31 Temmuz 2020 Cuma

Issız Ada Radyosu Arşivi (Temmuz 2020)

Mabel Matiz - Maya
Yıl: 2018 Türkiye
Tür: Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kalbime Azap" (feat. Gülden Karaböcek)
NINA - Synthian
Yıl: 2020 Almanya
Tür: Synthpop, Synthwave
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Synthian"
Marc Cohn - The Rainy Season
Yıl: 1993 ABD
Tür: Pop Rock, Singer/Songwriter
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Walk Through the World"
VA - Top Gear
Yıl: 1994 ABD/İngiltere
Tür: Hard Rock, Pop Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: The Fabulous Thunderbirds - "Tuff Enuff"
The Allergies - Say the Word
Yıl: 2020 İngiltere
Tür: Hip-Hop, Funk, Electronic
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hot Sensation"
Sahara - Pure Glass
Yıl: 2020 Kanada
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Chimes"
City of the Sun - To the Sun and All the Cities in Between
Yıl: 2016 ABD
Tür: Post-Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Winter 2011"
 
The New Mastersounds - Theraphy
Yıl: 2014 İngiltere
Tür: Funk, Jazz-Funk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "WWIII (And How to Avoid It)"
Greyhounds - Primates
Yıl: 2020 ABD
Tür: Blues Rock, Psychedelic Soul
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Stay Here Tonight"
Cub Sport - Like Nirvana
Yıl: 2020 Avustralya
Tür: Indie Pop, Psychedelic Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Feel Like I Am Changin'"
Beyaz Kelebekler - Köln Session
Yıl: 1976 Türkiye
Tür: Pop, Funk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sen Gidince"
Saratan - Dark Orient
Yıl: 2017 Polonya
Tür: Oriental Metal, Cover
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wherever I May Roam"
The Naked and Famous - Recover
Yıl: 2020 Yeni Zelanda
Tür: Indie Pop, Electropop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Easy"
R.E.M. - Up
Yıl: 1998 ABD
Tür: Pop Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Daysleeper"
nemanja - Tarot Funk
Yıl: 2019 Hırvatistan
Tür: Funk, Psychedelic
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Justice"
Jon Anderson - 1000 Hands: Chapter One
Yıl: 2019 İngiltere
Tür: Progressive Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ramalama"
VA - Turkish Çiftetelli Funk
Yıl: 2020 Türkiye/İngiltere
Tür: Funk, Disco, Fusion
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Beynelmilan - "Bahariye Çiftetellisi"
Pink Floyd - The Division Bell
Yıl: 1994 İngiltere
Tür: Progressive Rock, Art Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "High Hopes"
Pat Benatar - Greatest Hits
Yıl: 2005 ABD
Tür: Pop Rock, Newave
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Love is a Battlefield"
 
The Commitments OST
Yıl: 1991 İrlanda
Tür: Blues Rock, Soul
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mustang Sally"

26 Temmuz 2020 Pazar

R.E.M. - Monster


R.E.M. diye bir grubun varlığına uyandığım 7. albüm Out Of Time (1991), hele de benim için sadece grubun en iyisi değil, tüm zamanlarımın en iyi albümlerinden biri olan Automatic For The People (1992) sonrası artık nasıl bir REM albümü gelebilir ki, gelse de çıtayı aşabilir mi ki diye meraklandığımız 90'ları çok özlüyorum. 8 albüm boyunca folk rock, pop rock, indie rock civarında akustik duygulara tercüman olan olağanüstü şarkılar yazmış, çalmış, söylemiş olmaları artık bir sonraki albümde neremize dokunacaklar merakından öteye gitmiyordu. Ama 1994'te öyle bir REM albümü geldi ki, şaşkınlık yaşamak üzerine yüzlerce benzetme yapabilirim. Bu şaşkınlık tamamen sound kaynaklı. Zira Monster adındaki bu albüm, grubun kariyerinde tek tük şarkılara biçilmiş alternative rock, garage rock ve hiç biçilmemiş grunge, glam rock, post-punk karması cayır cayır bir rock manifestosuydu. Yine çok iyi yazılmış şarkıların bu kez distortion güdümlü gitarlarla, puslu bir atmosferle, alışık olunmadık Michael Stipe lirikleriyle dizayn edilmiş 12 haline tanıklık ettik. Başka bir REM albümünde bu olmadı, sonra da olmayacaktı. İlk ve sondu.

Aslında Monster'ın arka planında çok ilginç olaylar yok. Başta davulcu Bill Berry olmak üzere grup üyeleri 8 albüm boyunca istikrarla yürüttükleri akustik rock soundundan farklı olarak sadece "rock" yapmak istiyorlar. Gitarist Peter Buck, albüm için tam 45 şarkı yazdıklarını, bunlardan yapacakları seçkilerle yeni albümü aynı sound ile piyasaya süreceklerini ama birdenbire gelen bu farklı bir şeyler yapma fikri etrafında herkesin anlaşması sonucu ortaya Monster'ın çıktığını söylüyor. 94-96 arasında planlanan tur için yeni materyaller çalmak istemeleri, çalacakları şeylerin de daha rock olmasını istemeleri gibi haklı gerekçeleri var. Berry ve basçı Mike Mills'in rahatsızlıkları, Buck ve Stipe'ın ailelerine vakit ayırmak istemeleri, ayrıca sonuçları albüme de yansıyacak iki trajik ölüm de bu hikayenin bir parçası. Stipe'ın arkadaşları olan oyuncu River Phoenix'in 31 Ekim 1993'te 23 yaşında ve Kurt Cobain'in 5 Nisan 1994'te 27 yaşında hayata veda edişleri Monster'ın bazı hücrelerine sızıyor. Monster'ı olağanüstü yapan şey, bu acıları ve o sertliği sağaltan, sağaltırken yoğunlaştıran, meditatif bir döngüye sokan, sonra da oradan çıkmanın ip uçlarını veren, hem kendini, hem de kendinin bambaşka bir yönünü keşfeden bu soundun doğurduğu ender ruh bütünlüğü.


Monster'ın açılış parçası, aynı zamanda ilk teklisi What's The Frequency, Kenneth?, adını gazeteci ve anchorman Dan Rather'ın 1986'da saldırıya uğradığı bir olaydan almış. Nereden aldığı o kadar önemli de değil. Asıl önemli olan, hiçbir REM albümüne benzemeyen bu albümün hiçbir REM şarkısına benzemeyen örneklerinden biri olması. Ondan sonra gelen, Sonic Youth ikonlarından Thurston Moore'un gitarı ve vokaliyle konuk olduğu Crush With Eyeliner'ı da dahil ederek grunge, alternative rock, glam rock artık ne deniyorsa hepsinin tencerede karıştırılıp bunun REM lisanına uyarlanışı, sanki yeni bir dil öğrenmişçesine heyecan yaratan bir yeniliğe sahip. King Of Comedy, o yeniliği "glam dance" demek istediğim acayip bir boyuta taşımış. Stipe'ın efektli vokali ve synth pop altyapının gitarla işbirliği sonucu ortaya çıkan synth rock doku resmen REM ezberi bozan türden. Muhteşem I Don't Sleep, I Dream bu kez aksak ritmi ve biraz yumuşattığı Monster tarzıyla Stipe'ın olağanüstü vokalini birleştirip unutulmaz bir şeye dönüşmüş. Yerinde duramayan Star 69, belki de REM tarihinin en hızlı şarkılarından biri olması yanında, bu hızı mükemmel biçimde kontrol altında tutan, Stipe'ın bu kez geveze takılan vokaliyle kendine çift kanaldan ritim inşa eden cıva gibi bir şarkı. Kaset olarak yıllarca dinlediğim albümün A yüzünün kapanışında yer alan Strange Currencies ise, Everybody Hurts ile aynı dalga boyunda olan kalbi kırık bir Monster şarkısı olarak çok görkemli bir slow.

