14 Temmuz 2011 Perşembe

Duncan Sheik - Covers 80's


Amerikan singer/songwriter camiasının kendi halinde ve saygı duyulan isimlerinden Duncan Sheik, 1996 yılında kendi adıyla çıkardığı ilk albümüyle başladığı albüm kariyerindeki yedinci durağına ermiş bulunmakta. Bu durağa gelinceye kadar "saygın" sıfatını hak edecek ne yapmış derseniz, bu noktada topu çeşitli sosyal medya kaynaklarında kendisiyle ilgili yapılmış yorumlara muz orta şeklinde gönderirim. Ama kendisinin adını ilk duymuş olan 100 kişiden 90'ından, 90'larda Barely Breathing ile topu 90'a asmış bir adam olduğunu duymanız kuvvetle muhtemel. Sonraları nereden, hangi albümden çıktığını bilmediğim Depeche Mode coverı Blasphemous Rumours ile de önce birtakım hücrelerime, sonra da telefon melodilerime nüfuz etmişliği vardır. İşte o Duncan Sheik, kariyerindeki yedinci albüm durağı olan Covers 80's'de, adından herşeyin anlaşılacağı üzere bir 80'ler nostaljisi estirmeye çalışıyor.

Duncan Sheik, albüm duraklarından başka, aralarında Teaching Mrs. Tingle, Boys and Girls, What A Girl Wants gibi gudubet filmlerin de bulunduğu soundtrack derlemelerine şarkı vermiş, Legacy: A Tribute To Fleetwood Mac's Rumours albümünde Songbird'ü seslendirmiş, 80'lerin en tatlı isimlerinden Howard Jones'un 2001 tarihli Perform.00 albümüne konuk olmuş. Derken 2010'da yine Covers 80's adıyla 5 şarkılık bir EP yayınlamış. Baktı ki cover tutkusu bir EP ile geçiştirilecek gibi değil, olayı daha da genişletmeye karar vermesiyle 12 şarkılık Covers 80's LP'si ortaya çıkmış. Stripped, Hold Me Now, What Is Love, Shout, Life’s What You Make Of It gibi 80'lere marş olmuş bazı şarkıları folk formatında yeniden yorumlamanın gerekliliği veya gereksizliği ne yazık ki burada gereksizlik olarak görünmüş bana göre. Hani bir Duncan Sheik unplugged konserinde seyirciyi tavlamak adına güzel hareketler olsalar da, bu eşsiz şarkıların Duncan Sheikçeşi pek hoşuma gitmedi açıkçası. Orijinallerini dinleme iştahımı kabartmasını da buna yormak gerek sanırım.

Öte yandan şöyle de bir durum var: Orijinallerini hiç duymadığım So Alive, Stay ve The Ghost In You'yu beğendim. Şimdi şayet 80'lerde arabesk meyhanelerden, rüküş tavernalardan ve neon ışıklı salaş diskolardan çıkmayan bir adam olsaydım, hayatımda Stripped, What Is Love, Shout falan hiç duymamış biçimde şu Duncan Sheik yorumlarından haz alabilirdim belki. (Neticede ne kadar popüler de olsalar, o yıllarda bir Careless Whisper, bir Nikâh Masası gibi hergün duyacağınız şeyler değiller!) Cover hadisesinin de böyle çok dallı budaklı düşündürdükleri var. Covers 80's kötü bir albüm değil. Fakat belli bir döneme ait cover albüm için seçilecek şarkıları çok iddialı olanlardan oluşturuyorsan kendi çapında iddialı farklılıklar getireceksin. Ya da bırakacaksın çok iddialı olanları, seni etkilemiş olan kasetteki A3, B4 bir şarkıyı yeniden çalıp söyleyeceksin ki, 80'lerde çocuk, genç, yetişkin olan birisi elin 2011'inde "ya evet, bir de bu vardı" veya "ben bunu nasıl ıskalamışım" desin. Bu bence orijinal yorumlanmış lezzetli bir cover kadar orijinal bir fikirdir benim gözümde.

1. Stripped (Depeche Mode)
2. Hold Me Now (Thompson Twins)
3. Love Vigilantes (New Order)
4. Kyoto Song (The Cure)
5. What Is Love (Howard Jones)
6. So Alive (Love & Rockets)
7. Shout (Tears For Fears)
8. Gentlemen Take Polaroids (Japan)
9. Life’s What You Make Of It (Talk Talk)
10. William It Was Really Nothing (The Smiths)
11. Stay (The Blue Nile)
12. The Ghost In You (The Psychedelic Furs)

10 Temmuz 2011 Pazar

The Bongolian - Bongos For Beatniks


Tek işin geçindirmediği günümüz kriz ortamında iki grubu birden idare etmeye çalışan başarılı bir funksever olan Nasser Bouzida, her ikisi de Londra'dan çıkan ve belli aralıklarla albümler yapan iki projeye birden sahip bir müzik adamı. İlk olarak Big Boss Man dörtlüsünü 1998'de kurmuş ve Humanize (2001), Winner (2005) ve Full English Beat Breakfast (2009) olmak üzere üç albüm yapmış. Hemen hemen aynı dönemlerde eş dost arasında lâkabı olan The Bongolian ismiyle de solo çalışmalarını yürütmüş. Hani belki lâzım olur diye Psychedelic Bongohead (2001), 100% Heavy Bongo Vibes (2004), Blueprint (2006) ve Outer Bongolia (2008) şeklinde bu soloları da hedef gösterelim ki, kaliteli ve alışıldık kalıplardan taşan sinematik funk dinleyenler de faydalansın.

