30 Haziran 2011 Perşembe

Issız Ada Radyosu Arşivi (Haziran 2011)

Mélanie Laurent - En t'attendant
Yıl: 2011 Fransa
Tür: French Pop, Chanson
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kiss"






Gomez - Whatever's on Your Mind
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Alternative Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Song In My Heart"





Lefties Soul Connection - Skimming The Skum
Yıl: 2007 Hollanda
Tür: Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cry"





Digitalism - I Love You Dude
Yıl: 2011 Almanya
Tür: Synth Pop, Electro House
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Forrest Gump"






Chisu - Alkovi
Yıl: 2008 Finlandiya
Tür: Trip Hop, Electropop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Tämä rakkaus"






Washed Out - Within and Without
Yıl: 2011 ABD
Tür: Chillwave, Synth Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Amor Fati"






Starship - Knee Deep in the Hoopla
Yıl: 1985 ABD
Tür: AOR, Pop, Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sara"







Poxfil - Who Is On My Sofa?
Yıl: 2007 Fransa
Tür: Indie Electronic, Hip Hop, Dub
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Were My Crow"






Tandy Love - Tandy Love Presents Turk Jerk: Anatolian Anagrams
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Eastern Funk, Lo-Fi
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bear Ham"





Patrick Wolf - Lupercalia
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Indie Pop, Art Pop, Chamber Pop, Folktronica
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The City"






Caron Wheeler - UK Blak
Yıl: 1990 İngiltere
Tür: Soul, Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Livin' in the Light"






Viva Voce - Rose City
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Devotion"






An Horse - Walls
Yıl: 2011 Avustralya
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "100 Whales"






Pi OST
Yıl: 1998 ABD
Tür: Electronic, IDM, Ambient Techno, Drum & Bass
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: GusGus "Anthem"






Lisa Miskovsky - Changes
Yıl: 2006 İsveç
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Little Bird"






La Sonrisa de Julia - El hombre que olvidó su nombre
Yıl: 2011 İspanya
Tür: Pop/Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ábreme"





Magenta Skycode - Relief
Yıl: 2010 Finlandiya
Tür: Dream Pop, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "King Of Abstract Painters"





Sheryl Crow - Tuesday Night Music Club
Yıl: 1993 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Pop/Rock, Country Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Run, Baby, Run"






The Commodores - The Ultimate Collection
Yıl: 1997 ABD
Tür: Funk, Soul, Pop Soul
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nightshift"






Beastie Boys - Hot Sauce Committee Part Two
Yıl: 2011 ABD
Tür: Hip Hop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Too Many Rappers" (feat. Nas)

27 Haziran 2011 Pazartesi

The Pierces - You & I


Catherine Pierce ve Allison Pierce kardeşlerden oluşan The Pierces'ı, ne 2007 yılı albümleri Thirteen Tales Of Love and Revenge'deki Secret şarkılarıyla, ne de herhangi bir bölümüne başlayınca bir türlü bitiremediğim Gossip Girl'de çalınan bilmem ne şarkılarıyla tanıdım. Zira bir taraflara baktığınızda kendileri hakkında en çok bu referanslar öne sürülmüş. Elbet bir grubun tanınması için bu şekilde popüler çıkışların faydası inkâr edilemez. Ama iki kardeşin son albümleri olan You & I, onların aslında çok daha fazlasına sahip olduklarını gösteren nitelikte bir duruşa sahip. Öncesinde onların dinlediğim tek albümü olan Thirteen Tales Of Love and Revenge'i pek beğenememiş olmanın da verdiği isteksizliğe rağmen, iki kardeşten oluşan müzikal birlikteliklerden ümit kesilmeyeceği yönünde güçlü hislerim vardı. Henüz dinlemediğim iki albümleri daha bulunması, dinlediklerim arasında hissettiğim iki farklı duygu arasındaki eşitliği bozabilir belki. İşte kesmediğim o ümidin karşılığını hazır You & I ile bulmuşken bırakmayayım, başkaları da faydalansın istedim.

