar seni" şeklinde destek çıkıyordu. K'naan adını görünce merak edip CV'sine uzanayım dedim. Karşıma ilk olarak, bu şarkının da bulunduğu 2004 tarihli My Life Is A Movie albümü çıktı. İçinde Voices At The Crossroads gibi bir "hazır şarkıya rap" vardı. O da Massive Attack'in çok beğendiğim I Against I şarkısın altyapısına döşenmiş My Life Is A Movie parçasıydı. Orada K'naan'ın meramını biraz daha iyi anladım. Bu iki hazır üzeri vokal şarkıdan başka dikkatimi çeken olmadı zaten. Ama bu albüm daha çok lokal bir piyasa işi olduğundan, bir sene sonra çıkan The Dusty Foot Philosopher, K'naan'ın ilk albümü kabul ediliyor pekçok ortamda. Afrika müziğinden esintilerin hip hop ile buluşmasının şık örneklerini barındıran bu albüm, şıklığına rağmen çok fazla da içine almamıştı beni açıkçası. 2009 Şubat'ında çıkardığı Troubadour ile gerçek kalitesini ortaya koyana kadar.

Troubadour, şıktan öte, piyasada gangsta, popo ve rüküşlük edebiyatı yapan milyonlarca örneğin yerlere serdiği hip hop ruhuna itibar sağlamaya cüret eden bir olgunlukta. Zaten bu türün tanımı yapılırken "Conscious Hip Hop" ifadesi kullanılıyor çoğu kez. Lirikleri güçlü ve cesur olduğu kadar, ritme katkı sağlama kaygısı belirgin bir müzikallik de içeriyor ki, böylece sadece konuştuğunu düşünmüyor insan. Öbür türlü önüne gazete açıp g-funk zırvası üzerine ruhsuzca okuma yapma haline getirilen bir kolaycılığa da kaçılabilirdi. T.I.A, If Rap Gets Jealous, Fatima, ABC's, I Come Prepared, Bang Bang ve Dünya Kupası sayesinde tanıyıp bağrımıza bastığımız Wavin' Flag gibi kendini hip hop ile sınırlamayıp ona pop, reggae, rock baharatları serpmiş ki, hip hop temsilcisi olarak ırkçı davranmamış, kucağının açıklığını müzikal açıdan da doğru ifade etmiş. Bunları ifade ederken Chubb Rock, Damian Marley, Mos Def, Adam Levine (Maroon 5) ve Kirk Hammett da yanındaymış. Özellikle Metallica'nın gülü Hammett'ın gitarını ağlattığı If Rap Gets Jealous albüme adeta zirve yaptırmış. Bilinci açık bir hip hop'tan, tutkulu bir hard rock'a evrilen bu doğa harikası, The Dusty Foot Philosopher'daki versiyonundan on kat daha vurucu hale gelmiş.

Hip hop benim gözümde son zamanlarda fazlaca ayağa düşürülmüş bir müziğin gerçek yüzünü ortaya koyan K'naan gibi savaşçılarla biraz daha anlamlanıyor. Bu müzik yıllarca kendi ayağı üzerinde dürüstçe duran örnekler verdi, savaşçılar kazandırdı. Başka türlerle ilişkisi hayranlık uyandırdı. Kendi adıma rap ve hip hop'tan uzak durmayı hiç istemedim. Ama belli isimlerin dışında sadık olamadım. Ama saygı duyulması gerekenlere de saygıda kusur etmedim. "...and if rap gets jealous 'cause I rock heavy" dizelerine ihtiyacımız var neticede. Ve o dizeleri anlamlandıracak notalara, tavırlara, yol arkadaşlarına...

1. T.I.A
2. ABC’s (feat. Chubb Rock)
3. Dreamer
4. I Come Prepared (feat. Damian "Jr. Gong" Marley)
5. Bang Bang (feat. Adam Levine)
6. If Rap Gets Jealous (feat. Kirk Hammett)
7. Wavin’ Flag
8. Somalia
9. America (feat. Mos Def & Chali 2na)
10. Fatima
11. Fire in Freetown
12. Take a Minute
13. 15 Minutes Away
14. People Like Me

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Stone Parade - Stratosphere


Sydney beşlisi Stone Parade, 2008'de çıkardıkları Chase The Setting Sun albümlerinin ardından ikinci göz nurları Stratosphere ile alternative rock ortamındalar tekrar. İsimleri sıkıcı Amerikan meslektaşlarını anımsatsa da, bildik alternative rock kaidelerini yemiş yutmuş, bunları kendi yazdıklarına da yedirmeyi başarmış bir grup Stone Parade. Kendi yazdıklarındaki kendine özgünlük sayesinde Paper Tongues, Dead Letter Circus, [sub]Nova gibi bana göre 2010 yılının alternatif sahnesinde fark yaratmış heyecan verici isimleri arasında bir yere sahipler. İrlandalı solist Greg Byrne, Ermeni asıllı gitarist Alex Qasabian, İskandinav davulcu Billy Handley ve Sydney'in bağrından yetişmiş Kevin (gitar) ve Mark (bas) Fouche biraderler, Stone Parade'in bu farklı karakterinin oluşmasında ya da en azından şarkı yazımında benimsenen farklılığı sunmasında etkilidir mutlaka.

