25 Şubat 2010 Perşembe

The Bambi Molesters - As The Dark Wave Swells


Hırvatistan’dan surf rock grubu çıkar mı? Surf Rock ve Hırvatistan kelimeleri yan yana geliyorsa böyle bir cümleyle yazıya başlamak şart oluyor. The Bambi Molesters çıkmış işte. Hem de ta 1995’te. Biri kadın dört müzisyen ile çift gitar, bas, davul klasiğiyle surf rock müziğini nasıl biliyorsanız aynen o vaziyette üstelik. Tabiî sıkça kendini gösteren nefeslilerin kattığı el mariachi atmosferini de unutmayalım. Şubat’ın 7’sinde çıkan As The Dark Wave Swells grubun 5. albümü. “5-10 Albümleri Olmasına Rağmen Son Albümleriyle Tanıdıklarımız Kulübü”ne kaydediyoruz kendilerini. Albümün 11 adet enstrümantal parçası, her sörfçüde rastladığımız türden birbirine benzeyen, ama farkı sonradan fark edilen türden. California sahillerinde günaşırı sörf yaparken dinleme imkânımız pek olmadığından ötürü ben ve benim gibiler bu müziğe “sörf” tâbirinden ziyade “western jenerikleri” veya “60’lar düğün salonu müziği” tanımlarını daha bir yakıştırırlar. 40 yıllık sörfçü gibi müzik yapan 4 Hırvat, bu müziğin her kelimesini gayet sağlam biçimde hayata geçiriyorlar kanımca.

Ama genelde alışık olduğumuz kısa rock’n surf parçaları albümde biraz daha uzun biçimde karşımıza çıkıyor. Hatta albümü açan As The Dark Wave Swells ile kapatan Rising East 4.5 dakika civarında seyrediyorlar ki, bana göre surf rock parçaları için bu durum ciddi bir handikap içeriyor. Albümü baştan sona dinlemeye niyetlenen bir dinleyici, surf rock’ın da kafayı sıyırmış bir fanatiği değilse, zaten hep aynı düzlemde giden genel hava yüzünden monotona düşme riski ile karşı karşıya iken tutup bir de 4-4.5 dakikalık şarkılarla kabir azâbı çekebilir. Yine de çok şık bir albüm. Düğünde ikide bir sizi twist yapmaya kaldıran Mindbender ve Panic Party, gelinle damadın ilk dansına farklı bir mod katan, yaylılarla desteklenmiş Point Of No Return, bir surf rock albümünde tam da duymak istediğim şeyleri bana sunan The Kiss-Off, Wrong Turn ve Lazy Girls Hangout gibi üç şarkı The Bambi Molesters’ın sevimli karizması hakkında bir fikir verebilecek örnekler. Bu arada yazarken fark ettim. The Bambi Molesters’ı da tıpkı Balligomingo ve First Aid Kit gibi “Adı Kötü, Kendi Güzel Gruplar Kulübü”ne de kaydetmek gerek.

1. As the Dark Wave Swells
2. The Kiss-Off
3. Wrong Turn
4. Point of No Return
5. Into the Crimson Sunset
6. Panic Party
7. Lazy Girls Hangout
8. Siboney
9. Mindbender
10. Thunderin' Guitar
11. Rising East

22 Şubat 2010 Pazartesi

Rokia Traoré - Tchamantché


Diplomat bir babanın kızı olması vesilesiyle Cezayir, Suudi Arabistan, Belçika, Fransa gibi çeşitli ülkelerde yaşamış olan Rokia Traoré, küçük yaştan beri müziğe olan ilgisini bu farklı bölgelerin müzikleriyle de geliştirmiş haliyle. Mali’nin saygın ailelerinden biri olması ve bu ailenin geleneksel bir kasta mensup olması, bu kastın da müzik yapmayı yasaklayan tutumu Rokia Traoré’yi başlarda biraz sıkıntıya sokmuş. Ama onun engel, yasak tanımayan müzik aşkı bu sıkıntının üstesinden gelmeyi başarmış. Bamana adındaki bir etnik grubun müzikal geleneklerinde kendilerine Griottes denilen kadınların seyahat ederek düğünlerde çalıp söyleyebilmesi normal karşılanırken, toplumsal sınıfların saçma yasakları sonucu müzik yapmaktan, şarkı söylemekten çekinen kadınlara örnek olmuş adeta. İşte Rukiye, müzik tarzında biçim olarak fazla olmasa da, tavır olarak Griottes kadınlarından da çok etkilenmiş.

