30 Nisan 2014 Çarşamba

Issız Ada Radyosu Arşivi (Nisan 2014)

Lykke Li - I Never Learn
Yıl: 2014 İsveç
Tür: Indie Pop, Art Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "No Rest for the Wicked"
Ray LaMontagne - Supernova
Yıl: 2014 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Folk, Americana
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lavender"
 
 
Di-Rect - Daydreams in a Blackout
Yıl: 2014 Hollanda
Tür: Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Invincible"
Shivaree - Tainted Love: Mating Calls and Fight Songs
Yıl: 2007 ABD
Tür: Indie Pop, Slowcore, Cover
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Don't Stop 'Til You Get Enough"
 
The Audreys - Between Last Night and Us
Yıl: 2006 Avustralya
Tür: Alt-Country, Folk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Oh Honey"
 
Lazuli - Réponse incongrue à l'inéluctable
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Progressive Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "On nous comme on respire"
Eli Cook - Primitive Son
Yıl: 2014 ABD
Tür: Blues Rock, Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Revelator" (feat. Vinny Appice & Jorgen Carlsson)
 
The Afghan Whigs - Do to the Beast
Yıl: 2014 ABD
Tür: Alternative Rock, Grunge, Soul, Indie Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Matamoros"
 
The Cranberries - No Need to Argue
Yıl: 1994 İrlanda
Tür: Pop/Rock, Alternative Rock, Dream Pop
"F Rate": 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ridiculous Thoughts"
 
 
Insomnium - Shadows of the Dying Sun
Yıl: 2014 Finlandiya
Tür: Melodic Death Metal
"F Rate": 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The River"
 
Soundgarden - Badmotorfinger
Yıl: 1994 ABD
Tür: Grunge, Alternative Metal, Hard Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Jesus Christ Pose"
 
Triggerfinger - By Absence of the Sun
Yıl: 2014 Belçika
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Big Hole"
Tying Tiffany - Brain for Breakfast
Yıl: 2007 İtalya
Tür: Electroclash, Electropop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "State of Mind"
 
Lover Lover - There Is a Place
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "All Through the Night"
 
 
Blondfire - Young Heart
Yıl: 2014 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Walking With Giants"
 
Spotlight Kid - Ten Thousand Hours
Yıl: 2014 İngiltere
Tür: Dream Pop, Shoegaze
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "I'll Do Anything"
 
Van Halen - OU812
Yıl: 2014 ABD
Tür: Hard Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Finish What Ya Started"
The Music - Welcome to the North
Yıl: 2004 İngiltere
Tür: Alternative Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Guide"
 
 
 
Anna F. - King in the Mirror
Yıl: 2014 Avusturya
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Unbelievable"
Pearl Jam - Ten
Yıl: 1991 ABD
Tür: Grunge, Alternative Rock, Hard Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Alive"

26 Nisan 2014 Cumartesi

Temple Of The Dog - Temple Of The Dog


Hikaye, hard rock'tan, daha adı bile konmamış grunge'a geçilme dönemi olan 1990'da kurulan ve Seattle'ın kapalı kutu rock ortamında lokal çevrelerce iyice tanınan Mother Love Bone grubuyla başladı. Grubun müziği tam da bu geçiş dönemini yansıtırcasına bir köprü niteliğindeydi. Solist Andrew Wood, glam görüntüsünü aynı geçiş dönemine konumlandıran bir pre-grunge figürü olarak çok sevilen hayat dolu bir adamdı. Ayrıca grupta bas çalan Jeff Ament ve gitarist Stone Gossard, çok yakın bir gelecekte Pearl Jam'i kurup şan ve şöhretin ışıklı yollarında pena sallayacaklardı. Seattle'ın yeraltında tanınan, sevilen, geleceği parlak görülen Mother Love Bone, ilk albümünün kayıtlarını 1989 Ekim ve Kasım aylarında tamamlayıp uygun anı beklemeye başlamıştı ki, belki de rock tarihinin 90'lar ayağının en önemli kırılma noktası yaşandı. Andrew Wood, Mart 1990'da aşırı dozdan ötürü hastaneye kaldırıldı. Sadece üç gün dayanabildi ve henüz 24 yaşında hayatını kaybetti. Grubun stüdyo kayıtları da ancak Kasım 1990'da Apple adıyla piyasaya çıktı. Yalnız Amerika'da belli bir rock çevresi tarafından tanınan Wood'un ölümü, bir süre sonra milyonları derinden etkileyecek bir patlamanın fitilini ateşlemişti.