88'den beri birlikte müzik yapan Fouce kardeşlerin uyumu, öteki grup üyeleri tarafından da özümsenmiş olacak ki, karşımızda sanki ilk yıllarında birkaç acemi işi rock albümü yapmış, ama gerçek kıvamını yeni yeni bulmaya başlamış 7-8 albümlük mazisi olan bir grup duruyor. Stratosphere, pop rock ile melodik hardcore arasında onlarca durağa sahip alternative rock türü ile sık sık oynaşmayı seven rock dinleyicisi için farklı damak tatları sunmaya aday bir albüm. Albümün açılışında yer alan Paranoia, swing gibi başlayıp gittikçe sertleşen bir boogie'ye dönüşüyor. Bir ara durulup psychedelic bir fragman verip sonra aynı sertlikte boogie'sinin üstüne uzun bir solo döşeyerek finali yapıyor. Üstelik bunların hepsini 3:36 dakikada yapıyor. Tam albümün tamamının da bu minvalde ilerleyeceğini düşünüp keyiflenmişken, yağsız kemiksiz tarafından sıkı bir radyo hiti havası yayan Mr. Spaceman çıkıyor ortaya. Üçüncü şarkı Children Of The Lost Empire ise gerçekten kaliteli bir grupla vakit geçiriyor olduğumuzu kanıt kanıt kanıtlıyor.

Yine albümün parlak yıldızlarından Stratosphere, enerjisini yansıtmayı çok iyi başaran, nakaratıyla da ayrıca hoş bir yan enerji yakalayan Young Blood, utanmasam "trip rock" diyeceğim dijital vokalli downtempo The Outsiders, progressive kapanış August Tide ve bana Coldplay ile Incubus buluşmasını andıran birkaç şarkı daha albümü renklendiriyor. Grubun ilk albümü Chase The Setting Sun'ı da dinledim ama bana hiç de Stratosphere'i yapan bir rock grubunun ilk albümü gibi gelmedi doğrusu. Vasatın üzerine çıkamamış, altına düşmeye de ramak kalmış, finansal ve teknik yönlerden arkasını sağlama almış, eli gitar, bas, davul tutan her gencin az çok altından kalkabileceği bir albümdü sanki. Oysa Stratosphere, gerçek olgunlaşmanın ikinci albümden itibaren yaşanabileceğinin, vasatın üzerindeki bulutlardan aşağı bakarken hiç şımarmadan da adam gibi modern rock şarkıları yazılabileceğinin kanıtı gibi adeta.

1. Paranoia
2. Mr. Spaceman
3. Children Of The Lost Empire
4. Black Dove White Heart
5. Stratosphere
6. Recovery
7. Young Blood
8. The Outsiders
9. Indian Wolves
10. Desert Rain
11. 6th Thunder: The Final Voyage
12. August Tide

13 Ağustos 2010 Cuma

Chief - Modern Rituals


Evan Koga (vokal/gitar), Danny ve Michael Fujikawa kardeşler (vokaller/gitar ve davul) ile Mike Moonves (bas) dörtlüsünden oluşan Chief, debut albümleri Modern Rituals'ı çıkarmak için Ağustos sıcağını tercih edenlerden. Yine öylesine rastladığım ve yine yılın en iyilerinden olduğu düşüncesiyle sonlandırdığım bir albüm. İlk albümlerinde bu kadar iyi olduklarını, sonraki albümleri için sabırsızlandığımı düşündüğüm bazı grupların ikinci albümlerinde hüsrana uğradıklarını bildiğimden temkinli konuşmaya çalışacağım. Ama Chief'in duygu yüklü harika indie rock tınıları bu temkinlilik halini bir kenara, bünyeyi de bu güzel müziğe bırakmamı fısıldıyor kulağıma adeta. Chief dörtlüsü New York Üniversitesi'ndeki misyonlarını tamamlayınca memleketlerine dönüp, geçen yıllar boyunca eteklerinde biriktirdikleri taşları Modern Rituals için dökmeye başlıyorlar. O taşlar ki, 11 adet şarkıdan fışkıran hüzünlü ama müzikal olarak dimdik ayakta duran sound binasını şekillendiriyorlar.

