24 Kasım 2012 Cumartesi

Mårran - Mårran


İsveç'ten gelen yepyeni grup Mårran, kendi adını verdiği ilk albümüyle rockseverleri ihya etmeye hazırlanıyor. Yepyeni dediysek kendileri çıtır pıtır sanılmasın. Grubu oluşturan Göran Edman (vokal), Morgan Korsmoe (bas), Ludwig Larsson (gitar), Björn “Binge” Inge (davul) ve Max Lorentz'in (keyboard) CV'lerinde en az iki grupta mesai harcamışlık mevcut. Hatta müthiş sesiyle Göran Edman, zamanında hemşehrisi Yngwie Malmsteen'e bile sesini vermiş bir veteran. Haliyle yapılan müzik de yepyeni sayılmaz ama en etli tarafından yetkin ve doyurucu bir rock. Biraz daha açmak gerekirse, hard rock, blues rock ve progressive rock arasında uzanan ömre bedel yolda seyir halindeler. İşte o "hepsinden biraz" anlayışını "hepsinden bolca" haline getirmelerindeki ustalık onları son yılların en güçlü ve tutkulu yeni (!) rock oluşumlarından biri yapıyor bana göre.

Tecrübeli müzisyenlerin yeni bir çatı altında toplanarak sallanıp yuvarlanmaları sonucu oluşan profil düşünüldüğünde Black Country Communion ve Silver Horses'a çok yakın duran Mårran, her hücresiyle deneyimli kimliğini ortaya koyuyor. Klasik blues rock'ın progressive öğelerle kaynaşması sonucu belli kriterler üzerinden emprovize biçimde organize olabiliyorlar. Başka gruplardan gelmelerine rağmen sanki birbirlerini yıllardır tanıyan aynı kahvenin müdavimleriymişçesine uyumlu ve zindeler. Hard, blues, progressive, stoner fark etmez, kemikleşmiş rock dinleyicisine kucak açan, aynı zamanda tersi pis bir müzik yapıyorlar. Evladına fiziksel şiddet uygulamadığı halde bir bakışıyla dövmekten beter eden babalar gibiler. O sert duruşun altındaki babacan ve şefkatli tavır hep hissediliyor. Black Country Communion, Rival Sons, Silver Horses diye uzayıp giden zincirin tüm halkaları aslında böyle. Zaten bu saydığım isimlerin albümlerini arka arkaya dinledikten sonra insanın emekli olup bir sahil kasabasında domates yetiştiresi geliyor.

Tamamı İsveç dilinde ilerleyen liriklerin neden bahsettikleri hakkında hiçbir fikrim yok. Muhtemelen akranlarından farklı birşeyler söylemiyordur. Mårran için bu durum kesinlikle bir dezavantaj değil. Fakat müzik çok şey anlatıyor. Än sen ile ağır aksak bir bar blues açılışı yapan, Folkvisa från helvetet ile o aksaklığı şahane bir kıvraklığa evrilten, Sockerflicka ile kafası güzel bir uçuş yaşatan grup, kütür kütür bir davulun, istediği yere girip çıkan bir gitarın, defansın belkemiği bas gitarın akışkanlığı ile kendine hayran hayran baktırıyor. Max Lorentz'in her şarkıya müdahale eden çılgın Hammond hamleleri ve Göran Edman'ın her gruba lazım zamansız, yaşsız vokali de buna eklenince o dumanaltı bar ortamında bile tertemiz bir hava soluduğumu hissediyorum. Hiçbir şarkı diğerinin önüne geçmiyor veya diğerinin gerisinde kalmıyor. Beş adam birbirlerinden rol çalmayıp eşit biçimde başrolü bölüşüyorlar. Her şarkıda kendi şovlarını özgürce sergiliyorlar. Böylece ortaya çıksa çıksa Black Country Communion gibi bir süpergruptan çıkabilecek ayarda "kendiadınıtaşıyanilkalbüm" çıkıyor.

1. Än Sen
2. Folkvisa Från Helvetet
3. Syster Blå (Trollpolska Från Älvdalen)
4. Gärdesbrud
5. Del Av Mitt Liv
6. Dina Ögon Är Blå
7. Tänk Om
8. Sockerflicka
9. Med Lena
10. Ensamma Stränder

16 Kasım 2012 Cuma

Silver Horses - Silver Horses


Gianluca Galli (gitar), Andrea Castelli (bas), Matteo "Bona" Bonini (davul) gibi isimler bütününden İtalyan olduklarını anlamak için özel bir çaba sarfetmeyeceğimiz yepyeni bir grup olan Silver Horses'ın vokalinde ise İngiliz Tony Martin yer alıyor. O Martin, 1987-91 ve 1993-96 yılları arasında Black Sabbath efsanesine vokal yapmış full tecrübe bir adam. Bu İtalyan arkadaşların kendisini nasıl kafaladıkları şeklinde bir geyiğe girmeye lüzum yok. Zira 1992 ve 2005 yıllarında iki solo albüm çıkarmış olan Martin, Alman heavy metal/hard rock grubu Empire ile dört, Amerikan Rondinelli adlı grupla iki, İngiliz M3 oluşumuyla iki, Dario Mollo & Tony Martin projesiyle üç ve yine İtalyan Giuntini Project grubuyla da üç albüm yapmış arayış içindeki bir adam. Spagetti düşkünü mü, Como Gölü sevdalısı mı yoksa Serie A meraklısı mı olduğu bilinmeyen, ama uzun süredir İtalya ile yakın temaslarda bulunan bu rock işçisinin son durağı olan Silver Horses, kendi adını taşıyan ilk meyvesiyle yılın en dirayetli hard rock albümlerinden birinin üzerine bu adı iki kere yazdırmış.