Wood'un kaybı grup arkadaşlarını, en önemlisi de ev arkadaşı Chris Cornell'i fena yaraladı. Grubu Soundgarden ile Avrupa turu dönüşü acı haberi alan Cornell, hiç vakit kaybetmeden bu tur esnasında biriktirdiği materyalleri kullanmak, onlara duygularından kopan sözler yazmak ve bunları ölümsüzleştirmek için, dostu Andrew'ün hatırasına bir projenin pimini çekti. Cornell ilk olarak Andrew'ün gruptan arkadaşları olan Ament ve Gossard'a yaklaştı. Zaten ikisi de çok yetenekli ve tutkulu müzisyenler oldukları için, Wood sonrası "biz ne olacağız" çaresizliğine düşmemişlerdi. Soundgarden davulcusu Matt Cameron'ın da katılımıyla dört kişiyi bulan proje, Gossard'ın çocukluk arkadaşı süper yetenekli gitarist Mike McCready'yi de dahil etmesiyle beş nüfusa ulaştı. Ama zincirleme bir şekilde yine Ament, Gossard ve McCready'nin hayata geçirmeyi planladığı Mookie Blaylock (ki isim hakları yüzünden adı Pearl Jam olarak değişecek) grubun vokal seçmelerine demosunu yollayan Eddie Vedder da birkaç şarkıda eşlik edince olayın rengi belli oldu. Tek belli olmayan, Andrew Wood anısına gerçekleştirilen bu tek albümlük birleşmenin adıydı. O da bir Mother Love Bone şarkısı olan Man Of Golden Words'te geçen "Seems I've been living in the temple of the dog" cümlesinden alınmış Temple Of The Dog oldu.


Chris Cornell'in dostu Andrew Wood için yazdığı ilk şarkılar, aynı zamanda Temple Of The Dog albümünün ilk iki şarkısı olan Say Hello 2 Heaven ve Reach Down idi. Say Hello 2 Heaven, Cornell'in o benzersiz sesinin de işaret ettiği üzere ölümün hüznünü, cennete gitmenin ümidiyle mükemmel buluşturmuş bir şarkı. Tabii burada ölümü kabullenemeyişin isyanı ve cennet şüphesinin yarattığı çaresizliği de hissetmek olası. 11 dakikalık Reach Down ise bambaşka bir alem. "Pink Floyd köküne kadar grunge bir grup olsaydı"nın notalara dökülmüş hali sanki. Az önce çağrışımı yapılan türlü duygu arasında isyanın daha fazla hissedildiği bir şarkı. Aslında şarkı bile değil. Bir patlama. Gossard ve McCready'nin olağanüstü gitar sololarıyla dinleyene boyutunu şaşırtan Reach Down ile ilgili Chris Cornell'ın anlattığı bir anekdot da önemli. Bu albümle ilk stüdyo deneyimini yaşayan McCready, Reach Down'da kendine ait dört dakikalık doğaçlama solosunu atarken solonun yarısında kulaklığı fırlıyor ve geri kalanını hiçbirşey duymadan tamamlıyor. Bu solo da olduğu gibi şarkıda yer alıyor. Andrew Wood ile yaşıt olan ve muhtemelen o yıllarda Wood ile hiçbir anısı olmayan McCready'nin bu kendini adamışlığının karşılığı, Temple Of The Dog'u bir "Andrew Wood Tribute" oluşumundan çok daha öteye taşıyor.

