25 Ekim 2011 Salı

Amores Perros (OST)


İnsanların terör, deprem, trafik yüzünden bozuk para gibi harcandığı, işin kötüsü bazılarının buna sevindiği, masum insanların, gencecik askerlerin, küçük bebeklerin bile bedel ödemek zorunda olduklarının utanmadan ima edebildiği, birilerinin "kınıyoruz", "ayıplıyoruz", gereği yapılacaktır", "herşey yolunda" gibi avuntuları sürekli önümüze sunduğu zor zamanlar yaşıyoruz. Müzik dinlemek bile istemediğimiz anlar olabiliyormuş. Amores Perros müzik albümünün şu söylediklerimle görünen hiçbir alâkası yok. Sadece müzik dinlemek istemediğim o anlardan sonra dayanamayıp oyalanmak için seçtiğim bir soundtrack (o anlardan sonra özellikle bir soundtrack dinleme ihtiyacı oluyor genelde) sadece. Belki böyle bir ruh halini daha da koyultacak ama ağlayan, öfkeyle bağıran, dik durmaya çalışan ve artık gülen yüzü fotoğraflarda kalacak yüzlerce binlerce insan suretine mükemmel fon oluşturabilecek albümlerden biri olur diye seçmiştim aslında. Oysa birkaç şarkı ve Gustavo Santaolalla'nın kısa temaları dışında gayet neşeli, hatta kurtlu bir albüm çıktı. Halbuki Amores Perros'un müzikleri aklımda hiç de böyle kalmamıştı.

Guillermo Arriaga'nın yazıp Alejandro González Iñárritu'nun yönettiği 2000 tarihli Amores Perros, üç dramatik hikâyeyi ayrı ayrı işleyen, sonra da onları ilgili ilgisiz küçük ayrıntılarla birbirine bağlayarak insan hayatının bağlı olduğu pamuk ipliklerini, yaptıkları seçimleri, umutlarını, hayalkırıklıklarını, ödemek zorunda kaldıkları bedelleri ve yanlış zamanda yanlış yerde olmayı seslendiren bir filmdi. Müzik albümü ise 2 disk, (minik tema geçişlerini de sayarsak) 30 şarkıdan oluşan bir yolculuk. Rock, punk, bossa nova, hip-hop, pop rock ve folk şarkılarının buluştuğu bu mecranın hatırla(yama)dığım kadar hüzünlü olmaması onun suçu değil elbette. Peki bu bir suç mu? Değil ama şu an ihtiyacım olan 21 Grams veya Diarios de Motocicleta albümleriydi sanırım. Yanlış geldim. Zira benim aradığım, açılışta yer alan Tema Amores Perros hüznüydü. Yoksa Café Tacvba çok iyi bir grup, Nacha Pop'un Lucha De Gigantes'i, Titán'ın Corazón'u bir harika, Madridli Dover ve Meksikalı Moenia geçmişine bakılası gruplar.

Çok beğendiğimiz bir filmin yine çok beğendiğimiz müzik albümü hakkında sorulduğunda "hmm, evet çok sağlamdır" dediğimiz halde bu kadar az şey, hatta yanlış izlenimler edinmiş olmamız da ilginçtir. Çoğul konuşuyorum çünkü benim Amores Perros'u efkârlı bir albüm gibi hatırlayıp uzun bir aranın ardından geri dönüşümde yaşadığım şaşkınlığı, başkalarının hüzünlü olduğunu düşündüğü Dirty Dancing'de (içinde "dancing" var bir de!) ve gelmiş geçmiş en kötü filmlerden biri olarak gördüğüm Fear & Loathing In Las Vegas'ın enfes soundtrack seçkisinde yaşayanlar var. O zaman bunca laf edeceğime direk 21 Grams veya Diarios de Motocicleta odaklı bir yazı yazıp, çalkantılı ve hüzünlü gündeme şiirsel giydirmeler, öfkeli çıkartmalar yapabilirdim. Gücüm yetmedi. Daha kısa bir yol aradım. Bunları bu güzelden de öte albümle dile getirmek istememin belli bir sebebi de yok. Belki zorlasak bu zorlu, yılgın, nefret dolu gündeme ve onun aktörlerine (doğal afetleri suçlayanları da bu aktörlere dahil edersek) olan isim benzerliğinden birşeyler çıkarabiliriz. Bu durumda Amores Perros pek uymuyor tabiî. Ama en güzelini (nasıl olduysa!) filmi zamanında Türkçe'ye çevirenler bulmuş. "Paramparça Aşklar ve Köpekler!"

Disc 1

1. Gustavo Santaolalla - Tema Amores Perros
2. Control Machete - Sí señor
3. Nacha Pop - Lucha de gigantes
4. Gustavo Santaolalla - El afiche
5. Celia Cruz - La vida es un carnaval
6. Gustavo Santaolalla - Memorias
7. Titán - Corazón
8. Gustavo Santaolalla - Quiebre, fuego y revelación
9. Illya Kuryaki & The Valderramas - Coolo
10. Gustavo Santaolalla - Un amor encontrado
11. The Hollies - Long Cool Woman (In a Black Dress)
12. Los Del Garrote - La cumbia del garrote
13. Gustavo Santaolalla - Chivo Groove
14. Banda Espuela De Oro - Dame el poder
15. Gustavo Santaolalla - El apartamento
16. Control Machete - Pesada
17. Gustavo Santaolalla - Tema Amores Perros + Atacama
18. La Fiebre - Lucha de gigantes

Disc 2

1. Julieta Venegas - Me van a matar
2. Café Tacvba - Aviéntame
3. Café Tacvba - Dog:God
4. Illya Kuryaki & the Valderramas - Stop, muerte
5. Zurdok - Una vez más
6. Control Machete - De perros amores
7. Dover - Love Is a Bitch
8. Bersuit Vergarabat - Perro amor explota
9. Ely Guerra - Dime cuándo comenzó el dolor
10. La Fiebre - Tienen el odio enjaulado
11. Moenia - Lado animal
12. Banda Espuela De Oro - Que arañan las entrañas