B yüzü, Michael Stipe'ın sesini inceltmek suretiyle tiz bir vokal tekniği olan falsetto şeklinde söylediği Tongue ile açılıyor. Anlatıcının bir kadın olmasını istediği için bu şekilde söylediğini dile getiren Stipe, şarkının aynı zamanda "cunnilingus" hakkında olduğunu da sözlerine eklemiş. Asıl önemlisi, Tongue hiç de Monster albümü için yapılmış gibi durmayan, 60'lar soul slowları gibi yumuşacık bir beste. Bang and Blame grubun en fazla ticari başarı elde eden teklilerinden biri ve buna rağmen hiç de sevimsiz değil. Sonuna 30 saniyelik şık bir enstrümantal ekleme yapılmış olan şarkıya eşlik eden geri vokaller arasında Michael Stipe'ın kız kardeşi Lynda Stipe ve River ile Joaquin Phoenix'in kız kardeşi Rain Phoenix var. I Took Your Name hakkında bugüne kadar kimse bir şey söylemedi, kimse bir şey ilan etmedi ama ben gelmiş geçmiş en karizmatik REM şarkılarından biri ilan ediyorum onu. Özellikle tremolo ile yarattıkları ambiyans ortaklıkları neticesinde Crush With Eyeliner ile kardeşliği göze çarpan I Took Your Name, şarkının akışını bölen gitar melodisinin bünyemde yarattığı tüy ürpertisini yıllar içinde hiç kaybetmedi. Gerçi o ürperti bir bütün olarak Monster'ın her notasında, her saniyesinde, her hücresinde hissettiğim bir duygu olarak yerini hep korudu.


Let Me In, albümün bir başka özel şarkısı. Sadece Stipe'ın şarkı söylediği ve Peter Buck'ın gitar ve Farfisa marka org çaldığı şarkı, onu sevenler için özel olduğu kadar Stipe için de çok özel. "Şarkıdaki "me" telefonda Kurt (Cobain) ile konuşan benim. Onu kendini hapsettiği dar çerçevenin dışına çıkarmaya çalıştım. İçinde bulunduğu şöhretle baş etmeye çabalamamasını, bunlara hiç prim vermemesini söyledim. Bir sonraki Nirvana soundunun nasıl olacağını biliyordum. Harika bir şey geliyordu. Onunla albüm için çeşitli denemeler yapacaktık. Her şey ayarlanmıştı, uçak biletini bile almıştı. Son dakikada arayıp "gelemeyeceğim" dedi. Kendini öldürdüğü için ona kızgınım." diye anlatıyor Stipe... Şimdi böyle hikayesi olan bir şarkının nasıl olmasını beklersiniz? Buck'ın yoğun gitarlarıyla boğucu bir atmosfer yaratan, her dinlediğimde beni siyah beyaz bir filmin puslu, karanlık, rüzgarlı sahnesine hapseden Let Me In, Stipe'ın Kurt Cobain'in kafasına girmeye çalışma çaresizliğini birebir yansıtan bir şarkı. Circus Envy ise zaten Monster evreni yeterince sert değilmiş gibi yangına körükle giden, tüm ekipmanları garaja indirip oradan çalıp söyleyen nefis bir glam punk. Kapanışı yapan You, görkemli olmasa da (ki bence Let Me In bu albümü çok iyi kapatırdı) fena sayılmayacak bir bitiş gerçekleştiriyor.

Monster'ı dinleyip bitirdiğim her zaman ılık bir duş alma ihtiyacı duyarım. Fiziksel ve duygusal hırpalanışlar sonrası içimde biriken yoğunluğu gride bırakmam kısa sürmez. Başka REM albümlerinde başka türlü duygulara hapsolduğum gibi, Monster da kendi dünyasındaki iniş çıkışları zihnime kazımış bir albümdür. Eskimez, yıpranmaz, merhamet etmez. 2020 itibariyle 26 yılı devirmiş bir albümün bu kadar taze kalabilmesi beni hiç şaşırtmıyor. Bu güce sahip onlarca isim sayabilirim. Çemberi daralttığımda Throwing Copper (Live), Grace (Jeff Buckley), Hips and Makers (Kristin Hersh) gibi benim için efsane albümlerle aynı yıl çıkmış olması 90'ların büyüsünü izah etmeye yetiyor benim için. 2000'den sonra çıkan dört REM albümünden asla aynı tatları alamadım. REM kesinlikle 90'lar grubuydu. Başyapıtlarını 90'larda tüm ihtişamıyla önümüze serdi. Monster da kesinlikle onlardan biri. O kadar çağdaş, yeni, yenilikçi ki nostaljisini bile yapamıyorum. Bunda 90'ların inanılmaz albümlere ev sahipliği yapmasının etkisi büyük. Pek çok grup ve şarkıcı o yıllarda en verimli çağlarındaydılar. Mükemmel şarkılar, albümler yaptılar. Bu büyüleyici zamansızlık kendini o demlenişte daha iyi gösteriyor. Bugün artık REM fiziki olarak yok. Ama ardında fizik kurallarını altüst eden albümleri var. Monster da onların "canavar" olanı.

1. What's the Frequency, Kenneth?
2. Crush with Eyeliner
3. King of Comedy
4. I Don't Sleep, I Dream
5. Star 69
6. Strange Currencies
7. Tongue
8. Bang and Blame
9. I Took Your Name
10. Let Me In
11. Circus Envy
12. You

16 Temmuz 2020 Perşembe

Marc Cohn - Marc Cohn


Marc Cohn ismini bilmiyorum kaç kişi duymuştur. Duyduysa da 1991 tarihli ilk albümünün hit şarkısı Walking In Memphis ile duymuştur. (Şarkıyı yıllar sonra coverlayan Cher'e ait sananlar bile var bu arada.) 1959 Cleveland doğumlu Cohn, kendi adını taşıyan bu ilk albümüyle abur cubur gibi kaset tükettiğim bir dönemde, alacak daha iyi bir kaset bulamadığım bir gün, hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan, hatta daha önce bir yerlerde Walking In Memphis'i bile duymadan hayatıma girmişti. Beni bu kaseti almaya iten nedenleri hiç hatırlamıyorum. Belki Michael Bolton ve Rod Stewart'ın o blue-eyed soul hüznüne sardığım döneme denk gelmiştir. Tabii bu dönem, duygusal açıdan tutunamamışlığın o hüzne kapılarını ardına dek açmış olduğu da bir dönemdi. Zaten o boşluğu hissettirecek bir albüm kapağı da son noktayı koymuştur. Hatırlamadığım o satın alma günündeki ruh halimi şimdi böyle yorumlamaya çalışıyorum. Lise yıllarında önce gitar, ardından piyano çalmayı öğrenerek kendi şarkılarını yazmaya başlayan Cohn, Şubat 1991'de kendi adını taşıyan ilk albümüyle en başta ülkesinde çok önemli başarılar kazandı. 1992'de En İyi Yeni Sanatçı kategorisinde Grammy kazandı. Şimdilerde osuranların bile 1 numaraya yükseldiği Billboard 200 listesinde Walking In Memphis ile o zamanlar 38 numaraya kadar yükseldi. Billboard'un, Grammy'nin saygınlığı olduğu güzel yıllardı.