Hunger Strike, Reach Down'ın çektiği uzun ve meşakkatli yol filminin ardını toplamaya çalışan daha ana akım, ama bu birlikteliğin Andrew Wood ile sınırlı olmadığını gösteren sistem isyankarı bir şarkı. Grunge vokaline yön tayin etmiş iki adam olan Chris Cornell - Eddie Vedder düetini duyabileceğiniz tek şarkı aynı zamanda. Biraz daha tecrübeli Cornell, ilk ciddi deneyiminde Vedder'a hiç kıllık yapmamış, hatta "şarkıyı ben nasıl söylemek istediysem o da içgüdüsel olarak öyle söyledi" itirafında bulunmuş. Albümdeki on şarkıdan yedisi haliyle Chris Cornell'a ait. Biraz da ironik biçimde ilk üç şarkının efkarlı ruh halinden bir nebze sıyrılma görevini üstlenen ise ex-Mother Love Bone olmuş Ament - Gossard ikilisinin bestesi olan ve dört ay sonra çıkacak Ten efsanesinin ayak seslerini duyuran Pushin Forward Back suretinde karşımıza çıkıyor. Zamanında Pearl Jam, Alice In Chains, Blind Melon gruplarına destek çıkmış yapımcı Rick Parashar'ın piyanosu eşliğinde somut anlamda da blues bir tavır takınan Call Me A Dog, bir şekilde eski blues bestelerinin dile getirdiği "life is hard, and then you die" basitliğini grunge kuşağının kafa karışıklığına bezemiş nitelikte.

Kaset formatında tanıştığım Temple Of The Dog albümünün B yüzünün açılışında beni hep Stone Gossard bestesi Times Of Trouble karşılardı. Dramatik, gergin, üzgün, kızgın karmaşıklığıyla, yine Parashar'ın piyano darbeleriyle, X Kuşağı hassasiyetleriyle örülü lirikleriyle ve Cornell'in çalarken gözünden bir damla yaş süzüldüğünü hayal ettiğim mızıka solosuyla gelmiş geçmiş en iyi B1'lerden biriydi Times Of Trouble. Zaten ondan sonrası Wooden Jesus ve "İsa, sen nerelisin, olayın nedir" mevzusu boy veriyor. Your Saviour, albümün genlerindeki dramatik damarları kesmeden harikulade bir funk çeşnisi yaratıyor ki bunda en önemli pay, Pearl Jam ve Soundgarden gibi iki grubu birden idare eden dünyanın yaşayan en iyi bateristlerinden biri olan Matt Cameron'a ait. Pearl Jam - Soundgarden karışımı nasıl olurdu sorusuna (tabii 90'ların ilk yarısı itibariyle), daha bu ikisi doğru dürüst isim yapmamışken cevap vermiş şarkılar bunlar. Your Saviour, Cornell tarafından yazılmış bir Pearl Jam şarkısı gibiyken,  Gossard bestesi olan Four Walled World ise bir Soundgarden şarkısı gibi adeta. Yok aslında birbirimizden farkımız derken finali yapan All Night Thing, organ ve piyano sayesinde değil Pearl Jam veya Soundgarden, değil grunge, rock bile olmayan lezzetine o an ortak etmeyi başarıyor.


Chris Cornell - Andrew Wood
 
Saygısızlık gibi olmasın, Mother Love Bone bana müzikal anlamda hiçbir şey ifade etmeyen bir gruptur. Bu yüzden Temple Of The Dog'un hikayesini öğrendiğim ilk zamanlar bu şarkıları bir vefa albümü için çok fazla bulmuştum. "Grunge nedir" diye sorulduğu vakit önereceğiniz Ten, Dirt, Nevermind (ki ben bunu genelde pek grunge şeklinde önermem) ve Superunknown (ki bunun yerine Badmotorfinger diyenlere de saygım sonsuzdur) dörtlüsünün dışına çıkıldığı pek görülmemiştir. Temple Of The Dog, biraz da bu tribute meselesi yüzünden pek hak ettiği ilgiyi görmedi başlarda. Oysa ortada bir tribute projesinden daha fazlası vardı. Lakin o hep şikayet ettiğimiz ticari tezgah sayesinde ulaşabildik bu albüme. İlk çıktığında sadece ABD'de 70 bin kopya sattığı için değil, Nisan 91'de çıkan bu albüm sonrasında Ten (Ağustos 91) ve Badmotorfinger (Ekim 91) albümlerinin yarattığı olağanüstü başarı yüzünden daha majör bir şirket tarafından tekrar piyasaya sürüldüğü için ulaşabildik. O zaman 1 milyondan fazla sattı tabii.