20 Ekim 2011 Perşembe

Planet Funk - Non Zero Sumness


Yeni neslin Toto Cutugno, Adriano Celentano, Eros Ramazotti gibi isimleri Juventus'lu futbolcular sanma olasılığı, milenyum başından itibaren Planet Funk'ın İtalyanların electro pop dünyasına en önemli armağanlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 2011 tarihli The Great Shake ile hâlâ aktif müzik hayatlarına devam etmeleri de ayrıca sevindirici. Bu albümü dinlerken yeni bir grup dinlediğimi sandığım, fakat yaptıkları donanımlı müzikle tecrübelerinin farkına vararak geçmişlerine baktığım Planet Funk'ı aslında daha önce tanıdığımı anladım. Bunu anlamama vesile olan ise çok önemli iki pop bestesiydi: The Switch ve Paraffin... Her ikisini de önce radyolarda duyup beğendim, ardından da hiç çıkarmamak üzere şarkı klasörüme koydum. Ama bu şarkıların da bir albümden çıkmış olabileceği gerçeğini o günün şartlarında dikkate alamamıştım. Yıllar sonra The Great Shake'e rastlamam, onu beğenmem ve sahiplerinin geçmişlerine dönme isteğim sayesinde çok sevdiğim, hâlâ sıkılmadan dinlediğim bu iki şarkının ait olduğu 2002 tarihli Non Zero Sumness albümüne nihayet kavuştum.

1999 yılında Campania, İtalya'da kurulan Planet Funk, 6-7 civarında elemana sahip olması yanında sık sık konuk vokalistlerle de dantel gibi işlenmiş pop, dance, electronic, house gibi akraba türleri bayramlaştıran bir müzik yapıyor. Bana yaz mevsimini hatırlatan şarkıların listesini yapacak olsam ilk beşte soyunduracağım The Switch ve karizması yüksek pop besteleri listesi yapacak olsam ilk onbirde forma giydireceğim Paraffin dışında albümde aynı zamanda single olarak çıkmış Chase The Sun (ki kendisi özellikle İngiltere liglerinin stadyum gözdelerinden biriymiş), Inside All The People ve Who Said (Stuck In The UK) de bulunmakta. Bu kadarla kalsa iyi. Single olmadığı halde radyoları şenlendirecek derecede klas, zekâsını hissettirecek derecede de progressive pop döngüsüne aynı bedende sahip Where Is The Max, Under The Rain ve The Waltz parçaları albümü daha da şenlendiriyor. Farklı vokal renkleriyle, normalden biraz uzun, bazen birazdan biraz daha uzun süreleriyle ve en mühimi elit bir elektronik altyapı tasarımlı nitelikli atmosferiyle Planet Funk, el üstünde tutulası bir grup.


Grubun bu harika ilk albümü, Planet Funk'ın gelip geçici bir heves olmadığını sezdirirken, üç yıl sonra The Illogical Consequence ile bir başka harikanın daha önünü açtı. Tıpkı Non Zero Sumness gibi bu da hem bir hit deposuydu, hem de grubun çağdaş, kişilikli, temkinli ve tutkulu duruşunu iyice tescilledi. Stop Me, The End, Everyday, Come Alive, Laces, Tears After The Rainbow diye saya saya 13'ü bulacağım şarkılar, geç de olsa Planet Funk'ı gözümde daha yükseklere taşıdı. Bu adamlar bundan sonra asla kötü albüm yapmamışlardır herhalde derken nazar değdirmiş olacağım ki 2006 tarihli Static albümlerinde ilk iki bombanın şiddetini bir türlü hissedemedim. Uzun bir aranın ardından 2011'de çıkan ve tersine doğru ilerleyen Planet Funk diskografisi maceramın ilk durağı The Great Shake ise Static'in (gözümde) biraz düşürdüğü grafiğini, ilk iki albümün olağanüstü kalitesinin biraz altında kalmak suretiyle tekrar yukarı fırlatan nitelikte. Onun da All Your Love, The Great Shake, Live It Up, Another Sunrise gibi lokomatiflerle demlendikçe daha güzelleşeceğine eminim.

Aslında bu yazının ana konusunu seçerken Non Zero Sumness ile The Illogical Consequence arasında epey zorlandım. Geçmişimde iz bırakmış olan Paraffin'in, özellikle de ne zaman dinlesem bende azgın dalgalar arasında (sanki çok iyi biliyormuşum gibi) sörf yapıyor duygusu yaratan The Switch'in ve diğer parçaların demlenmiş lezzetleri sayesinde burun farkıyla Non Zero Sumness galip geldi. Şayet benim gibi 1-2 şarkıyla kendilerini ıskalamış veya henüz hiç tanımamış olanlar varsa, Planet Funk ritmini yakalamak için hiç geç sayılmaz. Hem dans etmeyi, hem de elini şakağına koyarak dans parçaları dinlemeyi sevenleri mest edeceğine dair bahse girme iskini bile göze alabilirim.