İlk albüm Marc Cohn, Willie Dixon coverı 29 Ways dışında tamamı Cohn bestesi şarkılardan oluşmakta. Tıpkı albümü hangi duygularla, nerede, ne zaman aldığımı hatırlamadığım gibi, açılış şarkısı Walking In Memphis'i ilk duyduğumda ne hissettiğimi de hatırlamıyorum. Ama albüm onunla ve birazdan sayacağım başka şarkılarla yıllar içinde o kadar demlendi, o kadar güzel yaşlandı ki, bende 2020'lere kadar taze kalabilmesi harika bir duygu. Walking In Memphis, piyanonun Cohn'un başta hüzün olmak üzere her duyguya hakim sesiyle mükemmel bütünleştiği, sonlara doğru gospel korosuyla tüyleri iyice dikenleştiren, sonra tekrar sakinleyip finalini yapan asla eskimeyecek bir şarkı. Albüme konuk olup Cohn'a omuz veren çok kaliteli isimler var. Mesela en başta müzik dünyasında sayısız isme hizmet vermiş, burada da çeşitli şarkılarda gitar, bas, organ, buzuki çalmış bir John Leventhal var. Perfect Love'da Amerikalı singer/songwriter insan James Taylor geri vokalde, Saving The Best For Last şarkısında The Beatles ile de çalışmış David Spinozza akustik gitar çalıyor. Üç şarkıda New Yorklu efsane perküsyonist Bashiri Johnson dokunuşları mevcut. Yine albümün en içten şarkılarından olan Dig Down Deep'te Arto Tunçboyacıyan hem perküsyonda, hem de final düzlüğündeki geri vokallerde şahane. Daha ilk albümden bu kadar elit müzisyenin konuk olması, şarkıların kalitesine baktığımızda hiç de boşuna değil.


Her ne kadar albüm vitrini Walking In Memphis gibi görünse de, başından beri ondan hiç ayrı bir yere koymadığım harika şarkılar var. Her dinlediğimde içimi sinematik hissiyatlarla acıtan Strangers In A Car, müzikal manada hüzün ve umudu bünyesinde buluşturan şarkılardan biri olmuş Silver Thunderbird, türlü perküsyon materyalleriyle bu hüzne otantik bir havanın katıldığı Dig Down Deep, Cohn'un konuşmakla şarkı söylemek arası vokaliyle, enfes akustik gitar melodisiyle, Bashiri Johnson'ın perküsyonlarıyla, James Taylor'ın doğru zamanda ortaya çıkıp iç ısıtan "under the moon and stars above" repliğiyle Perfect Love, Cohn'un adeta kendi piyanosuyla düet yaptığı Walk On Water, o piyanoya slide gitarın, buzukinin katıldığı kapanış gibi kapanış True Companion kesinlikle zamansız şarkılar. Marc Cohn soul odaklı pop rock şarkıcılığı, gitar ve piyano odaklı müzisyenliği kadar şarkı sözleriyle de edebi bir güce sahip. Ateistliğini ironilerle, tutkusunu nokta atışı tespitlerle, hayata dair gözlemciliğini umursamaz teslimiyetlerle betimleyen ve bunların hepsini kendi kontrolü altında tutan içten hüznüyle çok iyi bir yazar. Onun ikna edici sesi, her ne anlatıyorsa ne kadar haklı olduğunu düşündürürdü bana. Geçen yıllar, alınan yaşlar bile bunu değiştiremedi.

Marc Cohn'un ikinci albümü The Rainy Season 1993'te çıktı ve bu defa ne ile karşılaşacağımı bilerek o kaseti de hemen aldım. Leventhal ve Tunçboyacıyan onu yine yalnız bırakmamıştı. James "Hutch" HutchinsonJim KeltnerLarry Campbell, Benmont Tench gibi ancak o dönemin kaliteli albümlerinin bookletlerinde görebileceğiniz usta müzisyenler gelmişti. Bu defa vitrinde enfes bir Walk Through The World vardı. Rest For The Weary, bir zamanların en cool blues rock sanatçılarından Bonnie Raitt'in vokali ve slide gitarıyla eşlik ettiği The Rainy Season, hele de David Crosby ve Graham Nash'in geri vokalleriyle Crosby, Stills, Nash and Young armonisi kattıkları She's Becoming Gold, rhythm & blues lezzeti Baby King şarkıları da Marc Cohn deyince aklıma gelenlerden oldu. Ama ilk albümün efsanesinin gölgesinde kalmış ikinci albümden sonra nedense onu takip etmeyi bıraktım. Belki de Marc Cohn'a doydum ve bilinçaltım bir şekilde ondan gelebilecek olası vasat albümleri kabul etmeye yanaşmıyordu. Öyle ki daha sonra dört albüm daha çıkarmış ve ben hiçbirini henüz dinlemedim. Bu vesileyle onlara da uğrarım. Benim Marc Cohn'a olan sevgim sadece ilk iki albümle değil, onların beni bir dinleyici olarak yükseltip bıraktığı zirveyle tanımlanıyor. Onları dinlerken zaten yeni Cohn albümleri dinler gibi hissediyorum. Bu da bana yetiyor.

1. Walking in Memphis
2. Ghost Train
3. Silver Thunderbird
4. Dig Down Deep
5. Walk on Water
6. Miles Away
7. Saving the Best for Last
8. Strangers in a Car
9. 29 Ways
10. Perfect Love
11. True Companion

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Deluka - You Are The Night


Amazon'da tesadüfen Yeah Yeah Yeahs, Duran Duran, The Killers gibi referanslar zikredildiğini gördüğüm Birmingham plâkalı Deluka'nın debut albümü You Are The Night'a kulak kabartmamak, hâlâ çeşitli kablolarla 80'lere bağlı kalmış bir dinleyici olarak bana yakışmazdı. Zaten dinledikten sonra Deluka'nın bu gruplardan zamanında alacağını almış, bu aldıklarını da kendine yakışanı giymesi şeklinde hoş şarkılarla ilk albümüne yakıştırmış olduğunu gördüm. Solist Ellie Innocenti'nin göreni hizaya sokan soyadı yanında, bazı benzetme meraklıları tarafından Chrissie Hynde'a olan fiziksel benzerliği, işi biraz da vokal benzerliğine götürünce birtakım haklılıklar da sezilmiyor değil. Şarkıları baştan sona alıp götüren çok kadın vokal var ama Deluka gibi şarkıları da güzel olursa o vokal, var olan değerini ikiye üçe katlıyor neredeyse. Innocenti'nin sesi, synth pop rock biçiminde kısa yoldan özetlenebilecek Deluka müziğinin en renkli özelliklerinden birisi. Ama grubun müzikal çekiciliğinden sorumlu üç erkeğin payı, Garbage, No Doubt gibi nicelerinin payından ne eksik, ne de fazla. Düşündüm de, No Doubt'ın hakkı bana geçmiş payı falan yoktu aslında. Sadece üç böcek, bir çiçek hesabından aklımda kalmış gitarsever pop gruplarından biri olduğu için adları geçti.