Temple Of The Dog, herşeyden evvel bir Chris Cornell projesi. Baştan beri bir veya birkaç Mother Love Bone coverı yapmaya (iyi ki) yanaşmamış, sıfırdan yeni şarkılarla hem yasını tutmuş, hem de öfkesini kusmuş. Besteleri, sesi, gitarı, grubu oluşturmaya yönelik çabaları ve tüm bunları yaparken bile kontrol manyağı olmadan, gerçek bir grup anlayışıyla hareket etmesi, tek seferlik de olsa bir grunge kardeşliği yaratması onu çok özel bir adam yapıyor. O yüzden Scream gibi solo albümleri ona yakıştıramıyoruz. O yüzden Pearl Jam ve Soundgarden'ın son yıllardaki vasat albümlerini hazmedemiyoruz. Daha ortada Ten ve Badmotorfinger yokken kısa süreliğine de olsa Temple Of The Dog vardı. Böylesine ölümsüz bir rock klasiğinin bilerek ve isteyerek ilk ve son oluşundaki güzellik, gerçek anlamda "tek" olmanın adını koyuyor adeta.

1. Say Hello 2 Heaven
2. Reach Down
3. Hunger Strike
4. Pushin Forward Back
5. Call Me a Dog
6. Times of Trouble
7. Wooden Jesus
8. Your Saviour
9. Four Walled World
10. All Night Thing

23 Nisan 2014 Çarşamba

Lazuli - Tant que l'herbe est grasse


Claude Leonetti ve Dominique Leonetti'nin 1998'de Güney Fransa'da kurdukları progressive rock grubu Lazuli, tam altı stüdyo albümü yapmış tecrübeli bir beşli. Kendileriyle son albümleri Tant que l'herbe est grasse vasıtasıyla tanıştım. Tanıştığıma o kadar memnun oldum ki, önceki beş albüme de yumuldum. Bu albümlerden Amnésie (2004) ve Réponse incongrue à l'inéluctable (2009) benim için biraz daha öne çıkanlar oldu. Ama dokuz şarkılık son albüm Tant que l'herbe est grasse, kanımca en iyi Lazuli albümü olmuş. Hazır yeni gelmişken, yeni tanıştığım 6-7 albüm sahibi müzisyenlerin bütün albümlerini dinledikten sonra en beğendiğim albümün en son çıkan albüm olması durumuyla sıkça karşılaşmamın nedenlerini sorgulamadım değil. Bunun en son çıkan akıllı telefon veya bilgisayar çılgınlığına benzer bir "yeni" olanın "en iyi" olduğu yanlış algısıyla karıştırılma ihtimali mevcut. Oysa büyük oranda, yıllar içinde iyice demlenen, en basit tabiriyle olgunlaşan bir müzikal gelişimin  son noktasıyla karşılaşmamızla alakası var. Zira dokuz albüm yapıp da en iyi albümünün hala üçüncü veya beşinci albümü olduğunu düşündüğüm isimler de bulabilirim.