İlk albümü Mouneissa’yı 1998’de çıkaran Traoré, 2000 tarihli Wanita’daki tüm şarkıları yazmasıyla ve yapımcılığını üstlenmesiyle, Afrika’nın erkek egemen müzik camiasına genç bir kızın neler başarabileceğini ispat etti. 2003’teki Bowmboï ve uzun bir aradan sonra 2008’de çıkan Tchamantché ile World Music liginde kendine iyi bir yer edindi. Tüm Traoré albümleri hakkında genel bir yorum yapılsa yerindedir. Fakat son albüm Tchamantché, sanki öncekilere nazaran daha bir derin, daha bir yoğun. Artık oturmuş bir sounda sahip olmanın güveniyle fazla içedönük gelebilir kulağa. Böyle olması çok daha iyi. Zira Afrika müziği de artık kendi özgünlüğünü fazlaca ticarileştiren örnekler çıkardıkça Rokia Traoré gibilerinin değeri çok daha iyi anlaşılır. En belirgin özelliği, nerede yükselip kızacağı, nerde alçalıp üzüleceğini bilen, duru, narin, seksi, hisli ve olgun Traoré vokali olan albüm, 10 şarkısında da birbirinden roller çalan kadın hallerinden pasajlar okuyor. Sözlerini anlamasak da duygularını anlıyoruz sanki. Akustik pamuksuluğunu balafon, n'goni, kora gibi yerel enstrumanlarla zenginleştiren, gitar ve basın yön verdiği altyapıya mükemmel besteler oturtan bir kadın. Zaman zaman kıpırdatan Afrika ritimlerine rağmen geneli ağır, fakat ağırlığını hafifleştiren unsurlarla bezeli dantel gibi işlenmiş şarkılar söylüyor. Kounandi, Tounka, Dianfa, Dounia, Koronoko, anlatılacak değil, ancak dinlenerek kendini anlatacak harika şarkılar.

1. Dounia
2. Dianfa
3. Zen
4. Aimer
5. Kounandi
6. Koronoko
7. Tounka
8. Tchamantché
9. The Man I Love
10. A Ou Ni Sou

19 Şubat 2010 Cuma

Beangrowers - Not In A Million Lovers


Futbolun averaj takımı, Eurovision’ın finale bile kalamayanı, şairlerin, yazarların sürgün yeri Malta, bu kötü şöhretinden başka bir şeyi ile anılmadı neredeyse. Oysa ne futbol, ne de Eurovision (al birini vur ötekine!) güzellikleri gölgelemeye gücü yetmeyen zavallı uğraşlardan ibaret. Tesadüfen duyduğum Eurovision garibanlarının kötü şarkıları haricinde daha önce Malta’dan çıkan bir müzik dinlememiştim. Belki de dinlemiştim de Malta’dan çıktığını bilmiyordum. Alison Galea (vokal, keyboard, gitar), Mark Sansone (bas, keyboard), Ian Schranz (davul, keyboard) üçlüsünden oluşan Beangrowers’ı dinledikten sonra şaşırdım. Maltalı olduklarını bilmesem, rahatlıkla Amerikan veya İngiliz bir indie grubu olduğunu düşünebilirdim. Elbette Malta Halk Ezgileri yolunda bir müzik ummuyordum ama yine de Malta denince az da olsa farklı kokular duymak istiyor insan. Neyse biz de Beangrowers’ı böyle kabullenip dinleyelim.

1995’te kurulan grup, yaklaşık iki yıl boyunca kendilerine isim vermeden, sadece üç arkadaşın enstrümanlarla takılmasından ibaret müzik yapmaya devam etti. Ne zaman dikkat çekmeye ve daha geniş çaplı konserlere çağrılmaya başladılar, o zaman kendilerine Beangrowers ismini seçtiler. 48k (1999), Beangrowers (2001), Dance Dance Baby (2004) ve Not In A Million Lovers (2008) albümleri birbirini izledi. Şöhret olmuşlukları, olmak gibi bir dertleri de yok sayılır. Birçok şeyi yer altı müziğine ilgi duyan ufak hayran kitlesinin iteklemesiyle gerçekleştirmişler. Hatta Amerika’daki şöhret garibanı grupların katıldıkları bazı festivallere katılmak bile çok cazip gelmemiş en başta. Ama Not In A Million Lovers’ın tanıtımına da yarayan bu dışa açılma, müziklerinin daha fazla kulağa ulaşmasını sağlamış. O müzik ise bildiğimiz, alıştığımız indie pop’tan ibaret. Not In A Million Lovers öncesinde sadece Dance Dance Baby’yi dinledim. Açıkçası birkaç şarkı dışında sıradan buldum. Olmuş bir soundları, nostaljik, ılık, sevimli bir havaları var. Fakat ya gerektiği kadar hüzünlü değiller, ya da hüzünlü olmalarına rağmen bunu doğru yansıtamıyorlar gibi geldi bana.