Aralarında iki yaş bulunan Pierce kardeşler, kalabalık bir aileden, müzisyen bir babadan, ressam bir anneden etkilenerek büyüdükleri dönemde hem aile içinde, hem de birtakım yerel etkinliklerde kendilerini pişirmişler. Üniversiteye gidecekleri sırada bir arkadaşları demolarını bazı yapımcılara yetiştirince 2000'de ilk albüm The Pierces'ın önü açılmış oldu. 2005 ve 2007'de iki albüm daha çıktıktan sonra hâlâ aktif olduklarını gösteren You & I ile hem müzisyenliklerini, hem de şarkı yazma potansiyellerini çok daha olgun (mainstream sınırları dahilinde) bir düzeye taşıdıkları görülüyor. Öyle ki, You'll Be Mine, Love You More, We Are Stars, Glorious, Space & Time, Drag You Down şarkıları, sanki grubun ilk best of albümünü dinlediğim hissi uyandırdı.


Bazı yerlerde "indie rock'ın ateşli hatunları" gibi sanki güzele hasret kalmış sığ yorumlara ola ki aldırmayın. Güzellikleri dillere destan olabilir. Lâkin piyasada onlar gibi bir sürü genç ve hoş country ikili, üçlüleri var ki, müzik niyetine ellerinde neredeyse hiçbir şey yok. Pierce ikilisinde iyi yazılmış pop rock/folk pop/indie pop parçaları kadar, hanım hanımcık kızları bile maçolaştıran yayık country ağzı yerine çok daha elit ve dürüst bir vokal anlayışı hâkim. Çağdaş, geleneksel, hatta ortaçağ folk müziğinde, ayrıca günümüze uzanan celtic kadın vokallerde kökleri bulunan bu anlayış, önceki albümlerinin aksine sanki The Pierces karakteristiğiymiş gibi uyumlu, canlı, tutkulu ve bilinçli. Şimdi gerçek güzellik budur diyeceğim, kendi klişemde boğulma yönünde bedduaların hedefi olacağım. Yüzlerinin nuru müziklerine yansımış yorumu da aynı hedefe ateş edecek. En iyisi yukarıda adı geçen şarkıların başı çektiği The Pierces'ın güzelliğine işitsel yönden de tanık olma fırsatının son ayağı olan You & I albümünü, güzel bir insanı kucaklar gibi kucaklamak. You & I grubun 4. albümü ama sanki herşey yeniden başlıyor.

1. You'll Be Mine
2. It Will Not Be Forgotten
3. Love You More
4. We Are Stars
5. Glorious
6. The Good Samaritan
7. Kissing You Goodbye
8. Close My Eyes
9. Space & Time
10. Drag You Down
11. I Put Your Records On

21 Haziran 2011 Salı

Eins, Zwei Orchestra - 100 Colors


Stefan van Maurik (gitar, vokal) ve Lydia van Maurik-Wever (keyboard, vokal) adlı iki Hollandalı müzisyenden kurulu Eins, Zwei Orchestra, yılın heyecan veren gruplarından birisi. Yalnız bu heyecanı kime nasıl verir bilemem ama ait olmak istedikleri indie camiada çok çabuk kabul gördükleri ve hoş karşılandıkları bir gerçek. İşin bana heyecan veren kısmı ise, The Spirit That Guides Us adlı hardcore bir grupla üç albüm yapmış olan Stefan ile, Brown Feather Sparrow adlı indie pop/folk bir grupla yine üç albüm yapmış olan Lydia'nın yollarının kesiştiği nokta olması. Bu iki benzemez tür biraraya gelip ne yer, ne içerler denirse Eins, Zwei Orchestra bu sorulara verilecek en ciddi karşılıklardan biri olacaktır kanımca. Lâkin olaya çok düz bakmayacağız. Çünkü "ciddi" kelimesini kullandık. 100 Colors, zıt kutupların yakaladığı uyumu indie rock ve shoegaze ile taçlandıran bir birlikteliğin meyvesi.