Big Boss Man'in tüm albümlerini dinlemiş, The Bongolian'ın hiçbir albümünü dinlememiş biri olarak fikir beyan etmem ne derece doğru olur bilmem ama Nasser Bouzida kanımca gerçek bir funk emekçisi ki, her ne kadar Big Boss Man kanadında işler biraz funk klişesi gibi görünse de, The Bongolian tam tersi heyecan verici deneysel ve psychedelic (bu ikisi çoğu zaman zillere basıp kaçan haylaz çocuklar gibidirler) dürtülerin sık sık dürttüğü bir tarza sahip. Bunu söyleyebilmemi sağlayan veri ise Bouzida'nın 2011 tarihine ve The Bongolian adına ait son işi Bongos For Beatniks'in kafa güzelleştirme etkisine sahip kalitesi. Tek tek şarkı isminin zikredilemeyeceği, "bulun, dinleyin" diyerek kısaca işin içinden çıkılabileceği aşmış albümlerden biri. Bir yerlerde "sinematik" kelimesini kullandığıma eminim. Bu kelimenin yanına bir de o sinematik yapının üzerine serilmiş "gökkuşağı" diyesim geldi. Çünkü funk müziğin ne kadar alt türü varsa, neredeyse hepsini koklatan, elleten, öptüren unsurları sezmek mümkün.

Bongos For Beatniks'i dinledikten sonra, Nasser Bouzida'ya ait dört albüm daha dinlemem gerektiği fikrine kapılmam uzun sürmedi. Özellikle funk etiketli deneysellikleri 70'ler taklidi bazı örneklerle ilişkilendirmenin yarattığı sıkıntıları tamamen aşmış bir müzik dinlemenin keyfini dört albümde daha yaşama ihtimali beni heyecanlandırdı. Organ ve perküsyonda artık ustalardan biri olarak gördüğüm, kendi özgürlüğünün sınırlarını çizmiş Nasser Bouzida'nın her yeni işini dikkatle takip edeceğim gereksiz bilgisini de ekleyeyim. Gerçi bu yılın en keyif alarak dinlediğim albümlerinden birisi hakkında söylenecek hiçbir şeyi gereksiz görmüyorum o ayrı.

1. The Riviera Affair
2. Moscow Queen
3. Strange Lovers
4. V.C.O.
5. Hamlet's Playground
6. Give It To Me (On The Left Side)
7. Jackies Half Nelson
8. Lauren's The Clock Maker
9. The Ballad Of Lily Kensington
10. Pretty Bertie
11. Doktor Of Eastern Promise
12. Bongolian Dream
13. Tortoise Walk

5 Temmuz 2011 Salı

The Souldiers - These Times


Cato van Dijck, Sofie van Dijck, Joost van Dijck kardeşler ve iki müzisyenden daha ibaret Hollandalı The Souldiers, isimlerinde yapmış oldukları kelime oyunundan da anlaşılacağı üzere kendilerini soul müziğin yılmaz neferleri olarak görecek kadar bu müziğe tutkun genç bir grup. Muhteviyatlarında sadece soul yok elbette. Blues rock, rock'n roll, rockabilly unsurların soul, funk, folk ve bazen de pop ile yaptığı kaçamakları zevkle dinliyoruz kendilerinden. Öyle bir karışım ki, duyan gelmiş sanki. Ne var ki, iyi bir karışım yapabilmek, her zaman iyi bir grup olduğunuz anlamına gelmiyor. Bu bağlamda The Souldiers gerçekten iyi bir grup, çünkü iyi karışımı iyi şarkılarla bütünleştirme enerjileri ve tutkuları var.

Üst katta dile getirdiğim ağız sulandıran karışımı "iyi bir grup" olarak nasıl vücuda getirdiklerine gelince. Çok basit: Doğal davranarak! Genç ve enerjik olmaları onları şımartmıyor. Yarattıkları karışımın karışım olduğunu hissettirmeyecek şekilde özgürce daldan dala atlıyorlar. Cato ve Sofie'nin birbirine son derece uyumlu nefis sesleri, grubun diğer unsurlarıyla birleştiğinde Let Me Take You Away, Sarah, One Night Betty ve Smoke The Devil gibi şarkıları çalarken onları sahnede görmeyi arzulayabiliyorsunuz. İyice ter attıktan sonra I Hold Your Life'ın blues hüznünü de aynı sahnede loş ışıklar altında dinlemeyi hayal edebiliriz tabiî. Açıkçası albüme arka arkaya Let Me Run ve Down On Me ile giriş yaptıklarında, fena değil ama yine de sıradan bir grup dinlediğime dair endişeler oluşmuştu. Neyse ki vakit geçmeden toparlayıp gerçek yüzlerini gösteriyorlar. Üstelik bunu birdenbire değil, alıştıra alıştıra yapıyorlar ki, böylesi benim için her zaman çok daha zevklidir.