Not In A Million Lovers ile bu negatif havayı biraz olsun dağıtmışlar denebilir. Lâkin o hüzün kabızlığı hâlâ devam etmekte bana göre ki, çok büyük eksiklik. Yani Life's A Bitch Then She Sings In Your Band adını koyduğun bir şarkı yapıyorsun, onu da uyuzca monotona bağlıyorsun. Dream Pop karakterli Captain Darling, rüyâ görmeye yakınlaştırmasına rağmen o da bir süre sonra kendinden iş çıkmayacağını hissettiriyor sanki. Love Can Do You No Harm, Untitled Forever, Available kendini dinlettiren şarkılar. Ama olmuş soundlarına rağmen, şarkı yazma konusunda biraz daha çalışmaları, olmadı o şarkıları daha erişilebilir kılmaları gereken bir grup. Yetenekleri heba olmamalı.

1. Quaint Affair
2. Untitled Forever
3. Not in a Million Lovers
4. Love Can Do You No Harm
5. Ours Is a Small Flat
6. Available
7. Captain Darling
8. The Interlude
9. Depths of Bavaria
10. Machine
11. Good Band Bad Name
12. Like Ken
13. Life's a Bitch Then She Sings in Your Band

14 Şubat 2010 Pazar

Glen Hansard & Markéta Irglová - Once: Music From The Motion Picture


Busker deniyor sokak müzisyenlerine. Pek çok ünlü isim zamanında bu tezgahtan geçmiş. Erkin Koray bir Avrupa ülkesinde yolsuz kaldığında yapmış mesela. Bir de Bob Dylan ile ilgili şehir efsanesi var. Kariyerinin ilk zamanlarında bir İskandinav ülkesine giden Dylan sokağın nabzını tutmak, hem de prova yapmak için işlek caddenin birinde başlıyor çalmaya. İyi de para kazanıyor. Ama hiç kimse tanımıyor onu. Ama bu tecrübeyi yaşayan gerçek müzisyenlerin ilk amacının para olmadığını düşünüyorum. Açık havada yanından geçip giden veya durup dinleyen insanlara bir şeyler iletebilmek olsa gerek. Çünkü sokakta o insanların hassasiyetlerine daha bir yakın oluyor, elektriksiz, mikrofonsuz en çiğ halinizle içinizdekileri iletebiliyorsunuz.

İşte Once’ın kahramanı isimsiz busker da bu hemen seziliyor. Zaten idare eder bir işi var. Babası ile beraber elektrikli süpürge tamiratı yapıyor. Yine sokakta tanıştığı isimsiz Çekoslovak kız ile bir süre sonra ortak tutkuları olan müzikte buluşuyorlar. Once için bir film demek pek doğru değil aslında. Hayatın tam ortasından geçerken bu iki insanı gözüne kestirmiş bir kameranın yaptığı takip sanki. Bazı belgesel kanallarında yarım saat-bir saatlik reality hikayeler gösteriliyor. Teknik olarak onları andırıyor. Tabi onlar gibi bilgilendirme ya da gerçek bir kesit sunarak oradan bazı alıntılarla bilimsel, sosyal, kültürel çıkarımlarda bulunma misyonu yok. Peki Once’ın misyonu ne? Daha doğrusu var mı? Bir filmin misyonu olmalı mı? Yoksa sadece göründüğü gibi mi olmalı?

Adam ve kadın. Önce adam, sonra kadın. Falling Slowly’yi beraberce bir müzik dükkanında çaldıkları şahane sahneden sonra ister istemez ikisi arasında gelişecek, yön değiştirecek bir ilişki başlıyor. Önce adam, sonlara doğru da kadın, bu adı konmamış, konamayacak ilişkiyi rencide edebilecek hamleler yapıyorlar. Farklı zamanlarda aynı şeyleri düşündüklerinden erişilmez bir tutkuyu maddeleştirecek, kirletecek, basitleştirecek sevişme şanslarını acemice yokluyorlar. İsteyenler ve reddedenler yer değiştirse de o tutkuda azalan pek bir şey olmuyor. Hem zaten onlar her beraber şarkı söyledikleri sahnede veya birbirlerini şarkı söylerken dinledikleri her sahnede zaten tutkuyla seviştiler. Zamanında o erişilmez tutkuya erişmeyen varsa aramızda, daha hiç bir şey yaşamamıştır. Sevişmeden, öpüşmeden, hatta dokunmadan bir kerecik bile o tutkuyu duymamış olmak çok büyük eksiklik. Buna imkan yok. Çünkü o her yerde. İşte Once o tutkuya aşık bir film. Şimdi o şarkıların hangisinin sözlerini, melodilerini anlatmalı, yorumlamalı, hepsi kendini zaten anlatırken. Benzersiz Falling Slowly (ki Oscar bile aldı), Markéta Irglová’nın Beth Gibbons (Portished) dokunuşlarını andıran meleksi sesiyle yorumladığı If You Want Me, bir partide seslendirilen, parti şarkısından öte bir şey olan Gold, stüdyoda grup halinde çaldıkları muhteşem When Your Mind's Made Up, eski sevgiliye gönderilmiş tüm zamanların en güzel şarkılardan biri olası Lies ve diğerleri… Once’ın müziklerini dinlemek yetmez. O şarkıları yaşamak gerek. Ben de öyle yaptım.