Bir ilk albüme göre oldukça donanımlı, enerjik ve havada kapıcı niteliklere sahip olan Deluka, pastırma yazı güneşi gibi parlayan ilk single Cascade'in yanına Nevada, OMFG, Morning Comes ile başka ışıltılar da eklemiş. Hepsi iyi düşünülmüş ve eyleme geçirilmiş radyo hit adayları. Ama sırf tribünlere oynayan tiplerden de değiller. Radyo hiti benzetmemde küçümseme olmadığını tekrar hatırlatmak isterim. Zira bir şarkıyı küçümsemek için nedense biçilmez kaftanlardan biri olmuş bu benzetme, bana her zaman yanlış gelmez, hatta bazı doğru sandıklarımızı bile götürebilecek güçtedir. Deluka'nın yetenekleri sadece radyo hiti çıkarabilme potansiyelinden ibaret değil. Mesela Your Name On My Lips, Waves, Come Back To Me, Capital City gibi bestelerle o potansiyelin erişebileceği olgunluk düzeyini de dinleyicinin önüne koyabilen bir grup aynı zamanda. Hatta biraz daha iddialı bir yorumla, bu türe mensup çoğu grubun ilk albümüne "aman ne gereği var böyle çokbilmiş takılmaya, hitlerimizle keyfimize bakalım, geri kalanlarla da albümü öyle böyle doldururuz" gerzekliğiyle koymayı tercih etmeyeceği bu şarkılara gururla sahip çıkmış bir grup olması Deluka'yı daha akıllı ve özel kılıyor bana göre.

1. OMFG
2. Snapshot
3. Cascade
4. Nevada
5. Come Back to Me
6. Your Name On My Lips
7. Mean Streak
8. Trespasser
9. Waves
10. Morning Comes
11. Capital City

5 Temmuz 2020 Pazar

City Of The Sun - City Of The Sun


2011 yılında New York'ta kurulan City Of The Sun, John Pita ve Avi Snow'un gitarlarda, Zach Para'nın davul ve vurmalı çalgılarda yer aldığı bir üçlü. Fotomodellere taş çıkaran görünümleriyle dışarıdan bir boy band izlenimi verseler de, folk, blues ve yoğun biçimde flamenko etkileri taşıyan fakat tüm bunları post-rock çatısı altında toplayan şahane bir sound elde ediyorlar. Tamamı enstrümantal 12 şarkıdan oluşan grupla aynı isimdeki ikinci albümleriyle tanıma şerefine nail olduğum bu arkadaşlar, flamenko gitarın da ruhumda yarattığı hislerle mükemmel bir yaz albümüne imza atmışlar gibi geldi. Yanlış anlaşılmasın, tarihsel duruşuna, teknik anlamdaki gücüne saygıda kusur etmeyerek flamenkonun beni darlayan bir tür olduğunu söylemeliyim. Bu yüzden City Of The Sun'ın da yanlış anlaşılmasını istemem. Zira işin içine post-rock girince olay bambaşka yerlere gitmiş. Tutkulu, sinematik, emprovize, hüzünlü, bir o kadar da yaz güneşini üstüne alıp umut dolu şarkılarla adeta bir konsept albüm olmuş. 2016'da çıkardıkları ilk albüm To The Sun and All The Cities In Between de bu kalıplarda gayet iyi bir albüm. Ama ikincide çok daha içsel bir yolculuk post-rock severlere kollarını açmış bekliyor.

Dinlerken bulunduğunuz ortamı, o an olmak isteyeceğiniz yere çevirebilme gücüne sahip olduğunu düşündüğüm City Of The Sun şarkılarını isim isim önermek için bolca vakit geçirmek gerekiyor. O vakitler geçtikçe isimlerin de bir önemi kalmıyor. Zaten böyle albümler döndüğü sırada ne iş yapıyor olursanız olun, bir şekilde size dokunduklarını hissedersiniz. Çalmakta olan şarkı kaçıncı, adı ne bunların hiç önemi olmaz. Ama sadece ve sadece albüme konsantre olup şarkıları isimleriyle birlikte dinlediğinizde sahip oldukları karakterlerin farkına varırsınız. City Of The Sun'daki 12 şarkı da kesinlikle böyle dinlenmeyi hak ediyor. Şahane post-rock atmosferinde meltemler halinde salınan flamenko gitarların yarattığı o Ege ya da Akdeniz havası, bazen de spagetti western evreninden ses veren geniş vizyon her notaya sinmiş vaziyette. Flamenko deyince akla gelen virtüözlüğe, post-rock deyince akla gelen abartılı deneyselliğe bulaşmadan, ikisinin akla gelen başka özelliklerinden derlenmiş, dinledikçe çiçek gibi açılan şarkılar yazmış/çalmışlar.

Albüm 12 şarkı ama açılıştaki Someday, kapanışta adı Everything Everywhere olmuş şekilde tekrar karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde La Luz'u sonradan For Ian olarak tekrar dinliyoruz. Adı ne olursa olsun bu ikişer isme sahip iki şarkıyla birlikte rüya gibi bir Dreams, No Walls In The West, Alive, Barcelona, The Last Day, Under The Same Sky ve diğerleri, büyüleri bozulmasın diye insan sesi duymak istemeyeceğiniz kadar kendi içlerinde kısa filmler çekmiş kadar özel şarkılar. Bir yerde Rodrigo y Gabriela ve Explosions In The Sky karışımı şeklinde tarif edilen müziklerindeki haklılığı teslim etmekle birlikte, fazla hakim olmadığım bu isimlerin ancak biraraya geldiklerinde City Of The Sun benzeri bir müzik yapabileceklerini düşünüyorum. O da çok dağılmadan, deneyselliğe abanmadan olursa şayet. John, Avi ve Zach üçlüsü, New York sokaklarında, metrolarında birlikte çaldıkları dönemlerden, akustik müziğe farklı bir boyut kattıkları bugünlere geldiler. Doğal, saf, epik, hem sanki gözümüzün önünde çalıyorlarmış, hem de deniz kenarındaki devasa bir konser alanında gün batımı eşliğinde aklımızı başından alıyorlarmış gibi dinlediğimiz güzellikte bir grup ve albüm City Of The Sun...