1. Where Is the Max?
2. Chase the Sun
3. All Man's Land
4. The Switch
5. Inside All the People
6. Under the Rain
7. Paraffin
8. Piano Piano
9. Tightrope Artist
10. Who Said (Stuck In The UK)
11. The Waltz
12. Rosa Blu

12 Ekim 2011 Çarşamba

Deep Cut - Disorientation


Londra kökenli Deep Cut, şarkı yazarı ve müzisyen Mat Flint önderliğinde 2006'da kurulmuş gürültüsever bir beşli. Ama işin adı shoegaze olunca bu gürültünün kuru olmadığını söylemeye gerek kalmıyor. Özgeçmişinde 1993 tarihli tek albümüyle Revolver grubunda gitar çalıp şarkı söylemek, 1995-2005 arasında Death In Vegas'ta bas çalmak bulunan Flint, hobi haline getirdiği grup değiştirme işine şimdilik son vermiş görünüyor. Zira eşi Emma Bailey'nin vokal yaptığı, kardeşi Simon Flint'in bas çaldığı, Death In Vegas'ta birlikte çalıştığı dostu Ian Button'ın davul çaldığı (bu arada Button, Death In Vegas'ta gitar çalmış), yine sevdiği dostu Pad Bailey'nin ikinci gitarı üstlendiği Deep Cut'ı uzun süre değiştirmez herhalde. Eş, dost, kardeş hep birarada ikinci albümleri Disorientation ile Deep Cut'ın kalıcı bir grup olacağını hissediyoruz.

2009'da çıkan ilk albüm My Thoughts Light Fires, tüm yetkinliğine rağmen shoegaze veya noise pop'a çalan indie rock adına her yerde bulunabilecek, pek de iz bırakmayacak türden bir albümdür kanımca. Ama 2011'e öyle bir bombayla giriyorlar ki, yılın en iyilerinden olması bir yana, bugüne dek dinlediğim en sağlam shoegaze veya noise pop'a çalan indie rock albümlerden biri aynı zamanda. Evet, tür aynen korunmuş, hatta çok iyi bir prodüksyonla sound iyice cilâlanmış, yer yer DJ alet edavatları kullanılmış, kaliteye yardım ve yataklık eden klavye numaraları çekilmiş. Fakat en önemlisi, kendi ayakları üzerinde duran, dinleyiciyi kendine yabancılaştırmayan (burayı açıklamak gerekirse, "şarkı" foratında shoegaze dinlemek üzere albüme uğramış dinleyiciye istediğini veren diyelim), bilinci çakırkeyiflikle iyice açılmış bir albüm Disorientation.


12 şarkının bazı promosyon kazı-kazanları misali boş olmaması, üstelik doluların da sırf iş olsun diye konulmuş hediyeler değil, benim için direk büyük ödüller gibi olması çifte mutluluk yaşattı: Şahane bir grup ve şahane bir albüm! Olması gereken pop yönüne sonuna kadar sahip çıkan kaotik ve epik shoegaze anlayışları beni benden aldı diyebilirim. Kaotik ve epik yönlerini kontrol altında tutuş biçimleri de ayrı bir hayranlık vesilesi. Zira kaotik olayım derken yersiz gürültü, epik olayım derken de yapışkan bir romantizm suçu işleyebilirlerdi. Oysa aslında müthiş bir zekâ ile tasarlanmış şarkılar yazmışlar. Şöyle ki, sanki zamana oynar gibi sürekli tekrar eden melodiler veya vokal partisyonları aslında şarkıları dinleyiciye esir etme misyonu taşıyor. Sonra dinleyici o esirlerden sıkılıp salıvermeye karar verdiği anda tekrar devreye girip tutuksuz salıverme işlemini bizzat kendileri gerçekleştiriyorlar. Bununla yetinmeyip, bazılarını bilerek serbest bırakmayarak ters köşe yapıyorlar ki, benim için zekâ seviyesini belirleyen unsurlardan biri de bu ters köşenin kendisidir zaten. Yani psychedelic takıldıkları anlarda bile enerjisini yitirmemiş döngüleri bilinçli biçimde şarkıların omurgası haline getirerek şarkılardan ve albümden soğutmuyorlar.

Aksak ritimlerinin tekinsizliğini şarkının tamamına aksak etmiş Inner Star ile açılan albüm, Dead Inside Your Heart'ın müthiş pop enerjisiyle şerit değiştiriyor. Emma Bailey'nin tasarladığı sözler ve onların şarkının armonisiyle olan sıkı uyumu belki de yılın en acı/tatlı hitlerinden birini sunuyor huzurlara. Next Disaster sert seviyor. Hemen arkasında beliren Magazine, yemeyip yanında günlerce yatacağım türden bir shoegaze-hop icâdı sanki. Out Of Nothing'e de böyle bir yakıştırmadan pay verebiliriz. İkisi de birbirini döver. Hazır böyle bir icattan söz etmişken Something's Got To Give'e de shoegaze'n roll demek geliyor içimden. Baştan sona gerilimli bir shoegaze punk olan Makes Me Wanna, dinamik yapısıyla albümün lokomatiflerinden The Letter, akustik dream pop nefasetini akıcı bir orta ritimle buluşturan Cruel Reminder ve tempolarını sabit tutup yol şeritleri döngüselliğinde etrafa saniyelik bakışlar atmaktaki iki şarkı Decision Time ile Another Look In The Mirror, bu türe ait kayda değer örnekleri bulmaya hevesli dinleyiciler için nimet bana göre. Hatta bu dinleyicilerden biri sitenin birinde "ben Disorientation gibi albümler için yaşıyorum" bile demiş. Artık gerisi tavuk derisi!

1. Inner Star
2. Dead Inside Your Heart
3. Next Disaster
4. Magazine
5. Something's Got To Give
6. Decision Time
7. Makes Me Wanna
8. Cruel Reminder
9. About Face
10. The Letter
11. Out Of Nothing
12. Another Look In The Mirror

3 Ekim 2011 Pazartesi

The New Division - Shadows


2005'te grup kurup, ilk albümünü, hadi bırakın ilk albümü, ilk EP'sini 2011'de çıkarmak nasıl bir iştir? Hele de yetenekli grup elemanların, The New Division gibi sıkı bir ismin, en önemlisi ondan daha sıkı bir müziğin varsa! Ama her müdür yardımcısının ilişmeyeceği türden efendi lise öğrencileri görünümlü dört delikanlıdan oluşan The New Division elemanları, uslu uslu üniversitelerini okumakta iken yapmışlar Shadows albümünü. Öncesinde Ocak ayı başında çıkan altı şarkılık The Rookie EP'leri ile ortalığı kolaçan etmişler. Aldıkları olumlu geri dönüşlerle birlikte albüm çalışmalarını yurt, ders, kopya, sınav yoğunluğuna sığdırarak mutlu sona ulaşmışlar. Mutlu son, zira Shadows 2011'in en iyi debutlarından biri olmakla birlikte, synth pop adına bu yıl yapılmış en kaliteli albümlerden biri bana göre.