Filmi izledikten sonra edindiğim soundtrack albümü telefonuma yükledim. İş çıkışı kulaklığı takıp en işlek caddelerde kalabalığa karıştım. Soğuk havanın telaşlarına etki etmediği insanlar, habersizce fonlarında çalmakta olan Once’ın şarkılarıyla oradan oraya koşuşturuyor, telefondakiyle değil de sanki telefonlarıyla konuşuyor, sevgilisine sıkıca sarılıyor ya da yanındakinin birgün sevgilisi olmasının hayallerini kuruyordu. Kiminin kafasında tilkiler dönüyor, kimi borçlarını, kimi şapkasının altında bozulan saçlarını düşünüyordu. Yüzler, soğuğun da etkisiyle asık olsa da o üşümüşlüğün altında yatan diğer şeyler fark edilebiliyordu. Hüzün, umut, karamsarlık, aşk, öfke, bezginlik hepsi Glen Hansard’ın sesiyle ifadeleniyor, bir insanlık süzgecinden geçiyordu sanki. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar, dudakları kımıldıyor, ama fonda Glen Hansard ve Markéta Irglová’nın sesleri duyuluyor sadece. Etrafta hiç busker yok. Çiçek satan biri de… Etrafta şarkılardan başka kimse yok.

Once o kadar güzel ki, Once’ın şarkıları o kadar güzel ki, onu hem film, hem de müzik olarak sevmek sanki bir ayrıcalık. Ama onun güzelliği Avrupa hüznünden, Dublin karası efkarından geliyor. “Hüzünden, efkardan, ayrılıktan güzellik mi olurmuş” sadistliğine de ihtiyacımız var. Aslında yapay mutluluklardan daha fazla ona ihtiyacımız var. Bir kerecik de olsa o hüzünün, efkarın tadını aldınız mı tiryakisi oluveriyorsunuz. Once bana bunları anlattı. Hayatıma girdiği anlarda belki başka şeyler de söyleyecek. Yine aynı şeyleri söylese bile razıyım. Tabi bir de yine hayatımda çok önemli bir yeri olan Alan Parker filmi The Commitments filmi ile olan alakasından bahsetti. Oradaki The Commitments grubunun genç gitaristi Foster’ın o zaman 21, şimdi 30'lu yaşlarının sonunda olan Glen Hansard olduğundan… Yıllar geçiyor, ama o müzik tutkusu bitmiyor. Bittiği zaman anlıyoruz ki, bizde de bir şeyler bitiyor.

1. Glen Hansard & Markéta Irglová - Falling Slowly
2. Glen Hansard & Markéta Irglová - If You Want Me
3. Glen Hansard - Broken Hearted Hoover Fixer Sucker Guy
4. Glen Hansard & Markéta Irglová - When Your Mind's Made Up
5. Glen Hansard - Lies
6. Interference - Gold
7. Markéta Irglová - The Hill
8. Glen Hansard - Fallen From the Sky
9. Glen Hansard - Leave
10. Glen Hansard - Trying to Pull Myself Away
11. Glen Hansard - All the Way Down
12. Glen Hansard & Markéta Irglová - Once
13. Glen Hansard - Say It to Me Now

13 Şubat 2010 Cumartesi

Your Vegas - A Town and Two Cities


2005 yılında Leeds/İngiltere’de kurulmuş olan beş kişilik Your Vegas, memleketlerinde kendi hallerinde turlara katılmak suretiyle çalıp söyleyen mütevazi bir gruptu. Ne var ki bu durum grubun solisti ve söz yazarı Coyle Girelli’yi kesmiyordu. Kendisi New York’a taşındığında önce herkes bunu kişisel bir tercih sandı. Fakat Girelli’nin asıl amacı, Your Vegas’ın kendini daha iyi göstereceği özgür bir ortam arayışıydı. Grubun geri kalan elemanları Girelli’yi ziyaret ettiklerinde hemen New York’a tav oldular ve kısa süre sonra hepsi inandıkları Your Vegas uğruna orada birleştiler.