Bu arada Laura Vane & The Vipertones'dan sonra The Souldiers sayesinde Hollanda'dan gelen soul, funk, blues esintilerinin farkında değilim sanılmasın. Amsterdam sahnesi son zamanlarda kökleri sağlam temellere dayanan bu karışıma kucak açmış durumda. Bu insanlar, bu esintilerin beşiği Amerika'yı hiç mi hiç aratmıyorlar. Üstüne üstlük, The Souldiers bu türleri çok daha dinç ve olgun biçimde, en önemlisi de kendi müziği olarak albümleştirmiş. Mesele Amerika'yı aratmak veya aratmamak değil elbette. Mesele "eğlencenin müziği"nin her zaman euro-baygınlık getiren mâlum türler olmadığının dosta düşmana ispatı. Hem "eğlence"nin, hem de "dinlence"nin müziği...

1. Let Me Run
2. Down On Me
3. These Times
4. Volunteers
5. Let Me Take You Away
6. I Hold Your Life
7. Lonesome George
8. One Night Betty
9. Smoke The Devil
10. Ten Tricks
11. The Lover Is A Soldier

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Six-String Samurai (OST)


Lance Mungia'nın sevimli olduğu kadar ucu günümüze kadar uzanan çevreci ve sosyal mesajlar barındıran B tipi bağımsız filmi Six-String Samurai, bir elinde samuray kılıcı, diğer elinde rock'n roll gitarıyla Lost Vegas'ın yolunu tutan Buddy Holly çakması Buddy'nin sıradışı yol hikâyesini anlatıyor. Kendini B filmlerinin abuk ve sıcak atmosferine adapte edebilen bünyelere çok hoş anlar vaat eden film, türlü önyargıların aksine, gerek ciddiyetini harmanladığı komik tavrı, gerekse görsel anlamdaki ciddiyetiyle kült sıfatını bileğinin hakkıyla taşıyan bir bağmsız. Filmin bir başka ciddiyetini de müzikleri oluşturuyor. Film müziklerinin usta ismi Brian Tyler'ın kısa tema çalışmalarından ve Rus kökenli Amerikalı grup The Red Elvises'ın surf rock, rock'n roll, balkan folk ekseninde ilerleyen 12 şarkısından oluşan Six-String Samurai müzik albümü, filmin tüm karakterini, hatta fazlasını yansıtan bir karaktere sahip.

Los Angeles'ta yaşayan Igor Yuzov ve Oleg Bernov'un 1995 yılında yapılan Rus-Amerikan barış yürüyüşü esnasında tanışmalarıyla temelleri atılan The Red Elvises, bugüne 12 kadar albümle gelmiş tecrübeli bir rock grubu. Yuzov-Bernov ikilisinin aşama aşama grubun iskeletini oluşturmalarından sonra çeşitli ayrılıklar ve yeni alımlar gerçekleşmiş. Hatta 2009'da bir ara Bernov, Rusya'nın gezgin sirk gruplarından birinde palyaço olarak çalmak için gruptan ayrılmış. Sonradan tekrar gruba dönmüş tabiî. Türlü değişimlere rağmen son halleriyle ilk günkü gibi yollarına turda-yolda-dağda-bayırda devam etmekteler.


Soundtrack içinde kendilerine düşen payın hakkını en iyi şekilde veren Kızıl Elvisler, aynı zamanda filmin başlarında post-apokaliptik bir rock’n roll grubunu canlandırıyorlar. Fakat Ölüm ve adamlarının gazabından kaçamıyorlar. Surf veya rock'n roll da olsa, özellikle Boogie On The Beach, Dick Dale'in Miserlou'sundan devşirme If You Were Me, You'd Be Good-Looking ve kapanışta Brian Tyler ile yaptıkları On My Way To Vegas parçalarının dinamizmi, aklını ve ruhunu rock'n roll ile beslemiş dinleyenleri bir anda The Red Elvises diskografisine yönlendirebilir. Bu arada arka arkaya gelen See You Around Kid, Good Golly Miss Molly ve bana göre albümün en iyilerinden My Love Is Killing Me'nin yaz meltemi muameleleri de yaban atılamaz. Aynı şekilde, kısa da olsa tema ruhu denen şeyi kafalarda yepyeni sahneler canlandıracak ölçüde tasarlayan Brian Tyler'ın kaliteli intro/outro müdahaleleri de öyle. Filmi görmüş olanlar için ifade edeceği anlam ile, görmemiş olanlara ifade edecekleri arasındaki ince çizgiyi tam sezemiyorum. Ama iyi müzik, aradaki o ince çizgiyi bile ortadan kaldırıyor sanki.