Southern ve stoner özelliklerin yoğunlukla hissedildiği bir hard rock albümün tadına doyum olmayacağının en yakın örneklerinden Black Country Communion ile birtakım benzerlikler taşıması, Silver Horses'ı nazarımda maça bir değil iki sıfır önde başlatıyor. Hani İtalya'dan nerdeyse hiç rock grubu dinlemedim ya da dinledim de İtalyan olduklarının farkında değildim. Ama Galli, Castelli, Bonini üçlüsü sanki Amerika'nın güneyinin bağrından kopup gelmiş birer Led Zeppelin, Deep Purple hayranı olduklarını çok belli ediyorlar. Bu enfes Amerikan-İngiliz karışımının İtalya'dan çıkması ayrı bir başarı. İtalyan üçlü enstrümanlarını ve onlarla yapabileceklerini çok iyi kavramış bir olgunluğa sahipler. Bundan önce üç grupta çalmış, aynı zamanda üç solo albümü bulunan gitarist Gianluca Galli'nin kendine has olmasa da, büyük isimlere has giriş çıkışları müthiş. Bas gitarda Andrea Castelli tam bir görev adamı. Davulcu Matteo Bonini desen aşmış bir adam. Zevk alarak çaldığı, zevk vermesinden belli.


Rub It On Me, Secret Service, Me, You, You're Breaking My Heart (Don't Do It) ve Silver Horses adlı parçalar, standartlara bağlı fakat yine de kimi zaman kendi kıvraklığını, kendi içini ve kabuğunu yaratmaya çalışan karakterdeler. O nasıl oluyor denirse, Led Zeppelin bağlılığı sezilen Me, Black Sabbath titreşimleri yayan Run veya en iyi tarafından herhangi bir southern rock grubuna aitmiş duygusu veren Silver Horses şarkıları, yılların getirdiği tecrübelerin ufak tefek farklılık arayışlarını da satır aralarında okutuyorlar sevgili dinleyenlerine. Çekirdek enstrüman/vokal üzerine zaman zaman armonika, piyano ve yaylılar serpiştirerek, bu standartlarda zaten var olan o biçim serpiştirmelere sadık kalıp zinde tutabiliyorlar insanı. Böylelikle geçmiş ile gelecek arasında koruyup kolladıkları bir köprünün üzerinden taş gibi bir klasik rock güzellemesi sunuyorlar. Eğer bir grup kendini hard rock olarak etiketliyorsa, bari Silver Horses gibi bir müzik yapsın ki böylece hard rock'a her daim açık kulaklar sıradan bir giriş, ıkınma bir nakarat, aynı sıradan gidiş, araya sıkıştırılmış çapsız bir gitar solo ve aynı ıkınma nakaratla final yapan ezbere şarkılar dinlemek zorunda bırakılmasın. Güneyin o bluesy havasıyla stoner katmerini birarada yaşasın.

1. Rub It On Me
2. Run
3. Life and Soul
4. Diamond Sky
5. Secret Service
6. Suddenly Lost
7. Me
8. Silver Horses
9. You're Breaking My Heart (Don't Do It)
10. You
11. Who's Holding On to You

11 Kasım 2012 Pazar

Fay Hallam & The Bongolian - Lost In Sound


Yazının birinde The Bongolian lakaplı İngiliz müzisyen Nasser Bouzida'nın "funk emekçisi" olduğundan, o sıralar dinlediğim ilk albümü olan Bongos For Beatniks'ten sonra tüm işlerini takip edeceğimden bahsetmiştim. Ne kadar bahsetsem de, takip edemediğim Lost In Sound birdenbire çıktı, sessiz sedasız ortamlara düştü. Ama bu kez Bouzida tek başına değil, yine İngiliz funk/soul sahnelerinden Fay Hallam ile birlikte geri geldi. 2006'da kurulan The Fay Hallam Trinity adlı grupla iki albümlük bir kariyere sahip HallamLost In Sound'da vokal yapıyor, piyano ve Hammond organ çalıyor, bu sayede tıpkı The Bongolian gibi öncesini merak ettiriyor. Kendisi de bir organ ve perküsyon cambazı olan Bouzida ile Hallam'ın kimyaları çok iyi tutmuş. Saf funk yerine yer yer lounge ve pop caza kaş göz eden daha soul bir albüm yapmışlar beraber.

Fay Hallam'ın güçlü vokali ve tuşlu hakimiyeti, Nasser Bouzida'nın herşeyi düşünen çevre düzeniyle biraraya gelince ortaya Lost In Sound gibi sağlam kafası sağlam vücudunda bulunan bir düet albüm çıkmış. Freefall, Get Off The Bus ve Lost In Sound, özellikle Bouzida'yı biraz olsun tanıyanların kafadan en iyi ilk üçe seçecekleri şarkılar. Naif olduğu kadar tutkulu I Can't Cry, daha çok Fay Hallam'ın tarzı olduğunu sandığım pop/soul/funk şeklinde üçü birarada tatlar içeren Dancing ve Alive, ayrıca kapanışa damgasını vuran I Don't Need To Know You Love Me lezzetinden ödün vermeyen şarkılar. The Bongolian'ın vokalli hali gibi düşünülebilecek anlar kadar, Fay Hallam'ın perküsyonu bol funky hali gibi anlarla da basitçe tarif edilebilir. Hani öyle sound açısından "Lost In Sound" durumu yok ama bahsi geçen tür ve isimleri seven benim gibiler için kısa süreliğine 10 şarkı arasında keyifle kaybolmak mümkün.