New York’ta işler tahmin ettikleri gibi çok hızlı gelişti. Universal Republic ile albüm anlaşması yaptılar, 2008 SXSW Festivali’ne davet edildiler. Aynı yıl her ikisinin adı da A Town and Two Cities olan bir EP ve bir albüm çıkardılar. Şayet grupta ümit olmasaydı bu hızlı gelişmelerin hiçbiri bırakın hızlı olmayı, gelişemezdi bile. Çünkü Your Vegas çok iyi bir pop/rock grubu ve bana göre iyiden de öte şarkılara sahipler. Bugüne kadar kendi adlarını taşıyan Your Vegas adlı single’dan başka çıkardıkları olmamış. Ama albüm radyo hiti kaynıyor adeta. Kulağa piyasa bir müzik gibi gelebilir. Zaten bir piyasa işinde olması gerekenlere, hatta fazlasına sahip olan grubun yoğun ve tutkulu müziği, yapıştığı kulağa (radyosever kulağa) hükmetmesini bildiği gibi, pop/rock gibi piyasa dışında fazla ciddiye alınmayan bir türe sırtını dönmemiş dinleyicileri doyurucu, sonra tekrar acıktırıcı özelliklere sahip. Coyle Girelli’nin sesi çok iyi. Klavyelerden sorumlu Mark Heaton çok iyi. Grubun ortaklaşa yazdığı şarkılar çok iyi. Özellikle nakarat kısımları, akılda kalıcı olmaları yanında, bir nakarattan beklenen şarkı zirvesini sağlayabilmeleri yönünde de çok güçlü. Millet o kadar şarkı kabızlığı çekerken onların böylesine kendiliğindenmiş duruşları da ayrıca hayranlık verici.

Yer yer basit, klişe, bu yüzden tahmin edilebilir şarkı gidişatlarına o kadar lezzetli müdahalelerde bulunuyorlar ki, o nakaratı, o incelişi, o yükselişi tekrar duyabilmek için şarkıya daha bir dikkat kesilebiliyorsunuz. Pop/rock kadar alternative sularında da yüzüyorlar. Gerçi son zamanlarda bu ikisi pek içli dışlı sayılır. Fakat Your Vegas’ın ortalama bir pop/rock şarkısı süresi içinde epikleştiği (devleştiği mânâsında) anları düşündüğümüzde kim kimin alternatifi diye düşünmüyor değilim. Your Vegas'ı şan-şöhret-para üçlüsünün ödünü yarmış bin tane gruba değişmem. It Makes My Heart Break, Troubled Times, I Wish You Were Somewhere Else, In My Head, Up Until The Lights Go Out, 2008 yazından beri bir türlü kopamadığım, uzun süre de kopamayacağım şarkılar. Tuhaf bir hüznü, tuhaf bir yaşama sevinciyle beraber paketleyip önüme koydu bu adamlar. Pop/rock veya alternative artık neyse, demek ki sadece bitmek bilmeyen progressive rock albümlerinin arkasından cilâ niyetine dinlenecek bir tür değilmiş. Bazen o sek içkinin ta kendisiymiş!

1. It Makes My Heart Break
2. In My Head
3. Birds of Paradise
4. Aurora
5. Troubled Times
6. The Way the War Was Won
7. Your Vegas
8. Up Until the Lights Go Out
9. I Wish You Were Somewhere Else
10. Salvador

10 Şubat 2010 Çarşamba

Baby Woodrose - Baby Woodrose


2001 Danimarka kurulumlu Baby Woodrose, aslında tek kişiden oluşan bir müzik hadisesiydi. O kişi, asıl adı Uffe Lorentzen olup, haklı olarak kendine sıkı bir rocker isim düşünerek Lorenzo Woodrose’da karar kılan bir adamdı. Lorenzo Woodrose, ilk albüm (aynı zamanda en iyi albümü kabul edilen) Blows Your Mind’ı aynı yıl çıkardığında kimse albümdeki bütün enstrümanları onun çaldığını bilmiyordu. Zira safkan bir garaj albümü olan Blows Your Mind, tek bir adamın garaja girip birkaç gün sonra kolunda bir albümle çıktığı türden çiğ, ama kesinlikle aklı başında bir rock içeriyor. Zaten benim Baby Woodrose’u tanımam da bu albümle olmuştur. Daha doğrusu albümün “akıl uçuran” kapağına birgün rastlamam sonrasında diyelim. Dinledikten sonra bende film kopmuştur ve ondan sonra gelen 5 albüme de balıklama atlamışımdır. En güzeli de, iyi bir grubu tek bir albümle keşfettikten sonra diskografisine bakayım deyip, orada 5-6 albüm daha olduğunu görmektir.