Eins, Zwei Orchestra'yı tarif etmek için verilen örneklerin arasında bazı kırıntılar ve bilinen unsurlar dışında pek fazla bağdaştıramadığım MGMT, The Joy Formidable, The Pains Of Being Pure At Heart, Interpol gibi isimler var. Ama söylediklerine göre onları esas etkileyen şey bambaşka bir yerden geliyor. 1928-2000 yılları arasında yaşamış Avusturyalı çağdaş ressam ve mimar Friedrich Hundertwasser... İşte "ciddi" kelimesi burada devreye giriyor. Çünkü hiç alâka kuramadığımız iki sanat dalı arasında alâka kurabilme zorunluluğunu ortaya atan böylesi bir etkilenme, daha derin düşünmeye, sonra da derin anlamlar çıkarmaya zorluyor insanı. Ama "müzik" isteyenlerin gözü korkmasın. Neticede ortada Einstürzende Neubauten gibi bir hilkat garibesi yok.


Parlak renkler, organik formlar, güçlü bir bireysellik, insan ve doğa arasında bir barış sağlama gibi entellektüel amaçlara sahip Hundertwasser çalışmalarının Eins, Zwei Orchestra ikilisinin şarkılarına yansımasını akıcı ve aynı zamanda melankolik bestelerinin satır aralarında görmeye çalışacağız. Sanat gözünüz buna ne derece izin verir bilemem. Zaten herhangi bir sanat eserine bakışımızda şekillenen türlü yorumlar, görecelik evreninde mutlaka karşılığını bulacaktır. Mesela albüme adını veren 100 Colors şarkısının popüler yapısı ilk başta böyle derin okumalara fazla itibar ettirmeyen, ama kesinlikle tutkulu bir indie tadı taşıyor. Self-Taught / Non-Traditionally Educated, Jugendstil, Spiral, 1, 2, 3 Your Own Design (Third Skin), Tonight gibi başka şarkılar da shoegaze karanlığını kontrollü bir deneysellikle popüler kalıplara uyarlamaya çalışarak kendi mimari eserlerini yaratıyorlar. Kontrollü, çünkü eğer kontrolü kaybederlerse saçma sapan bir sözde sanat artığı olarak kenarda kalacaklarını biliyorlar. Başkası bu durumda "anlaşılmamayı" sanatın bir gereği olarak görür, bununla aptalca gururlanır. Oysa Eins, Zwei Orchestra anlaşılmak istiyor. Bu uğurda sanata, mimariye ve popüler formlara kendini açmış vaziyette.

1. Ecologically Naked
2. Roof Garden Love
3. 100 Colors
4. Jugendstil
5. Self-Taught / Non-Traditionally Educated
6. Spiral
7. Vienna Acoustics
8. 1, 2, 3 Your Own Design (Third Skin)
9. Schnell (Superficial Boys)
10. Tonight
11. 69 (R.I.P.)

18 Haziran 2011 Cumartesi

Lisa Miskovsky - Violent Sky


Sarışının harman olduğu İsveç'te 1975'te doğan Lisa Miskovsky, 2001'de kendi adını taşıyan ilk albümü ve bu albümden çıkan ilk single'ı Driving One Of Your Cars ile İsveç'te En İyi Çıkış Yapan ve Yılın En İyi İsveçli Kadın Şarkıcısı ödüllerini almış. Sonraki çalışmalarında da sadece İsveç'in değil, birtakım Avrupa ülkelerinin listelerinde boy ve sarı saç göstermiş. Hızını alamayıp Backstreet Boys'un Shape Of My Heart şarkısının sözlerini yazmış, melodik death metal yapan memleketlisi In Flames grubunun 2006 albümlerindeki Dead End şarkısına vokal yapmış. Baktı ki bir boyband ile bir melodik death metal grup arası gidip gelen o hız kendisini müzikte kesmiyor, ülkesi şartlarının hazırladığı zemin sayesinde gönül verdiği snowboard sporuna abanmış, hatta İsveç snowboard milli takımına bile girmiş.