1. Freefall
2. Dancing
3. Lights Are Coming Down
4. Get Off The Bus
5. I Can't Cry
6. Gathering
7. Alive
8. Shallow Moon
9. Lost In Sound
10. I Don't Need To Know You Love Me

4 Kasım 2012 Pazar

Moonlighting (OST)


80'ler nostaljisinin TV ayağında Moonlighting ya da bizde yayınlanan adıyla Mavi Ay'ın yeri birçok insanın gönlünde ayrıdır. 5 sezon, 66 bölüm boyunca 80'lere çok fazla kaçan zeki bir mizah anlayışıyla dizi kavramına getirdiği renklilik üzerine saatlerce geniş geniş konuşulabilir. Son sezonlara doğru (ki çoğu dizinin son sezonlarında olduğu gibi) cazibesini kaybetmeye başlayan Moonlighting, herşeye rağmen dizi tarihinin en sevimli örnekleri arasındaki yeri her zaman hazırdır. Onun nostaljisini yapmak ise bambaşka birşey. En baştan 80'lere gireceksiniz ki, sadece işin bu kısmı bile zamanında ona TRT'de denk gelmiş kitleyi alıp gerisin geri götürecektir. Alev Sezer ve Tülay Bursa'nın mükemmel dublajlarıyla Cuma akşamlarımıza ses, soluk, samimi tebessümler, sessiz kahkahalar ve David ile Maddie'nin hep bir sonraki haftaya kalan saf ve temiz romantik komedi çekiciliğinin heyecanı gelirdi. Uzun süre Cuma akşamları ekrana geldiği aklımda kalmış. Zira ertesi gün okul olmaması fikriyle bilinçaltımı bayram yerine çevirmesinden ötürü bu detayı hiç unutmam.

Diziyi izlerken denk geldiğimiz şarkılar genellikle 60'lar Amerikan soul ve pop cazından seçilmiş sıkı örneklerdi. Moonlighting'e ait 1987 çıkışlı bir müzik albümü olduğunu ise çok sonraları, tahminen 90'ların sonlarında öğrenmiştim. O yıllarda veya öncesinde bir kaseti çıkmış olaydı, muhtemelen hiç hesapsız yumulurdum. (Bruce Willis'in yine 87 tarihli The Return Of Bruno kasetine yumulduğum gibi!) Ama böyle bir albüme ulaşma şansını ancak yıllar sonra internet sayesinde elde edebildim. Peki öyle yıllar yılı peşinden koşulacak, yakalanınca da yamulunup yumulacak bir albüm mü? Kısmen! Lakin birtakım nostaljik yapı taşları gereği arşivlik değeri var. İstenilse zamanında çok daha kapsamlı bir double albüm ya da Volume I, II, III şeklinde alıp yürüyecek kapasitede zengin bir şarkı dağarcığına sahip Moonlighting'in 5 sezonluk serüveni esnasında misafir ettiği isimler ve şarkıların önemli bir kısmını oluşturanlar şu şekilde sıralanıyor mesela:

Patsy Cline - Crazy
Patsy Cline - Leavin' on Your Mind
Buddy Johnson - Since I Fell for You
Allyce Beasley - Chain Gang
Allyce Beasley - I'm Gonna Wash That Man Right Outa My Hair
Allyce Beasley - Oh, What A Beautiful Mornin
Allyce Beasley - Oklahoma
The O'Jays - For the Love of Money
Gene Kelly - Singin' in the Rain
The Crystals - Santa Claus Is Coming To Town
Stevie Wonder - I Was Made to Love Her
The Supremes - Come See About Me
The Supremes - Baby Love
The Temptations - Papa Was a Rollin' Stone
The Temptations - Psychedelic Shack
The Rolling Stones - Sympathy For The Devil
Pet Shop Boys - West End Girls
Mitch Ryder & The Detroit Wheels - Devil with a Blue Dress On
Ritchie Valens - La Bamba
David Lee Roth - Yankee Rose
Foreigner - Waiting for a Girl like You
The Marvelettes - Please, Mr. Postman
Billy Joel - Big Man On Mulberry Street
The Ronettes - White Christmas
The Ronettes - Sleigh Ride
The Ronettes - Be My Baby
Mike Oldfield - Tubular Bells
Janet Jackson - Nasty
Dion DiMucci - Runaround Sue
Frank Sinatra - All the Way
Martha & The Vandellas - Nowhere To Run
Martha & The Vandellas - Heat Wave
Ray Charles - Hit the Road Jack
Ray Charles - It's All Right
Rod Stewart - Da Ya Think I'm Sexy?
Barry Mann and The Halos - Who Put the Bomp
The Shangri-Las - Leader of the Pack
Spencer Davis Group - I'm a Man
Curtis Armstrong - Sexual Healing
Manfred Mann - Do Wah Diddy Diddy
Pat Boone - Tutti Frutti
Roy Orbison - Oh, Pretty Woman
Curtis Armstrong - The Lady Is a Tramp
Sam The Sham and The Pharaohs - Wooly Bully
The Miracles - Mickey's Monkey
The Miracles - Shop Around
The Miracles - I Second That Emotion
Louis Armstrong - What a Wonderful World
Ennio Morricone - The Good, the Bad and the Ugly
Lee Dorsey - Working in the Coal Mine
The Trashmen - Surfin' Bird
The Johnny Mann Singers - Up, Up and Away
Henry Mancini - The Pink Panther Theme
Charles Rocket - Chapel of Love
Lalo Schifrin - Theme from Mission: Impossible
Roxy Music - Avalon
War - Cisco Kid