Diskografi sırasından gidersek ilginç bir durum ortaya çıkıyor: Lorenzo Woodrose, Blows Your Mind’dan iki yıl sonra Live at Gutter Island diye bir konser albümü çıkarmış. Daha ne yaptın da konser albümü çıkarıyorsun dememek lazım. Adam biraz da konser alanlarında beyin uçurayım demiştir muhtemelen. O salonlara lâyık bir müzik yapıyorsanız canlı albüm de tadından yenmez. Kaldı ki, Blows Your Mind zaten o konser canlılığı taşıyan bir tada sahip. Konser albümünü dinlemek mümkün olmadı ama aynı yıl ikinci stüdyo işi olan Money For Soul ile bir ilginçlik daha yaşanıyor: Konserlerde bir grup olmanın lezzetine varan Lorenzo, yanına Anders Skjødt (gitar, bas) ve Anders Grøn (davul) adlı arkadaşları alarak Baby Woodrose’u bir trio haline getiriyor. Bununla yetinmeyip adamların ismini de değiştiriyor. (Kendisi mi değiştiriyor orasını tam bilmiyorum gerçi. Durum biraz onu gösteriyor sanki.) Birinin adı Riky Woodrose, ötekinin ise Rocco Woodrose oluyor. Traveling Wilburys gibi bir yapılanma ile kariyerine tam yol veren grup, Dropout! (2004), Love Comes Down (2006), Chasing Rainbows (2007) ve nihayet Baby Woodrose (2009) ile tanrılardan ateş çalmaya devam ediyor.


Hepsi birbirinden güzel ve seksi bu albümler arasında, en iyi kabul edilen Blows Your Mind yerine Love Comes Down ve Baby Woodrose albümlerini daha bir sevdim. Cayır cayır bir rock’n roll’un punk unsurlarla dansettiği, garaj ruhunu saklı tutarak yıllar geçtikçe kendini modernize etmeyi bilmiş, psychedelic unsurların serpiştirildiği anlarla daha bir güzelleşen bir grup Baby Woodrose… Sırf aynı riff üzerinden 2,5 dakikalık bir albüm dolusu şarkı yapalım hesabında olmayan, o hesabı yapsa bile onu başka bir boyuta taşıyan kalite tartışma kabul etmiyor. 2000’lerde 60’lar damak tadı duymak isteyenlere de ayrı tarifeler uyguluyor. Lorenzo komple bir müzisyen olduğu kadar süper bir şarkı yazarı aynı zamanda. Son albüm Baby Woodrose’u sesi kökleyip dinlediğiniz vakit, daha ilk şarkı Fortune Teller bile tek başına bu satırları doğruluyor kanımca. “Aşktan bahsediyorsan işte bana bunlarla gel” dedirten, müthiş gaz veren bir yapısı var şarkının. Open Up Your Heart, Countdown To Breakdown, asit atmış bir folk şarkısı havasına sahip Scorpio, garage punk No Mas, Lorenzo’nun “şimdiye dek yazdığım en ticari şarkı" dediği Emily (neden öyle dediyse anlamadım!) ve o sözünü ettiğim psychedelic unsurları ile büyüleyen kapanış şarkısı Secret of the Twisted Flower, fevkalâde bir grubun, fevkalâde bir albümündeki hiç silinmeyecek ayak izleri gibiler.

1. Fortune Teller
2. Take It
3. Open up Your Heart
4. Emily
5. Laughing Sock
6. Countdown to Breakdown
7. Changes Everywhere
8. Hollow Grove
9. No Mas
10. Mikita
11. Scorpio
12. Secret of the Twisted Flower

6 Şubat 2010 Cumartesi

Lars and The Hands Of Light - The Looking Glass


Lars and The Hands Of Light, gördüğünüz üzere dört tuhaf Danimarkalı’dan kurulu bir indie pop grubu. The Looking Glass da onların henüz ilk albümü. Haliyle Lars’ın kurulmasına önayak olduğu grup, 60’lar ve bazen de 70’lerin yumuşak yüzünü indie pop tınılarıyla buluşturmuş. Lars’ın Junior Senior ve Wolfkin adlı gruplarla da bir geçmişi var. Kim, nerede, ne yapmışsa artık bunun bir önemi yok. Zira Lars and The Hands Of Light harika bir kimya tutturmuş, dinamik ve duygulu bir grup kimliği edinmiş. Daha ilk elden Me Me Me ve Hey My Love, Hey Love! diye iki dünya tatlısı single sayesinde rengini belli ediyor. Bu tip gruplar için “dünya şekeri”, şöyle şirin, böyle tatlı” gibi ifadeler yaygındır. Ama Lars ve ekibi, bu tatlılığın yanına iyi düzenlendiği kadar içine tutku da eklenmiş parçalar yazıp söylüyorlar. Yani tatlı olmak çoğu zaman kesmiyor. İşte The Looking Glass da böyle şarkılarla dolu. Vasat şarkı bir, bilemedin iki tanedir. O da görecelidir. Three To The Floor ve kapanıştaki Christmas Comatose’a bir türlü ısınamadım mesela. Albümün bütünlüğü dahilinde çok baştan savma geldiler bana. Ama ısındıklarım bana yeter ki, onlar da az değil, albümün geri kalanı olan 8 parça.