1. Someday
2. La Luz
3. No Walls in the West
4. Barcelona
5. Dreams
6. Spaghetti
7. In the Beginning
8. The Last Day
9. Under the Same Sky
10. Alive
11. For Ian
12. Everything Everywhere

30 Haziran 2020 Salı

Issız Ada Radyosu Arşivi (Haziran 2020)

Shantel & Cümbüş Cemaat - Istanbul
Yıl: 2020 Almanya/Türkiye
Tür: Pop, World, Cover
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Helvacı"
Dianas - Baby Baby
Yıl: 2020 Avustralya
Tür: Indie Rock, Garage Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "You Beauty"
Rush Week - Past Lives
Yıl: 2020 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Holding Back the Tears"
Nirvana - MTV Unplugged in New York
Yıl: 1994 ABD
Tür: Alternative Rock, Folk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Man Who Sold the World"
 
Alice In Chains - MTV Unplugged
Yıl: 1996 ABD
Tür: Alternative Rock, Folk Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "No Excuses"
GUM - Out in the World
Yıl: 2020 Avustralya
Tür: Neo-Psychedelia
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Airwalkin'"
NINA - Sleepwalking
Yıl: 2018 Almanya
Tür: Synthpop, Synthwave
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Purple Sun"
Run DMC - Crown Royal
Yıl: 2001 ABD
Tür: Hip Hop, Rap
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "Take the Money and Run" (feat. Everlast)
Amanar - Tumastin
Yıl: 2016 Mali
Tür: Tishoumaren, Folk, World
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dounia Tade"
Fatoumata Diawara - Fatou
Yıl: 2011 Fildişi Sahilleri/Fransa
Tür: Wassoulou, Folk Pop, World
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sowa"
Oh Boy OST
Yıl: 2012 Almanya
Tür: Jazz, Pop Jazz
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: Cherilyn MacNeil - Look at the Mess I've Made"
The New Mastersounds - Keb Darge Presents…
Yıl: 2001 İngiltere
Tür: Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Coffee Providers"
Aerosmith - Toys in the Attic
Yıl: 1975 ABD
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Walk This Way"
Bedük - Intergalactic
Yıl: 2020 Türkiye
Tür: Electropop, Dance Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ankara'nın Delisi"
 
 
Easy Love - Wander Feeler
Yıl: 2020 ABD
Tür: Indie Rock, Singer/Songwriter
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Alright"
Bassékou Kouyaté & Ngoni ba - Jama Ko
Yıl: 2013 Mali
Tür: Mandane Music, World
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Jama Ko"
Public Enemy - Apocalypse 91... The Enemy Strikes Back
Yıl: 1991 ABD
Tür: Hip Hop, Rap
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "By the Time I Get to Arizona"
Ihsan Al Munzer - Belly Dance Disco
Yıl: 1979 Lübnan
Tür: Disco, Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Girls of Iskandariah"
Joe Satriani - Shapeshifting
Yıl: 2020 ABD
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ali Farka, Dick Dale, An Alien and Me"
 
 
 
Amine Bouhafa - Timbuktu
Yıl: 2014 Mali
Tür: Film Score, Folk, World
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Timbuktu Fasso" (feat. Fatoumata Diawara)

26 Haziran 2020 Cuma

Run-D.M.C. - Tougher Than Leather


Raising Hell efsanesinden sonra fazla bekletmeden 1988'de dördüncü stüdyo albümleri Tougher Than Leather'ı çıkaran Run DMC, yapımcılığı hip hop camiasından Davy D. ve yine Rick Rubin ile birlikte üstlendiler. Ticari başarı sağlasa da önceki albümlerine nazaran pek hak ettiği saygıyı göremeyip underrated kalmış bir abüm Tougher Than Leather… Efsaneden sonra gelmek genelde böyle bir durum yaratır. Ama bence Raising Hell ile birlikte en iyi iki Run DMC albümüdür bunlar. Diğerleri misyonunu çoktan tamamlamış bir grubun pekiştirici hamleleri olarak kalır benim gözümde. Keşke bu iki hip hop şaheserinin üzerine yenilerini koysalardı diye düşünmeden edemem. Yine de ikisinin yarattığı doygunluk ve tadında bırakılmışlık onları daha da gözümde büyütür. New York'ta beş farklı stüdyoda kaydedilen Tougher Than Leather, grubun rap tarzında bazı değişiklikler de içerir. Aliterasyon, çok heceli kafiyeleme, çok kısa nefes alma süreleri ayrılarak tasarlanmış tempolu ve kendi ritmini oluşturan rhyme teknikleriyle yine öncülüğünü cümle aleme göstermiştir. Joseph Simmons, Darryl McDaniels ve Jason Mizell üçlüsü şahane atışmalarla, rap tiradlarıyla, sample ve scratch oyunlarıyla funk ve rock karışımlarından olağanüstü kokteyller hazırlamışlardır. Bana göre arkalarında zamansız, hatta hip hop ve rap müziğin şimdiki zavallı haline bakarak zamanın da ötesinde şarkılar bırakmışlardır.

Albümden sırasıyla I'm Not Going Out Like That, Mary Mary ve Run's House şarkılarını single olarak çıkaran Run DMC, yine hangi şarkıyı single çıkarırsan çıkar fark etmez bir kalite ile hareket ediyorlar. Run's House'un müthiş açılış enerjisi hemen ardından gelen Mary, Mary'nin o enerjiyi farklı bir kanaldan sürdürmesiyle ortamı iyice ısıtıyor. Amerikalı grup The Monkees'in 1967 tarihli More Of The Monkees albümünde yer alan aynı adlı şarkının Run DMC'ce coverı olan Mary, Mary, daha önce Walk This Way ile gösterdiği dönüştürücülüğünü burada da gösterip nakarattan alınan sample ile adeta sıfırdan yeni bir şarkı türetmiş. Mizell'in ya da herkesin onu tanıdığı ismiyle Jam Master Jay'in sample konusunda zirvelerini görüyoruz ki, bu samplelar Kurtis Blow, Public Enemy, LL Cool J, Heavy D & The Boyz gibi kendi çağdaşlarının şarkılarından olduğu kadar, James Brown, Bob James, The Temptations şarkılarından da ustalıkla seçilip monte edilmiş. Radio Station, Papa Crazy ve I'm Not Going Out Like That modern hip hop/rap örnekleri olarak bu kanadın lokomotifleriyken, Tougher Than Leather ve Miss Elaine iki süper rap rock şarkısı tanımıyla göz kamaştırıyorlar. Bunda Rick Rubin'in parmağı olduğunu söylemeye bile gerek yok. Kapanışta yer alan Rag Time'da ise "brass rap" veya "jazz rap" gibi nefeslilerin dans ettiği enfes bir denemeyle albüme son noktayı koyuyorlar.