Joy Division, New Order ve Depeche Mode'dan çok etkilenen grubun kurucusu ve vokalisti John Kunkel, tek kişi olarak yürüttüğü çalışmalarını 2007'deki katılımlarla dört kişilik bir ekip çalışmasına dönüştürmüş. Üretkenliğin anasını salya sümük ağlatmak suretiyle 300 kadar şarkı yazdıklarını farketmişler. "İyi müzik yapmanın en iyi yolunun çok şarkı yazmak olduğuna inanıyoruz" demiş Kunkel. Zaten söylediğine göre her sabah taze fikirlerle uyanıp yeni ilham kaynakları arayarak eğer vakti varsa günde üç şarkı yazdığı bile oluyormuş. Bu onun için terapi gibiymiş. Bunu söyleyen çoktur. Ama Kunkel'in yazdığı şarkıların nostalji ve modern pop ile buluşması harika bir sonuç vermiş gerçekten. Sanırsınız ki yılların birikimini bilmem kaç albümü sonrası en son işine aktarmış tecrübeli bir grup The New Division. Oysa daha ilk albümünü yapmış tıfıllardan söz ediyoruz.


80'ler synth pop'una sevgi besleyen biriyseniz, zorla götürüldüğünüz eski bir rock barda birden karşınıza çıkmasını isteyeceğiniz müziği yapıyor The New Division. Çünkü orada hâlâ Sweet Child O'Mine'ı, Smoke On The Water'ı, Born To Be Wild'ı kıçıyla dinleyip ağzıyla eşlik etmeye çalışan insanları gördükçe, eskiye dair yeni şeyler konuşmanın çakırkeyif bilincine hitap eden bir pop tınısı arar hale geliyorsunuz. Bu müzik, benim de bir zamanlar içinde bulunduğum gerzekler sürüsü tarafından yıllarca aşağılandı durdu. Değerini yaşlandıkça anlayacağınız müzik türü aşağıdakilerden hangisidir sorusuna vereceğiniz en son cevaplardan biri synth pop'tur muhtemelen. Ama kazın ayağının öyle olmadığını John Kunkel, Michael Janz, Brock Woolsey, Mark Michaslki gibi gençlerden kurulu bir grup bile yüzünüze vurabiliyormuş yeri geldiğinde. Yeni nesil kendinden eskileri (bazen sağlıksız biçimde) daha yeni keşfederken ya da müzikten çok idol peşinde koşarken, böyle "genç" insanların köklü geleneklere sahip zamansız bir pop müzik icra etmeleri hayranlık uyandırıyor.

The Rookie EP'si zaten iyi bir grubun müjdecisiydi. Özellikle erken Depeche Mode'u iyi etüd etmiş, bunun yanında Kylie Minogue'un bile söylemek için can atacağı türden lezzetlere, hatta indie rock ile flört eden genişliğe sahip şarkılardan oluşan bir "LP" idi bana göre. Shadows ise olağanüstü güzel bir dream + synth pop ruhuna haiz. Derinlikli olduğu kadar "catchy" melodilerle, özenli olduğu kadar spontane tasarımlarla tam bir kendini ifade albümü. Progressive tutumlarını radyolara bile kabul ettirebilecek dirayete sahipken, tercihlerini çoğunlukla normalden biraz daha uzun şarkılardan yana kullanıyorlar. Opium, Violet, Sense, Shallow Play, Saturday Night, Special, Munich gibi şarkılar ilk dinleyişte ortak bir ruhun yek vücut oluşu şeklinde algılansa da, özümsendikçe kendi başlarına birer ruh ve vücuttan oluştuklarını fark etmek kesinlkle bir ayrıcalık. Enstrümantal Soft ve yaklaşık 9 dakika olduğunu hiç anlamadığım Memento, tıpkı adını andığım ve anmadığım diğer The New Division şarkıları gibi haklarında uzun birer paragraf yazasımın olduğu müthiş besteler. Eğer adamın biri birgün "synth pop" tanımını ürettiyse gelecekte Shadows gibi albümler yapılsın diye üretmiştir. Ve Shadows'u dinledikten sonra birasını açıp arkasına daha bir rahat yaslanmıştır kesin.

1. Opium
2. Shallow Play
3. Sense
4. Shadows
5. Violent
6. Soft
7. Munich
8. True Lies
9. LA Noire
10. Hearts for Sale
11. Special
12. Memento
13. Shadows II
14. Saturday Night

30 Eylül 2011 Cuma

Issız Ada Radyosu Arşivi (Eylül 2011)

Library Voices - Summer of Lust
Yıl: 2011 Kanada
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "If Raymond Carver Was Born In The 90′s"




Heather Nova - 300 Days at Sea
Yıl: 2011 Bermuda
Tür: Pop/Rock, Singer/Songwriter, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Higher Ground"

VA - Stay On The Groove vol.4
Yıl: 2008 ABD
Tür: Breakbeat, Funk, Nu Jazz
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Tornadoes & Tyra Hammond - "You Got Me Thinking"

Pearl Jam - Pearl Jam Twenty
Yıl: 2011 ABD
Tür: Alternative Rock, Grunge
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Better Man" (New York City 5/21/10)

Candye Kane - Whole Lotta Love
Yıl: 2003 ABD
Tür: Blues, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "I'm Just a Sucker Who Believes in Love"


Oasis - Be Here Now
Yıl: 1997 İngiltere
Tür: Britpop, Alternative Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "D'You Know What I Mean?"