Bu dehşet toplamayı (hatta arada atlamış olabileceğim bazılarını) bir veya birkaç albüm olarak çıkarmanın külfetli olacağını düşündüklerinden midir nedir, sadece 10 şarkılık daha mütevazi bir derleme uygun görülmüş. Saygı duymakla beraber, resmi 10 şarkının bulunduğu dosyanın içine yukarıdaki kallavi listeyi de dahil ederek kendi "Unofficial Expanded Moonlighting Soundtrack"imi soğuk kış günleri için konservelemiştim. Gerçi Al Jarreau'nun dizinin unutulmaz kısa jeneriğiyle hatırlanacak Moonlighting şarkısıyla açılan albüm, bu 10 şarkısıyla bile dizi hayranları üzerinde etki sahibi olacaktır. Kimileri Chubby Checker'ın Limbo Rock'ıyla David'in ofisteki limbo partilerine geri dönecektir veya Percy Sledge'in eşsiz When A Man Loves A Woman'ı ile dizinin duygusal anlarını tekrar yaşayacaktır. Belki benim gibi, albümde iki pop caz standardını başarıyla seslendiren Cybill Shepherd'ın bu alanda 7-8 albümü bulunduğunu öğrenip şaşıracaktır. Ya da Bruce Willis'in bir The Young Rascals klasiği olan şahane Good Lovin' coverıyla yaratılan konser atmosferinde coşacak, gece gece niye uzun zamandır böyle bir konser ortamında terlemediğinin muhasebesini yapacaktır.

Moonlighting albümü, içerdiği leziz şarkıların ötesinde nostaljisi kuvvetli bir hava taşıyor. Dinlerken dizinin akılda kalan bölümlerine ışınlanabileceğimiz gibi, 80'ler sonundan beslenen masumiyetlerini, dev gökdelenlerin gece geç saatlere fon olmuş yorgun ama huzurlu görüntülerini, David'in komik, yılışık, kırılgan sevimliliği ile Maddie'nin soğuk, dürüst, kendini ele vermeyen tutkulu dişiliğini ne kadar özlediğinizi fark edebilirsiniz. Hani şu albümü genişletip dinlemek de iyi birşey de, esasen dizinin tüm bölümlerini stoklayıp, perdeleri çekip, abur cubur yığınağıyla birlikte 2-3 gün hiç dışarı çıkmadan izlemek gibi bir eylemi fantezilemek bile heyecan verici. Hayal etmesi ayrı güzel bu eylemi gerçekleştirmek, o yılların Mavi Ay ile büyümüş kitlesinin David Addison ve Maddie Hayes'e olan borcunu ödemesi ile hemen hemen aynı anlamı taşıyor sanki.

1. Al Jarreau - Moonlighting (Theme)
2. Chubby Checker - Limbo Rock
3. The Isley Brothers - This Old Heart of Mine (Is Weak for You)
4. Cybill Shepherd - Blue Moon
5. Cybill Shepherd - I Told Ya I Love Ya, Now Get Out!
6. Bruce Willis - Good Lovin'
7. Bob James & David Sanborn - Since I Fell for You (feat. Al Jarreau)
8. Percy Sledge - When a Man Loves a Woman
9. Linda Ronstadt & Nelson Riddle - Someone to Watch Over Me
10. Billie Holiday - Stormy Weather

31 Ekim 2012 Çarşamba

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ekim 2012)

Sitcom Neighbor - Charm
Yıl: 2012 ABD
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "One More Time"

Dordeduh - Dar De Duh
Yıl: 2012 Romaya
Tür: Atmospheric Black Metal, Progressive Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Pândarul"


Crack The Sky - Ostrich
Yıl: 2012 ABD
Tür: Progressive Rock, Funk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "King of the Rodeo"

Robert and The Roboters - Caniche Royal
Yıl: 2005 Almanya
Tür: Surf Rock, Twist
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ladykiller"

Bruce Springsteen - Magic
Yıl: 2007 ABD
Tür: Pop/Rock, Singer/Songwriter, Folk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Radio Nowhere"

Naïve - The End
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Progressive Metal, Alternative Metal
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Your Own Princess"


K'naan - Country, God or The Girl
Yıl: 2012 Somali/Kanada
Tür: Pop Rap, Hip Hop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Better"

Warlock - Triumph and Agony
Yıl: 1987 Almanya
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Rule the Ruins"


Mr. 3000 OST
Yıl: 2004 ABD
Tür: Soul, Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: Kool & The Gang - "Jungle Boogie"


The Birthday Massacre - Walking With Strangers
Yıl: 2007 Kanada
Tür: Synth Pop, Industrial Rock, Gothic Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Red Stars"


Loreen - Heal
Yıl: 2012 İsveç
Tür: Dance-Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crying Out Your Name"

Sinkane - Mars
Yıl: 2012 ABD
Tür: Electronic, Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Making Time"



Tiamat - The Scarred People
Yıl: 2012 İsveç
Tür: Gothic Metal, Death Doom Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Winter Dawn"

GusGus - 15 ára
Yıl: 2010 İzlanda
Tür: Trip Hop, House, Electronic
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Barry"

Jai Uttal - Footprints
Yıl: 1991 ABD
Tür: World, Folk, Electronic
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Footprints"



Yasemin Mori - Deli Bando
Yıl: 2012 Türkiye
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dünya"


Jim Lauderdale - Caroline Moonrise
Yıl: 2012 ABD
Tür: Country Rock, Bluegrass
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Iodine"

The Raconteurs - Consolers of the Lonely
Yıl: 2008 ABD
Tür: Alternative Rock, Garage Rock, Blues Rock, Indie Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Attention"

Skye Edwards - Back to Now
Yıl: 2012 İngiltere
Tür: Pop Soul, Trip Hop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Troubled Heart"


Black Country Communion - Afterglow
Yıl: 2012 ABD
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "This Is Your Time"