Lazuli, son yıllarda farkına vardığım Fransa plakalı rock grupları Naïve ve Alcest'in fark yaratan tarzlarına kardeş, vatandaş bir oluşum. Alışıldık Amerikalı veya İngiliz progressive rock müziğe pek çok yönden kalburüstü bir alternatif oluşturan bu Fransız hareketi, bu türün zaten sağı solu belli olmayan yapıtaşlarına kimi zaman shoegaze, kimi zaman şiirsel bir alternative metal, hatta özellikle Lazuli'de gördüğümüz üzere dünya müziğine referanslar içeren etnik öğelerle bezeli farklı lezzetler katarak sıradışı biçimde zenginleştirme eğiliminde. Lazuli'nin klasik rock enstrümanları haricinde aldığı Fransız kornosu, vibrafon, marimba, perküsyon ve tuşlu çalgılar desteği, grubun müziğini bir tık daha ilginçleştiriyor, zenginleştiriyor. En ilginç enstrüman ise, Claude Leonetti'nin geçirdiği bir motosiklet kazası sonrası sol kolunu kullanamaması sebebiyle kendi icat ettiği, hikayesini de grubun resmi internet sitesinde anlattığı "léode" olsa gerek.

Altıncı albüm Tant que l'herbe est grasse, birbirine benzemeyen ama yine de ortak bir ruh yaratmayı başaran nitelikli bestelerden oluşmakta. Bu tip albümlerden pek beklemediğim üzere beni ilk görüşte kendine aşık eden Homo sapiens, gitar ve davul yerine kendini tuşlu ve elektro bir altyapıya teslim ederek harikulade bir masala dönüşmüş Tristes moitiés, senfonik rock karizması Multicolère, bana Porcupine Tree tadı veren Prisonniere d'une cellule male ve progressive rock tarihinden izler taşıyan, bu izleri de grubun kendi özüne inebilmesi için dinleyiciye bir yol haritası olarak sunan Une pente qu’on dévale, L’essence des odyssées, Les courants ascendants gibi şarkılar gece gece nasıl adamlarla muhatap olduğunuzu düşündürüyor. Albüm bitince de başladığın işi bitirmiş olmanın huzuru kaplıyor ki, iyi bir albüm dinlemenin en sevdiğim duygularından biri de budur. Tant que l'herbe est grasse, bu huzuru sağladıktan bir süre sonra bile içinde daha keşfedilecek nice şeyler olduğunu yeniden yükleyen bir albüm. Lazuli ise hep öyle bir grup zaten.

1. Déraille
2. Une pente qu’on dévale
3. Homo sapiens
4. Prisonnière d’une cellule mâle
5. Tristes moitiés
6. L’essence des odyssées
7. Multicolère
8. J’ai trouvé ta faille
9. Les courants ascendants

19 Nisan 2014 Cumartesi

Emmanuelle Seigner - Distant Lover


Frantic (1988), Bitter Moon (1992), The Ninth Gate (1999), The Diving Bell and The Butterfly (2007) gibi filmlerin modellikten gelme Fransız oyuncusu Emmanuelle Seigner, 1989'dan beri evli olduğu Roman Polanski'nin karısı imajından nadiren kurtulduğu anlarda kendini müziğe veren bir şarkıcı aynı zamanda. Kendisiyle olan nadir karşılaşmalarım, tesadüf eseri 2010'da dinlediğim ilk albümü Dingue ve The Diving Bell and The Butterfly filminde seslendirdiği Don't Kiss Me Goodbye olmak üzere ikiye ayrılır. Tamamı Fransızca olan Dingue kanımca son derece vasat bir albümdü. Ama Don't Kiss Me Goodbye sonrası dedektifliğe sarıp kendisinin müzikal kariyerine biraz daha daldığımda Pierre Emery ve Gil Lesage ikilisine dahil olmak suretiyle 2007'de aynı isimli albüme sahip Ultra Orange & Emmanuelle adlı indie pop / indie rock grubunu keşif haneme eklemiştim.

2010'dan itibaren sinema adına Essential Killing (2010) ve In The House (2010) gibi iki mühim filmin parçası olurken, müzik adına sadece Polonyalı art pop / trip hop grubu Smolik'in dördüncü albümündeki Forget Me Not bestesine ve şanson duayeni Brigitte Fontaine'in 2011 tarihli L'un n'empêche pas l'autre albümündeki Dressing parçasına konuk olmuş. Roman Polanski'yi takip ediyor olmamdan dolayı Venus In Fur'de oynayacağının haberini almıştım. Ama hemen hemen aynı dönemde yeni bir albüm çıkarması tam sürpriz oldu. Normalde kıytırık Dingue'e bakarak kendisinden bu kulvarda şahane bir iş beklemiyordum doğrusu. Fakat Distant Lover adındaki 11 şarkılık yeni albüm bildiğin şahane olmuş.