Lisa Miskovsky hakkında bu kadar bilgi heveslisi olma sebebim sadece ve sadece Ocak 2011'de çıkan Violent Sky adlı son albümü. Öyle ki fazladan üç Miskovsky albümü, bir In Flames uzunçaları ve bir de Backstreet Boys şarkısı dinlememi sağladı bu albüm. Driving One Of Your Cars gayet iyi bir şarkı. Albümleri arasında ise Violent Sky'a gelinceye kadar sadece 2006 tarihli Changes'ı beğendim. Little Bird, Mary, California Heart gibi ılık rüzgârlar estiren, yormayan, tam tersi dinlendiren bir albüm Changes... Violent Sky, dinlediğim tüm Miskovsky albümleri arasında bana göre Changes'dan sonra gelir muhtemelen. Genele vurursak, İskandinavların yaptığı İngilizce şarkılarda sezilen pop ve pop rock ortamının hoş örneklerinden alınan bir tat varsa (ki böyle bir tattan bahsettiğim üzere benim için var) Violent Sky'dan zevk alınabilir. Ne var ki, ilk iki şarkı This Fire ve Got A Friend, çok iyi bir pop rock beklentisine sokarken, tempo ve şarkı kalitesi gittikçe sıradanlaşıyor. Bu duruma rağmen, sırf gerek Miskovsky'nin sesi, gerekse şarkıların (üst düzey olmamalarına rağmen) samimi gelen havası hatırına kötü diyemeyeceğim bir albüm.

Kariyerinde yer alan bazı şarkıların yapımcılığını üstlenmiş olan Joakim Berg, aynı zamanda İsveçli güzide rock gruplarından Kent'in şarkılarının da yazarı. Bu bilgiyi de aldıktan sonra keşke bu albümde de şöyle bir Kent havası solusaydık diye hislenmedim değil. Silver Shoes biraz birşeyler yapmaya çalışsa da aynı duyguları yakalayamıyor. Neyse, çok iyi değil dedik, kötü de demedik, orta yolu bulduk. En iyisi, bu yazı boyunca adı anılmış Lisa Miskovsky şarkılarından oluşan bir "best of" albüm beklemek. Olmadı onu da artık kendimiz yaparız.

1. This Fire
2. Got a Friend
3. Lover
4. Silver Shoes
5. Some of Us
6. Call Me Anything but My Name
7. Get It On
8. Wise Guy 2010
9. Let Them Come
10. A Little High

17 Haziran 2011 Cuma

Kitchie Kitchie Ki Me O - Kitchie Kitchie Ki Me O


Kitchie Kitchie Ki Me O ismini bir grup adı olarak gördüğümde aklıma önceden Dananananaykroyd, Does It Offend You, Yeah?, Natalie Portman's Shaved Head, Someone Still Loves You Boris Yeltsin ya da eskilerden Skunk Anansie gibi ismi de müziği de birbirinden ibiş gruplardan edindiğim kötü tecrübelerin gelmesini gayet normal buluyorum. Oysa çocukların mahalle aralarında oynadıkları oyunlara ebe seçmek için söyledikleri tekerlemelere benzeyen bir isme sahip Norveçli bu gruptan son derece kaliteli bir müzikle karşılaştığım için çok mutlu oldum. Bu tip aptal grup isimlerinden dolayı önyargı taşımamam gerektiğini bana bir kez daha hatırlattılar. Bari albümleri kendi adlarını taşımasaymış dedim ama olsun, ilk albümde bu seçim âdettendir. Kaldı ki şu albüme "eeny meeny miny mo" adı da verilse, ya da hiçbir ad verilmese bile klasından bir gram kaybetmez.

Beş kişiden oluşan Kitchie Kitchie Ki Me O, indie rock ve blues rock ile devşirdikleri müziklerini sık sık psychedelic lokmalar bandırmak suretiyle tadından taviz vermeyen 10 şarkı formuna sokmuşlar. Alex K'nin önder gitar ve vokali, Frode Jacobsen'in uçmuş bas gitarı, Behzad Farazollahi'nin özellikle 70'leri iyi etüd etmiş davulu, Anders Møller'in ona yârenlik eden perküsyon hamleleri, Dag Stiberg'in canavar düdüğünü andıran saksafonu ve Rikke Norman ile Marianne Pentha'nın renk katan geri vokalleriyle topyekün iyi bir grup ve iyi bir ilk albüm bu. Başta albümün en uzun iki şarkısı olan Everything Burns ile I've Been Waiting For You (Night & Day) olmak üzere, üç dakikada da müthiş bir trip yaratılabileceğini kanıtlayan  It Must Be Real, harika bir post-rock diyebileceğimiz Five Seconds To Midnight ve açılış şarkısı olarak başlangıçta elit bir blues rock albümüne giriş yapıyormuşuz hazırlıkları yaptıran Next (ve ardından bu duyguyu aynı elitlikle sürdüren Forgotten) bana albümün en iyileriymiş gibi geldi. Ama zamana bırakma opsiyonu bu tür albümlerde hep diridir.