1. The Red Elvises - United States of Russia
2. Neverland
3. The Red Elvises - Love Pipe
4. Brian Tyler - A Mother's Hand/Buddy
5. Brian Tyler - Fly Away Little Butterfly
6. Kill 200 Men
7. The Red Elvises - Boogie on the Beach
8. I Do Not Like Rock and Roll
9. The Red Elvises - Hungarian Dance #5
10. Arrowed Kid/Bowlers on the Floor
11. The Red Elvises - Rock n' Rolling Ourselves to Death/Jerry's Got the Squeeze Box
12. The Red Elvises - Lonely Highway of Love/Scorchi Chornie
13. The Red Elvises - My Darling Lorraine
14. Brian Tyler - Astro
15. The Red Elvises - Follow the Yellow Brick Road/Leech
16. The Red Elvises - See You Around Kid/Siberia
17. The Red Elvises - Good Golly Miss Molly
18. The Red Elvises - My Love Is Killing Me
19. Brian Tyler - Sacred Funeral
20. Brian Tyler - Relentless Sun
21. Brian Tyler - Over the Hill
22. Brian Tyler - Bring His Guitar to Me/Sahara Burn
23. Brian Tyler - A Boy and His Spirit
24. The Red Elvises - If You Were Me, You'd Be Good-Looking/Surfing In Siberia
25. Brian Tyler - Dragging a Fallen Hero
26. Brian Tyler - Nice Tuxedo/Showdown at Not Okay Corral
27. Brian Tyler - Bend Before the Ways of Heavy Metal/Dueling Guitars
28. Brian Tyler - Dream March
29. Brian Tyler - The Great Battle
30. Brian Tyler - End of a Hero/Finale
31. Brian Tyler/The Red Elvises - On My Way to Vegas

30 Haziran 2011 Perşembe

Issız Ada Radyosu Arşivi (Haziran 2011)

Mélanie Laurent - En t'attendant
Yıl: 2011 Fransa
Tür: French Pop, Chanson
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kiss"






Gomez - Whatever's on Your Mind
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Alternative Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Song In My Heart"





Lefties Soul Connection - Skimming The Skum
Yıl: 2007 Hollanda
Tür: Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cry"





Digitalism - I Love You Dude
Yıl: 2011 Almanya
Tür: Synth Pop, Electro House
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Forrest Gump"






Chisu - Alkovi
Yıl: 2008 Finlandiya
Tür: Trip Hop, Electropop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Tämä rakkaus"






Washed Out - Within and Without
Yıl: 2011 ABD
Tür: Chillwave, Synth Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Amor Fati"






Starship - Knee Deep in the Hoopla
Yıl: 1985 ABD
Tür: AOR, Pop, Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sara"







Poxfil - Who Is On My Sofa?
Yıl: 2007 Fransa
Tür: Indie Electronic, Hip Hop, Dub
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Were My Crow"






Tandy Love - Tandy Love Presents Turk Jerk: Anatolian Anagrams
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Eastern Funk, Lo-Fi
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bear Ham"





Patrick Wolf - Lupercalia
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Indie Pop, Art Pop, Chamber Pop, Folktronica
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The City"






Caron Wheeler - UK Blak
Yıl: 1990 İngiltere
Tür: Soul, Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Livin' in the Light"






Viva Voce - Rose City
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Devotion"






An Horse - Walls
Yıl: 2011 Avustralya
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "100 Whales"






Pi OST
Yıl: 1998 ABD
Tür: Electronic, IDM, Ambient Techno, Drum & Bass
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: GusGus "Anthem"






Lisa Miskovsky - Changes
Yıl: 2006 İsveç
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Little Bird"






La Sonrisa de Julia - El hombre que olvidó su nombre
Yıl: 2011 İspanya
Tür: Pop/Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ábreme"





Magenta Skycode - Relief
Yıl: 2010 Finlandiya
Tür: Dream Pop, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "King Of Abstract Painters"





Sheryl Crow - Tuesday Night Music Club
Yıl: 1993 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Pop/Rock, Country Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Run, Baby, Run"






The Commodores - The Ultimate Collection
Yıl: 1997 ABD
Tür: Funk, Soul, Pop Soul
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nightshift"






Beastie Boys - Hot Sauce Committee Part Two
Yıl: 2011 ABD
Tür: Hip Hop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Too Many Rappers" (feat. Nas)

27 Haziran 2011 Pazartesi

The Pierces - You & I


Catherine Pierce ve Allison Pierce kardeşlerden oluşan The Pierces'ı, ne 2007 yılı albümleri Thirteen Tales Of Love and Revenge'deki Secret şarkılarıyla, ne de herhangi bir bölümüne başlayınca bir türlü bitiremediğim Gossip Girl'de çalınan bilmem ne şarkılarıyla tanıdım. Zira bir taraflara baktığınızda kendileri hakkında en çok bu referanslar öne sürülmüş. Elbet bir grubun tanınması için bu şekilde popüler çıkışların faydası inkâr edilemez. Ama iki kardeşin son albümleri olan You & I, onların aslında çok daha fazlasına sahip olduklarını gösteren nitelikte bir duruşa sahip. Öncesinde onların dinlediğim tek albümü olan Thirteen Tales Of Love and Revenge'i pek beğenememiş olmanın da verdiği isteksizliğe rağmen, iki kardeşten oluşan müzikal birlikteliklerden ümit kesilmeyeceği yönünde güçlü hislerim vardı. Henüz dinlemediğim iki albümleri daha bulunması, dinlediklerim arasında hissettiğim iki farklı duygu arasındaki eşitliği bozabilir belki. İşte kesmediğim o ümidin karşılığını hazır You & I ile bulmuşken bırakmayayım, başkaları da faydalansın istedim.