Hepsi okumuş çocuklar ama aynı zamanda çok duygusallar. Öyle ki, lirik yönden adeta duygusal hatalar, beklenmedik hayalkırıklıkları, terk eden sevgililer üzerine bir konsept albüm yapmışlar. Bunun müziğe yansıması çok daha etkileyici boyutlarda. Hata, duygu, sevgili, terk, şu bu derken akıllara Tindersticks yoğunluğunda, Nick Cave boyutunda bir sound düşmesin. Dinledikçe birçok referans kafalarda dönebiliyor. Ama referanslar dönüp dolaşıp soluğu kürkçü dükkânında alıyorlar. Peki orası neresi? Indie rock kanalından pop rock ve folk semalarına öpücük yollayan, akustik ve elektrik gitarların içiçe geçmişliğine rağmen birbirlerinin sıralarını içgüdüsel olarak bildiği, ona göre nerede konuşup nerede sustuklarını da o içgüdüye dayadıkları ahşaptan yapılma bir müzik müzik dükkânı. Herşeyin özünde spontane bir samimiyet ve içe dokunan bir melankoli yatmakta. Eğer kitabınızda öyle bir duygu yatmaktaysa, folk rock nostaljisi de yaşattığı söylenebilir Chief'in... O ahşap rafların arasında Fleet FoxesDrive-By Truckers veya eskilerden Neil Young (ama daha çok Crosby, Stills, Nash & Young klasında) ve hüzün dozu pop kalıbından sapmış The Beach Boys plâkları da bulunmakta.


İnsan bir albümü sevmeyegörsün. Los Angeles'ta yazılıp kaydedildiği, yapımcılığını ise Grammy winner insan Emery Dobyns'in yaptığı gibi gereksiz bilgileri bile eklemek istiyor. Biraz da şarkılardan bahsedelim. Aslında isim vermeden bahsettik bile. The Minute I Saw It, Stealing, This Land, Wait For You gibi öyle yolda yürürken rastlayamayacağınız enfeslikte ve ahşaplıkta şarkılar hemen dikkatimi çekmişti başlarda. Ama Modern Rituals'ı kulağıma zerk ettikçe gözlerim açıldı. Aşağı düşmek için sabırsızlanan 11 tane sonbahar yaprağı gördüm. Düşerken havada süzülmenin anını ve tadını yaşayan 11 yaprak. Muhtemelen dinleyiciye de o anı ve tadı yaşatacak. Yere düştüğünde ise yolda yürüyen yaşlıların, çocukların, sevgililerin ayaklarına dolaşacak. Bastığı zeminde o yaprakların yumuşacık varlığını hissederek içi huzurla dolanları hüzünlü de olsa hayata bağlayacak. Çaldıkça ağlayacak, dinledikçe dayanacak...

1. The Minute I Saw It
2. Nothing's Wrong
3. Wait For You
4. This Land
5. Breaking Walls
6. In The Valley
7. Stealing
8. You Tell Me
9. Summer's Day
10. Irish Song
11. Night & Day

7 Ağustos 2010 Cumartesi

The Superimposers - Sunshine Pops!


2004 civarlarında Dan Solo (vokal, gitar, bas, perküsyon, recorder) ve Miles Copeland (vokal, fender rhodes, piyano, perküsyon, kazoo) tarafından kurulmuş olan The Superimposers, 2010 albümü Sunshine Pops!'a gelene kadar üç albüm çıkarmış bir ikili. Özellikle ses tasarımı okumuş ve tuhaf isimli avant-garde müzisyenlerle fikir alışverişinde bulunmuş Miles Copeland'ın ağırlığını hissettirdiği Sunshine Pops!, beklenildiğinin aksine akademik kafa şişirmelerden ziyade müzik öğrencilerinin albümü gibi. Bu da şikâyet edilecek bir durum değil tabiî. Gerçi bu durumun da yer yer kafa şişirici etkileri yok değil. İsmiyle müsemma 60'lar sunhine pop'undan etkilenen, hatta çoğu kez etkilenmeyip direk sunshine pop olan şarkılar yazan grup, koyu ve ıslak Londra'dan çıktığı halde içinde "beach", "sun", "sea" kelimelerinin bolca geçtiği, sadece sözlerden değil, müziğinden de yaz konseptini benimsemiş bir albüm sunuyor.