Tabii aralarda söz etmediğimiz They Call Us Run-D.M.C., Beats To The Rhyme ve Soul To Rock and Roll şarkılarıyla her biri kendi kıymetine sahip güçlü anlar yarattıklarını da ekleyelim.Tougher Than Leather'dan sonra üç Run DMC albümü daha çıkıyor ama hiçbiri 86 ve 88 albümlerinin ticari başarısına ve kalitesine ulaşamıyor. Tougher Than Leather'ın olayı bu kadarla kalmıyor. Albümün çıktığı yıl Rick Rubin'in yönettiği ve direkt VHS olarak piyasaya sürülen aynı adlı kötü bir suç filmi de çekiyorlar. Arkadaşlarını öldüren bir uyuşturucu baronu ve aynı zamanda kayıt şirketi sahibini bulup intikam almak için yollara düşen Run DMC'nin yolda ırkçı motor çetesi, sarışın hatunlar ve Beastie Boys ile karşılaşmalarını konu alan filmi henüz izleme şansına sahip olamadım. Ama büyüyü bozabilecek bu filmi bulsam izler miyim onu da tam kestiremiyorum. Ama izlemek istediğim 2018 tarihli ReMastered: Who Killed Jam Master Jay? adlı bir belgesel var ki, adından da anlaşılacağı üzere ne yazık ki 2002'de Queens'teki kayıt stüdyosunda kimliği belirsiz biri tarafından vurularak öldürülen Jason Mizell olayından bahsediyor. Hip hop dünyasında bitmeyen husumetlerin onlarca kurbanından biri olan Mizell'in vizyonu geniş DJ'liğinin verdiği ilham, günümüzde bile pek çok hip hop/rap şarkısında kendini gösterebiliyor. 30 Ekim'deki bu cinayetten sonra 6 Kasım'da Simmons ve Darryl McDaniels resmen Run DMC'nin müzik hayatına son verdiğini açıklıyorlar. İkili kendi yollarına gitse de bazı özel etkinliklerde biraraya gelip yine takılıyorlar. Run DMC isminin ölümsüzlüğü gittikleri her yerde peşlerinden geliyor. Onların mirasçısı olarak kimsenin gelmemesi de bu ölümsüzlüğü yıllardır koruyor. İster "Doğu Yakası" ister "Boom Bap", ister "Hardcore" densin, eğer bir hip hop kitabı ya da makalesi yazılıyorsa Run DMC her zaman oranın onur konuğudur.

1. Run's House
2. Mary, Mary
3. They Call Us Run-D.M.C.
4. Beats to the Rhyme
5. Radio Station
6. Papa Crazy
7. Tougher Than Leather
8. I'm Not Going Out Like That
9. How'd Ya Do It Dee
10. Miss Elaine
11. Soul to Rock and Roll
12. Rag Time

23 Haziran 2020 Salı

Run-D.M.C. - Raising Hell


Run-D.M.C. (Run DMC de olabilir), Joseph "DJ Run" Simmons, Darryl "D.M.C." McDaniels, ve Jason "Jam-Master Jay" Mizell tarafından 1982 yılında Queens/New York'ta kuruldu. Eğer hip hop bir müzik türü olarak kabul edildiyse bunun sebebi Run DMC'dir ve 80'lerde Public Enemy ve LL Cool J ile birlikte tüm zamanların en iyi rap starlarından biridir. Aynı mahallede komşu olan üçlü, dönemin ırkçı politikalarının gölgesinde yeşerttikleri bu sıra dışı müzikle milyonlara erişmiş, milyonlar satmış, listelerin zirvesinden inmemişlerdi. Rap müziğin öncülü genelde Kurtis Blow olarak kabul edilir ama özellikle Run DMC'nin başarısı çok daha geniş kitleleri kucaklayıcı, hem ana akımı, hem de protest kanadı büyüleyici olmuştu. Run-D.M.C. (1984) ve King Of Rock (1985) adlı iki albümlerinin ardından 1986'da çıkardıkları Raising Hell ile olağanüstü bir patlama yaparak Türkiye'de bile tanınmış, pop, pop rock, hard rock ve taverna hegemonyasına farklı bir soluk olmuşlardı. Benim de onlarla tanışma albümüm olan Raising Hell, daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzememesiyle, aynı zamanda rock öğelerini de bu tuhaflığa ustalıkla yedirmesiyle kalbimi kuşatıp fethetmişti.

Grubun içincü albümü Raising Hell, benim için ilk albüm gibiydi. Bunun gibi iki albüm daha çıkmış ama ben üçüncüde bu müzikle tanışmıştım. Hatta uzun süre Raising Hell'i grubun debut albümü sandım. Hip hop ve rap öncüllerinden biri olmasının bir sürü sebebi var. Simmons ve McDaniels'in birbirlerinin ciğerini bilen uyumları, beraber ve solo performansları, atışmaları, "rhyme"ları, beatboxları daha o zamanlar zamansızlığını ilan etmişti bile. Bütün bunlara Mizell gibi ufku geniş bir DJ'in kendinden sonraki kuşaklara ilham verecek, hatta onların doğrudan kullanacakları samplelar, scratchler de eklenince, rap denilen şeyin sadece birilerinin konuşur gibi kelimlerle oynayıp kafiye kastıkları basitlikte bir müzik olmadığı anlaşılıyordu. Tüm bunlar Run DMC müziğinde birer enstrüman gibi organize edilmişlerdi. My Adidas, Walk This Way, You Be Illin' ve It's Tricky albümden single olarak çıkan sapına kadar hit besteler olsa da, açılıştaki Peter Piper, kapanıştaki Proud To Be Black, albüme adını veren Raising Hell, Hit It Run, Dumb Girl, Perfection hepsi ayrı güzelliklere sahip hip hop/rap tasarımları.


Run DMC'yi, Raising Hell'i fark etmemi sağlayan tek unsur Walk This Way şarkılarıydı. 80'lerde ne zaman, hangi TV kanalında gördüğümü hatırlamadığım bu hilkat garibesi adeta aklımı başımdan almıştı. Hard rock efsanelerinden Aerosmith'in 1975 tarihli Toys In The Attic albümlerinde yer alan Steven Tyler/Joe Perry ortak bestesi olan şarkının Raising Hell için coverlanma hikayesi de oldukça ilginç. Raising Hell'in yapımcılarından biri Joseph Simmons'ın kardeşi Russell Simmons, diğeri de ayrı bir yazı konusu olabilecek bilge ve yogi insan Rick Rubin'di. Raising Hell kayıtları döneminde Rubin sık sık Toys In The Attic ile vakit geçiriyordu. Bazı konserlerde grup Walk This Way'in ilk birkaç saniyesindeki loop gidişatını freestyle takılırlarken çıkarıvermiş. Üstelik daha şarkının tamamının nasıl olduğunu bilmeden, sözlerini bile duymadan, Aerosmith'in kim olduğu hakkında bir fikirleri olmadan bunu yapmışlar. Rubin'in kafasında çakan şimşek onu acayip düşüncelere sevk etmiş. Albümün dördüncü şarkısı olan Walk This Way'i (Raising Hell'de de dördüncü sırada) önlerine attığında hepsi şaşırmış. Şarkının orijinal sahipleriyle bir düet fikrine Simmons ve McDaniels sıcak bakmasa da Mizell kapısını kapatmamış. Neticede herkes onay verince stüdyoya girilmiş ve olağanüstü bir remake ortaya çıkmış. Fakat hiç kimse, hatta Rubin bile şarkının single olarak çıkmasını beklemiyormuş. Hem yerel, hem de rock radyo istasyonlarından umulmadık büyüklükte bir talep görünce Walk This Way tekli olarak orijinal halini bile geride bırakan satış rakamlarına ulaşmış. O dönemde böyle bir birlikteliğin radikalliğinden geriye tüm zamanların en orijinal coverlarından biri çıkmış.