Aralarında iki yaş bulunan Pierce kardeşler, kalabalık bir aileden, müzisyen bir babadan, ressam bir anneden etkilenerek büyüdükleri dönemde hem aile içinde, hem de birtakım yerel etkinliklerde kendilerini pişirmişler. Üniversiteye gidecekleri sırada bir arkadaşları demolarını bazı yapımcılara yetiştirince 2000'de ilk albüm The Pierces'ın önü açılmış oldu. 2005 ve 2007'de iki albüm daha çıktıktan sonra hâlâ aktif olduklarını gösteren You & I ile hem müzisyenliklerini, hem de şarkı yazma potansiyellerini çok daha olgun (mainstream sınırları dahilinde) bir düzeye taşıdıkları görülüyor. Öyle ki, You'll Be Mine, Love You More, We Are Stars, Glorious, Space & Time, Drag You Down şarkıları, sanki grubun ilk best of albümünü dinlediğim hissi uyandırdı.


Bazı yerlerde "indie rock'ın ateşli hatunları" gibi sanki güzele hasret kalmış sığ yorumlara ola ki aldırmayın. Güzellikleri dillere destan olabilir. Lâkin piyasada onlar gibi bir sürü genç ve hoş country ikili, üçlüleri var ki, müzik niyetine ellerinde neredeyse hiçbir şey yok. Pierce ikilisinde iyi yazılmış pop rock/folk pop/indie pop parçaları kadar, hanım hanımcık kızları bile maçolaştıran yayık country ağzı yerine çok daha elit ve dürüst bir vokal anlayışı hâkim. Çağdaş, geleneksel, hatta ortaçağ folk müziğinde, ayrıca günümüze uzanan celtic kadın vokallerde kökleri bulunan bu anlayış, önceki albümlerinin aksine sanki The Pierces karakteristiğiymiş gibi uyumlu, canlı, tutkulu ve bilinçli. Şimdi gerçek güzellik budur diyeceğim, kendi klişemde boğulma yönünde bedduaların hedefi olacağım. Yüzlerinin nuru müziklerine yansımış yorumu da aynı hedefe ateş edecek. En iyisi yukarıda adı geçen şarkıların başı çektiği The Pierces'ın güzelliğine işitsel yönden de tanık olma fırsatının son ayağı olan You & I albümünü, güzel bir insanı kucaklar gibi kucaklamak. You & I grubun 4. albümü ama sanki herşey yeniden başlıyor.

1. You'll Be Mine
2. It Will Not Be Forgotten
3. Love You More
4. We Are Stars
5. Glorious
6. The Good Samaritan
7. Kissing You Goodbye
8. Close My Eyes
9. Space & Time
10. Drag You Down
11. I Put Your Records On

21 Haziran 2011 Salı

Eins, Zwei Orchestra - 100 Colors


Stefan van Maurik (gitar, vokal) ve Lydia van Maurik-Wever (keyboard, vokal) adlı iki Hollandalı müzisyenden kurulu Eins, Zwei Orchestra, yılın heyecan veren gruplarından birisi. Yalnız bu heyecanı kime nasıl verir bilemem ama ait olmak istedikleri indie camiada çok çabuk kabul gördükleri ve hoş karşılandıkları bir gerçek. İşin bana heyecan veren kısmı ise, The Spirit That Guides Us adlı hardcore bir grupla üç albüm yapmış olan Stefan ile, Brown Feather Sparrow adlı indie pop/folk bir grupla yine üç albüm yapmış olan Lydia'nın yollarının kesiştiği nokta olması. Bu iki benzemez tür biraraya gelip ne yer, ne içerler denirse Eins, Zwei Orchestra bu sorulara verilecek en ciddi karşılıklardan biri olacaktır kanımca. Lâkin olaya çok düz bakmayacağız. Çünkü "ciddi" kelimesini kullandık. 100 Colors, zıt kutupların yakaladığı uyumu indie rock ve shoegaze ile taçlandıran bir birlikteliğin meyvesi.

Eins, Zwei Orchestra'yı tarif etmek için verilen örneklerin arasında bazı kırıntılar ve bilinen unsurlar dışında pek fazla bağdaştıramadığım MGMT, The Joy Formidable, The Pains Of Being Pure At Heart, Interpol gibi isimler var. Ama söylediklerine göre onları esas etkileyen şey bambaşka bir yerden geliyor. 1928-2000 yılları arasında yaşamış Avusturyalı çağdaş ressam ve mimar Friedrich Hundertwasser... İşte "ciddi" kelimesi burada devreye giriyor. Çünkü hiç alâka kuramadığımız iki sanat dalı arasında alâka kurabilme zorunluluğunu ortaya atan böylesi bir etkilenme, daha derin düşünmeye, sonra da derin anlamlar çıkarmaya zorluyor insanı. Ama "müzik" isteyenlerin gözü korkmasın. Neticede ortada Einstürzende Neubauten gibi bir hilkat garibesi yok.