Samantha Savage Smith - Tough Cookie
Yıl: 2011 Kanada
Tür: Indie Folk, Singer/Songwriter
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ladybird"


Big Troubles - Romantic Comedy
Yıl: 2011 ABD
Tür: Indie Pop, Power Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Never Mine"


The Subways - Young for Eternity
Yıl: 2005 İngiltere
Tür: Indie Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rock & Roll Queen"


Hush - Backroads
Yıl: 2005 Danimarka
Tür: Indie Rock, Folk Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Imperfect"


Van Canto - Break the Silence
Yıl: 2011 Almanya
Tür: A Cappella, Power Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Black Wings of Hate"



Manna - Sister
Yıl: 2007 Finlandiya
Tür: Indie Pop, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stars"


Lindi Ortega - Little Red Boots
Yıl: 2011 Kanada
Tür: Folk Rock, Singer/Songwriter
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "I'm No Elvis Presley"



The New Mastersounds - Remixed
Yıl: 2007 İngiltere
Tür: Funk, Jazz-Funk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Drop It Down (B Remix)"

Casa del Mirto - The Nature
Yıl: 2011 İtalya
Tür: Electronic, Alternative Dance, Chillwave
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Good Boy"

Dick OST
Yıl: 1999 ABD
Tür: Pop, Pop/Rock, Soul
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Harry Nilsson - "Coconut"

Ladytron - Gravity the Seducer
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Synth Pop, Electroclash, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mirage"

The Jon Spencer Blues Explosion - Plastic Fang
Yıl: 2002 ABD
Tür: Garage Rock, Blues Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sweet 'n' Sour"


Mute Math - Odd Soul
Yıl: 2011 ABD
Tür: Alternative Rock, Progressive Rock, Funk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Allies"

Nirvana - Nevermind
Yıl: 1991 ABD
Tür: Grunge, Alternative Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Smells Like Teen Spirit"

25 Eylül 2011 Pazar

Whitehorse - Whitehorse


Melissa McClelland ve Luke Doucet çiftinden oluşan Kanadalı Whitehorse, kendi adını taşıyan ilk albümleriyle ile yaklaşık 25 dakikalık uzun (!) metrajlarını sunuyorlar. Eulogy for Whiskers, I ile açılış yapan introyu ve Eulogy for Whiskers, II ile de kapanış yapan outroyu saymazsak şarkı nâmına altı adet sunumdan ibaret bu albüm, filmin kendisinden ziyade fragmanı gibi görünebilir dışarıdan. Oysa introdan içeri girdiğim andan, outrodan dışarı çıktığım ana kadar geçen kısa sürede ikilinin lokal solo kariyerlerinin de kattığı tecrübe sayesinde gayet olgun ve dolgun albümlerine olan saygım kendini buldu. Bu saygıyı hak edecek ne yapıyorlar dendiğinde ise cevabım, kırsal western dalgaları yayan, fakat bunun yanında şehirli rock bileşenlerine de yabancı kalmayan bir alternative fok rock şeklinde olurdu sanırım.

Intro sonrası kapıyı açan Killing Time Is Murder'ın çıplak ayağı toprağa iyice değdikten sonra ayakkabılandığı belli kaya gibi blues rock atmosferine sunî teneffüs yapan McClelland - Doucet vokali, albüm hakkında çok olumlu bir erken genel kanı geliştiriyor. O genel kanı, biraz daha ılık bir formata sahip Emerald Isle ile sürerek alanını biraz daha genişletiyor. Passenger 24, bu tarza sadık kalmak suretiyle kendilerinin ucundan da olsa Eurythmics sevdiklerine dair ahkâm kesme kozu veriyor elime. Asil bir mid-tempo blues rock olan Broken da bir şekilde kendini sevdiriyor. Sırada ise Bruce Springsteen'in kendi gibi efsane parçaları arasına girmiş I'm On Fire coverı var. Albümün bu noktasına kadar gayet olumlu işler yapmış Whitehorse, bu büyük sınavdan da yüzünün akıyla çıkıyor ve şarkının efsaneliğine leke sürmeden, folk kumaşını kırıştırmadan mütevazi biçimde saygılarını sunup çekiliyor. Outrodan önceki son çıkış ise Night Owls adlı akustik/karanlık bir folk düeti.

Melissa McClelland ve Luke Doucet ikilisinin beraber söylediği şarkılar belki yetersiz tanıtımdan, belki Amerikalıların tekellerine aldıkları bir türün başka diyarlarda dikkate alınmadığı temsilcilerinden biri olmalarından (kısaca Kanadalı oluşlarından!) belki de güçleri ve ruhları yettiği halde kısa bir albüm tercihlerinden ötürü hak ettiği ilgiyi görmeyecek. Ama dinledikten sonra kendimi onlara karşı bir şekilde borçlu olduğum bu tip albümler için "herşey olduğu gibi güzeldir" klişesi bile klişesiz biçimde yerini buluyor. Ne eksik, ne fazla. Böylesi kısa albümleri tıpkı EP'leri albümden saymadığım gibi saymazdım. Ama Whitehorse'u gerçekten sevdim ve saydım.