Bu ısındıklarım arasında artık iyiden iyiye kanımın kaynadığı ilk iki enfes single ile birlikte, jeneriksel bir hava taşıyan, dişi geri vokalli nakaratıyla ve dansettirmeden bırakmamaya niyet etmiş gibi duran dinamikliğiyle Stranger To The Sea, Cake şarkılarını anımsatan Keep My Feet Tagging Along, kendi halinde bir karizması olan Face Your Lover’ı ismen anmak isterim. Klâsik indie yapılanmasını oluşturan elementlerin, radyoların üzerine atlayacağı tipte şarkılar ortaya çıkarması fazla yaygın değildir. Ama Lars and The Hands Of Light bunu öyle güzel dengeliyor ki, bu işten hem radyolar kârlı çıkar, hem de indie ruh. Biraz pop(üler) olmanın kimseye zararı dokunmaz. Grup ise bunu dert eder veya etmez gibi durmuyor sanki. Kendi hallerinde kendi güzel müziklerini yapıyorlar. Ne var ki, “ne kadar anlaşılmaz, o kadar kaliteli” gerzekliğini benimsemiş bazı sözde otorite site/dergi/yazar bilmemnesi, The Looking Glass’a düşük puan verip bir de üzerine “vasatın altında” demişler. Herkesin fikri kendine. Ama bu albümü beğenmeyen otoritelerden birinin 2009 yılına ait en beğendiği albüm Mastodon - Crack The Skye, birinin de Raekwon - Only Built 4 Cuban Linx Pt II… İyi de biriniz metalcisiniz, biriniz rapçi! Her müziği kendi kulvarında değerlendireceksek ne âlâ! Yok eğer elmayla İngiliz anahtarını karşılaştıracaksanız içinden çıkamazsınız. Kimse tek bir türün mahkumu değil. Başka türlere çamur veya gül atabilmek için fanatikten ziyade, bilinçli bir dinleyici olmak, en önemlisi de çok fazla “müzik dinlemek” gerek.

1. Me Me Me
2. Stranger to the Sea
3. Three to the Floor
4. Multicolored
5. Hey My Love, Hey Love!
6. The Looking Glass
7. Keep My Feet Tagging Along
8. The Girl Flu
9. Face Your Lover
10. Christmas Comatose

4 Şubat 2010 Perşembe

First Aid Kit - The Big Black and The Blue


Ne Stockholm’muş arkadaş! Bir kez girdi mi çıkamıyor insan. Sanki bir kış festivali esnasında geldiğiniz, soğuk hava şartları yüzünden mahsur kaldığınız, kaldığınız süre içinde kaçınılmaza alışmaya çalıştığınız, alıştığınızda da ayrılması zor gelen karlarla kaplı bir kent. Stockholm Sendromu! Sahneden biri inerken öteki çıkıyor. Bu aralar kulağıma hoş gelen pek çok şey bu güzel şehirden çıkma. Klara (16) ve Johanna Soderburg (19) kardeşlerden kurulu First Aid Kit ikilisi de bunlardan biri. Klara gitar çalıyor, vokal yapıyor, ablası Johanna da onunla birlikte şarkıları seslendiriyor. 2007’de kendi şarkılarını yazmaya başlamışlar. Evde kaydettikleri Tangerine, İsveç radyolarında epey rağbet görmüş. Ardından Drunken Trees EP’si gelmiş. Video âleminde de Fleet Foxes coverı Tiger Mountain Peasant Song ile boy göstermişler. Zaten Fleet Foxes hayranlıklarını her yerde dile getirmekteler. Gelişmeleri takip eden Londralı şirket Wichita Records, kardeşleri havada kapıp anlaşmayı imzalatıvermiş. Böylece First Aid Kit’in uzun metrajlı ilk albümü için her şey hazır hale gelmiş.