Parlak renkler, organik formlar, güçlü bir bireysellik, insan ve doğa arasında bir barış sağlama gibi entellektüel amaçlara sahip Hundertwasser çalışmalarının Eins, Zwei Orchestra ikilisinin şarkılarına yansımasını akıcı ve aynı zamanda melankolik bestelerinin satır aralarında görmeye çalışacağız. Sanat gözünüz buna ne derece izin verir bilemem. Zaten herhangi bir sanat eserine bakışımızda şekillenen türlü yorumlar, görecelik evreninde mutlaka karşılığını bulacaktır. Mesela albüme adını veren 100 Colors şarkısının popüler yapısı ilk başta böyle derin okumalara fazla itibar ettirmeyen, ama kesinlikle tutkulu bir indie tadı taşıyor. Self-Taught / Non-Traditionally Educated, Jugendstil, Spiral, 1, 2, 3 Your Own Design (Third Skin), Tonight gibi başka şarkılar da shoegaze karanlığını kontrollü bir deneysellikle popüler kalıplara uyarlamaya çalışarak kendi mimari eserlerini yaratıyorlar. Kontrollü, çünkü eğer kontrolü kaybederlerse saçma sapan bir sözde sanat artığı olarak kenarda kalacaklarını biliyorlar. Başkası bu durumda "anlaşılmamayı" sanatın bir gereği olarak görür, bununla aptalca gururlanır. Oysa Eins, Zwei Orchestra anlaşılmak istiyor. Bu uğurda sanata, mimariye ve popüler formlara kendini açmış vaziyette.

1. Ecologically Naked
2. Roof Garden Love
3. 100 Colors
4. Jugendstil
5. Self-Taught / Non-Traditionally Educated
6. Spiral
7. Vienna Acoustics
8. 1, 2, 3 Your Own Design (Third Skin)
9. Schnell (Superficial Boys)
10. Tonight
11. 69 (R.I.P.)

17 Haziran 2011 Cuma

Kitchie Kitchie Ki Me O - Kitchie Kitchie Ki Me O


Kitchie Kitchie Ki Me O ismini bir grup adı olarak gördüğümde aklıma önceden Dananananaykroyd, Does It Offend You, Yeah?, Natalie Portman's Shaved Head, Someone Still Loves You Boris Yeltsin ya da eskilerden Skunk Anansie gibi ismi de müziği de birbirinden ibiş gruplardan edindiğim kötü tecrübelerin gelmesini gayet normal buluyorum. Oysa çocukların mahalle aralarında oynadıkları oyunlara ebe seçmek için söyledikleri tekerlemelere benzeyen bir isme sahip Norveçli bu gruptan son derece kaliteli bir müzikle karşılaştığım için çok mutlu oldum. Bu tip aptal grup isimlerinden dolayı önyargı taşımamam gerektiğini bana bir kez daha hatırlattılar. Bari albümleri kendi adlarını taşımasaymış dedim ama olsun, ilk albümde bu seçim âdettendir. Kaldı ki şu albüme "eeny meeny miny mo" adı da verilse, ya da hiçbir ad verilmese bile klasından bir gram kaybetmez.

Beş kişiden oluşan Kitchie Kitchie Ki Me O, indie rock ve blues rock ile devşirdikleri müziklerini sık sık psychedelic lokmalar bandırmak suretiyle tadından taviz vermeyen 10 şarkı formuna sokmuşlar. Alex K'nin önder gitar ve vokali, Frode Jacobsen'in uçmuş bas gitarı, Behzad Farazollahi'nin özellikle 70'leri iyi etüd etmiş davulu, Anders Møller'in ona yârenlik eden perküsyon hamleleri, Dag Stiberg'in canavar düdüğünü andıran saksafonu ve Rikke Norman ile Marianne Pentha'nın renk katan geri vokalleriyle topyekün iyi bir grup ve iyi bir ilk albüm bu. Başta albümün en uzun iki şarkısı olan Everything Burns ile I've Been Waiting For You (Night & Day) olmak üzere, üç dakikada da müthiş bir trip yaratılabileceğini kanıtlayan  It Must Be Real, harika bir post-rock diyebileceğimiz Five Seconds To Midnight ve açılış şarkısı olarak başlangıçta elit bir blues rock albümüne giriş yapıyormuşuz hazırlıkları yaptıran Next (ve ardından bu duyguyu aynı elitlikle sürdüren Forgotten) bana albümün en iyileriymiş gibi geldi. Ama zamana bırakma opsiyonu bu tür albümlerde hep diridir.

Albüm, Sonic Youth, Dinosaur Jr. ve Madrugada ile (bu arada basçı Jacobsen de hâli hazırda Madrugada üyesidir) çalışmış John Agnello tarafından miksajlanmış ki, bu da grup için ayrı bir olumlu referans sayılır. Kendimi kaptırmış vaziyette albümü dinlerken, bazı albümlerde de düşündüğüm "acaba bu albümü ünlü müzisyenlerden hangileri beğenirdi" sorusuyla tekrar karşılaştım. Bu kez aklıma gelen isimler öyle yenir yutulur cinsten değildi. Kitchie Kitchie Ki Me O ismini akıllarında tutamayacaklarına adım gibi eminim ama şayet dinleselerdi David Gilmour, Bo Diddley, Cahit Berkay, John Paul Jones ve kafası güzel bir Noel Gallagher (gerçi her zaman öyle!) bu işten epey zevk alırlardı gibi geliyor. Yersen, yutarsan!

