Hikaye, hard rock'tan, daha adı bile konmamış grunge'a geçilme dönemi olan 1990'da kurulan ve Seattle'ın kapalı kutu rock ortamında lokal çevrelerce iyice tanınan
Mother Love Bone grubuyla başladı. Grubun müziği tam da bu geçiş dönemini yansıtırcasına bir köprü niteliğindeydi. Solist
Andrew Wood, glam görüntüsünü aynı geçiş dönemine konumlandıran bir pre-grunge figürü olarak çok sevilen hayat dolu bir adamdı. Ayrıca grupta bas çalan
Jeff Ament ve gitarist
Stone Gossard, çok yakın bir gelecekte
Pearl Jam'i kurup şan ve şöhretin ışıklı yollarında pena sallayacaklardı. Seattle'ın yeraltında tanınan, sevilen, geleceği parlak görülen
Mother Love Bone, ilk albümünün kayıtlarını 1989 Ekim ve Kasım aylarında tamamlayıp uygun anı beklemeye başlamıştı ki, belki de rock tarihinin 90'lar ayağının en önemli kırılma noktası yaşandı.
Andrew Wood, Mart 1990'da aşırı dozdan ötürü hastaneye kaldırıldı. Sadece üç gün dayanabildi ve henüz 24 yaşında hayatını kaybetti. Grubun stüdyo kayıtları da ancak Kasım 1990'da
Apple adıyla piyasaya çıktı. Yalnız Amerika'da belli bir rock çevresi tarafından tanınan
Wood'un ölümü, bir süre sonra milyonları derinden etkileyecek bir patlamanın fitilini ateşlemişti.
Wood'un kaybı grup arkadaşlarını, en önemlisi de ev arkadaşı
Chris Cornell'i fena yaraladı. Grubu
Soundgarden ile Avrupa turu dönüşü acı haberi alan
Cornell, hiç vakit kaybetmeden bu tur esnasında biriktirdiği materyalleri kullanmak, onlara duygularından kopan sözler yazmak ve bunları ölümsüzleştirmek için, dostu
Andrew'ün hatırasına bir projenin pimini çekti.
Cornell ilk olarak
Andrew'ün gruptan arkadaşları olan
Ament ve
Gossard'a yaklaştı. Zaten ikisi de çok yetenekli ve tutkulu müzisyenler oldukları için,
Wood sonrası "biz ne olacağız" çaresizliğine düşmemişlerdi.
Soundgarden davulcusu
Matt Cameron'ın da katılımıyla dört kişiyi bulan proje,
Gossard'ın çocukluk arkadaşı süper yetenekli gitarist
Mike McCready'yi de dahil etmesiyle beş nüfusa ulaştı. Ama zincirleme bir şekilde yine
Ament,
Gossard ve
McCready'nin hayata geçirmeyi planladığı
Mookie Blaylock (ki isim hakları yüzünden adı
Pearl Jam olarak değişecek) grubun vokal seçmelerine demosunu yollayan
Eddie Vedder da birkaç şarkıda eşlik edince olayın rengi belli oldu. Tek belli olmayan,
Andrew Wood anısına gerçekleştirilen bu tek albümlük birleşmenin adıydı. O da bir
Mother Love Bone şarkısı olan
Man Of Golden Words'te geçen
"Seems I've been living in the temple of the dog" cümlesinden alınmış
Temple Of The Dog oldu.
Chris Cornell'in dostu
Andrew Wood için yazdığı ilk şarkılar, aynı zamanda
Temple Of The Dog albümünün ilk iki şarkısı olan
Say Hello 2 Heaven ve
Reach Down idi.
Say Hello 2 Heaven,
Cornell'in o benzersiz sesinin de işaret ettiği üzere ölümün hüznünü, cennete gitmenin ümidiyle mükemmel buluşturmuş bir şarkı. Tabii burada ölümü kabullenemeyişin isyanı ve cennet şüphesinin yarattığı çaresizliği de hissetmek olası. 11 dakikalık
Reach Down ise bambaşka bir alem.
"Pink Floyd köküne kadar grunge bir grup olsaydı"nın notalara dökülmüş hali sanki. Az önce çağrışımı yapılan türlü duygu arasında isyanın daha fazla hissedildiği bir şarkı. Aslında şarkı bile değil. Bir patlama.
Gossard ve
McCready'nin olağanüstü gitar sololarıyla dinleyene boyutunu şaşırtan
Reach Down ile ilgili
Chris Cornell'ın anlattığı bir anekdot da önemli. Bu albümle ilk stüdyo deneyimini yaşayan
McCready,
Reach Down'da kendine ait dört dakikalık doğaçlama solosunu atarken solonun yarısında kulaklığı fırlıyor ve geri kalanını hiçbirşey duymadan tamamlıyor. Bu solo da olduğu gibi şarkıda yer alıyor.
Andrew Wood ile yaşıt olan ve muhtemelen o yıllarda
Wood ile hiçbir anısı olmayan
McCready'nin bu kendini adamışlığının karşılığı,
Temple Of The Dog'u bir "
Andrew Wood Tribute" oluşumundan çok daha öteye taşıyor.