Debut albüm The Big Black and The Blue, 11 adet indie folk, pop folk, kısaca folk şarkılardan oluşmakta. Sonbahar ve kışa ait soğukluğa ılık bir bakış, duygusal ve dürüst elektrikler yayan akustik ruh hali içeriyor. İlk dinlediğinizde birbirinden ayırt edemeyeceğinizi düşündüğünüz, “bunlardan bir milyon tane var” dediğiniz, fakat biraz daha kendinizi vererek dinlediğinizde ona tanınmış olan ikinci, üçüncü şansı iyi kullanması muhtemel folk albümleri vardır ya! İşte The Big Black and The Blue bana o duyguyu tekrar yaşattı. O duyguyu arama sürecimde içimi bayan, vaktimi çalan, kendini folk yapıyor sanan bir milyon tane grup/şarkıcı da çıkıyor. Çıkmaya da devam edecek. İşin tuhafı First Aid Kit, daha şu yaşta birçoğunu katlayıp dolaba koyacak kadar iyi şarkılar yazıp söylüyor. Yaşıtları okul partilerinde ABBA karaokeleri söylerken, samimi bir atmosfer yaratıp mütevazi şarkılarını seslendirmeyi tercih eden olgunluktalar. Akustik gitarın ve piyanonun aynı notalarında, akorlarında geziniyorlar belki. Ama vokal armonilerini, Fleet Foxes ruhuna saygıda kusur etmeyen unplugged yağmurlarla yıkayan Klara ve Johanna kardeşler bir şekilde kendileri olmayı başarabiliyorlar bana göre.


Fleet Foxes etkilerini iliklerine kadar hissettiren In The Morning ile enfes biçimde açılan, aynı zamanda ilk single olan ve bence yeni yılın en iyi şarkılarından biri olan Hard Believer ile süren bu akustik yolculuk, kimi zaman country, kimi zaman keltik duygular üşüştüren nitelikte. Bu duyguları full akustik birçok albümde hissetme olasılığımız vardır. Ancak vokallerin sakinliğini, gitarın naifliğini diğer yan unsurlarla harmanlayıp yarattıkları –benzerlerinden pek fazla farklı olmayan- bu atmosfer dahilinde Heavy Storm, Ghost Town, Winter Is All Over You, Sailor Song gibilerini birer olgunluk meyvesi olarak sunan taptaze bir grup First Aid Kit... Belki de bana öyle gelmiştir. İnsan bir kez sendroma düşünce Stockholm bile cennet gibi görünüyor. Kaldı ki Stockholm de, üzerini karların, sisin ve soğuk havanın bile kapatamadığı bir sürü güzelliği barındıran bir şehir değil midir?

1. In the Morning
2. Hard Believer
3. Sailor Song
4. Waltz for Richard
5. Heavy Storm
6. Ghost Town
7. Josefin
8. A Window Opens
9. Winter Is All Over You
10. I Met Up With the King
11. Wills of the River

1 Şubat 2010 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ocak 2010)

Northern Portrait - Criminal Art Lovers
Yıl: 2009 Danimarka
Tür: Jangle Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crazy"
The X - Neutralizer
Yıl: 2008 İspanya
Tür: Electronica
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dragonfly"



Garth Brooks - Ropin' the Wind
Yıl: 1991 ABD
Tür: Country, Country Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Shameless"



Massive Attack - Heligoland
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Trip Hop, Downtempo, Electronic
"F" Rate: 3/10
I.A.R. tavsiyesi: "Babel" (feat. Martina Topley-Bird)


Edwina Hayes - Pour Me a Drink
Yıl: 2007 İrlanda
Tür: Folk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Call Me"


Heavy Trash - Midnight Soul Serenade
Yıl: 2009 ABD
Tür: Rockabilly
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Good Man"

Yngwie Malmsteen - Odyssey
Yıl: 1988 İsveç
Tür: Hard Rock, Heavy Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crystal Ball"



Dot Allison - Afterglow
Yıl: 1999 İngiltere
Tür: Singer/Songwriter, Electronica, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Close Your Eyes"


Deep Street Soul - Deep Street Soul
Yıl: 2009 Avustralya
Tür: Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Greenbacks" (feat. Shirley Davis)


Dominique A. - La musique
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Chanson, French Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Je suis parti avec toi"


Malory - Outerbeats
Yıl: 2002 Almanya
Tür: Shoegaze, Dream Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Argo Night Shuttle"


The Electric Pop Group - Seconds
Yıl: 2010 İsveç
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Not by Another"



Nolwenn Leroy - Histoires naturelles
Yıl: 2005 Fransa
Tür: French Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rien de mieux au monde"


The Sunshine Underground - Nobody's Coming to Save You
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Coming To Save You"


Dylan Mondegreen - While I Walk You Home
Yıl: 2007 Norveç
Tür: Indie Pop, Jangle Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wishing Well"

The Solution - Communicate!
Yıl: 2004 İsveç
Tür: Soul, Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Get on Back"

Courtney Jaye - Traveling Light
Yıl: 2005 ABD
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Permanent"



Shearwater - The Golden Archipelago
Yıl: 2010 ABD
Tür: Indie Rock, Indie Folk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Black Eyes"


Kesang Marstrand - Bodega Rose
Yıl: 2008 ABD
Tür: Singer/Songwriter
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Colorless Farewell"


Down to the Bone - Future Boogie
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Funk, Pop Jazz
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Spiderlegs"