1. Next
2. Forgotten
3. Hey Honey
4. Everything Burns
5. It Must Be Real
6. I've Been Waiting For You (Night & Day)
7. After Party Killer
8. Let It Slide
9. Five Seconds To Midnight
10. One Day

14 Haziran 2011 Salı

Viva Voce - The Future Will Destroy You


Kurulduğu 1998'den bu yana 6 albüm yapan Portland plâkalı ikili Viva Voce, genelde albüm yapma aralığı olarak çok rağbet edilen iki yılın ardından 6. albüm The Future Will Destroy You ile oturma odalarımıza veya popülerlik aşısı yememiş türlü müzik ortamlarına iniş yaptı. Ünü dünyayı aşıp gezegenlere ermiş bir grup değil. Ben de kendileriyle 2009 yılında 2009 albümleri Rose City ile müşerref olmuştum. Albüm olarak umduğumdan daha fazla sevdiğimi hatırlıyorum. Ama şarkı olarak, hâlâ birtakım seyyar ve sabit playlistlerimde karşıma çıkan enfes Devotion haricinde aklımda yer etmişlikleri yoktur. Bu da bir kusur değil. Tam tersi, ilerleyen günlerde ona yeniden dönülmesi gerektiği yönünde bir işarettir bana göre.

Kevin Robinson (davul, keyboard, banjo, vokal, bas, guitar, bir de mandoline veya bizdeki kanuna benzeyen bir enstruman olan dulcimer) ve Anita Robinson (gitar, bas, perküsyon, keyboard, vokal) adlı karı-kocadan oluşan Viva Voce, yaptığı her albümle neredeyse tüm sağlam eleştirmenlerin beğenisini kazanmış bir grup olarak son işleri The Future Will Destroy You ile de bu geleneği bozmuyorlar. Zira bir sürü sebepten dolayı yılın en iyilerinden birine daha yazıldığımı hissettim dinlerken. Kulaklarım yeni bir Devotion ararken bu kez No Ship Coming In diye bir "şey"e rastladım ki, ismiyle cismini belli eden şarkı kılığına bürünmüş bir ıssız ada epiğinin kaderine razılığını anlatan olağanüstü bir trip gibi geldi bana. Belki sabah uyandığımda öyle gelmeyecek. Ama sadece bir an 4:47 dakika boyunca öyle gelmiş olmasının bile bir anlamı olmalı. Anlata anlata bitir(emey)eceğim kısa o bir an, psychedelic serinliğini parçalı bembeyaz western bulutlarıyla süslemiş bir deneyimdi benim için. O kadar gaza geldim ki, daha 5. parçada "bu albüm tamam" dedim.


Bunları derken ve düşünürken, yani bir LP'ye EP muamelesi çekmeden evvel öncesinde bir başka kalıcı etkiye sahip Diamond Mine'ı ve Black Mood Ring'i de hesaba katmıştım tabiî. Yoksa öyle her albüm daha 5. parçada olmuş görünmezdi gözüme. Geriye kalan 5 şarkıyı sallamamanın bedelini de ödeten bir albüm olduğunu çok geçmeden anlamış olmanın mutluluğu ruhumu sarmışken, o ikinci yarıda bir başka şeyin daha farkına vardım: The Future Will Destroy You benim indie rock kanadından yaz albümlerim dediğim türe biraz daha karanlık çeşni katan bir hadise yaratmıştı. Cool Morning Sun ve A Viking Love Song şarkılarının adım adım ilerletip, son şarkı The Wondering Soul'un noktayı koyduğu duygu dinginliği ve duygu fırtınası kolay kolay ulaşılabilir değildi. Analog Woodland Song ve The Future Will Destroy You şarkıları da o indie rock kalitesini besleyen klâsik rock ve folk rock dürtüsünü sıradanlıktan esirgiyorken, yapmam gereken tek şeyin bir kendini bırakma olmasına kanaat getirdim. İyi de oldu. Albümü daha da çok sevdim.

Gruba Rose City'den itibaren Evan Railton ve Corrina Repp'i de dahil eden Robinson çifti yine de her zaman ikili olarak anılıyor. Canlı enstrumanlar kadar elektronik destek de alan şarkılarındaki o güven veren hava, sadece ardı ardına beş para etmez 4-5 albümden sonra dinlendiğinde değil, müziğe aç bir günün sonunda dinlendiğinde de ilaç gibi geliyor bazı bünyelere. Biliyorum, birçoğundan çok daha fazla hak etse de Viva Voce hiç dünya çapında popüler olmayacak, o gemi hiç gelmeyecek belki. Ama bununla yaşamayı, bununla mutlu kalıp bununla hüzünlenmeyi bir yaşam biçimi olarak belirlediği de âşikâr. Zaten öyle olunca müzik bir başka güzel çalınıyor kulaklara.