Yeni Walk This Way, Aerosmith'e de iyi geldi. Zira grubun o zamana kadarki zirvelerinden sayılan Toys In The Attic ve Rocks'tan sonra uyuşturucu sorunları, ticari başarısızlıklar, ayrılıklar Aerosmith'i epey yıpratmıştı. 1985'e kadar yaptıkları her albüm onları biraz daha dibe sürüklemişti. Run DMC ile yapılan bu geri dönüş sayesinde Aerosmith adını duyması mümkün olmayanlar bile (ki bunlardan biri de bendim) duymuş oldu. Tyler ve Perry'nin de itiraf ettikleri üzere Walk This Way'in verdiği gaz, 1987 yılında çıkardıkları ve bana göre grubun en iyi albümü olan Permanent Vacation'ın yaratım sürecine de yansıdı. İki grup da aradan geçen yıllara rağmen bu şarkıyı hiç unutmadılar ve çeşitli etkinliklerde tüyleri diken diken eden performanslarla onu taze tuttular. Run DMC'nin Walk This Way yanında It's Tricky ve Raising Hell ile konuşlandırdığı rock ruhu, Jimi Hendrix'ten sonra hard rock ve siyah duruş arasındaki yakın ilişkiyi perçinledi. Rock müziğe gönül vermiş siyahları, hip hop ve rap müziğe gönlünü kaptırmış önyargısız beyazları cesaretlendirdi. Judgement Night Soundtrack gibi muhteşem birlikteliklere ilham kaynağı oldu. Zaten Run DMC en baştan kuruluşu ve bu müziğin kendi ayakları üstünde duruşunu kesinleştirmesi ile çığır açmıştı. Bendeki çığırı açması ise Raising Hell ile, Walk This Way ile gerçekleşti. Ve iki yıl sonraki Tougher Than Leather ile devam etti.

1. Peter Piper
2. It's Tricky
3. My Adidas
4. Walk This Way (feat. Steven Tyler and Joe Perry)
5. Is It Live
6. Perfection
7. Hit It Run
8. Raising Hell
9. You Be Illin'
10. Dumb Girl
11. Son of Byford
12. Proud to Be Black

12 Haziran 2020 Cuma

TootArd - Migrant Birds


Benim için 2017'nin en iyi 5 albümünden biri olan Laissez Passer'den üç yıl sonra Golan Tepelerinden Hasan ve Rami Nakhleh kardeşlerin kurduğu dört kişilik TootArd, yeni albümleri Migrant Birds'ü çıkardı. Laissez Passer'in blues, rock, tuareg enerjisi mükemmeldi ve bu türü seven kitleye büyük bir müjde gibiydi. Her dinlediğimde yeni şeyler bulduğum, zamansızlığına hayran olduğum, sanki ilk kez dinliyormuş gibi heyecanlandığım inanılmaz bir albümdür. Bu yüzden Migrant Birds'ün çıkacağını duyduğum andan beri tırnaklarımı kemiriyordum. Ama ilk şarkı Moonlight'ı dinlediğimde gerçek bir dumur yaşadım. Laissez Passer ile alakası olmayan, eski usül oryantal synth pop bir şarkı duymayı hiç beklememekle beraber, belki ters köşe yapıp önce böyle bir değişiklik tercih etmişlerdir diye düşündüm. Albüm kapağında sadece Nakhleh kardeşlerin olması da bir şeylerin değiştiği sinyallerini veriyordu. Lakin albümün hikayesini okuyunca, en önemlisi de tıpkı Laissez Passer gibi albümle çok sık vakit geçirip alıştıkça kendilerine olan hayranlığım bir kat daha arttı.

Migrant Birds'de bu defa iki kardeş kendi başlarına bir albüm yapmaya karar vermiş. Üstelik 80'lerin Orta Doğu coğrafyasında kendi altın çağını yaşayan disko müziğinden oluşan şarkılar yazmışlar. Hasan bu radikal değişikliği şöyle anlatmış: "Laissez Passer'den sonra Rami ve ben farklı şeyler dinlemek istedik. Eskilere ait dans müziğiyle çok ilgiliydik. Küçükken 80'lere ait hitlerin yer aldığı karışık kasetleri döndürür döndürür dinlerdik. Söyleyenleri bilmezdik ama şarkıları ezberlemiştik. Çoğu da dans müziğiydi. O zamanlar ailemizin PSR-62 çeyrek tonlu oryantal model synthesizerı vardı ve çocukluğumda onu çalmayı çok severdim. Hala bizim ailede onun bir benzeri vardır. Kendime yeni bir tane aldım ve böylece Migrant Birds ortaya çıktı." Özellikle dönemin önemli keyboardistleri olan Magdi al-Husseini ve Ihsan Al-Munzer'den etkilendiğini söyleyen Hasan, 80'ler Beyrut veya Kahire eğlence mekanlarını, diskolarını kasıp kavuran bu müziğin ruhuna sadık biçimde modernize edilmiş hallerini kardeşi Rami ile birlikte canlandırmak istemiş. Hasan tüm synthesizerları çalarken, davulcu Rami de kendi bölümlerini çaldıktan sonra bunları drum machine ve kitlerle mikslemiş. Hasan için ilk albümü sürükleyen gitardan kopmuş olmak aslında kopmak değil, sadece aynı yazış ve çalış coşkusunun keyboard tuşlarına yansımış, belli ölçeklerde oryantal özlerini ziyaret ediş şekli olmuş sanki. Dinledikçe bunu anlamak hiç de zor değil.


İlk dinleyişte 80'lere ait kına gecesi, düğün salonu repertuarlarını andıran şarkıların cirit attığı bir oyun havası albümü minvalinde görünse de, bu şarkıları yapan adamların Laissez Passer'i yapan adamlarla aynı olmasının getirdiği bilincin sabırla birleşmesi sonucu bambaşka bir dünyaya adım atmak kaçınılmaz. Dürüst olmak gerekirse ilk başta bunun nasıl sonuçlanacağı yönünde endişelerim vardı. Ama başta Babe, Moonlight, Trouble Watan, Emotional Twist, Kiss olmak üzere 12 şarkının hepsinin kendi ruhunu ortaya koymuş şarkılar olduğunu anlamak zaman istiyor. Özellikle Kiss, Wanderlust, Pretty Woman, Ya Ghali biraz daha modern mutfakta pişmiş izlenimi veriyorlar. Fakat en modern olanında bile o oryantal lezzetin kaybedilmediği, ekstra baharatlarla macera aranmadığı, sadece ufak tefek dokunuşlarla bir süre sonra oluşacak tekdüzeliğe ustalıkla müdahale edildiği anlaşılıyor. Albümün tek enstrümantal şarkısı olan Stone Heap Of The Wild Cat yani Arapçası “Rujm el-Hiri” (Vahşi Kedi Taş Yığını) olan, kardeşlerin Golan Tepelerinde büyüdükleri yere yakın konumda, eşmerkezli taş çemberlerden oluşan eski bir megalitik anıttan esinlenilen şarkı ise bana progressive synth pop gibi gelen bir iş. Ya Ghali ve kapanıştaki Remote Love ise albümün iki slow dans şarkısı olarak çok hoş bir çeşni oluşturuyorlar.