1. Eulogy for Whiskers, I
2. Killing Time Is Murder
3. Emerald Isle
4. Passenger 24
5. Broken
6. I'm On Fire
7. Night Owls
8. Eulogy for Whiskers, II

18 Eylül 2011 Pazar

Manna - Shackles


Bir albüm dinliyorsunuz. İlk iki şarkısının deneysel entellektüelliği çerçevesinde boyunuzu aşacağını düşünüp bırakmak istiyorsunuz. Ama üçüncü şarkıda albüm sahibi sizi bu durumdan kurtarmak adına bir atılımda bulunur gibi oluyor. Yine de tüm pozitif yetkinliğine rağmen kendisinden istediğiniz elektriği bir türlü bağlayamıyorsunuz. Derken albüme de adını vermiş olduğu dördüncü şarkıya geliyorsunuz. Geceyarısı bir şehre yaklaşırken uzaktan gördüğünüz noktalar şeklindeki şehir cereyanını hissediyorsunuz. Beşinci şarkı huzura varınca anlıyorsunuz ki, geceyarısının her şehiri güzel gösterdiği gibi bir yanılsamayı değil, günün her saatine güzel görünebilecek bir hüzün haysiyetini sıra sıra dizilmiş, sonsuza doğru uzanıyormuş duygusu veren sağlı sollu sokak lambalarıyla farkediyorsunuz. O şarkının adı Soul To Keep... Neredeyse vazgeçeceğiniz bir albümün içinde bu yıl kulağınıza çalınan en iyi şarkılardan birinin olması, başıma yeni gelen birşey değil. O yüzden başlanılan her albüm iyi kötü, hızlı yavaş bitirilmeli bir şekilde.

Manna Mariam Jäntti, Finlandiyalı bir anne ile Cezayirli bir babanın cinsel birlikteliği sonucu nasıl olduysa Paris'te doğmuş. Dünyanın küçük bir gezegen olduğunun canlı ispatı olması bir yana, hayatına yön verme pusulası olarak müziği seçmesinin ne kadar olumlu olduğunu gösteren üç albüm sahibi bir indie pop, folk rock şarkıcısı. Bu albümden sadece ikisi olan Sister (2007) ve Shackles (2011) ile kendisine misafir oldum. Genel olarak çok iyi ağırlandım. En iyisi kabul edilen 2010 tarihli Songs Of Hope and Desire'a ulaşma çabalarım sürüyor. Sister ve Shackles'tan ziyadesiyle memnun kalmış biri olarak bu en iyiyi de çok merak etmekteyim. Bugüne kadarki başarıları sayesinde Muse ve Melissa auf der Maur gibi sümüğümü bile atmayacağım isimlerin turlarının Finlandiya ayağını açma görevi üstlenmiş. Yine de The Rasmus uyuzları yerine Manna'nın seçilmiş olması (şayet kendileri seçtilerse) damak tadı alma duyusunun hepten kaybedilmediğinin göstergesi galiba.

Shackles'ı yarısına kadar anlattık. Diğer yarısında ise Manna'nın ses ayarını doğrudan ses tellerinden gerçekleştirdiği, naifliği kadar diriliği ile de öne sürdüğü vokalinin öncülük ettiği Battleships, Take It Or Leave It ve Drumming Song gibi üç dirayetli parça dikkat çekiyor. Sözün özü, Shackles güçlü bir albüm. Manna'nın Ahmed Arif'ten haberi olmadığı muhakkak. Ama yer yer öyle sözler yazıyor ki, zorla sadece el ve ayakların bağlanabileceğine, bir insanın şiir ya da şarkı sözü yazma gücüne asla vurulamayacak prangaların varlığına daha bir inandırıyor insanı. Şimdi düşündüm de, albümü açan o ilk iki şarkı vardı ya, onlar da hiç fena değillerdi aslında. Bir kadeh, bir cigara, derken çok daha bir güzel görüneblirler dalıp gidene...

1. Lead Me
2. Wishing Well
3. World Within You
4. Shackles
5. Soul To Keep
6. Silent
7. Battleships
8. Take It Or Leave It
9. Drumming Song
10. Unilintu (A La Puerta Del Cielo)

14 Eylül 2011 Çarşamba

Hush - Dark Horse


Michael Hartmann ve Dorthe Gerlach'tan oluşan Hush, Danimarkalı bir folk rock ikilisi. Folk rock'ın milleti yok tabiî ama Hush'ı yolda görseniz aklınıza gelebilecek en son milletlerden biri Danimarkalılar olur mutlaka. Bu türün yan etkileri olan country, americana, alt.country, üst.country ne arzu ederseniz Hush'ta azlı çoklu mevcut. Hassas Amerikan country folk gruplarından eksiği yok, çoğundan fazlası bile var. Öyle ki açılış parçası Do What You Love To Do'yu hiçbir ipucu vermeden dinletseler, kafadan Dolly Parton söylüyor derim. Yine hiçbir ipucu vermeden Dark Horse albümünün tamamını dinletseler, Dolly Parton bu defa gerçekten sıkı şarkı yazarlarıyla ve iyi bir prodüktörle çalışmış derim. Bu tip albümlerin seveni kadar sevmeyeni de çok olacağından, dinledikçe hafif bir surat ekşimesi belirebilir. Bazı şarkılarda bu belirtileri ben de göstermedim değil. Ama birazdan ismini vereceğim şarkılarıyla Hush grubunu aynı isme sahip benim sayabildiğim 12 gruptan, Dark Horse'u da binlerce benzerinden farklı kılan şahsi fikirlerimi dile getireceğim.

Dark Horse, 1997'de kurulan Hush'ın dördüncü albümü. Bunlardan hiçbirini dinlemediğimi düşünürken ve Dark Horse'tan sonra en kısa zamanda onlarla da paslaşmak isterken 2008 tarihli bir önceki albümleri Backroads'ta yer alan Imperfect şarkısını 2008 yılında en sevdiğim 100 şarkı içinde gösterdiğimi fark ettim. Bu durum aynı zamanda Backroads'u dinlediğim anlamına geliyordu. Imperfect'e başka türlü ulaşmış olamazdım. Hemen kısa bir flashback ile albüme döndüğümde neden aklımda kalmadığını anladım. Zira Imperfect gibi harika bir şarkı dışında Hush'ı pek kâle almamıştım. Zaten binlerce şarkılık gizli hazine klasörüme baktığımda Imperfect'in hâlâ orada durduğunu görmek de güzel ve kendi adıma gurur vericiydi. Yıllar sonra aynı grubun yeni albümüyle karşıma çıkması ve benim eski Hush'ı unutup, yeni Hush'ı yepyeni bir grup sanmam pek de ilginç olmayan biçimde hüzünlüydü.