1. Plästic Rädio
2. Analog Woodland Song
3. Diamond Mine
4. Black Mood Ring
5. No Ship Coming In
6. The Future Will Destroy You
7. Cool Morning Sun
8. We Don't Care
9. A Viking Love Song
10. The Wondering Soul

5 Haziran 2011 Pazar

Selebrities - Delusions


Maria Usbeck (vokal, synthesizer), Jer Robert Pauli (gitar, synthesizer), Max Peterson (davul programlama, synthesizer) üçlüsünden kurulu Selebrities, en klişe tabirle ve yüzeysel tanımla "şirin bir indie pop" grubu. Ama dinledikçe bundan daha fazlası olabildiğini, hem de daha ilk albümleri Delusions ile olabildiğini gösteren türden bir grup. Aslında söylenilenlere göre bunu 2010 tarihli EP'leri Ladies Man Effect'te biraz göstermişler. Bu EP'ye ulaşmam henüz mümkün olmadı. Olsun, ilk albüm Delusions, onlara burun mu kıvıracaksınız yoksa alıp göğsünüze mi bastıracaksınız artık ne ise, sizi bu her iki tarafa da yönlendirebilecek etkilere sahip bir albüm. İflah olmaz bir 80'ler hayranıysanız göğsünüzde yer açın derim.

Selebrities'in resmî olmayan temelleri Jer'in Maria ile Güney Florida sanat okulunda tanışmasıyla atılıyor. Her ikisi de hem farklı, hem de benzer müzik zevklerine sahip. Ama buluştukları en güçlü ortak nokta 80'ler müziklerinden oluşmakta. 2006 dolaylarında sırf eğlence olsun diye kendi kendilerine kayıtlar yapıp bilgisayara atıyorlar. O kayıtlar iki yıl boyunca hard diskte yatıyor. Sonra birden onları eşe dosta göstermek için Myspace'e koyuyorlar. Orada hiç tanımadıkları bir sürü insandan aldıkları pozitif tepkilerden sonra hemen havaya girmeyip, bu ilgiyi bir kenara not ediyorlar.


2009'da New York'a taşınmalarının ardından Jer'in çalıştığı işyerinden arkadaşı olan Max'in müzik ile olan yakın ilgisi dikkatini çekiyor. Jer ona zamanında Maria ile yaptığı şarkıları dinletince ve Max onlara bayılınca uzun süre geri plâna atılan duygular bir anda canlanıveriyor. Max de bu müziğin bir parçası olmak istediğinde Selebrities'in artık resmî olan temelleri atılıyor. Ladies Man Effect EP'si Kasım 2010'da çıkınca ve çok beğenilince bu resmiyet artık LP beklentisi şeklinde tescilleniyor. İşte o LP de Delusions adıyla 2011 Mayıs ortasında huzura çıkıyor. Tepkiler ise o kadar hoş ve haklı ki, ünlü İngiliz gazetesi The Guardian bile bir Amerikalı grubun ilk albümünden övgüyle bahsediyor.

Selebrities müziği hakkında o kadar şık benzetmeler yapılmış ki, aralarında "summertime gothic" diye çok kıskandığım bir tanesi acayip hoşuma gitti. Hatta bu kadar yazı yazacağıma direk bu tanımı bulmuş olsaydım yeterdi diye düşündüm. Çünkü "power pop, new wave, post punk, indie X" kabilinden etiket vuracağımız her yorum bir yerden sonra gelip bu nefis tanımda karşılığını bulacak. O kadar harika bir albüm yapmışlar ki, 10 şarkıdan 10'u da aynı telden çalıp, aynı neon ışıklar yayarak ayrı birer birey olmayı beceren lezzette akıp gidiyorlar. Bunu 80'leri yaşamayan veya anlamayanlara anlatmak çok zor. Zaten 80'leri geri getirme modasının günümüz temsilcileri o kadar çoğaldı ki, onların arasında klişelerin emrivâki ile klişeleşmesinden yaratılmış klişelerin yavanlığı sezilirken Selebrities gibileri korumaya almak gerek. Bu modası geçmiş modanın temsilcileri arasında 80'lere bu kadar yakın olup bu kadar güzel şarkılar yapabilen çok fazlası yok.

Living Dead, Delusions, Can’t Make Up My Mind, Into The Night, Sunset, Ladies Man Effect EP'sinden alınma Time, The Cure derinliği taşıyan enstrümantal Interlude ve olağanüstü pop tınısıyla, gotik neşesiyle kötü bir günü bile kurtarma potansiyeline sahip Forgotten, hazır bir bünyeyi hiç sıkıntı çekmeden zaman makinesinin arka koltuğuna atıp mâlum yıllara götürebilecek kapasitede şarkılar. Bir modanın koruma altına alınması gereken temsilcilerinden dedik Selebrities için. Ama albümü iki kez üst üste dinledikten sonra düşündüm de, onlar çoktan bu şarkılarla kendi kendilerini koruma altına almışlar. Görünmez ama anlayan dinleyiciye göre de dokunulmaz bir kalkanla hem de!

1. Delusions
2. Living Dead
3. 46th & Bliss
4. Can’t Make Up My Mind
5. Secret Garden
6. Forgotten
7. Interlude
8. Time
9. Into The Night
10. Sunset