Migrant Birds'ün lirik teması ise adından anlaşılacağı üzere özgürlük. Göçmen kuşların insanlarla özdeşleştirilmesi günümüzde pek pozitif anlamlar taşımasa da, yıllarca vatansız, pasaportsuz, adı konmamış, özgürlüğü "laissez passer" belgesine bağlı, 19 yaşında Kudüs'e, Haifa'ya gitmiş, oradan Avrupa'ya yerleşmiş ama Golan Tepelerinde kalmış ailesinden, özünden kopmamış Hasan için bir göçmen kuş olmasının anlamları çok daha geniş kapsamlı. Arapça şarkılarında özgürlüğü sosyal yaşam, aşk, kadın, eşcinsel özgürlüğü ayırt etmeden dile getiriyor olması albümün pop konsepti yanında liriksel açıdan da bir özgürlük konsepti taşıdığını gösteriyor. Süper bir yerel blues rock müzikten 80'ler Lübnan ve Mısır etkilerinin yoğun olduğu bir pop konseptine geçen TootArd, şimdilik civardaki 22 Arap ülkesinden sadece dördünde konser verebilmiş. Ama yakında Hasan İsviçre vatandaşlığına geçerek hem hayatında ilk kez bir pasaport sahibi olacak, hem de göçmen kuş gibi ülke ülke gezerek müziğini oralara taşıyacak. 80'ler semalarında, Yamaha diyarlarında, otantik tavernalarda nefis bir yolculuğa çıkaran Migrant Birds de Laissez Passer gibi tüm dünyaya ulaşacak. Benim en çok merak ettiğim üçüncü albüm acaba hangi yoldan gidecek ya da bu iki yolu ortak bir noktada mı buluşturacak?

1. Moonlight
2. Emotional Twist
3. Open Sesame
4. Wanderlust
5. Trouble Watan
6. Pretty Woman
7. Kiss
8. Babe
9. Ya Ghali
10. Red Sea Disco
11. Stone Heap of the Wild Cat
12. Remote Love

4 Haziran 2020 Perşembe

Wolf Gang - Suego Faults



Grup ismi verilmiş tek kişilik projelerin hastası olmak için elimde yeterince delil var. Çoğunu bu sayfalarda ifşa etmişliğim de var. Wolf Gang da bunlardan en yenisi. Genç İngiliz müzisyen Max McElligott'un tasarımı olan Wolf Gang, görünürde dört kişilik bir grup olsa da, projenin kendisi, adı, adresi, sözü, bestesi ve birçok enstrumanı McElligott'a ait olduğundan bu hususta fazla söze gerek kalmıyor. Bildiğin Birleşik Krallık mahsülü indie pop müziği yapan McElligott, ilk albümü olan Suego Faults'a gelmeden evvel 2009'da Pieces Of You ve The King and All Of His Men şarkılarını, 2010'da da Lions In Cages'ı single olarak ön saflara sürerek işaret parmağını ağzına sokup sonra havaya tutmuş. Baktı birşeyler olacak, 2011 Mart ayında kendi adını taşıyan beş şarkılık EP'sini ve bu EP'de yer alan Dancing With The Devil'ı single olarak çıkarmış. Arada Florence and The Machine ve Metric ile turlamış. Sonra nihayet şanzımanı fazla dağıttığını fark ederek bunların hepsini bir albümde toplama hamlesini gerçekleştirmiş. Suego Faults'un çıkması da Temmuz'u bulmuş.

Üzerine yenilerin de eklenmesiyle 13 şarkılık (son üç şarkı -iyi ki- albüme sonradan eklenmiş ya da bazı özel sürümlere eklenmiş) son halini alan Suego Faults, yalansız dolansız, tutkulu, kolayca ısınılabilen ve biraz da ana akıma yakın olmakla eleştirilen bir albüm. Oysa bu yönde bir eleştiri, bana göre ancak kötü şarkılar yapılırsa bir şeye benzer ki, McElligott'un şu raddeye gelene dek pişirdiği şarkıların hemen hemen hepsi kendi ayakları üzerinde durma başarısına sahip. Single olarak saydığımız şarkılar ve bunlara ek olarak niye single olarak seçilmediğini merak ettiğim Stay and Defend, 80'lere harika bir müzikal selam gönderdiğini düşündüğüm Something Unusual, karizmatik Back To Back, dream pop olmuş Suego Faults, nakaratı dile dolanan Where Are You Now?, süresinin beş dakikadan kısa olmasını istediğim Nightflying ve süresinin iki dakikadan uzun olmasını istediğim Breaks In Paris, önümüze sıkça sürülen sözde pop şarkılarına sağlam ayarlar verebilecek kalitedeler. Özellikle kapanış şarkısı Pieces Of You için ayrı bir cümle kurma ihtiyacı duydum. Temelleri 2009'da atılmış bu şarkı, gerek sözleri, gerek vokal düzenlemeleri, gerekse müziği ile 2011'de duyduğum en nitelikli pop bestelerinden biri galiba.


Ewan McGregor - James McAvoy karışımının sıradan bir genç adamla buluşması şeklinde bir tipe sahip Max McElligott, bu durumun farkında olsa gerek, sevimli kliplerde pozlara girmeyi, cool fotoğraflar çektirmeyi seviyor. Böyle müzik icra ettiği sürece hiçbir sorun yok. Hatta ben olsam bu müziğin hatırına kendisini dergi kapaklarından indirmezdim. Bazı albümlerin nasıl debut olduklarına inanamadığımız anlar vardır ya, işte Suego Faults aşamaları bana bu durumu daha inanılır hale getirdi diyebilirim. Albüm yapmak, işin finansal boyutları da dahil olmak üzere artık çok fazla zor sayılmaz. Major plâk şirketi olmaz da, size koşulsuz koltuk çıkan bir indie şirket olur. Olmadı internetten yayınlarsınız. Stadyumlara çıkmazsınız da, minik loş kulüplerde söylersiniz. Albüm yapmış olmak için değil, o albümü iyice pişirdikten sonra kendinize saygınızı yitirmeden ürettiklerinizi paylaşmak istemelisiniz. Şimdi ilk albümü çıktı ya, McElligott müziğe yeni başladı sayılıyor bir bakıma. Kimileri de kendini "şarkı yazarı" dev aynasında olarak görerek bir sürü sözde albüm ve laf kalabalığı yaptıktan sonra sıkılıp "bırakıyorum" diyor. Bilmiyor ki (yoksa biliyor mu?) aslında müziğin yakasını bırakıyor. Bu tiplere şarkı yazarı deniyorsa bu çocuk ne merak etmekteyim.

1. Lions in Cages
2. Something Unusual
3. Stay and Defend
4. Back to Back
5. The King and All of His Men
6. Midnight Dancers
7. Suego Faults
8. Dancing With the Devil
9. Where Are You Now?
10. Planets
11. Nightflying
12. Breaks in Paris
13. Pieces of You