22 Ekim 2012 Pazartesi

The Dirty Pearls - Whether You Like It or Not


Eskileri hortlatmanın moda haline geldiği günleri yaşamaya devam ediyoruz. Gerçi hiçbir dönem moda olmadı. İhtiyaçtan hep vardı bu tutum. Bunun altından kalkmayı başaranlar olduğu kadar, altından kalkamadığı gibi, üstünden silindir geçmişçesine madara olanlara da sıkça rastlıyoruz. Bir kere herşeyden önce bu trende uyma amacını belli etmeli insan. Sırf hali hazırda uzamış saçları heba olmasın diye bu müziğin yılmaz bekçisi gibi davranan tipitiplerin özellikle 80'lerin hatun kaldırma potansiyellerinden nemalanma amacı, zaten geçmişte yapacağını yapmış hard rock'ın geleceğine fayda getirmez. (Hard rock'ın bir geleceği olmalı mıdır, o da ayrı mesele!). Esas mesele, bu türe gerçekten gönül vermiş ve hard rock biçimde çalmaktan-söylemekten-giyinmekten zevk aldığını hissettirmiş gençlerin hala şevkle bu işe dair örnekler sunmayı samimice istemeleri. Ama samimice. Eskiye öykünenler arasında hard rock'a gönül verenlerin sayısı biraz daha fazla olduğu için bu türü örnek gösterdim. Kendileri daha kısa pantolonla yağ satarım, bal satarım oynarken bu müziğe cayır cayır ter akıtan büyüklerinin izinden gitmeye yeltenen yeni yetme grupların bana göre en mühim hatası da belli bir samimiyet duygusundan yoksun oluşları zaten.

Sahiden birşeylere hard açıdan başlamak, ama içten başlamak istediklerine (en azından çalıp söyleme yönünden) inandığım gruplardan biri olan beş kişilik The Dirty Pearls, 2006'da kurulmuş, The Dirty Pearls (2007) ve Volume 2 (2008) adında iki EP çıkarmış olmalarına rağmen, uzun metraj albüm çıkarmaya ancak 2012'de fırsat bulmuş bir grup. Belki bunun sebebi o zamandan bu zamana Kiss, Bret Michaels, Scott Weiland, Jet, New York Dolls gibi isimlerin konserlerinde ortamı hararetlendirme görevi üstlenmeleridir. Zira ilk albümleri Whether You Like It or Not'ın geneline büyük oranda yansıyan canlı müzik karakterleri, bu konserlerde edindikleri tecrübenin bir yansıması. Bu gençlere yansıyan bir başka önemli nokta da, New York dolaylarından olmalarına rağmen bana sıklıkla Britpop gelmeleri ki, bu hiç de rahatsız olmadığım bir durum. Genelde artık 80'lerde kalması daha güzel olan L.A. güdümlü hard rock'tan 2012 plakalı gruplar dinlemek beni epey daraltıyor.

İlk duyuşta kendime göre geçerli sebeplerden dolayı hemen İngiliz yaftası yapıştırabileceğim Whether You Like It Or Not, Static, Sucker For A Sequel, Mayday gibi şarkılarını beğendiğim The Dirty Pearls, sound ve performans yönünden sağlam durmasına rağmen, daha tam olmamış ama olmasına ramak kalmış bir görünüm sergiliyor. Sahnelerinin iyi olduğunu albümlerinde de kanıtlamışlar. Sadece şarkı yazmada ve bu yazımları albüme aktarmada biraz daha çalışmaları gerekebilir. Şayet britpop görünümlü birer New Yorker olarak yollarına devam etmek istiyorlarsa kendilerinden beklentiler, o uyuz 80'ler hard rock hortlatıcıları tarafından çekilmez hale getirilmeye devam edilen 2012 hard rock'ına ayar verecek düzeyde artabilir. En azından ben kendi adıma beklerim. Zira sözünü ettiğim yeni yetmelerce yapılan o kadar albümde kırıntısı bile olmayan potansiyel bunlarda var. Sahip olunanların bir potansiyel yaratması çok önemli. Hiçbirşey yapamıyorsan bile onu yarat yeter.

1. Whether You Like It or Not
2. Who's Coming Back To Who
3. Caffeine and Gasoline
4. Static
5. Love Sick Love
6. You Got Me Where You Want Me
7. Bring on the Night
8. Sucker For A Sequel
9. Mayday
10. New York City Is A Drug

16 Ekim 2012 Salı

The Birthday Massacre - Hide and Seek


1999 Kanada menşeli The Birthday Massacre, başlarda Imagica adıyla ortaya çıkmış, fakat daha sonra bu son adında karar kılmış bir grup. Chibi (vokal), Rhim (davul), Aslan (bas), O-en (keyboard), Rainbow (ritim gitar, programming), Falcore (lead gitar) gibi nickname sahibi müzisyenlerden kurulu The Birthday Massacre, endüstriyel rock ile synth pop'un tek gecelik ilişkisi olarak başlayıp, daha kalıcı bir beraberliğe dönüşen synth rock şeklinde tanımlayabileceğimiz müziklerini istikrarla günümüze taşımış bulunuyorlar. Bazıları için bu istikrar "bu şarkıların hepsi birbirine benziyor" biçiminde yorumlansa da, işin istikrar olduğu dikkatli kulaklardan kaçmayacaktır diye düşünüyorum. Bir kere gothic rock denen hadiseye olan saygım, bu tür bünyesinde yaratılan atmosfere The Birthday Massacre benzeri grupların sağladığı pozitif katkılardan kaynaklanmakta. Gothic rock ise her ne kadar bu atmosferin dışında fazla seyretmediği için "birbirinin benzeri" şarkıları kulağa şırıngalıyor gözükse de, gizem unsuru basit mainstream kırıntılarını bile belli bir hizaya sokabiliyor.