İlk albüm Dingue, turistik otel varyetesi veya Eurovision banalliği kıvamındaki şarkılarıyla üzerimde en ufak bir etki bırakmamıştı. Ama Distant Lover baştan ayağa güçlü bir indie rock, pop rock ve roll'unu unutmamış güçlü bir rock olarak tam bir olgunluk dönemi eseri. Bu cümle yazıldığı anda 48 yaşına az bir zaman kala Emmanuelle Seigner için "olgun" ifadesini kullanmak biraz ayıp kaçmış olabilir. Bu ifade, kendisinin iki albümü arasındaki dağlar kadar farkı betimlemek için kullanılan müzikal bir iltifat. Bore Me To Tears, Distant Lover, You Did This To Me, Ever Together, Such A Hard Time grubuna dahil edeceğim zımba gibi rock şarkıları, son dönemlerde indie, garage, veya blues takviyeli rock'n roll yapıyorum diye ortalarda gezinen eski-yeni birçok ismi çil sürüsü dağıtırcasına dağıtmaya muktedir örnekler bana göre. Abartmış olabilme ihtimalim, o son dönemlerde dinlemiş olduğum onlarca ucuz rock albümüyle de doğru orantılı. Saydığım bu türler sınırı dahilinde kendimce uzun sayabileceğim bir süre boyunca bu kadar coşkun ama mesafesini muhafaza ederek karizmasını güçlendiren bir rock albümü dinlemedim. Ya da bana bu süreyi uzun gösteren direk albümün kendisiydi.

Adını saydığım şarkılar dışında albümde işe yarar malzeme olmadığını sananlar fena halde yanılırlar. Adını saydıklarım (hele de her dinleyişte beni ablukaya alan  Bore Me To Tears), dinleyicisi üzerinde bıraktığı izlenimi ufak oynamalarla zenginleştirecek rock versiyonları içeriyor. Cold Outside, You Think You're A Man ve albümün belki de hüzün miktarı en yüksek şarkısı olan akustik Let's Do Some Damage, ilk başta öyle gözükmeseler de albümün sağlam altyapısına destek veren kaliteli şarkılar. Tüm bunların üstüne bir de electropop yoğunluğuna haiz synth rock diyebileceğimiz Venus In Furs eklenince yeni Polanski filmine olan merakımın üzerine bir kat daha çıkıyorum adeta. Seigner, Fransız aksanının pozitif bir çeşni yarattığı, bu kez tamamı İngilizce olan albümüyle müthiş bir geri dönüş yaşıyor. Keramet fonetikte değil, bu şarkıları farklı versiyonlarla günümüze kadar taşıyan geleneksel genetikte. Distant Lover hiç beklemediğim, ama çok bekleyip umduğumu bulamadığım bazı albümlerden daha dirayetli bir albüm.

1. Distant Lover
2. Bore Me To Tears
3. Cold Outside
4. You Did This To Me
5. Venus in Furs
6. Ever Together
7. You Think You're A Man
8. Such A Hard Time
9. Let's Do Some Damage
10. Don't Believe You
11. I Know My Way

9 Nisan 2014 Çarşamba

The New Division - Together We Shine


The New Division hakkında elimde avucumda ne varsa 2011 tarihli ilk albümleri Shadows için çoktan söylediğimi düşünürken, haberini aldıktan sonra aylardır beklemeye başladığım ikinci albüm Together We Shine'a kavuşunca ne söylesem az geleceğini anladım. Çok iyi bir albümün ardından ikincisini getirmek zordur. Ama John Kunkel ve arkadaşları sanki hiçbir şey olmamış gibi rüyalar aleminden getirdikleri yeni pop külçelerini önümüze diziyorlar. Shadows'tan ne eksik, ne fazla diye düşünürken Shadows'u bir defa daha dinledim. Together We Shine için bir ara "biraz daha olgunlaşmışlar mı ne" diye bir cümle tasarlarken, aynı duyguyu ilk albüm Shadows için de pekala kurabileceğimi anladım. Devreler yandı. Yani hangisinin ilk, hangisinin ikinci olduğu anlaşılmayan, her ikisi de doğuştan olgun şahane iki albüm sahibi bir grubun yeni (!) albümüne kapıldım gittim.