Michael Hartmann'ın gitarı ve Dorthe Gerlach'ın Nashville tozu yutmuş bir Amerikalı'dan zerre farkı olmayan, ama keyifle birlikte hüzün veren billur sesi (birkaç sıkıcı akustik şarkıyı saymazsak ki onlar da genelde bu tip albümlerin demirbaşlarındandır adeta) genel olarak pürüz barındırmıyor. Burada Amerikalı olmanın marifetlerini sıralamıyoruz tabiî. Hatta çoğu kez sıkıcıdır Amerikalı olmak. Ama It's About Love ve Wilder Girl gibi benim için ayrıcalıklı iki şarkıyı yazıp söyleyen isterse balkondan başımıza halı silkeleyen üst komşu olsun, başımın üstünde yeri vardır. Imperfect, 60'ların soul pop geleneklerini hissettiren karakter sahibi bir pop bestesiydi. Bu iki şarkı da aynı karakterin folk rock yansıması. İçtenlikleri, yaşama sevinçleri ve derinden gelen hüznü bunlara katık edişleri John Mellencamp ve Tom Petty'ye gönderilen sevgi satırları adeta. Imperfect, 2008'in en iyi şarkılarından biriyse, bunlardan biri de (bir isimden birden fazla şarkı seçmeme kuralım dahilinde) 2011'in en iyi şarkıları arasında yer alacak benim için.

It's About Love ve Wilder Girl'ün bir alt liginde ise Missing You, Patience, Do What You Love To Do, Me and My Broken Heat gibi şarkılar bulunan Dark Horse, benim nazarımda yılın albümlerinden biri olabilmek için biraz daha çabalamak zorunda olan bir albüm. Fazla Amerikalı davrandığı zaman saniyeleri saydırabiliyor. Tekrar edeyim, buradaki Amerikalılık müzikal tür anlamında değil, yer doldursun mantığına yakın bir tutum izlenen durağanlıktan ibaret. Ama abartılmamış fiddle'ın (country kemanının countrycesi!), piyanonun, slide gitarın ve en mühimi Dorthe Gerlach'ın ruh sahibi enfes vokalinin tadına varmak, kendini bu müziğe iyi kötü hazırlamış olanları yarı yolda bırakmayacaktır.

1. Do What You Love To Do
2. Can I Come Home Now ?
3. It's About Love
4. Wilder Girl
5. Dark Horse
6. Missing You
7. Same Old Different Story
8. Me and My Broken Heat
9. What If I Told You
10. Look For America
11. Patience
12. We Can Go So Far
13. All At Sea In The Dark

6 Eylül 2011 Salı

Kimbra - Vows


1990 doğumlu Kimbra Johnson, doktor baba ve hemşire annesinin 12 yaşındayken aldıkları gitarla birlikte müzik yaşantısına başlamış gencecik bir Avustralyalı. Bu arada 10 yaşındayken de şarkı söylemeye başladığını unutmayalım. Bizde 70'lerden sonra hiçbir halta yaramayan okul yarışmalarının Melborne'da yapılanlarının birinde ikinci olduğunda ise sadece 14 yaşındaymış. Kimbra ile ilgili başvuracağınız kaynakların hepsinde 10 yaşındayken önemli bir rugby finalinde 27.000 kişiye milli marş söylediğini de görürsünüz. (Bazı kaynaklar bu sayıyı düz hesap 30.000'e bile bağlamışlar, arada 3000 kişiyi de bir güzel düzlemişler!) 10 yaşındaki bir kız çocuğu için maharettir elbette. Ama benim için asıl maharet 21 yaşındayken çıkardığı ilk albümü Vows ile etkisi altına aldığı binler, onbinler, yüzbinlerdir. Rakam rakam üstüne ekonomi bültenine dönen bu paragraftan sıyrılıp Vows'un özelliklerine geçelim.

Pop/soul ağırlıklı şarkıların oluşturduğu 11 şarkılık Vows, ilk dinleyişte elinizden düşürmeyeceğinizi anladığınız albümlerden değil. Birkaç kez dinleyip alıştıktan sonra ise elinizden düşürmeden aldığınız yere yumuşak biçimde koyabileceğiniz bir albüm. Herkesi kendisi gibi sanan eleştirmenlerin söyledikleri de bir yere kadar. İsteyen elinden düşürür, isteyen düşürmez. Old Flame, Call Me, The Build Up gibi sıkıntıdan geri sayıma bağladığım şarkılar da oldu. Ama pozitif olalım, güzellikleri öne çıkaralım, olumlu bakalım, güneşi görelim. İşte o güneşi en güzel Settle Down ve Cameo Lover videolarında görebilirsiniz. Adı da Kimbra! Kız o kadar güzel ki, sesi kısıkken izlediğinizde bile (kısa süreli bir ses probleminden dolayı öyle yapmak zorunda kaldım!) bülbüllerin yuvasını yapacak bir sesi kafanızda duyabilmeniz olası. Neyse ki Kimbra'nın 60'ları 70'lere bağlayan bülbül vergisi bir sesi var. Üstelik çok hoş biçimde videosu yapılmış bu iki şarkı Vows'un en iyilerinden ikisi.