Albüm, Sonic Youth, Dinosaur Jr. ve Madrugada ile (bu arada basçı Jacobsen de hâli hazırda Madrugada üyesidir) çalışmış John Agnello tarafından miksajlanmış ki, bu da grup için ayrı bir olumlu referans sayılır. Kendimi kaptırmış vaziyette albümü dinlerken, bazı albümlerde de düşündüğüm "acaba bu albümü ünlü müzisyenlerden hangileri beğenirdi" sorusuyla tekrar karşılaştım. Bu kez aklıma gelen isimler öyle yenir yutulur cinsten değildi. Kitchie Kitchie Ki Me O ismini akıllarında tutamayacaklarına adım gibi eminim ama şayet dinleselerdi David Gilmour, Bo Diddley, Cahit Berkay, John Paul Jones ve kafası güzel bir Noel Gallagher (gerçi her zaman öyle!) bu işten epey zevk alırlardı gibi geliyor. Yersen, yutarsan!

1. Next
2. Forgotten
3. Hey Honey
4. Everything Burns
5. It Must Be Real
6. I've Been Waiting For You (Night & Day)
7. After Party Killer
8. Let It Slide
9. Five Seconds To Midnight
10. One Day

14 Haziran 2011 Salı

Viva Voce - The Future Will Destroy You


Kurulduğu 1998'den bu yana 6 albüm yapan Portland plâkalı ikili Viva Voce, genelde albüm yapma aralığı olarak çok rağbet edilen iki yılın ardından 6. albüm The Future Will Destroy You ile oturma odalarımıza veya popülerlik aşısı yememiş türlü müzik ortamlarına iniş yaptı. Ünü dünyayı aşıp gezegenlere ermiş bir grup değil. Ben de kendileriyle 2009 yılında 2009 albümleri Rose City ile müşerref olmuştum. Albüm olarak umduğumdan daha fazla sevdiğimi hatırlıyorum. Ama şarkı olarak, hâlâ birtakım seyyar ve sabit playlistlerimde karşıma çıkan enfes Devotion haricinde aklımda yer etmişlikleri yoktur. Bu da bir kusur değil. Tam tersi, ilerleyen günlerde ona yeniden dönülmesi gerektiği yönünde bir işarettir bana göre.

Kevin Robinson (davul, keyboard, banjo, vokal, bas, guitar, bir de mandoline veya bizdeki kanuna benzeyen bir enstruman olan dulcimer) ve Anita Robinson (gitar, bas, perküsyon, keyboard, vokal) adlı karı-kocadan oluşan Viva Voce, yaptığı her albümle neredeyse tüm sağlam eleştirmenlerin beğenisini kazanmış bir grup olarak son işleri The Future Will Destroy You ile de bu geleneği bozmuyorlar. Zira bir sürü sebepten dolayı yılın en iyilerinden birine daha yazıldığımı hissettim dinlerken. Kulaklarım yeni bir Devotion ararken bu kez No Ship Coming In diye bir "şey"e rastladım ki, ismiyle cismini belli eden şarkı kılığına bürünmüş bir ıssız ada epiğinin kaderine razılığını anlatan olağanüstü bir trip gibi geldi bana. Belki sabah uyandığımda öyle gelmeyecek. Ama sadece bir an 4:47 dakika boyunca öyle gelmiş olmasının bile bir anlamı olmalı. Anlata anlata bitir(emey)eceğim kısa o bir an, psychedelic serinliğini parçalı bembeyaz western bulutlarıyla süslemiş bir deneyimdi benim için. O kadar gaza geldim ki, daha 5. parçada "bu albüm tamam" dedim.