Albümün sofistike yoğunluktaki yolculuğuna hazırlayan intro'nun ardından peşpeşe Den Bosch, Shine, Honest, Stockholm gibi her biri kendi içinde bağımsız, özgün, dokunaklı, kimi zaman savunmasız, kimi zaman korunaklı, ama o pop hüznü özünde saklı şarkılar daha albüm yarıya bile gelmeden harika bir evren yaratıyorlar. Kendi süreleri dahilinde dinleyenin kulaklarından süzülüp bir sınır ve o sınırı istediği zaman kaldırabilecek bir esneklik algısı oluşturuyorlar. Girişler, gelişmeler, nakaratlar, köprüler beyin kıvrımlarına dantel gibi işleniyor. Albümün tam orta yerine koydukları St. Petersburg ile bu esnekliği tam bir teslimiyete dönüştüren ambient pop yoğunluğu, ortasında olmaktan rahatsızlık duymayacağımız güçlü ve huzurlu bir sis meydana getiriyor. O sisten çıkınca karşılaştığımız Smile bu sayede o kadar anlam kazanıyor ki, St. Petersburg öncesindeki o şahane duygular 3:40'ık bir aradan sonra sanki tekrar bizi kucaklıyor.


Smile'ın o gülümseyen ama her an melankolisine geri dönecekmiş gibi duran şahane ruh hali, yerini benzer bir ruh halinin bu sefer ciddi ciddi dans edilebilecek versiyonu olan Lifted'a bırakıyor. Zaten albümde hep aynı ruh hailnde yürür görünen farklı şeyler gerçekleşebiliyor. Daha neyle karşılaşabiliriz ki derken, tüm ihtişamıyla England önümüze dikiliveriyor. England'ı nasıl tarif etsem diye fazla düşünmedim. Şöyle söyleyeyim: Mezzanine'den beri iyi şarkılar yapamadığını düşündüğüm Massive Attack bile çok uzun zamandır England gibi bir şarkı çıkaramıyor ne yazık ki. Atinalı synth pop / dream pop ikilisi Keep Shelly In Athens vokalisti Sarah P.'nin sesiyle farklı bir The New Division perspektifi sunan England, Together We Shine'ın servetine servet katan, aynı zamanda grubun trip hop / downtempo genişliğine işaret eden bir şarkı.

England dönüşü tekrar özüne yönelen Bright Morning Star ve yeniden aşık olma arzusundaki Lisbon ile kapanışı yapan Together We Shine, her saniyesiyle gerçek bir 2014 hediyesi. Ama gerçekliği, ilk albüm Shadows'un başlattığı o rüya atmosferinde filizlenen elit pop hissiyatını kaldığı yerden sürdüren, daha yükseğe taşımaya çalışan bir gerçeküstü bilinçle kol kola ilerliyor. Doyurucu olduğu kadar tadını damakta bırakmayı da beceriyor. Geceleri aydınlatan şehir ışıklarının, gündüzleri karartan kara bulutların keyif veren kederli müziğini yapmayı sürdürüyor The New Division. Nerede olursa olsun pırıl pırıl parlayacağı aşikar. İki albümde o kadar şarkı, onlar için kurulan bu kadar cümle aslında hep boşuna. Zira The New Division müziği hala gizemli.