Hunger Strike,
Reach Down'ın çektiği uzun ve meşakkatli yol filminin ardını toplamaya çalışan daha ana akım, ama bu birlikteliğin
Andrew Wood ile sınırlı olmadığını gösteren sistem isyankarı bir şarkı. Grunge vokaline yön tayin etmiş iki adam olan
Chris Cornell -
Eddie Vedder düetini duyabileceğiniz tek şarkı aynı zamanda. Biraz daha tecrübeli
Cornell, ilk ciddi deneyiminde
Vedder'a hiç kıllık yapmamış, hatta
"şarkıyı ben nasıl söylemek istediysem o da içgüdüsel olarak öyle söyledi" itirafında bulunmuş. Albümdeki on şarkıdan yedisi haliyle
Chris Cornell'a ait. Biraz da ironik biçimde ilk üç şarkının efkarlı ruh halinden bir nebze sıyrılma görevini üstlenen ise ex-
Mother Love Bone olmuş
Ament -
Gossard ikilisinin bestesi olan ve dört ay sonra çıkacak
Ten efsanesinin ayak seslerini duyuran
Pushin Forward Back suretinde karşımıza çıkıyor. Zamanında
Pearl Jam,
Alice In Chains,
Blind Melon gruplarına destek çıkmış yapımcı
Rick Parashar'ın piyanosu eşliğinde somut anlamda da blues bir tavır takınan
Call Me A Dog, bir şekilde eski blues bestelerinin dile getirdiği
"life is hard, and then you die" basitliğini grunge kuşağının kafa karışıklığına bezemiş nitelikte.
Kaset formatında tanıştığım
Temple Of The Dog albümünün B yüzünün açılışında beni hep
Stone Gossard bestesi
Times Of Trouble karşılardı. Dramatik, gergin, üzgün, kızgın karmaşıklığıyla, yine
Parashar'ın piyano darbeleriyle, X Kuşağı hassasiyetleriyle örülü lirikleriyle ve
Cornell'in çalarken gözünden bir damla yaş süzüldüğünü hayal ettiğim mızıka solosuyla gelmiş geçmiş en iyi B1'lerden biriydi
Times Of Trouble. Zaten ondan sonrası
Wooden Jesus ve
"İsa, sen nerelisin, olayın nedir" mevzusu boy veriyor.
Your Saviour, albümün genlerindeki dramatik damarları kesmeden harikulade bir funk çeşnisi yaratıyor ki bunda en önemli pay,
Pearl Jam ve
Soundgarden gibi iki grubu birden idare eden dünyanın yaşayan en iyi bateristlerinden biri olan
Matt Cameron'a ait.
Pearl Jam -
Soundgarden karışımı nasıl olurdu sorusuna (tabii 90'ların ilk yarısı itibariyle), daha bu ikisi doğru dürüst isim yapmamışken cevap vermiş şarkılar bunlar.
Your Saviour,
Cornell tarafından yazılmış bir
Pearl Jam şarkısı gibiyken,
Gossard bestesi olan
Four Walled World ise bir
Soundgarden şarkısı gibi adeta. Yok aslında birbirimizden farkımız derken finali yapan
All Night Thing, organ ve piyano sayesinde değil
Pearl Jam veya
Soundgarden, değil grunge, rock bile olmayan lezzetine o an ortak etmeyi başarıyor.
Chris Cornell - Andrew Wood
Saygısızlık gibi olmasın, Mother Love Bone bana müzikal anlamda hiçbir şey ifade etmeyen bir gruptur. Bu yüzden Temple Of The Dog'un hikayesini öğrendiğim ilk zamanlar bu şarkıları bir vefa albümü için çok fazla bulmuştum. "Grunge nedir" diye sorulduğu vakit önereceğiniz Ten, Dirt, Nevermind (ki ben bunu genelde pek grunge şeklinde önermem) ve Superunknown (ki bunun yerine Badmotorfinger diyenlere de saygım sonsuzdur) dörtlüsünün dışına çıkıldığı pek görülmemiştir. Temple Of The Dog, biraz da bu tribute meselesi yüzünden pek hak ettiği ilgiyi görmedi başlarda. Oysa ortada bir tribute projesinden daha fazlası vardı. Lakin o hep şikayet ettiğimiz ticari tezgah sayesinde ulaşabildik bu albüme. İlk çıktığında sadece ABD'de 70 bin kopya sattığı için değil, Nisan 91'de çıkan bu albüm sonrasında Ten (Ağustos 91) ve Badmotorfinger (Ekim 91) albümlerinin yarattığı olağanüstü başarı yüzünden daha majör bir şirket tarafından tekrar piyasaya sürüldüğü için ulaşabildik. O zaman 1 milyondan fazla sattı tabii.
Temple Of The Dog, herşeyden evvel bir Chris Cornell projesi. Baştan beri bir veya birkaç Mother Love Bone coverı yapmaya (iyi ki) yanaşmamış, sıfırdan yeni şarkılarla hem yasını tutmuş, hem de öfkesini kusmuş. Besteleri, sesi, gitarı, grubu oluşturmaya yönelik çabaları ve tüm bunları yaparken bile kontrol manyağı olmadan, gerçek bir grup anlayışıyla hareket etmesi, tek seferlik de olsa bir grunge kardeşliği yaratması onu çok özel bir adam yapıyor. O yüzden Scream gibi solo albümleri ona yakıştıramıyoruz. O yüzden Pearl Jam ve Soundgarden'ın son yıllardaki vasat albümlerini hazmedemiyoruz. Daha ortada Ten ve Badmotorfinger yokken kısa süreliğine de olsa Temple Of The Dog vardı. Böylesine ölümsüz bir rock klasiğinin bilerek ve isteyerek ilk ve son oluşundaki güzellik, gerçek anlamda "tek" olmanın adını koyuyor adeta.
1. Say Hello 2 Heaven
2. Reach Down
3. Hunger Strike
4. Pushin Forward Back
5. Call Me a Dog
6. Times of Trouble
7. Wooden Jesus
8. Your Saviour
9. Four Walled World
10. All Night Thing