Bunları derken ve düşünürken, yani bir LP'ye EP muamelesi çekmeden evvel öncesinde bir başka kalıcı etkiye sahip Diamond Mine'ı ve Black Mood Ring'i de hesaba katmıştım tabiî. Yoksa öyle her albüm daha 5. parçada olmuş görünmezdi gözüme. Geriye kalan 5 şarkıyı sallamamanın bedelini de ödeten bir albüm olduğunu çok geçmeden anlamış olmanın mutluluğu ruhumu sarmışken, o ikinci yarıda bir başka şeyin daha farkına vardım: The Future Will Destroy You benim indie rock kanadından yaz albümlerim dediğim türe biraz daha karanlık çeşni katan bir hadise yaratmıştı. Cool Morning Sun ve A Viking Love Song şarkılarının adım adım ilerletip, son şarkı The Wondering Soul'un noktayı koyduğu duygu dinginliği ve duygu fırtınası kolay kolay ulaşılabilir değildi. Analog Woodland Song ve The Future Will Destroy You şarkıları da o indie rock kalitesini besleyen klâsik rock ve folk rock dürtüsünü sıradanlıktan esirgiyorken, yapmam gereken tek şeyin bir kendini bırakma olmasına kanaat getirdim. İyi de oldu. Albümü daha da çok sevdim.

Gruba Rose City'den itibaren Evan Railton ve Corrina Repp'i de dahil eden Robinson çifti yine de her zaman ikili olarak anılıyor. Canlı enstrumanlar kadar elektronik destek de alan şarkılarındaki o güven veren hava, sadece ardı ardına beş para etmez 4-5 albümden sonra dinlendiğinde değil, müziğe aç bir günün sonunda dinlendiğinde de ilaç gibi geliyor bazı bünyelere. Biliyorum, birçoğundan çok daha fazla hak etse de Viva Voce hiç dünya çapında popüler olmayacak, o gemi hiç gelmeyecek belki. Ama bununla yaşamayı, bununla mutlu kalıp bununla hüzünlenmeyi bir yaşam biçimi olarak belirlediği de âşikâr. Zaten öyle olunca müzik bir başka güzel çalınıyor kulaklara.

1. Plästic Rädio
2. Analog Woodland Song
3. Diamond Mine
4. Black Mood Ring
5. No Ship Coming In
6. The Future Will Destroy You
7. Cool Morning Sun
8. We Don't Care
9. A Viking Love Song
10. The Wondering Soul

9 Haziran 2011 Perşembe

Lost In Translation (OST)


Sofia Coppola'nın yazıp yönettiği, Bill Murray ve Scarlett Johansson'un başrolleri çok güzel paylaştıkları Lost In Translation, romantik yapımlar arasında her zaman gönlümde bir yere sahip filmlerdendir. Onu izlemek için özel ve izole bir ortam yaratılmalıdır ki, sade ama yoğun dünyasına daha bir adapte olabilelim. Film hakkında zaten söylenecek şeylerimi sözlediğimi zannederken, geçenlerde bir kez daha izledikten sonra aslında başka şeyleri de unuttuğumu ya da yeniden ifade etmek istediğim şeyler olduğunu anladım. Ama Lost In Translation, hakkında uzun uzadıya konuşulacak değil, içerdiği özgün romantizme teslim olunacak ve gerekirse birden fazla izlenecek bir film. Tabiî bunun yanında izlerken dinlenecek bir film aynı zamanda. Ama izlenmediği zaman da dinlenebilmesi için bir soundtrack albümü de var. Çünkü Lost In Translation'ı görmek demek aynı zamanda onu dinlemek demek ki, görmeden dinleyen ile gördükten sonra dinleyen arasında bariz farklar yaratacağı da garanti. Zaten bir sürü iyi soundtrack için de durum böyle değil mi?

Filmin genel müzik direktörlüğünü üstlenen Kevin Shields aynı zamanda yolda gördüğünüz her iki shoegaze, noise pop, dream dop, post-punk türü müzik yapan gruptan her ikisini de etkilemiş olan My Bloody Valentine ve dinleyenlerine yıllarca tam bir tür panayırı yaşatan Primal Scream gruplarının önemli bir üyesi. Hâl böyleyken, onun el atacağı soundtrack albümden de farklı bir atmosfer de beklemek doğru olmaz. Nitekim filmin kendi atmosferi de bu ruh birliğine uygun olunca ortaya çıkan durum, hani neredeyse Lost In Translation film dünyasında ne ise, albüm de soundtrack dünyasında aynen o...