Ağzı açık ayran budalası gibi görünmek istemem ama Kimbra'nın güzelliğinden etkilenmeyecek bir varlığı tasavvur edemediğimi belirtmek isterim. Her insanın farklı güzellik tanımlamalarının ötesine geçmiş bir başka güzellik tanımı daha vardır. Kalabalık içinde bile ışığı hemen fark edilen, bilinçaltında birilerini arayan, bulamamanın gizemli çekiciliğiyle gözlerin hep onu aradığı, ona bakmak istediği türden güzelliklerdir bunlar. Bir güzellik yarışmasında hepsi güzel olan, fakat hepsi birbirine benzeyen sıkıcı güzelliklerden ayrı bir boyuttadır bu tasvir. Herkes aynı duyguyu hissetmez. Hatta "o da herkes gibi" der çıkar. Video klip izlemekten artık beynimin kendi saç jölesini üretmeye başladığı bir sırada farkına vardığım işte bu Kimbra güzelliği, bana Settle Down ve Cameo Lover'ı ne derece benimsetmiştir acaba diye düşündüm. İlk elden videosunu görüp duyduğunuz bir şarkı, videosunu görmeden duyduğunuzdan daha avantaj sahibidir bu kesin. Ama aklıma zamanında saçının lülesini bile görmeden dinleyip beğendiğim Feist, Lykke Li, M.I.A., GoldfrappSantigold gibileri geliyor ve iş dönüp dolaşıp yine şarkılara, o şarkılara kanat takan billur seslerin gücüne varıyor. Bu "güzel"ler, kimileri gibi paranın anasını Ga Ga'lamıyorlar belki. Mamafih, bir kişi bile onların gerçeğinin farkına varsa çocuk gibi seviniyorum.

Kimbra'nın "güzelliği sesine ve müziğine yansımış" -haklı- geyiği ile bu konuyu kapatmak can sıkıcı da olsa, "belki albümdeki bazı şarkılardır onu güzel kılan" felsefiliğiyle konuyu tekrar açma girişimlerinde bulunabiliriz. Enfes Settle Down ve Cameo Lover ikilisi yanında, cool swing havasıyla istem içi veya dışı sağa sola salınmalara yol açabilecek Good Intent, vokal yoğunluğuyla mesafeli bir Imogen Heap düşselliği yakalayan Plain Gold Ring, indie pop'un dibine vuran Limbo, dumanaltı soul'un loş kanallarında gezinen Withdraw da albümün kalitesini yükselten anlar. Albümü beğenenlerin kafasında "bir yıldız doğuyor" nidaları belirmiştir muhakkak. Ama o yıldız çoktan doğmuş. Bizim onun yıldız olduğunu anlamamız için bazı "yemin"lere, "adak"lara ihtiyacımız varmış o kadar.

1. Settle Down
2. Cameo Lover
3. Two Way Street
4. Old Flame
5. Good Intent
6. Plain Gold Ring
7. Call Me
8. Limbo
9. Wandering Limbs
10. Withdraw
11. The Build Up

3 Eylül 2011 Cumartesi

Blacklist - Midnight Of The Century


Artık post-punk türünün başkenti ilân edilmesi gereken (belki edildi de benim bilgim dahilinde değil henüz!) New York'tan, yine bu türün ideal ölçütleri sayılması gereken (bu tamamen benim uydurmam!) dört müzisyene sahip Blacklist grubunun 2009 yılında yaptıkları şu ana kadarki tek albümleri Midnight Of The Century'yi dinleme fırsatı elde etmiş bulunuyorum. Bunu bir fırsat olarak kabul etmiş olmak, albümü beğenmiş olmamla aynı şey. "Sıfır tolerans" tamlamasına kafa yorduğum şu günlerde "sıfır nakarat" şeklinde bir konuşma balonunu hep tepemde hissederek dinlediğim albümü beğenmiş olmamı, Losing My Religion'a -haklı olarak- tapan bazı arkadaşlarıma anlatmakta güçlük çekmemin ironisiyle birlikte yaşıyorum. Oysa sıfır nakarat bir albümü beğenmek bana göre çok önemli bir dinleyen testidir. Size enstrümantal bir albümle gelip, "işte sıfır nakarat ve ben beğendim" diyen arkadaşlarınızın şaka ayarlarıyla oynamayın yalnız. Sıfır nakarat içindeki nakaratları keşfedenlerle de irtibatı sakın ola koparmayın. Çünkü onlar bazı şeylere vâkıf olmuşlardır bana kalırsa.

Aslında Losing My Religion'da bile nakarat vardı ama biz göremedik. İşte post-punk'ın bize oynadığı en kurnaz oyunlardan biri bu. Zira new wave kılığına girip bizi bir şarkı formatına ikna etti. Bu ikna ediliş biçiminden hiç şikayetçi olmadık. Çünkü bu müzik, bizi punk müziğin sonrasında oluşturulan yeni dalgada istediğimiz gibi sörf yapabileceğimize, ona tüm masumiyetimizle teslim olabileceğimize, onu kuru gürültüden farklı popüler formatlarda da algılayabileceğimize inandırmıştı sanki. Lirikleriyle George Orwell'dan, Slovenya'lı filozof Slavoj Žižek'ten, Salman Rushdie'den etkilenmiş bir gruptan nakarat namına ne istediğinize bağlı bir durum da var ortada. Her şeyi boşverdiğinizde Flight Of The Demoiselles, Language Of The Living Dead, Odessa, The Believer, Poison For Tomorrow gibi nakaratsızlıklardan duymayacağınız rahatsızlıklardan oluşan bir albüm Midnight Of The Century... Ümitsizce nakarat arayan kulakların kara listesine girmeyi sonuna kadar hak eden bir albüm olarak hem de.

1. Still Changes
2. Flight of the Demoiselles
3. Shock in the Hotel Falcon
4. Language of the Living Dead
5. Odessa
6. Julie Speaks
7. Poison for Tomorrow
8. Frontiers
9. The Cunning of History
10. Worlds Collide
11. The Believer