1. Intro
2. Den Bosch
3. Shine
4. Honest
5. Stockholm
6. St. Petersburg
7. Smile
8. Lifted
9. England
10. Bright Morning Star
11. Lisbon

4 Nisan 2014 Cuma

Tying Tiffany - Drop


1978 Padua / İtalya doğumlu Tying Tiffany, bu ilginç sahne adını Japon sanatçı Nobuyoshi Araki'nin bir fotoğraf kitabından almış, genç yaşına rağmen electroclash, electropop, synth pop alanlarında tecrübeli sayılabilecek bir şarkıcı. Ülkesindeki bir sanat enstitüsünde okumuş, dizayn, fotoğraf ve son durağı olan müzikle uğraşmış. Kariyerinin ilk yıllarında bir indie rock grubunda bas çalıp şarkı söylemek suretiyle Avrupa'yı turlamış. Bazı bağımsız filmlerde ve teatral performanslarda görülmüş. 2004 yılında çıkan ilk single ve 2005'te çıkan ilk albüm Undercover ile müzik kariyerine başlayan Tiffany, son albüm Drop'a gelene kadar tam dört albüm devirmiş bir insan. Hepsini de belli aralıklarla dinlemiş, bugüne dek en çok 2007 tarihli ikinci albüm Brain For Breakfast'i beğenmiş biri olarak aslında gizliden gizliye bir Tying Tiffany takipçisi olduğumun farkına vardım.

Tabii bu takipçilik, kendisine tutkuyla bağlı bir hayran olmamdan değil, yaptığı müziğin bende bıraktığı synth pop gizemine duyduğum ilgiden kaynaklanıyor. Bu gizeme sadece Tying Tiffany sahip değil elbet. Ama her albümünde istikrarlı biçimde müziğinin o gotik ve muğlak atmosferine girmek istediğim isimlerden biri olması bendeki kredisini hep saklı tutuyor. Bu bağlamda son albüm Drop bu istikrarı yine koruduğu gibi, bu kez daha da esrarengiz bir şekilde sanki en iyi Tying Tiffany albümü olmuş çıkmış. 10 şarkının hepsi ortak bir ruha sahip çıkar nitelikte. O ruh da, 80'lerin karanlık yüzüyle (new wave ile dirsek temasındaki) modern synth pop tınılarının dipten verdiği hüzün ve belirsizlik ortamında gezinen bir hayalet gibi. İddiasız, fakat bu ruha birebir uyan Tying Tiffany vokali de, normal akıştan nakaratlara kadar şarkıların her anına bir enstrüman edasıyla güç katıyor.

Drop şarkılarından herhangi biri hakkında söyleyeceğim afili laflar mutlaka diğerlerini de ilgilendirecektir ve birbirine benzeyecektir. Hani şu geceleri loş ışıkta dinlemek isteyeceğimiz albümlerden. Sadece albüm genelinin kara bulutlarla kaplı gökyüzünden güneşin sızdığı No Way Out'ta belirgin bir kıpırdanma var. O da yaz mevsiminin son günlerinin getirdiği yorgunlukla, tenha bir diskoda edilen dansın karakterini yansıtıyor. Onun dışında One Place, A Lone Boy, One Second, Spin Around ve One Girl favorim olduğu üzere kendini ilk dinleyişte ele vermeyeceğinin ipuçlarını ilk dinleyişte veren son derece kaliteli synth pop şarkıları. Zaten İtalyan kanında, o meşhur İtalo-Disco yapışkanlığından sıtkı sıyrılmış alternatif bir synth pop bilinci var. Bana göre Tying Tiffany o bilinci Drop'a kadar çıkardığı albümlerde yer alan çeşitli şarkılarda dışa vurmuştu. Drop'ta ise bu dışavurumu komple bir albüm bütünlüğüne taşıdı ki, bir şarkıcının kariyerinde gerçek kimliğini bulduğu böylesi bütünsel bir kırılma anı varsa, Tying Tiffany için Drop o andır.

1. One Place
2. Spin Around
3. A Lone Boy
4. One Second
5. Neon Paradise
6. One Girl
7. Deep Blue River
8. No Way Out
9. One End
10. Dissolve