Albümde ikisi normal uzunlukta, ikisi normal kısalıkta dört Kevin Shields şarkısı yanında bir adet de My Bloody Valentine şarkısı bulunmakta. Ama bu bir ego albümü değil. Death In Vegas, Sébastien Tellier, Air ve Jesus & Mary Chain parçaları her ne kadar Shields karakterine çok uyumlu da olsalar, esas uyumlu oldukları şey filmin o kafası hüzün ve huzurla bulanmış, üstelik bundan dolayı doğal biçimde bir mutlu olma efkârı sahiplenmiş olağanüstü dokusu. Charlotte'un bir Tokyo gökdeleninden kalabalık yalnızlığına baktığı sırada çalan Squarepusher'ın 1:20 dakikalık Tommib'i bile tek kelime etmeden çok şey anlatıyor. Bu şarkılar dünyanın uzak bir köşesinden bize yakınlaşan filmin o hüzün dalgalarını tsunami misali üzerimize süren naiflikte. Hayran olunası bir minimalizmin tuhaf bir dostluk/aşk muğlaklığına sığınışı. Öyle ki, bu tanımlara uymayacağı düşünülebilecek cıvıl cıvıl Phoenix şarkısı Too Young dahi bu muğlaklığa ters düşmüyor.

Albümün sonunda Bill Murray'in karaoke barda Roxy Music şarkısı More Than This'i yorumlamasına da yer verilmiş ama sanki filmde yorumladığı gibi değil. Olsun, zaten filmde Bill Murray yerine Bob Harris vardı ve albümde de o varmış gibi duydum ben. O zamanlar şarkıcılığa olan hevesi fazla olmadığından mıdır, bir Scarlett Johansson şarkısı yoktu. Olsa fena olmazdı. Lâkin Sofia Coppola'nın asıl iletmek istediği ve fazlasını ilettiği Bob Harris ile Charlotte arasında yaşanan imkansızlıklarla çevrilmiş belirsizliği yansıtacak en doğru şarkılardan bir demetin sergilendiği mutsuz bir albüme ekstradan dahil edilebilecek şarkıları konuşmak çok anlamsız. Tıpkı iki benzemezin hayatlarının en güzel gecesini, sonra da en acı ayrılıklarını yaşadıkları bir garip (ama delicesine bastırılmış arzulu) ilişkinin üzerine "keşke..."ler kurmanın anlamsızlığı gibi.

1. Intro/Tokyo
2. Kevin Shields - City Girl
3. Sébastien Tellier - Fantino
4. Squarepusher - Tommib
5. Death in Vegas - Girls
6. Kevin Shields - Goodbye
7. Phoenix - Too Young
8. Happy End - Kaze Wo Atsumete
9. Roger Joseph Manning Jr. & Brian Reitzell - On the Subway
10. Kevin Shields - Ikebana
11. My Bloody Valentine - Sometimes
12. Air - Alone in Kyoto
13. Roger Joseph Manning Jr. & Brian Reitzell - Shibuya
14. Kevin Shields - Are You Awake?
15. The Jesus & Mary Chain - Just Like Honey
16. Bill Murray - More Than This

5 Haziran 2011 Pazar

Selebrities - Delusions


Maria Usbeck (vokal, synthesizer), Jer Robert Pauli (gitar, synthesizer), Max Peterson (davul programlama, synthesizer) üçlüsünden kurulu Selebrities, en klişe tabirle ve yüzeysel tanımla "şirin bir indie pop" grubu. Ama dinledikçe bundan daha fazlası olabildiğini, hem de daha ilk albümleri Delusions ile olabildiğini gösteren türden bir grup. Aslında söylenilenlere göre bunu 2010 tarihli EP'leri Ladies Man Effect'te biraz göstermişler. Bu EP'ye ulaşmam henüz mümkün olmadı. Olsun, ilk albüm Delusions, onlara burun mu kıvıracaksınız yoksa alıp göğsünüze mi bastıracaksınız artık ne ise, sizi bu her iki tarafa da yönlendirebilecek etkilere sahip bir albüm. İflah olmaz bir 80'ler hayranıysanız göğsünüzde yer açın derim.