Ekim başında çıkan Hide and Seek, grubun beşinci stüdyo albümü. Gerek vitrinleri, gerekse yaptıkları müziğin kaba çıkarımları sonucu yer yer ergen posteri olmakla itham edilseler de, bu beş albümlük CV'de kendi çıtalarını iyi bir seviyeye yükseltip, uzun süre orada tutabilmiş bir karakter gördüm. Özellikle Walking With Strangers (2007) ve Pins and Needles (2010) albümleri benim gözümde kendi zirvelerini yakalamış bir grup izlenimi yarattı. Hide and Seek'in yeri ise bu albümlerin üzerinde değil ama olsa olsa aynı seviyededir. Adını verdiğim son iki albümle birlikte kesintisiz üçü birarada yaptığınız vakit inceden bir Evanescence yavanlığı hissedilmiyor değil. (Evanescence yavanlığı dediğimiz şey de herkesin yavanlık olarak görmeyeceği bir durum olabilir tabii). Bunu yavanlık olarak algılayanlar için telaşa mahal olmadığı kanaatindeyim. Zira peşpeşe üç The Birthday Massacre albümü dinlemek, tavsiye edeceğim bir davranış biçimi değil.


Bu yüzden Hide and Seek'i mümkünse grubun diğer albümlerinden uzakta, mümkünse gece loş ışıkta, hafif çakır vaziyette test etmek, onun gerçek tadını almakta faydalı olacaktır. Hani şahsen özellikle öyle bir ortam hazırlamadım kendileri için. Öyle denk geldi. Önceki albümlerinden edindiğim tecrübeler, yeni albümdekilerle birleşince aslında hep aynı biçimde kesilmiş gibi görünen, fakat birleştirildiğinde farklı şekiller ortaya çıkaran puzzle parçalarına benzettim şarkılarını. Mesela benzerini çok duyduğumuz, lakin bir şekilde sentetik rock alemlerinin karizmatik enstantanelerini video klip estetiğinde gözlerde canlandırma potansiyeline sahip Play With Fire... Mesela ılıman bir synth pop gibi başlayıp birden nu metal atarlanmasına dönüşen, sonra nakaratıyla dengeyi sağlayan Down... Mesela terli, yorgun ama mutlu yaz gecelerinin tempolu new wave huzurunu taşıyan Calling... Mesela ekstra enstrüman takviyesi yapmadan, tür sapması yaşamadan kendi bileşenleriyle müthiş bir senfonik rock ambiyansı kuran ve kanımca aynı ada sahip alternative metal grubunun dört albüm dolusu şarkıyla semtine bile uğrayamadığı gotik/senfonik rock tutkusunu kendine gökyüzü haline getiren In This Moment...

İsmini vermek istemeyen 1-2 vasat ya da az üstü şarkının varlığına, hiç tutmadığım o anime/emo imajlarına ve geçmişini de hesaba katarak bazı şarkılarda başvurdukları şablonsal kolaya kaçışlara rağmen, son üç albümde yükselen kalitelerini ve Chibi'nin kimi zaman parfüm, kimi zaman sabun kokulu vokalini takdir etmemek, özellikle bu türe sempati besleyenler için zor gibi geliyor bana. Endüstrinin yol açtığı yalnızlaşmanın müzikal yansımasılarından biri olarak gotik rock'ı, poz meraklısı emolara bunalım modası şeklinde pazarlama kurnazlığı taşımayan The Birthday Massacre, enerjisini ve hüznünü tecrübesiyle şekillendirmiş başarılı bir Kanadalı. Başarılarının devamını diler, albüme kaldığımız yerden devam ederiz.

1. Leaving Tonight
2. Play With Fire
3. Down
4. Need
5. Calling
6. Alibis
7. One Promise
8. In This Moment
9. Cover My Eyes
10. The Long Way Home

11 Ekim 2012 Perşembe

Anberlin - Vital


2002'de kurulan Amerikalı alternative rock grubu Anberlin, günümüz itibariyle beş stüdyo albümünü devirmiş, altıncısı olan Vital'ı da devirmek üzere piyasaya sunmuş güzel bir oluşum. Kendilerini ilk defa 2008 albümleri olan New Surrender ile tanımış, o zamandan beri de sevmiş bir dinleyiciyim. Öncesindeki üç albümlerini henüz duymadım. Müzikal geçmişlerinde alternative rock yanında "emo-pop" tanımını da görünce onları aceleye getirmek de istemedim açıkçası. Genele vurulduğunda orta karar olduğuna kanaat getirilebilecek, yine de ufaktan sempatimi kazanan New Surrender'ın ardından çıkan 2010 yılına ait Dark Is the Way, Light Is a Place ise benim için Anberlin'i daha ciddi biçimde takip edilecek gruplar arasına soktu. Özellikle bu albümdeki We Owe This To Ourselves ve Pray Tell şarkılarındaki enerjileri ve tutkuları, rock'ın alternatif ile pop karışımına olan hakimiyetlerini kanıtlar nitelikte bana kalırsa. Solist Stephen Christian'ın gücü sertliğinde değil, inceliğinde saklı vokalinin insanda karaoke isteği doğurur nitelikte oluşu da ayrıca sözü edilesi bir özellik Anberlin için.