Ne var ki, ya o 60'lardan fazla etkilenmiş ve grubun gerçekte ne olduğunu görmemizi engelleyen sound, ya da bu etkilenimi kendi lehine çeviremeyen şarkı yazımları yüzünden birtakım ıskalamalar yaşatabiliyorlar dinleyene. Sitar, marimba, kazoo gibi egzotik çalgıların, ba ba ba, dü dü dü geri vokallerin kattığı sevimliliğe laf yok. Kaldı ki, bütün gün sıcaktan ensesinde omlet pişirmiş bünyelere sıcak bir yaz tatili akşamı geçirteyim niyetine sahip olduğu hissedilen bu egzotizm, içinde kendine has unsurlar taşımayı adeta elinin tersiyle itmiş gibi geldi bana nedense. Bu da hiç hoş değil. Mesela Where Do You Go? ile iyi başlayan bir albümün Little Miss Valentine'a neden ihtiyacı olsun? Seeing Is Believing'de taşıdığı "bildik ama sevdik" pop potansiyelini neden yaklaşık dört dakika süren The Harbour Mystery uyuşukluğuyla heba etsin? Zaten albümün sonlara doğru iyice tempo kaybedip, sıradan bir soul işine dönüşmesi olayın sonunu belli etti. Yarı yarıya iyi bir albüm diyeceğim ama dokuz şarkı olduğundan, sadece dört şarkısını beğendiğim bir albüm oldu Sunshine Pops!. The Superimposers'ın, genele yaymadığı bu negatifliğinden ötürü bir çırpıda buruşturulup atılacak bir grup olmadığı kesin. Belki bazılarının o uyuşukluğa ihtiyacı bile vardır.

1. Where Do You Go?
2. Little Miss Valentine
3. Seeing Is Believing
4. The Beach
5. The Harbour Mystery
6. Tumbledown
7. Four Leaf Clover
8. Sometimes
9. Would It Be impossible

3 Ağustos 2010 Salı

The Silver Seas - Chateau Revenge!


Country müziğin harman olduğu Nashville'de 2007 yılında kurulmuş olan The Silver Seas, ikinci (bir de piyasaya sürmedikleri üçüncü albümleri olduğu şehir efsanesi var) albümleri Chateau Revenge!'i, ilk albüm High Society'den üç yıl sonra dolaşıma sokarak, benim gibi onları ilk kez dinleyenlere hoş anlar tattıran bir indie pop grubu. Önceleri The Bees adıyla bilinen grup, High Society'de yer alan Catch Yer Own Train parçasını Breaking Bad dizisinin soundtrack albümüne de sokabilmiş. Aslında iki albümlük geçmişlerine rağmen The Silver Seas dörtlüsü underground camiada Death Cab For Cutie gibileri kadar olmasa da tanınan bir isim. Dörtlünün tuttuğu köşelerin hakkını veren uyumları, ferahlatıcı melodilere sahip şarkıların olgun havasını indie dinleyenlere solutmaya vâkıf denebilir. Öyle ki, 12 şarkılık albümün ilk şarkısı Another Bad Night’s Sleep ve ardından gelen Jane'in güzelliği kulaklarımı fena halde büyülediğinden midir, bu iki şarkıyla bile onların iyi bir grup oldukları fikrine peşin hüküm verebilirim diye düşünmedim değil.

Country müziğin harman olduğu Nashville'de 2007 yılında kurulmuş olan The Silver Seas, country müziğe prim vermeyen, ama country olgusunun denize nâzır indie pop/rock kenarından güzel bir yer tutmuş gruplarından birisi. Another Bad Night’s Sleep ve Jane lezzetleri yanında başka tatlar da bulunmakta. Üstelik indie sıfatına sahip birçok grupta bulunmayan bir özellik olarak, çeşitli tür ve isimleri andıran (taklit etmeyip dürüstçe andıran) şarkılar yazmışlar. Herhangi bir The Rolling Stones albümünde yer alan oldskool tabirle "A4" tipi bir orta tempo rock şarkısının indieleşmiş versiyonuna benzeyen What's The Drawback?, melodik özü ve geri vokalleriyle The Beach Boys plajlarından kumlar serpen Candy,  70'ler funk sahnesinden fırlamış havası estiren harika What If It Isn't Out There? ile, yine birçok indie grubun beceremediği türden kaliteli pop/rock deneyimleri sunan Home & Dry ve Help Is On The Way, benim açımdan albümün en ışıltılı anlarını oluşturuyor. 12'de 7 saymış olsam da, kalan 5 için de gayet pozitif duygular beslemekteyim. Bu da demektir ki, Chateau Revenge! ile geçireceğim daha nice güzel dakikalarım olacak, The Silver Seas'i de bahsi geçtiğinde sevgi ve saygıyla anacağım.

1. Another Bad Night's Sleep
2. Jane
3. The Best Things In Life
4. What's The Drawback?
5. Somebody Said Your Name
6. Home & Dry
7. From My Windowsill
8. Candy
9. What If It Isn't Out There?
10. Help Is On The Way
11. Those Streets
12. Kid