Selebrities'in resmî olmayan temelleri Jer'in Maria ile Güney Florida sanat okulunda tanışmasıyla atılıyor. Her ikisi de hem farklı, hem de benzer müzik zevklerine sahip. Ama buluştukları en güçlü ortak nokta 80'ler müziklerinden oluşmakta. 2006 dolaylarında sırf eğlence olsun diye kendi kendilerine kayıtlar yapıp bilgisayara atıyorlar. O kayıtlar iki yıl boyunca hard diskte yatıyor. Sonra birden onları eşe dosta göstermek için Myspace'e koyuyorlar. Orada hiç tanımadıkları bir sürü insandan aldıkları pozitif tepkilerden sonra hemen havaya girmeyip, bu ilgiyi bir kenara not ediyorlar.


2009'da New York'a taşınmalarının ardından Jer'in çalıştığı işyerinden arkadaşı olan Max'in müzik ile olan yakın ilgisi dikkatini çekiyor. Jer ona zamanında Maria ile yaptığı şarkıları dinletince ve Max onlara bayılınca uzun süre geri plâna atılan duygular bir anda canlanıveriyor. Max de bu müziğin bir parçası olmak istediğinde Selebrities'in artık resmî olan temelleri atılıyor. Ladies Man Effect EP'si Kasım 2010'da çıkınca ve çok beğenilince bu resmiyet artık LP beklentisi şeklinde tescilleniyor. İşte o LP de Delusions adıyla 2011 Mayıs ortasında huzura çıkıyor. Tepkiler ise o kadar hoş ve haklı ki, ünlü İngiliz gazetesi The Guardian bile bir Amerikalı grubun ilk albümünden övgüyle bahsediyor.

Selebrities müziği hakkında o kadar şık benzetmeler yapılmış ki, aralarında "summertime gothic" diye çok kıskandığım bir tanesi acayip hoşuma gitti. Hatta bu kadar yazı yazacağıma direk bu tanımı bulmuş olsaydım yeterdi diye düşündüm. Çünkü "power pop, new wave, post punk, indie X" kabilinden etiket vuracağımız her yorum bir yerden sonra gelip bu nefis tanımda karşılığını bulacak. O kadar harika bir albüm yapmışlar ki, 10 şarkıdan 10'u da aynı telden çalıp, aynı neon ışıklar yayarak ayrı birer birey olmayı beceren lezzette akıp gidiyorlar. Bunu 80'leri yaşamayan veya anlamayanlara anlatmak çok zor. Zaten 80'leri geri getirme modasının günümüz temsilcileri o kadar çoğaldı ki, onların arasında klişelerin emrivâki ile klişeleşmesinden yaratılmış klişelerin yavanlığı sezilirken Selebrities gibileri korumaya almak gerek. Bu modası geçmiş modanın temsilcileri arasında 80'lere bu kadar yakın olup bu kadar güzel şarkılar yapabilen çok fazlası yok.

Living Dead, Delusions, Can’t Make Up My Mind, Into The Night, Sunset, Ladies Man Effect EP'sinden alınma Time, The Cure derinliği taşıyan enstrümantal Interlude ve olağanüstü pop tınısıyla, gotik neşesiyle kötü bir günü bile kurtarma potansiyeline sahip Forgotten, hazır bir bünyeyi hiç sıkıntı çekmeden zaman makinesinin arka koltuğuna atıp mâlum yıllara götürebilecek kapasitede şarkılar. Bir modanın koruma altına alınması gereken temsilcilerinden dedik Selebrities için. Ama albümü iki kez üst üste dinledikten sonra düşündüm de, onlar çoktan bu şarkılarla kendi kendilerini koruma altına almışlar. Görünmez ama anlayan dinleyiciye göre de dokunulmaz bir kalkanla hem de!

1. Delusions
2. Living Dead
3. 46th & Bliss
4. Can’t Make Up My Mind
5. Secret Garden
6. Forgotten
7. Interlude
8. Time
9. Into The Night
10. Sunset