Altıncı albüm Vital, tıpkı Dark Is the Way, Light Is a Place'in açılışını yapan We Owe This To Ourselves'i andıran ve özellikle davulcu Nathan Young'ın emeğinin gözardı edilemeyeceği Self-Starter ile başlıyor. Little Tyrants, çalışan motorun soğumasına müsaade etmiyor. Şimdilik gözdelerim ise Someone Anyone, Modern Age, Type Three, Desires ve alternative rock taklidi yapan harika bir synth pop şeklindeki Intentions oldu. Takip etmeye başlayalı beri Anberlin'in sadece gitarlara abanan (bazen iyi ki abandığı anlar da yok değil!) gerzek bir rock topluluğu olmadığını, bir ruh yakalamaya, ona sadık kalmaya, ama daha yumuşak anlara da kapılarının açık olduğuna ikna etmeye çalıştığını anladım. Fevkalade ucuz örneklere sahip ve genelde o sözünü ettiğim gerzeklerin ortak adresi olan "christian rock" tanımına zaman zaman yakıştırılmasına rağmen hiç de o sığlıkta olmadığına inandığım bir grup Anberlin. Hoş, bazı referanslar tersini söylüyor görünse de, Stephen Christian'ın "insanlar bizi nasıl görürlerse görsünler, bizi kim dinlerse dinlesin, yeter ki dinlesin" biçiminde kucaklayıcı demeçleri serinlik yaratıyor.

Belki fazla tanıdık, belki klişeler arasında tur atar çapta. Sürüden ayrılmasa da sürüyü müzikal bağlamda tabulaştırmamış. Hatta Innocent gibi o sürünün suratını ekşiteceği naif bir pop bestesi bile çalıp önyargısız biçimde albüme koyabiliyorlar. Buna karşın basmakalıp ve Hıristiyan diye yaftalanıyorlar. Fakat temelde Stephen Christian'ın gruba "Anberlin" ismini bulma hikayesi kadar basit bir ayrıntıyı temsil eder gibi müzik yapıyorlar. Aslında bu ismin birden fazla hikayesi var. Benim hoşuma giden hikayeye gelince: Stephen, gruba isim bulmaya çalıştığı bir dönemde birgün aklına Avrupa başkentleri takılıyor. "London, Paris, Rome and Berlin" diye düşünürken "...and Berlin" bitirişinde bir ışık yakalıyor. Bu şehirleri herkesler biliyor ama bağlaçlarda saklı ayrıntıları dikkate almıyor işte.

1. Self-Starter
2. Little Tyrants
3. Other Side
4. Someone Anyone
5. Intentions
6. Innocent
7. Desires
8. Type Three
9. Opheum
10. Modern Age
11. God, Drugs & Sex

8 Ekim 2012 Pazartesi

Lord Huron - Lonesome Dreams


Eline her akustik gitar alanın folk müzisyeni sayıldığı günümüzde, içinde "folk" tanımının geçtiği sürüyle albümde bu kelimenin itibarsızlaştırıldığını görmek hüzün verici. Bu türün doğasında varolan pastoral sakinliği "kişisellik" kaypaklığıyla mıymıntı bestelere kurban etmek hangi aklın ürünü ki? Evet, bazıları bu kişisellikten, otobiyografik efkardan türettiklerini dinleyiciye aktarmayı becermiştir. Ama sözünü ettiğim akustik kolaycılığı bu kaypaklıkla örtbas etmeye çalışan o kadar çok örnek var ki, hepsi cıvık afedersin. Folk bilmem nesi yapıyorum ayağına, uyuz gitar nağmelerini bir okadar uyuz liriklerle paketleyip sunmak o kadar kolay ki, "ben bile daha iyisini yaparım" cüreti hortluyor insanda. Şimdi durup saygı sevgi beslediğim onca folk üstadından (en başta da Neşet Ertaş'tan!) bir dinleyici olarak öğrendiğim en mühim şeylerden biri şuydu: Çıktığı memleket neresi olursa olsun halka yapılan müziğin kişiselliği, kendi gönlünden kopanların o halkın gönlündekilerle örtüşmesiyle daha da anlamlıdır. Mesele gönüle giden yolu bulmakta.

Asıl adı Ben Schneider olan Michiganlı Lord Huron, bana göre o yolu başka bir coğrafyada da olsa biraz bulabilmiş sanki. Gerçi daha ilk albümünden kendisine bu denli gaz vermek nazar değmesiyle sonuçlanabilir belki ama 2010 yılına ait iki başarılı EP'nin ardından Ekim başlarında çıkardığı debut Lonesome Dreams, yoğunluğuyla, hüznüyle, abartmadığı neşesiyle yılın en iyi folk işlerinden biri. İyi besteler kadar, onları sıkıcı hale getirmeyecek diri nakaratlar yaratma gerçeğini kavramış Lord Huron, başta yılın en iyi şarkılarından biri olarak hemen etiketlediğim Time To Run olmak üzere Ends Of The Earth, Lonesome Dreams, She Lit A Fire, The Man Who Lives Forever, I WIll Be Back One Day gibi çok kaliteli şarkılara imza atıyor. İsmini saymadıklarım ise saydıklarımdan daha aşağı kalmıyorlar. Bunlar henüz ikinci dinleyişimde kanımın biraz daha ısındığı örnekler sadece. Yoksa Brother (Last Ride) ve In The Wind, kıyısından köşesinden birer Fleet Foxes derinliğiyle gelecek günlerde daha fazla öne çıkmanın hesaplarını yapıyor gibiler mesela. Yine de Lord Huron'un kendisi için, kendi kendine yarattığı derinlik yetiyor. Elleri çırparak nakaratlara eşlik etme ihtiyacının o gospel coşkusunu, toz toprak içindeki yol yorgunluğunun tatlı hüznüyle çok iyi birleştiriyor. Pazar westerni iklimini öyle bir yakalamış ki, ertesi günün yaşanacak ruhsuz telaşını akıllara bile getirmiyor.

1. Ends Of The Earth
2. Time To Run
3. Lonesome Dreams
4. The Ghost On The Shore
5. She Lit A Fire
6. I WIll Be Back One Day
7. The Man Who Lives Forever
8. Lullaby
9. Brother (Last Ride)
10. In The Wind

4 Ekim 2012 Perşembe

The Bombay Royale - You Me Bullets Love


The Bombay Royale 2010 yılında Melbourne, Avustralya'da kurulmuş bir "big band". Adından anlaşılacağı üzere sayıları Kemal Sunal'ın Balkan Devletleri yorumu misali artabilen ve değişebilen elemanlara sahip big band olgusunun pop caz ve funk ağırlıklı müzik icra etmeleri geleneği The Bombay Royale'de de bozulmamış. Benim açımdan şikayet edilecek bir durum değil bu. Zaten bu geleneğin death metal'de görenekleşecek hali yoktu. (Gerçi olsa çok orijinal olurdu ya!). Tam 11 kişilik grup özellikle Hint asıllı solistler Parvyn Kaur Singh (“The Mysterious Lady”) ve Shourov Bhattacharya'nın ("The Tiger") varlıklarıyla dikkat çekiyor. Bu yüzden haklarındaki çeşitli yazılarda "Australian Bollywood-style" tanımı mevcut ki, sanki böyle yerleşmiş kel alaka bir tarz varmış gibi lanse edilmiş geldi bana. Yine de ortaya çıkan kimya ve grubun sahip olduğu enerji her köşebaşında bulunabilir cinsten değil. Üstelik bunu her köşebaşında bulunabilir türlerin karması şeklinde başardıkları söylenebilir.

The Bombay Royale'ın ilk albümü You Me Bullets Love'ın omzu kalabalık müziğini tarif etmek de çaba istiyor. Zamanda ileri-geri hamleler yapmak lazım. Bir kere en belirgin özellikleri sinematik altyapıları. 60'ların ve 70'lerin Bollywood müziklerinin temel alındığı, funk ve mariachi nefeslilerinin kenarları tuttuğu, surf rock ve western'e selam duran cevval spaghetti gitarların kol gezdiği, synthesizerın, sitarın, tablanın, yaylıların, kıvrak davulun, funk bas tonlarının şarkıdan şarkıya çeşitlendiği müthiş bir iklimde 10 şarkı yaşıyorlar. Kitsch unsurların dik duruşu, surf gitarların zaman zaman deep funk ve jazz funk ile kesişmeleri, Parvyn Kaur Singh ve Shourov Bhattacharya'nın Hindi/Bhangra vokalleri ortaya enfes bir sofra kuruyor adeta. Baştan sona yaratılan o "Bollywood Casus Filmi Soundtrack" havası, daha ilk şarkı Monkey Snake Fight'ın jeneriksel karizmasıyla fantezisini hissettiriyor. Hemen ardından gelen You Me Bullets Love, bodoslama surf rock'a dayanıyor. Üstelik çift Hindi vokaliyle ve nefeslilerin gazıyla gemi azıya alıyoruz sanki.


Rahmetli Mohammed Rafi'nin erken rock'n roll klasiklerinden Jaan Pehechan Ho coverı ortalığı biraz daha ısıtıyor. Sote Sote Adhi Raat ile bu defa disko günlerine götürüyorlar dinleyenlerini. Ama bu öyle bir disko ki, tam olarak Mumbai ile Melbourne arasında bilinmeyen bir yerde. Bu sinerjiyi yakalamışken bırakmayıp The Perfect Plan'e de yansıtıyorlar. Bobbywood ve Mahindra Death Ride ile peşpeşe surf rock ziyafeti yaşattıktan sonra "biz bu sörf olayını daha yukarılara da taşıyabiliriz" iddiasıyla Oh Sajna'nın orkestral zenginliğinin yarattığı zirveyi yaşatıyorlar. Dacoit's Choice sayesinde yaylıların nefeslilere ahenkle karıştığı 70'ler katkılı zımba gibi bir disko funk dinliyoruz. Ve son olarak yedi buçuk dakikalık Phone Baje Na ile psychedelic funk'ın kendini çok dağıtmamış, hatta kaotik ve dingin anlarını çok güzel dengeleyerek zinde kalabilmiş yapısıyla egzotik hazlar yaratmışlar.

Kaliteli müzisyenlerle dolu olduğu her halinden belli The Bombay Royale, başta grupta sitar, tabla, mandolin, dilruba ve gitar çalan multi-enstrümantalist Josh Bennett olmak üzere geri kalan tüm elemanlarıyla tüm övgüleri hak ediyorlar. Aynı zamanda Bennett'in eşi olan, Bollywood dans öğretmenliği de yapan Parvyn Kaur Singh'in Shourov Bhattacharya ile birlikte seslendirdiği şarkılar, birden filmin en olmadık anlarında ortaya fırlayan Bollywood insanlarının kurtlarını döktükleri enstantaneleri az da olsa anımsatmalarına rağmen, bundan çok daha dramatik, daha olgun, daha ciddi meziyetlere sahip olduklarının altını çiziyorlar. Yanyana geldiklerine sıkça rastlamadığımız türlerin bu ustalık kokan birliktelikleri, takmış takıştırmış bir hint divanın bir garajda ya da bir "western saloon"unda rock söylemesi gibi unutulmaz hayali resimler canlandırıyor kafalarda. Ama o garaja tıkılıp kalmamış epik, egzotik, sinematik funk bilincini de aynı albüm içinde yer alan şarkıların özünde yaşatarak.

1. Monkey Snake Fight
2. You Me Bullets Love
3. Jaan Pehechan Ho
4. Sote Sote Adhi Raat
5. The Perfect Plan
6. Bobbywood
7. Mahindra Death Ride
8. Oh Sajna
9. Dacoit's Choice
10. Phone Baje Na